Hz. Mevlana ve Bediüzzaman’da Temsili Hikâye ve Yöntemi ve Tevil

Eklenme Tarihi: 21 Şubat 2014 | Güncelleme Tarihi: 09 Ekim 2017

Bismillahirrahmanirrahim

"Elhamdülillahi Rabbi’l-âlemîn ve’s-salâtü ve’s-selâmü alâ Resûlinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ecmaîn."

Değerli misafirler Ben İslam ilim geleneğinin önemli bir konusu üzerinde konuşmak istiyorum. Bu konunun çok güzel iki temsilcisi var. Onların yaklaşımlarını kendi anlayışıma aksettiği miktarda sizlerle paylaşmaya çalışacağım.

İslam ilim geleneğinin, diğer ilim gelenekleriyle paylaştığı umumi ve külli düsturları var. Ama bunun yanında ayrıca kendine has birtakım özellikleri de var. Aslında onu diğer ilim geleneklerinden ayıran bu özelliklerdir. Bu kendine has olan özellikler içerisinde her halde en önemlisi Kur’an’da gayp ve şehadet anlayışı veya âlem tasnifinden kaynaklanmaktadır. Buna göre Kur’an’da malum birçok kere “alemu’l-gaybî ve’ş-şehade” ayeti mükerreren geçmektedir. Burada biz bir âlem-i gayp, bir de âlem-i şehadet birlikteliğini müşahede etmekteyiz. Bunu bir tasnif olarak da algılaya biliriz. Gayp şehadet ayrımı diyoruz ama bu bazen yanlış anlaşılmalara da yol açabilir. Yani bu iki âlemi birbirinden kopuk, ayrı âlemlermiş gibi anlamamak gerekir. Bilim geleneğimizin en önemli özelliği bu. Fakat neden böyle bir tasnif yapılmış? İki âlemin mahiyeti itibariyle sergiledikleri özelliklerden tabi ki. Felsefi olarak biz bunlara varlık âlemleri diyoruz. Yabancı dilde ifade edilen malum ontolojik dedikleri âlemler.

Kur’an’da gayba ilişkin “Allah’tan başka kimsenin gaybı bilmediğini” mükerreren müşahede etmekteyiz. Fakat şehadete ilişkin bu şekilde bir belirtme olmadığı gibi, tam aksine şehadeti işaretlerle anlatmaya çalışırken, mesela; “Bakın deveye nasıl yaratıldı. Hurma ağacına, etrafınıza bakın, yeryüzünü gezin, görün, tefekkür edin” söylendiğinde bunları insanın bilinemeyeceğine dair her hangi bir işarete rastlamıyoruz. Ama teşvik görüyoruz. Gaybın bu şekilde, bu yolla bilinmesine bir teşvik var. Çünkü iman için bize gerekli olan, asıl gayp âlemidir. Birçok ayette tekrarla “gayba iman edenler” şeklinde tekrar edilmiş ve görmedikleri halde, müşahede edemedikleri halde, duyularıyla algılayamadıkları halde, gayp hakkında kendilerine aktarılan bilgileri kabul edip ona iman edenler övülmüştür. Şimdi demek ki, gayba iman için bize verilen bilgiler var Kur’an’da. Nitekim gaybın bilgisi kimselere verilmezken ancak Allah’ın gönderdiği elçiler ve onlara gönderilen gaybın bilgileri vardır. Yine Peygamberimiz’e de (a.s.m.) aynı şekilde, “Bu sana gönderdiklerimiz gaybın haberlerindendir.” denmektedir. Demek ki gayba iman için bir şekilde onun bilgisine ihtiyacımız var. O bilgiyi elde edemediğimizde ona iman etmemizin güçlüğüne bir işaret var. Bu anlatımı çok açık bir şekilde görmekteyiz.

Peki, gayp ile şehadet arasındaki ilişki nedir? Şimdi gayp şehadetin manası, özü, ruhu ve nurudur. O zaman gayp ilmi bir şekilde elde edilmeli ki, şehadetin de manasını biz gerçekten bilelim. Onun özünü yakalayalım. Ruhunu keşfedelim. Şehadet bizim için nurlansın.

