Hz. İbrahim’i Anlamak

Eklenme Tarihi: 04 Ağustos 2017

Hz. İbrahim ulülazm bir peygamberdir. Ve ona uymak Kur’ani bir emirdir. Çünkü bir usvedir. Hatta Hz. Muhammed’e “Hz. İbrahim’in hanif dinine uy” denir Kur’an’ı kerimde. Yani ben kaynaklar vermedim ama aktardıklarımın hep yerlerine bakıp aktardım. Bir de çok itiraz edilmiş iki meseleyi aktaracağım. Cenab-ı Hak usve-i hasene olarak Hz. İbrahim’i önümüze koyar ve bütün Kur’an’da bizim önümüze konulan iki tane usve vardır. Birisi Hz. İbrahim’dir, diğeri Peygamberimiz (a.s.m.)’dir. Çünkü bu usveyi esas olarak kendisine de “hanif dinine uy” dendiğine göre orada bir sır ve esas var. Yani beşeri çok yakından ilgilendiren Hz. İbrahim’de bir esas vardır ki, hatemü’l-enbiya olan ve bütün bu hikmetlerin özünün aslı aynı olan zata “sen de ona uy” diyor. Dolayısıyla Peygamberimiz gibi Hz. İbrahim’i de anlamamız gerekiyor. Bu son derece önemli. Ancak buna geçmeden önce bir iki temas oldu. Ben de burada değineceğim. 

Bir “levlake” hadisine küçük bir atıfta bulunmak istiyorum. Son zamanlarda bir moda çıktı güya İslam’ın izzetini savunmak bakımından “Kur’an’dan başka bir kaynak tanımayız” diyorlar. Ve hadise karşı bir istinkaf, bir müstenkif durum ortaya çıkıyor. Bu yeniden hortlatılmak istenen eski bir yanlıştır. Elbette Kur’an esastır ama o bize bir nebi tarafından getirilmiştir. Öyle ise anlaşılması için de bir nebinin rehberliği şarttır. Yani size onu getiren nebinin rehberliğini ve tesbitlerinin gerekliliğini red edemezsiniz. Ama bu maalesef Risale-i Nur dışındaki İslami kesimlerde bu yavaş yavaş kök salıyor. Tehlikeli bir gidiştir. Ben tahmin ediyorum belki de onun için Peygamberimiz “aleykum bidini’l-acayib” demiş. Ahirzamanda size düşen “yaşlı kadının dinine uymaktır” demiştir. Çünkü bugün aşırı derecede akılcılıkla gidildiği takdirde belli noktalarda vahyi dahi tenkide yönelecek bir tutum alınıyor. Birileri Hz. Ali’siz bir Alevilik icad etmeye çalıştıkları gibi, sanırım bir kısım ulemai’s-su’ da Muhammed’siz bir İslam tasarlamaya çalışıyorlar. Her fırsatta hadise ve sünnete dil uzatıyorlar. Hz. Muhammed de bundan haberdardır ki: “kim benim ümmetimin fesadı zamanında sünnetime sımsıkı sarılırsa yüz şehid ecri alır, ona intisap ederse. 

