HUTBE-İ ŞÂMİYE’DE TOPLUM VE SİYASETE YÖN VEREN BAZI TEMEL İLKELER

Eklenme Tarihi: 12 Şubat 2017

Bu tebliğde, İslam’ın siyaset alanına yansıması gereken ve önemine binaen "Hutbe-i Şâmiye’de vurgulanan bazı ilkeler ele alınacaktır. Ancak bu ilkelerin açıklaması “Hutbe-i Şâmiye”de yer alan ifadelerle sınırlanmayacak, “Risale-i Nur”un başka kitaplarında ortaya konan fikirler ve yaklaşımlara da yer verilecek; böylelikle ilgili ilkelerin farklı yönleri ortaya konmaya çalışılacaktır.

İslam dünyasının bugün de izleri tamamen silinmemiş olan istibdada karşı İslam’ın hürriyet, eşitlik, meşveret ilkeler üzerinde durulacak; bu ilkelerle ilgisi boyutuyla icma, hukukun üstünlüğü gibi diğer bazı ilkelere de değinilecektir. Bunların din hürriyeti başta olmak üzere insan hakları açısından önemi gösterilmeye çalışılacak; farklı hürriyet anlayışlarının kısa bir değerlendirmesi yapılacaktır.

1. İSLAM İNANCI AÇISINDAN HÜRRİYET

 

İman İnsan Hürriyetini Genişletir ve Güçlendirir.

Kur’an’ın yaratılış öğretisi, Allah’ın insandan bir söz (mîsak) aldığını, diğer varlıkların aksine, insanın büyük bir risk olan emaneti yüklendiğini ve yeryüzüne bir imtihan süreci yaşamak için geldiğini vurgular.[1] İnsanın Allah huzurunda sorumlu olduğu imtihan süreci, tabiî olarak özgür iradeyi ve hukukî-siyasî özgürlüğü zorunlu kılar.

Bu özgürlük, “başkalarının haklarını ihlal etmedikçe”insanın bu dünyadaki inanç ve davranışlardan dolayı yalnızca ahirette sorgulanmasını ve bunların karşılığını görmesini gerektirir. Bu nedenle “İslâm’a göre asıl olan, cezanın ahirete kalmasıdır.” Çünkü davranışlarının karşılığının dünyada verilmesi, insanın dünyada denenmek için yaratılma hikmetine aykırıdır:[2]Buna göre insan bu dünyada bir imtihan sürecinden geçtiği; inanç, düşünce, söz ve fiillerinden ahirette sorumlu tutulacağı için ona Allah tarafından özne olma imkânı ve hakkı verilmiştir. İnsan özne olabilme imkânı tanıyan;

  • doğru-yanlış, iyi-kötü gibi değerleri bilme ve önüne çıkan seçenekleri ayırt etme,
  • kavram ve fikir boyutlarını geliştirip yeni seçenekler üretebilme,
  • bunlar arasında tercihte bulunabilme yeteneklerine sahiptir.

Yaratıcı irade tarafından bir gayeye yönelik olarak bireye verilen bu yeteneklerin, diğer bireyler tarafından da tanınması, toplum ve siyasetin bu yeteneklerin önünü açacak şekilde düzenlenmesi gerekir.

İmandan Gelen Hürriyet-i Şer’iye İki Esası Emreder: Zelil Etmeme ve Zillet Göstermeme.

Çünkü Allah'a kul olan kula kul olmaz. "Bazınız bazılarınızı rabler edinmesin." ayeti buna işaret eder. Dolayısıyla şer'î hürriyet, Rahman'ın bağışıdır.

Başka bir ifadeyle, imanın aşıladığı bir medeni cesaret (şehamet-i imaniyye) vardır. Müminde bulunanbu cesaret, birbirini tamamlayan iki esası insan ilişkilerine hâkim kılar:

  • Zalim ve hukuksuz kimselere karşı zillet göstermemek,
  • Mazlumları da zelil etmemek, güçsüzlere karşı tahakküm ve tekebbür etmemektir.[3]

Bu ilkeler, aşağıdaki ayrıntılı olarak ele alınacaktır.

a. Özsaygı ve Tevazu

Bireysel özgürlük, insan hakları açısından oldukça önemli olan değer bilinci ve öz-saygının Kur’an açısından dinî ve ahlakî bir haslet olan tevazu[4] ile tamamlanması gerekir. Tevazu ve mütevazı kimseye saygı, kişinin öz saygısını azaltmaz. Oysa gurur ve tahkir başkalarının hak ve özgürlüklerini ihlale doğru gider.