Şehadetin bizatihi kendisinin bir nuru yoktur. Kendisi aydınlatılmaya muhtaçtır. Onu aydınlatan gayptan gelen bilgidir. Şimdi gayp ile şehadeti bu bilgi açısından kıyaslamaya tabi tutunca, bu ikisine bizim açımızdan tekabül eden bazı ilimler var. Genellikle Bediüzzaman Hazretleri bunları Risale-i Nur’da anlatırken şehadete ait ilimler için, onları temsilen bir nevi felsefe tabirini kullanmakta, bazen hikmet kelimesini ve bildiğiniz gibi funûn-u medeniyye gibi kavramlar kullanmakta, umumi ifadelerle onlara işaretlerde bulunmaktadır. O halde eğer biz şehadeti felsefe ile temsil edecek olursak o zaman gaybı da ilimle temsil etmemiz gerekir. Çünkü Kur’an’da gayba karşı bilgi aktarımlarında genellikle kullanılan kelime el-ilm kelimesidir. Nitekim İslam’ın ilk dönemlerinde ilim kelimesi hiçbir zaman bilim manasında kullanılmamıştır. Bilime tekabül eden kelime, o zaman fıkıh kelimesidir. Fıkıh da insan anlayışını ifade ettiği için bu iki akım çok güzel dengeli bir şekilde devam ettirilmiştir.

Şimdi mademki, şahadetin nurlanması için gaybın bilgisine ihtiyacımız var. O bilgiyi de elde etmemiz lazım. Nasıl elde edilmeli, nasıl öğretilmelidir? Diye söylendiğinde burada temsil ile karşılaşmaktayız. Temsil ve tevil tabiri ise usulünü bizden önceki âlimlerimiz kullanmışlardır. Bunları en güzel şekilde temsil eden gerek İbni Arabi olsun, gerekse yine Mevlana Hazretleri olsun mükemmel bir şekilde eserlerine, çalışmalarına yansıtmışlardır. Bu gerçekten çok önemli, onun anlaşılması da bazen dikkat çekici ama üzerinde çok durmuyoruz. İlm-i usul olarak mutlaka bu şekilde kullanılması gerekir ki, fen ilimleri ile gayba ait ilimler uyumlu bir şekilde mezc edilebilsin, birleştirilebilsin, talebeye ders verilebilsin. Asıl medresetüzzehranın gerçekleşeceği mahal burasıdır. Yine bunlar birbirlerinden ayrı tutulmamalı, mezc edilerek işlenmelidir. Bunu anlamak için de elbette ki her ikisinin yöntemini çok iyi bilmemiz gerekir.

Gayb, keşif ile ilmini bahşeder. Tasavvufun bize verdiğin ders budur. Şehadet ise istidlal ile bilgisini verir. Felsefenin veya funun-u medeniyenin modern bilimlerin, günümüzdeki kullanmış olduğu genel yöntem budur. İstidlal malum İslam ilim geleneğinin ıstılahatını unuttuğumuz için kullandığım zaman maalesef anlamayacak birçok kimse var. Açıklamak zorunda kalıyoruz. Açıklarken de çok dikkat edin hep İslam ilim geleneğinin ıstılahatı olmayan kelimeleri kullanıyoruz. Çok yazık ki kendi geleneğimizi bu kadar terk etmiş durumdayız. Artık bunları öğrenmeye çalışalım ve bunları kullanalım. Çünkü bunlar da hata unsuru yok. Bütün bunlar çok dengeli seçilmiş. Kur’an ve hadislerden derlenmiş, toplanmış olduğu için adeta İlahi yönlendirmeyle ortaya çıkmış olan ıstılahattır. O açıdan her zaman insanın huzur ve saadeti için hiçbir engel koymamışlar, devamlı oraya doğru götürmüşlerdir.