Üç-beş meal ezberleyenler, birkaç meal öğrenenler veya hadis öğrenenler çıkıyorlar, “Hz. Allah bunu söylememiştir. Peygamberimiz şunu şöyle yapmamıştır” diye sanki bütün tasarruf onlardan soruluyor. Bu levlakeyle birlikte bir de Hz. Muhammed (a.s.m.)’ın “ilk benim ruhum yaratıldı” hadisine de çok ciddi itirazlar yapıyorlar. Belki Risale-i Nur cemaati içinde bu yoktur ama bu noktada bir itiraz var. Kafaları şu kainatın “Muhammediyet manası ve ruhu etrafında şekillenmiş olduğunu” almadığı için bu kudsi hadisi yok sayıyorlar. “Efendim koskoca bir kâinat bir tek şahıs için olabilir miymiş!” Evet olabilir. Koskoca bir ceviz ağacını meyvesi için biz pekâlâ dikebiliyoruz. Yani acaba şu kâinatın insan gibi bir meyvesi olmasaydı ve o insanlığın şu nebiy-yi Zişan (a.s.m.) gibi bir muhatab-ı küll bir numunesi bulunmasaydı şu alemin ne manası kalırdı? Siz küçük aklınızla meyvesiz bir ağaç dikiyorken neden Rabbü’l-alemin maksadsız ve abes bir iş yapsın? Elbette şu kainatı yaratmasındaki en büyük hikmet insandır. Yaratıcı kudretin ve akl-ı küllün yansıtıcı ve müştak muhatabı insan olmayacak olsaydı bu alemin varlığına gerek kalmazdı. Madem hilkat-i âlemden maksad hayattır ve madem murad şuur ve idraktir ve madem şuur ve idrakin mayesi taallüm ve tekemmül, meyvesi ubudiyet ve duadır, elbette bu hilkat ağacı Hz. Muhammed (a.s.m.) gibi bir meyve vermeyecek olsaydı yaratılmasına gerek kalmazdı. 

İmam Maturidi kıymeti, takdirin önüne alır ve her takdir ve yaratmanın bir hikmete istinad ettiğini söyler. Madem ki şu kâinata dikkatle bakan anlar ki, şu kâinatın sahibi ve halıkı kendisini tanıttırmak istiyor. Bu görülüyor. Acaba şu hizmeti görmek için insandan daha layık kim olabilir? Ve insanlar içinde Hz. Muhammed’den daha cami ve müstehak kim var? Öyle ise, pekâlâ denilebilir ki, Hz. Muhammed gibi bir meyveyi yaratmayı murad etmeseydi o hilkat ağacını da var etmezdi. Çünkü o hem Rabbi tanımak hem de tanıtmak açısından benzersizdir. İnsanın nihayet maksadı Rabbini bilmek değil mi? Rabbu’l-alemin “ben insanları ve cinleri bana kulluk etsinler diye yarattım” buyuruyor. Bu kulluğun ne olduğu ve nasıl olması gerektiğini anlamak için Hz. Muhammed’den daha cami bir numune var mı? 

Şimdi böyle bir giriş yaptım şunun için aslında bu maksadımızın tamamı Hz. Peygamberi anlamak ve onun getirdiği tevhidi anlamak. Çünkü o Hz. İbrahim ile başlamış ve günümüze kadar gelmiş bir süreç. Hakikaten bu bir süreçtir. Hz. İbrahim ile başlamış ve nihayet Hz. Muhammed (a.s.m.)’de “Lailaheillallah Muhammedün rasulallah” nebzesine ulaşmış bir süreçtir bu. Şu anda muhabbeti ve dostluğu etrafında toplandığımız daha iyi anlamaya çalıştığımız Hz. İbrahim dahi Hz. Muhammed (a.s.m.)’i daha iyi anlamanın bir basamağı, kolay anlaşılır bir numunesidir. Hz. Muhammed’e meyveli bir ağaç hüviyeti kazanan tevhid çekirdeğidir. İlk Hz. İbrahim’in bağrında filizlendi ve her bir peygamberde farklı bir yön tezahür ede ede ta nihayet Hz. Muhammed’in İslam’ında “Lailaheillallah Muhammedün rasulallah” gerçeğinde bir letafet kazandı. Yani Hz. İbrahim’i anlamak esasında resulallahı anlamak ve idrak etmektir. Nitekim bütün peygamberler içinde Cenab-ı Hak bu iki peygamberi bize usve olarak sunmuştur. 