İman, İnsana Öz-Saygı Aşılar. Bu Özsaygının Eğişi, Kula Kulluktan Kurtulmaktır.

Dolayısıyla İslam inancıyla inşa edilen benlik, bir özsaygıya sahiptir ve bu özsaygı onun hürriyetini kuvvetlendirir. Çünkü iman, zalimlere zillet kompleksine girmemeyi, haksıza boyun eğmemeyi, gerektirir. Çünkü iman, yalnızca Allah’a kulluk etmek, kula kulluktan da kurtulmaktır, özgürleşmektir. Allah’a hakikî kul olan, başkalarına kul olamaz. Bu da insanın tevhit inancıyla özgürleşmesidir. Kur’an-ı Kerim’de birbirinizi, Allah’tan başka kendinize Rab yapmayınız, denirken tevhit inancının önemli bir esası ortaya konulmaktadır. Bu konuda Bediüzzaman da şu açıklamayı yapmaktadır: “Allah’ı tanımayan kimse, her şeye, herkese nispetine göre bir rububiyet tevehhüm eder, başına musallat eder…”[5]Oysa iman bağı ile Sultan-ı Kâinata hizmetkâr olan adam, başkasına tezellül ile tenezzül etmez, başkasının tahakküm ve istibdadı altına girmez. Çünkü imanın ona verdiği öz-saygı ve medenî cesareti buna engel olur. Ayrıca tekebbür ve tahakküm çabası gözlenen kimseleri olduğu gibi kabul etmek, öz-saygıyla çelişir. Bu nedenle, “Velâyetin, şeyhliğin, büyüklüğün şe'ni tevazu ve mahviyettir, tekebbür ve tahakküm değildir. Demek, tekebbür eden sabiyy-i müteşeyyihtir. Siz de büyük tanımayınız.”[6] Aynı zamanda şefkat-i imaniyesi de mümini başkasının hürriyet ve hukukuna tecavüz etmekten alıkoyar.[7] Bu nedenle “kula kulluktan kurtarma ve özgürleştirme”, ilk devir İslam “feth” hareketlerinin de amacını ifa­de eder. Bu yönden bakınca hürriyet imanın hassasıdır:“…hürriyet-i şer’iyeCenab-ı Hakk’ın Rahman, Rahîm tecellîsiyle bir ihsanıdır ve imanın bir hassasıdır.”[8]

İslam inancı, kişiyi diğer insanları Allah’ın kulları, diğer varlıkları Allah’ın sıfatlarının yansımaları olarak görmeye yöneltir. Bu bakış açısıyla kişi, her insanın aynı yaratıcı iradeyle, aynı anlam, değer ve amaç yüklenerek var edildiğinin bilincinde olur. İnsanlara karşı tevazu sahibi olur, onların kişilik ve haklarına saygı gösterir.

İnsanın Kendini Başkalarının Üstünde Görmesi, Zımnen Onlardan Daha Fazla Özgürlük ve Hak İddiasında Bulunması Demektir.

Dolayısıyla, gurur, ötekinin insanlık onuru ve eşit haklara sahip olduğunu görmezden gelmeye yol açar. Ayrıca tekebbürün yol açacağı insan hakları ihlalleri yanında, insan haklarının korumayı amaçladığı insan onurunun yok sayılması da temel bir sorundur.