İstidlal malum akıl yürütmedir. Bilimde ve felsefede kullanılan çok önemli yöntemlerden biridir. Onların başında gelir ve aslında onları temsil eder. Tabii ki etrafında kullanılan birçok yol yordam vardır. Onları anlatmaya gerek yok. Keşfi anlamak biraz zordur. Tasavvufta bu çok tekrar edilen bir kavramdır. Mesela bir örnek verelim. Mevlana Hazretlerinin Mesnevi’sine çok güzel bir şerh yazan çağdaşımız diyebileceğimiz çok büyük bir düşünür var, Ahmet Avni Konuk Hazretleri. Kendisi İstanbul’da medfun ve orada yetişmiş büyük âlimlerdendir. Mesela tasavvufta çok kullanılan bir hadis-i kutsi var. Bu hadis-i kutsinin zayıflığından dolayı birçok ulemanın reddettiğini hepimiz biliyoruz. Bunu kullanırken kendisi, “seneden zayıf, keşfen sahih olan” der. Bunu anlamak gerekir ki keşfin ne olduğunu da bilelim. Keşifte tabi ki yine kendisinin belirttiği ve Mevlana Hazretlerinin de aynı zamanda birçok yerde işaret ettiği zevk-i şuhûdî vardır. Yani bu bir tür görmek şeklidir. Bu görme şekli kalp ve ruhun açılımıyla gerçekleşebilir. İnsanların bunu geliştirmesi gerekir. Geliştirmemizle ancak biz bunları görebiliriz. Malumdur ki bir halterci halter kaldırmaya başladığı zaman ilk anda 200 kilo kaldıramaz. Çalışması ve kendisini geliştirmesi gerekir. Bizim manevi yönlerimizin de gelişmesi gerekir ki bu zevk-i şuhûdî yönümüz gelişsin. Biz bunlarla bu alemleri müşahade edebilecek bu zevk-i şuhûdî ile bir şekilde idrak edebilecek, teemmül edebilecek bir duruma gelelim. Şimdi keşif muhakkikinin tasavvufta kullanmış olduğu bir yoldur. Belki şöyle kısa bir açıklama yapabiliriz. Seyr-i sülük ile hakikatin ruhta tezahürüdür.

Ruhta tezahür eden bu ilmin açılımı temsil ve tevil usulü ile yapılabilir. Bunların felsefede olduğu gibi istidlal yoluyla derslerin verilmesi mümkün değildir. Temsil ile tevil arasında bazı farklar gözetilebilir. Temsil teşbihlerle hakikatin bir küll olarak tahkikidir. Parça parça değil, bir bütün olarak tahkikidir. Tevilde ise birebir teşbihler vardır ve hakikatin bir nevi istidlâlî bir tahkikidir. Demek ki tevilde yavaş yavaş temsilden felsefeye veya istidlale doğru bir kayma vardır. İbni Arabî yolundan gidenlerin genellikle tercih ettikleri bir yoldur ki, Mevlana Hazretleri pek bu yoldan hazzetmez. Çünkü Mevlana’nın kullandığı yol temsil yoludur. Tabi felsefeyi de çok ağır bir şekilde Mevlana Hazretleri eleştirmiştir. Neden? Belki felsefe kendini şehadete hasretse, gayba girmese, onu temsile bıraksa, belki hiçbir zaman onu eleştirmeyecek. Ama haddini aşarak kendisinin elde edemediği bir alana girdiği zaman ortaya çıkardığı çok önemli çok büyük hatalar var. İslâm âlimlerinin felsefeyi eleştirmesini bazı kesimler taassuba yani geri düşünceye bağlıyorlar. Aslında bu tamamen ilmi bir eleştiridir. Neden? Çünkü felsefenin kullandığı yöntem yanlıştır. O usul ile bu yolda yürünmez. Onun için eleştirilmiş ve terk edilmiştir. Ama şehadet âleminde geçerliliği olan gerek istidlal olsun, gerekse bizim diğer idrak kuvvelerimiz olsun, elbette ki bunlar Cenâb-ı Hak tarafından verilmiştir ve kullanılması gerekir. Hadd-i zatında ikisinin birleştirilmesi gerekir. Neden? Çünkü demin arz etmeye çalıştığım gibi kalp ile şahadet iç içe girgin âlemlerdir. Biri diğerini dışlamaz. Bu iç içe girişten dolayı bilgilerinin de aynı yöntemle kalp ve ruhun birleşmesi ile tedavi eden bir hakikattir. Şimdi ben çok kısa örnekler vermek istiyorum. Bu örneklerle bu iki yöntemi hem Bediüzzaman Hazretleri hem de Hazret-i Mevlana eserlerinde uygulamışlar. Onlardan birer örnek arz etmek istiyorum. Mesnevi’de geçen malum bir papağan hikayesi vardır.