Tevhidin teşekkülü açısından Hz. İbrahim kök, Hz. Muhammed (a.s.m.)’de meyvesidir. Böyle bir girişten sonra Üstadın Risale-i Nur metodunda “Hz İbrahim’i anlamak” diye başladık ama benim kanaatim esasında Risale-i Nuru anlamada Hz. İbrahim’i anlamak gerekiyor. Biz Hz. İbrahim’in mücadelesine baktığımız zaman Üstadın mücadelesi ve ortaya çıkış zeminleri neredeyse birbirine benziyor. “Hz. İbrahim haliliyettir” diyoruz, dostluktur. Öyle bir yerde ki, öyle bir zamanda ortaya çıktı ki, gerçekten Hz. İbrahim’in fıtri olarak da Allah’tan başka bir dostu yoktu. Çünkü getirdiği dava, getirdiği hakikat getirdiği mesaj, hiç kimse tarafından, babası tarafından bile, en yakınları tarafından bile kabul görmüyor. Ve bütünüyle Paganizm dünyanın dört bir yanını ele geçirmiş. Babanız, çocuğunuz, aileniz, devletiniz, milletiniz, ülkeniz her şEy ve herkes size karşı. Fıtri olarak onun Allah’tan başka bir dostu olamazdı ve nitekim bu yalnızlık içerisinde bir tek Allah ile kendisini buldu. Haliliyetin ve hılletin şeyi de budur. O yüzden de afakî bütün tağutları yıktı. Yani bütün meseleye bakarken önce yıldızları. Biz bunA hemen şöyle diyoruz. Hz. İbrahim uzun müddet bir mağarada kalmış, sonra çıkmış, şöyle şöyle yapmış. Hayır. Bu bir süreçtir. Esasında Kur’an-ı Kerimde anlatılan kıssaların bütünü de birer şablondur. Her birisi, her dönemde yaşanacak hadiselere birer sembol ve çözümdür. 

Hz. İbrahim’in orada uzun bir süreçte, ateşe atıldığı zaman 16 yaşındadır. Ama hicreti 37 yaşındadır. 37 yaşından sonra asıl nübüvvet başlıyor. Esasında Hz. İbrahim’e önce nübüvvet geldi de imanını tahkiki hale getirdi. Yoksa imanını tahkiki hale getirdikten sonra bir hakediş olarak mı nübüvvet ona verildi? Ben öyle zannediyorum, bu benim kendi kanaatim. İmam-ı Rabbani’nin bir sözü var: “Allah’ın vergisi için bir kabiliyet gerekmez” diyor. Fakat kabiliyet olmadan da nimet gelmiyor. Hz. İbrahim gerçek manada, bu hani imanda niyet şarttır ya Hz. İbrahim’de bu niyet fiili dua olarak ortaya çıkmıştır. Afakî ve enfüsi Allah’a giden yolda engel olacak bütün halleri tek tek ayıklamıştır. Ve bu işte Üstadın yoludur. 
Üstad da tahkiki iman ile gitmiştir. Üstad Rabbini bulutlardan sormuştur, göklerden sormuştur, yıldızlardan sormuştur, topraktan sormuştur, zerreden sormuştur, kainattan sormuştur. Tek tek bütün meseleleri bizim önümüzde tağut olan Rabbe kalbin tam olarak teslimiyetine engel olan bütün halleri tek tek onları sorgulamıştır. “İlah olabilir mi?” diye. “Sen rab olabilir misin?” Mesela tek tek her bir zerreyi alıyor, işte sen ilahım mısın? Tıpkı Hz. İbrahim’in yıldızdan başlayıp sonra güneşe ve aya sorduğu gibi. Dikkat ederseniz her birisinin sonunda da mesela yıldızı görür görmez “bu benim rabbimdir” diyor. Sonra diyor ki, “ya bu olmaz”. Sonra ay doğunca yine “ay büyüktür her halde budur” diyor. Sonra diyor ki, “ben geçip gidenleri sevmem”. Sonra güneş doğuyor “güneş daha büyüktür, daha aydınlatıcıdır, budur benim rabbim” diyor. Sonra geçip gidince “eğer bu âlemlerin rabbi beni doğru yola iletmezse ben doğruyu bulamayacağım” diyor. Esasında bu, biz zannediyoruz ki, Hz. İbrahim haşa bir dalaletten oraya vardı. Hayır imanını tahkik etti, tıpkı üstad gibi. Üstad da esasında iman ettiği halde imanını tahkik etmek ve başkalarının kendilerine mazaret gösterebilecekleri ve imanının önüne engel olarak koyabilecekleri bütün meseleleri tek tek ayıklamıştır. Mesela İstanbul’daki o hoca efendi biliyorsunuz, Abdulhakim Arvasi Hazretleri Bediüzzaman’ın bu tahkiki iman meselesinde, o neticede, “taklit yoluyla gelinmesinin daha elzem olduğunu” söylüyor. Bu tahkiki iman meselesinde çok delil, çok hüccet getirmesini eleştiriyor. Diyor ki, “Acaba Said’in bu kadar şüphesi mi vardır?” diye. Hayır. Said’in şüphesi yok. Said İbrahimi bir hılletle öyle bir dostluğa varacak ki, kendisiyle Allah arasında herhangi bir tereddüd, bir şüphe kalmayacak. Nitekim bunu başka bir şekilde de aktarıyor diyor ki: “Risale-i Nur öyle bir iman kazandırıyor ki, insanın latifeleri dahi iman ediyor.” Yani aklından selbedilse zerratı diyeceki, Allah var. Dolayısıyla “hakiki manada Risale-i Nurdan tahkiki iman dersini almış olan imanla kabre gidecektir” diyor. Bunun sebebi insanın bütün latifelerinin doyurulmasıdır; aklının, hayalinin, şuurunun, bilincinin, kalbinin. “Benim kalbimin ulaştığı yerlere, aklımı götürmeden onu size aktarmadım” diyor. İşte bu haliliyettir. 