Zengin bir tüccarın bir papağanı vardı. Kafeslere mahkûm edilmiş güzel bir kuştu. Bir gün tüccar Hindistan’a gitmek için yol hazırlığına başladı. Konağındaki herkesin, hatta kölelerinin, câriyelerinin her birine ayrı ayrı:

“Sana Hindistan’dan ne getireyim, ne istersin?” diye sordu.

Her biri ayrı bir şey istedi. Tüccar oldukça konuşkan olan papağanına da sordu:

“Ey güzel kuşum, sana ne getireyim, sen Hindistan’dan ne istersin?” dedi.

Papağan:

“Oradaki papağanları görünce benim hâlimi anlat ve de ki: ‘Falan papağan benim mahpusumdur. Ben kafeste besliyorum. Size selâm söyledi. Ben gurbet ellerde kafeslerde sizin hasretinizle çile doldurayım, siz serbestçe ağaçlıklarda kayalıklarda dolaşın, bu revâ mıdır? Hiç değilse bir seher vakti ben garibi de hatırlayın ki, ben de birazcık mutlu olayım’ de benim için; başka birşey de istemem” dedi.

Tüccar kervanını hazırladı yola koyuldu. Günler geceler boyu yol gitti. Nihayet Hindistan’a vardı. Kayalıklarda papağan gördü. Sonra aklına papağının isteği geldi. Atını durdurup onlara seslendi:

“Ben falan memlekette falan kişiyim. Ticaret yapmak için buralara geldim. Benim bir papağanım var. Size selâm söyledi ve böyle böyle dememi istedi” dedi.

Tüccar sözlerini bitirir bitirmez o papağanlardan biri titredi, nefesi kesildi, ağaçtan düşüp öldü.

Tüccar sözlerinden dolayı bin pişman oldu: “Ben ne yaptım, bu zavallı kuşun ölümüne sebep oldum. Galiba bu benim zavallı kuşumun bir yakını, candan seveni olsa gerek” diye düşündü. Kendi papağının durumuna üzüldüğü için öldüğü kanaatine vardı.

Aradan bir hayli zaman geçti, tüccar alış verişini bitirip memleketine döndü. Herkesin istediğini bir bir verdi.

Papağanı kafesinde bu olanları seyrediyordu. Sonunda dayanamayıp tüccara sordu:

“Benim istediğim nerde? Oralarda hemcinslerimi, papağan topluluklarını gördün mü? Ne söyledin, ne gördünse, bana anlat, beni de mutlu et” dedi.

Tüccar:

“Sevgili kuşum, kusura bakma, söylemesem daha iyi olacak sanırım. Çünkü hâlâ o saçma sapan haberi götürerek yaptığım câhilliğe yanmaktayım, olup bitenleri anlatmasam daha iyi olur” dedi.

Papağan ısrar etti, bunun üzerine istemeye istemeye olanları anlattı:

“Tarif ettiğin yere varıp dostların olan papağanları görünce senin sözlerini ve selâmını söyledim. İçlerinden biri buna dayanamadı, üzüldü, titredi ve hareketsiz kaldı, sonunda öldü. Bundan dolayı çok pişman oldum fakat nâfile, bir kere söylemiş bulundum” dedi.

Tüccarın bu sözlerini dinleyen papağan kafesin içinde titredi, hareketsiz kaldı ve biraz sonra düşüp öldü.

Bunu gören adamın aklı başından gitti, ağlayıp sızlamaya başladı, külâhını yerlere vurdu.

“Ey güzel sesli kuşum, sana ne oldu? Neden bu hâle geldin? Ben ne yaptım? Başıma ne işler açtım?” diye dövündü. Ağladı, ağıtlar yaktı. Sonunda ölü papağanı uygun yere gömmek için kafesten çıkarıp pencerenin kenarına getirdi. Oraya bırakır bırakmaz, papağan hemen canlanıp uçtu, bahçedeki bir ağacın yüksek dalına kondu. Tüccar buna şaşıp kaldı:

“Ey güzel kuş bu ne haldir? Anlat bana, bu hileyi nasıl öğrendin, beni kandırdın?” demekten kendini alamadı.

Papağan konduğu yerden seslendi:

“Sevgili efendim, Hindistan’da gördüğün o papağan benim selâmımı alınca, düşüp ölmüş gibi yaparak bana bu haberi gönderdi. ‘Eğer kurtulmak istiyorsan, ölü numarası yap’ dedi. Ben de gördüğün gibi, onun dediğini yaparak hapisten kurtuldum. Kısaca, öldüm ve kafeslerde tutulmaktan kurtulmuş oldum” dedi.

Tabi bu hikâyenin sonunda asıl temsiller geliyor. Benzetmeler geliyor. Kafes bu dünyayı, bedenimizi temsil ediyor. Papağan ruhumuzu temsil ediyor. Hindistan’daki papağan bir mürşidi temsil ediyor. Bu papağan ondan aldığı dersle ona diyor ki, “Öl ki ölmeyesin. Ölmeden evvel ölür ki, hakiki hürriyeti elde edesin.” Bu temsilde birçok hakikatler var. Mesela hayatın manası nedir? Ne için buraya geldik? Nereye gidiyoruz? Ebediyet nedir? Bu alem nedir? İşte bu benzetmeler içinde külli bir hakikatin vermiş olduğu bir ders var. Temsil bu şekilde oluyor. Tevilde ise demin de arz ettiğim gibi bire bir teşbihler vardır. Mesela Cenab-ı Hakk'ın esmasının tecellisinden İbni Arabî'nin kullandığı güneş misalinde olduğu gibi. Bir güneş vardır. Güneşten gelen ışık Cenâb-ı Hak ve esmasının buradaki tecellisidir. Teke tek bir hakikatin ifadesi söz konusudur. Tabi esmanın tecelliyatını anlatabilmek için ne yapmamız lazım? Birli benzetme olduğu için mecburen istidlâli kullanmanız lazım. Bizim de bu kadar olmasa da biraz felsefe yapmamız gerekiyor. Dolayısıyla bu tercih edilen bir yol olmuyor. Şimdi Bediüzzaman Hazretleri de yirmi Üçüncü Söz’de yine bir temsille bu şekilde bir hakikati ders vermeye çalışıyor.

Şu sırrı, bir vakıada;

1 اَللهُ وَلِىُّ الَّذِينَ اٰمَنوُا يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ“Allah, iman edenlerin dostu ve yardımcısıdır; onları inkâr karanlıklarından kurtarıp hidayet nuruna kavuşturur.”(Bakara Sûresi, 2:257.)âyet-i kerimesinin bir sırrına dair gördüğüm bir temsille beyan ederiz. Şöyle ki:

“Bir vakıa-i hayaliyede gördüm ki: İki yüksek dağ var, birbirine mukabil. Üstünde dehşetli bir köprü kurulmuş. Köprünün altında pek derin bir dere. Ben o köprünün üstünde bulunuyorum. Dünyayı da, her tarafı, karanlık, kesif bir zulümat istilâ etmişti.

“Ben sağ tarafıma baktım, nihayetsiz bir zulümat içinde bir mezar-ı ekber gördüm, yani tahayyül ettim. Sol tarafıma baktım; müthiş zulümat dalgaları içinde azîm fırtınalar, dağdağalar, dâhiyeler hazırlandığını görüyor gibi oldum. Köprünün altına baktım; gayet derin bir uçurum görüyorum zannettim. Bu müthiş zulümâta karşı, sönük bir cep fenerim vardı, onu istimal ettim. Yarım yamalak ışığıyla baktım; pek müthiş bir vaziyet bana göründü. Hattâ önümdeki köprünün başında ve etrafında öyle müthiş ejderhalar, arslanlar, canavarlar göründü ki, ‘Keşke bu cep fenerim olmasaydı, bu dehşetleri görmeseydim’ dedim. O feneri hangi tarafa çevirdimse, öyle dehşetler aldım. ‘Eyvah, şu fener başıma belâdır’ dedim.