Hz. İbrahim de iman etti. Sonra “Ya Rabbi sen nasıl yaratıyorsun?” dedi. Allah dedi ki: “İnanmıyor musun?” “Hayır. İnanıyorum. Mütmain olmak istiyorum.” Hz. İbrahim’in metodunu dikkatle incelediğimiz zaman, onun Allah’ı bulmada mağara örneğinde anlatıldığı gibi. Mağara esasında bizim Kur’an-ı Kerimin çok fazlaca kullandığı bir fenomendir. Çok sıklıkla karşımıza çıkar. Ashab-ı Kehf’in de mağarası vardır. Esasında mağara bir tür rahimdir. Bir tür rahimdir ki, orada hakikat pişer, orada hakikat olgunlaşır. Bu mağara örneğinde Hz. İbrahim’in de mağarada olması uzun bir tefekkür sürecini gösteriyor. Esasında Hz. Peygamberin de mağara hayatı vardır. O da tefekkürü bir süreç geçirmiştir. Böylece esasında imanın gerçek bir imanın uzun ve derin bir tefekküri bir yaklaşım neticesinde varılabilecek bir hakikat olduğunu remzen bize aktarıyorlar. Yani Hz. İbrahim’in rabbine varmak için kullandığı yöntemlerin aynısını Risale-i Nurda bolca görüyoruz. “Hanif dini” diyor. Esasında burada üzerinde en çok durulması gereken bir kavramdır. 

Hanif dinin ne olduğunu çünkü Peygamberimiz de hadis-i şerifinde, “Bana hanif din olan bir din üzerine bunları aktarmam telkin edildi.” Diyor ki hadis-i şerifte; “Ben kolay olan hanif dinini size aktarayım diye size gönderildim.” diyor. Şimdi burada hanif dini esasında fıtrat-ı insaniyedir. Neticede “bütün insanlar İslam fıtratı üzerine doğmuştur” deniliyor. Biz bu İslam fıtratı üzerine doğmayı Müslüman olarak doğmak gibi algılıyoruz. Bu değil. “Her insan İslam fıtratı üzerine doğar” demek “tevhidi imanı, ahlakı, güzelliği kabule mani bir hali yoktur” demektir. İşte hanif dini de budur. Esasında insanı merkeze alır. Esasında Üstad burada Kastamonu Lahikası’nda bu Hristyanların da şehid olabileceği meselesinde bahsettiği o mektubunun sonunda der ki: "Eğer o felâketi çekenler, mazlumların imdadına koşanlar ve istirahat-i beşeriye için ve esasat-ı diniyeyi ve mukaddesat-ı semaviyeyi ve hukuk-u insaniyeyi muhafaza için mücadele edenler ise, elbette o fedakârlığın mânevî ve uhrevî neticesi o kadar büyüktür ki, o musibeti onlar hakkında medâr-ı şeref yapar, sevdirir." Bakın burada dört sınıf sayıyor. “Mazlumların imdadına koşanlar.” Şu dinden, bu dinden demiyor. “Mazlumların imdadına koşanlar, istirahatı beşeriye için çalışanlar, beşerin insanlığın rahat etmesi için çalışanlar ve esasat-ı diniyeyi ve mukaddesatı.” Demiyor ki, “İslam dinini, dinlerin ve mukaddeslerin esasını muhafaza etmeye çalışanlar ve hukuk-u insaniyeyi muhafazaya çalışanlar.” Bunların dahi ücretleri vardır, bunların dahi yaptıkları boşa gitmeyecektir. İşte burada da Üstadın esasında anlatmak istediği şey bu hanif dindir, hanif fıtrattır. 

İnsanın müştereği bugünki türlerin bize yüklemiş olduğu sayısız şey vardır. İşte birisi Türk’tür, birisi Fransız’dır, birisi Arap’tır. Her milletin kendisine göre oluşturduğu bir sıfat, bir kültür var. Hiçbir etnisite tabiattan gelmez. Yani hiçbirimizin kanında Türk’üz, Kürd’üz Arab’ız, Fransız’ız yazmaz. Bizim kodlarımız da bunu göstermez. Esasında bir çocuk doğduğu zaman ne dini vardır, ne milliyeti vardır, ne de ırkı vardır. Evet birtakım genetik yakınlıklarımız vardır. Ama etnisite dediğimiz, ırk dediğimiz birşey yoktur. Bunu nasıl yapıyoruz? Kültürle yapıyoruz. Anne baba ona yüklüyor. Çünkü “her çocuk İslam fıtratı üzere dünyaya gelir, sonra babaları onları Yahudileştirir, Mecusileştirir veya Hristyanlaştırır” diyor. Dolayısıyla bu hanif din, doğrudan fıtrata bakar. Yani kültürler ile kirletilmemiş tabiat. Eğer biz gerçek manada hanif olmak istiyorsak, eğer gerçek manada Hz. İbrahim’in hılletine ulaşmak istiyorsak, kültürün ve etnisitenin bize yüklemiş olduğu manadan gönlümüzü ve kalbimizi temizlememiz lazım ki, ancak o zaman hakiki imana ulaşırız ve ancak o iman bize otomatik olarak Recep hocamın da söylediği gibi, bu uhuvveti ve kardeşliği getirir. Eğer biz o saf ve temiz imana ulaşmadan Allah ile aramızdaki imanda eğer hâlâ gıllugış varsa, bizim kardeşliğimizde de bir gıllugış oluyor. Eğer bir şekilde ben kültürümden etkilenmişsem veya “iclin sevgisi” diyor. Onlara iclin sevgisi içirilmişti. Eğer içlin sevgisi hâlâ benim içimde duruyorsa, o iman tam bir iman değildir. Ve o iman da tam bir uhuvveti meydana getiremez. 