“Ondan kızdım, o cep fenerini yere çarptım, kırdım. Güya onun kırılması, dünyayı ışıklandıran büyük elektrik lâmbasının düğmesine dokundum gibi, birden o zulümat boşandı. Her taraf o lâmbanın nuruyla doldu, her şeyin hakikatini gösterdi. Baktım ki, o gördüğüm köprü, gayet muntazam yerde, ova içinde bir caddedir. Ve sağ tarafımda gördüğüm mezar-ı ekber, baştanbaşa güzel, yeşil bahçelerle nuranî insanların taht-ı riyasetinde ibadet ve hizmet ve sohbet ve zikir meclisleri olduğunu fark ettim. Ve sol tarafımda, fırtınalı, dağdağalı zannettiğim uçurumlar, şahikalar ise, süslü, sevimli, cazibedar olan dağların arkalarında azîm bir ziyafetgâh, güzel bir seyrangâh, yüksek bir nüzhetgâh bulunduğunu hayal meyal gördüm. Ve o müthiş canavarlar, ejderhalar zannettiğim mahlûklar ise, mûnis deve, öküz, koyun, keçi gibi hayvânât-ı ehliye olduğunu gördüm. ‘Elhamdü lillâhi alâ nûri’l-îmân’ diyerek,

اَللهُ وَلِىُّ الَّذِينَ اٰمَنوُا يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِâyet-i kerimesini okudum, o vakıadan ayıldım.

“İşte, o iki dağ mebde-i hayat, âhir-i hayat yani âlem-i arz ve âlem-i berzahtır. O köprü ise hayat yoludur. O sağ taraf ise, geçmiş zamandır. Sol taraf ise, istikbaldir. O cep feneri ise, hodbin ve bildiğine itimad eden ve vahy-i semâvîyi dinlemeyen enâniyet-i insaniyedir. O canavarlar zannolunan şeyler ise, âlemin hâdisâtı ve acip mahlûkatıdır. İşte, enâniyetine itimad eden, zulümât-ı gaflete düşen, dalâlet karanlığına müptelâ olan adam, o vakıada evvelki halime benzer ki, o cep feneri hükmünde nâkıs ve dalâlet-âlûd malûmatla, zaman-ı maziyi bir mezar-ı ekber suretinde ve adem-âlûd bir zulümat içinde görüyor. İstikbali, gayet fırtınalı ve tesadüfe bağlı bir vahşetgâh gösterir. Hem, her birisi bir Hakîm-i Rahîmin birer memur-u musahharı olan hâdisat ve mevcudatı, muzır birer canavar hükmünde bildirir,

وَالَّذِينَ كَفَرُوۤا اَوْلِيَاۤئُهُمُ الطَّاغُوتُ يُخْرِجُونَهُمْ مِنَ النُّورِ اِلَى الظُّلُمَاتِ“İnkâr edenlerin dostu ise tâğutlarıdır; onları iman nurundan mahrum bırakıp inkâr karanlıklarına sürüklerler.” (Bakara Sûresi, 2: 257.) hükmüne mazhar eder.”

İşte bu şekilde benzetmelerle temsil yine külli bir hakikatin anlatımından ibarettir. Dolayısıyla bu temsil yöntemi gayp ile ilgili kullanıldığından şehadete yani istidlal ile birleştirildiği zaman her iki tarafı da gördüğünüz gibi aydınlatıyor. Bize külli bir hakikat olarak âlemin bütün yaratılış gayesini ders veriyor. İslâm bilim geleneğinin önemli bir yöntemi bu olduğu için bende her iki düşünürümüz açısından burada bunları sizlerle paylaşmaya çalıştım. Çok teşekkür ediyorum.

popüler cevapdünya atlası