Hz. İbrahim’in içinden çıktığı pağan dünya, Hz. Üstadın gelmiş olduğu dönemde de teşekkül etti. Yani insanlık büyük bir geçmişten sonra pozitivist bir düşünce akımına teslim oldu ve tanrı tanımaz bir kâinatın içine girdik. Yani insanlık tanrı tanımaz bir hegomanya ve baskısı altında yeniden bir tanrı tanımazlığı bir paganizme doğru gidiyorken Üstad ortaya çıktı. Bu bir nevi Hz. İbrahim’le peygamberlerin her birisinin ışığıyla derlenmiş bir tevhid buketi dağılmak üzereyken Üstad tekrar onları toparladı. Ve bir demet haline getirdi. Bunu bu hale getirmek için Risale-i Nuru yazdı. Ama özellikle Uhuvvet ve İhlas risalelerini yazdı. Biz eğer Uhuvvet Risalesini milletler bazında okumaz ve anlamazsak yani o Uhuvvet Risalesinin içine şii İran’ı, Arab’ı, Boşnak’ı, Müslüman Kürd’ü veya Laz’ı koyamazsak ve onun o kimliği bizim onu sevmemize mani oluyorsa, biz Hz. İbrahim’in hılletine ulaşamayız. O yüzden eğer biz bugün Uhuvvet Risalesini bütün İslam ümmetinin unsurlarını içine alacak, hazmedecek ve küçümsemeyecek şekilde okumayı öğrenemezsek biz Bediüzzaman’ı da anlamış olmayız, Hz. İbrahim’i de anlamış olmayız. 

Hz. İbrahim başlangıçta Eburahm diye anıldı. Rahmların babası yani merhametlilerin babası. Bu böyle geçer. Ama Fırat’ı geçtikten sonra çok ilginçtir bakın bunlar sembollerdir. Fırat’ı geçinceye kadar Süryanice konuşuyordu. Fırat’ı geçtikten sonra dediler ki: “Dili değişti ve Aramice, İbranice konuşmaya başladı.” Bunlar birer semboldür. Sara validemizin firavunun sarayına gidinceye kadarki adı Sara’dır. Ondan sonra Saray diye anılır. Tevrat’ta da bu şekilde geçer. Bunlar birer semboldür. Hz. İbrahim Fırat’ı geçtikten sonra Ebu Rahim oldu. Milletlerin atası oldu. 

İşte milletlerin ırk üzerinden değil, iman ve tevhid üzerinden geldiğini bilmemiz lazım. Millet olmanın, grup olmanın, cemaat olmanın şartı budur. “Mü’mim mü’min için birbirlerine omuz omuza vermiş destek veren tuğlalar gibidir” sözünün tam olarak gerçekleşmesi için o tevhide o imana ulaşmamız gerekiyor. Başka türlü olmaz. Bizim bugün temel problemimiz bu. Bunu hakikaten Urfa’da yapanlara ayrıca teşekkür etmek istiyorum. Çünkü burası tevhidin yeryüzüne dağıldığı yerdir. İlk Kabe biliyoruz ki, Hz. İbrahim’in makamıdır. İlk ev, ilk Kabe. İnsanlığın ilk kıblesi Kabe’dir. Hepimiz biliyoruz ki, ilk yeryüzüne yerleştirilen Kabe’dir. Kabe tufan ile birlikte kumlar altında kalınca insanlık burada başladı. Cizre’de Botan dediğimiz vadide. Çünkü ilk orada istiva etti. Ve Hz. Nuh’un gemisi orada indiği için ilk oradan başladı insanlık. Bu aşağıya doğru yayıldı. Sizi temin ediyorum Hz. Nuh’tan Hz. İbrahim’e kadar kıble bu bölgeydi. Belki Urfa’ydı, belki Şırnak’tı, belki Cizre’ydi. Ama bu bölgeydi. Çünkü buradaki halk Hz. İbrahim’i yakmaya kalkışıncaya kadar bütün peygamberler burada geldi ve kıble buradaydı. Fakat Cenab-ı Hakkın muradı şuydu ki, ilk insanlığı tekrar ilk kıbleye götürsün. Hz. İbrahim’i buradan gönderdi. Ateşe atmasalardı gitmezdi. Bu yüzden dün bir hocamız söylemişti. Evet burada haliliyet çıktı, İbrahim çıktı ama nemrutlar da var. Yani buraların katı adetleri de vardır. Ona karşı da dikkatli olmak lazım. Yani buradan Hz. İbrahim çıktı nereye gitti? Tıpkı Üstad gibi o da hicret etti. Dikkatle bakıldığı zaman esasında neredeyse gittikleri yerler ve yönler ve zamanlar da aynıdır. 

Hz. İbrahim’in de hayatında evreler vardır. Çok net görülüyor bu evreler. Birinci evre 16-17 yaşına kadarki kendi süreci, kendi kozasındaki süreci. O zaman mağarasından başka bir şeyi yoktur. Üstad da Kürt medreselerinden başka bir şey bilmiyordu. Ne zamana kadar? Mardin’e gidene kadar. Mardin’e gitti. Afgani’nin talebeleriyle karşılaştı. Bir anda anladı ki, sadece Kürd’ün ve Kürt medreselerinin başı dertte değil, Osmanlının da başı dertte. Gitti İstanbul’a. Bir baktı ki, sadece İstanbul’un, Osmanlının başı dertte değil, alem-i İslamın başı dertte. Bütün bunlar hayatında değişik evrelerinde çıktı. Bunu söylemekte bir beis görmüyorum. 

Bana Üstadla ilgili bir roman yazma görevi verdiler. Ben de “kolaydır” dedim. Ne olacak ki? Oturup yazacağız. Oturdum tabi roman tekniği açısından şunu yazacağız, bunu yazacağız derken baktım ben ilerledikçe uzaklaştı, ben ilerledikçe o uzaklaştı. Sonra “Allah’ım ben ne kadar cahilmişim bu konuda” dedim. Güya sanki Üstadı çok biliyorum. O kadar müthiş bir keder. Ben ne yazacağım? Nasıl yazacağım? Bir gün o kadar net bir şekilde rüyama geldi yani ben normal kütüphanede çalışıyorum. Kapı açıldı. Üstad girdi içeriye 40-45’li yaşlarında. Ben fırladım ayağa. Hayırdır üstadım gibi. Dedi ki: “Said’i yaz.” Ben de dedim ki: “Üstadım Said’i yazacağım ama bu romanda bir dram olması lazım. Bir beşeri zaaf olması lazım. Bulamıyorum yani. Bir tane aşkın var o da medresetüzzehra. Bir tane aşk böyle beşeri bir şey bulursam yazacağım.” Dedi ki: “İki tane inkisarım var, onu yaz.” Tabi bu bir rüya. Bunla amel edilmez. Ama sadece bir çeşni. Dedi ki: “Biri İstanbul’dan ayrılırken, diğeri Ankara’dan ayrılırken. Ben İstanbul’dan ayrılırken ‘eyvah benim milletim dedim, sahipsiz dedim. Ankara’dan ayrılırken de eyvah İslam sahipsiz dedim.’” Yani İslamın yeniden bir sahibe ihtiyacı var. İşte sonra gitti, kendisini mağaraya attı. Ama dest-i kudret “kalk oradan seni ateşe atacağım” dedi. Ve ateşe attı. Zorla aldılar götürdüler Barla’ya. “Yaz kardeşim” ve yazmaya başladı. 

Şimdi esasında dikkat ettiğimiz zaman Hz. İbrahim’in ateşe atılması, sonra buradan yürütülmesi, bunların hepsi hikmet-i ilahiye içerisinde birer senaryodur. Gitti Hz. İbrahim önce Halep civarına yerleşti. Halep, alip demektir. Alip, süt demektir. Yemen yoluyla Anadolu yolu üzerinde o kadar çok serveti var, o kadar çok zenginliği var. Kim yiyecek? Orada bedava dağıtılıyor. Orada çıkarlar tepenin üstüne “alip alip” diye bağırırlar, bedava. Orası şimdi Halep diye anılıyor. Sonra indi Ürdün tarafına, oradan geçti Mısır’a. Bunların hepsi hikmetlidir. Bugün için de bizlere bir sır veriyor. Mısır’a gitti, Mısır’dan Hacer’i aldı ve geldi. Ne ilginçtir, Hacer validemiz Mısırlıdır. Yani Habeşlidir. Afrika kıtasındandır. Afrika kıtasından aldı getirdi. Asyalı olan Sara onu istemedi ve onu götür bir yere bırak dedi. 2 yaşında bir çocuk ve bir kadın. “Kuş konmaz, kervan geçmez, gölgesiz bir yere bırak.” Bıraktı. Yani hangimiz yapar bunu? Dolayısıyla bu nasıl bir teslimiyet. Bu din bize iman ve teslimiyet ile geldi. Sevgi, saffet ve teslimiyet. 

Şimdi Üstad bir yerde kendi mesleğini haliliyete benzetiyor, ona da değinelim. Risale-i Nur mesleği bir cihetle sahabe mesleği, diğer ciheti ise haliliye mesleğidir. Risale-i Nur imana hizmet noktasında sahabe mesleğidir. İmanda terakki ve tekamül cihetinde ise, haliliye mesleğidir. Hz. İbrahim’i Allah’a dost yapan ve Halilullah unvanını kazandıran sır Hz. İbrahim’in tefekkür yoludur. Ve Risale-i Nur da tefekkür yoludur. Esasında Hz. Ali Celcelutiyeyle Risale-i Nuru haber verirken de bunu bildiriyor. Yine tahkik manasını da orada kullanıyor Hz. Ali. “Risale-i Nur hayır, söz kendisiyle tamamlanmış bir hizmettir” diyor. Hz. İbrahim’in üflediği ney, Hz. Üstad ile karara bindi. Ben bir kere çok merak etmiştim. Yani Üstadın peygamberler arasındaki yeri. Haşa Üstad bir velidir. Kimse öyle bir iddiada değil ama onların getirmiş olduğu hikmetin yani peygamberler yoluyla beşere bildirilmiş olan hikmetin bir kıvama ermesi Üstada nasip edildi. Neyleri bilirsiniz 7 delik vardır. Bir de altta bir delik vardır. O delik olmazsa, alttaki delik, diğerlerinin hiçbirisinin perdesi yoktur. Nitekim Hz. Peygamber (a.s.m.) olmasaydı, diğer peygamberlerin hiçbirisinin varlığı dahi tam olarak tarih içerisine yerleştirilemiyordu. Yani Hz. Peygamber onların varlığına da bir mana katıyor. Fakat kavalın en altında da bir delik vardır. O nefesin ahange dönüşmesi için. İşte bence Risale-i Nur bütün tevhid delilleri üzerinde o ahengi sağlayan delik gibidir. Risale-i Nura çok dikkatli bakıldığı zaman sanki Hz. İbrahim’in hılleti ve haliliyeti anlatılıyor. Ve Hz. İbrahim dikkatle incelendiği zaman Risale-i Nurun tabiatı ortaya çıkıyor. 

Hocam esasında çok özlü bir şey söyledi. “Beşeri yeniden Allah ile buluşturmanın, insanı yeniden tevhid ve uhuvvet çizgisine getirmenin yoludur.” Risale-i Nur ve bunun ilk başlatıcısı da Hz. İbrahim’dir. Bu çerçevede dilim döndüğü kadar anlatmaya çalıştım. Teşekkür ediyorum.

popüler cevapdünya atlası