b. Eşitlik Bilinci

Hürriyet, “ben” ve “öteki”ni eşit görebilmekle başlar ve “öteki”ne tahakküm, baskı ve müdahaleden kaçınmayı gerektirir. Çoğu kez ayrıcalık, hürriyetin bir “yarı hürriyet” olması değil, hiç olmaması anlamına gelir. Örneğin, başka fikirleri susturup, belli bir fikre söz hakkı vermek, nisbî bir ifade özgürlüğü değil ifade özgürlüğünün ihlalidir. Aslında gerçek hürriyet de imanın iktizası olan hürriyettir: “…hürriyet budur ki: Kanun-u adalet ve tedipten başka, hiç kimse kimseye tahakküm etmesin. Herkesin hukuku mahfuz kalsın, herkes harekât-ı meşruasında şâhâne serbest olsun. “...Allah’ı bırakıp da bazılarımız bazılarımızı rab edinmesin (وَلاَ يَتَّخِذَ بَعْضُنَا بَعْضاً أَرْبَابًا مِّن دُونِ اللّهِ)[9] nehyinin sırrına mazhar olsun.”[10]İmanın, tevhidin gereği olan gerçek hürriyet, eşitlik kavramıyla yakından ilgilidir. Çünkü özgürlük, en başta, insan olma değeri ve onuru açısından insanı toplumdaki her birey kadar değerli ve onurlu yapar, onu kanun önünde eşit yapar. Eşitlik bilinci, kendini diğerleri kadar özgür görmek demektir. Başkalarının haklarını kendi hakları kadar ihtiram gösterilmesi gereken yani dokunulmaz bir değer olarak bilmek demektir. Bu yönüyle “eşitlik, hürriyet gibi insan haklarının da kavramsal temellerinden biridir.” Hürriyet ve eşitlik birbirini tamamlar. Eşitlik olmadığında, bazı insanların hak ve özgürlükleri kısıtlanır, bazı insanlar da ayrıcalıklara sahip olur. Birey, eşitlik bilincine sahip değilse bazı insanlardan daha az hür ve daha az hak sahibi olduğunu, bazı insanların da ayrıcalıklara sahip olduğunu düşünür. Oysa ayrıcalık, hürriyeti kaldırır. Çünkü toplumda bazılarının sahip olduğu haklardan diğer bazılarının mahrum olması,yarı özgürlük değil özgürlük mefhumunun yokluğudur. İslam açısından her bir insanın Allah’ın kulu olması, insanlık değeri, hak ve ödevleri bakımından aralarında farklılığın bulunmayışı demektir.

Eşitlik, Hürriyeti, Herkesi Özgür Kılacak Şekilde Sınırlandırır; Onu “Serbestiyet”ten “Hakk”a Dönüştürür.

Bu nedenle, örneğin, fikir, ifade ve din hürriyetleri, “öteki”ne saldırı, baskı ve tahakküm noktasına varamaz. Çünkü saldırı bir hak değil, kendinde bir ayrıcalık görmenin sonucu bir marazdır ve “öteki”nin hakkını ihlaldir.

Bu konuda da Bediüzzaman, Ey göçerler, sizde olanı yarı hürriyettir. Diğer yarısı da başkasının hürriyetini bozmamaktır.”[11]Sözleriyle de özgürlüğün toplumsal ve medenî boyutuna işaret etmektedir. Hürriyet, hakka dönüşürken, belirlilik ve dolayısıyla sınırlılık söz konusu olur. Bu da onun ahlakî ve hukukî bakımdan güvencesini oluşturur. Sınırsız hürriyet, kontrolsüz güç demektir ki, “haklılık” ile “güçlülük” aynı şey olmadığı gibi kontrolsüzlük de hürriyet demek değildir. Toplumda düzeni açısından özgürlüğün sınırı, başkalarının haklarını özgürlüklerine dokunmamaktır. Bu sınırı aşan bir özgürlüğün, meşruiyeti ve güvencesi yoktur. Dolayısıyla o, haklılık ile sınırlanır ve güvence altına alınır.

Hürriyet, kemale yönelen fıtratı ve medenî değerleri geliştirmeye gerçekleştirmeye yöneliktir.

Bediüzzaman’a göre de “hürriyet-i şer'iye”, insanları iyilikte ve yüce gayelere ulaşmakta yarışa yöneltir, her türlü despotizmi yok eder. İnsanları, insaniyete lâyık en yüksek kemalâta yöneltir.[12] Ancak bu özgürlük, bireye takdir hakkı veren bir özgürlüktür. Kemalâta yönelme de bu özgürlük çerçevesinde dinî-ahlakî bir değer taşır.

Hürriyet Onu Gerektiren İlkelerle Sınırlanır.

Yine üzerinde durulması gereken bir husus da şudur: Özgürlük, insan hak ve hürriyetlerini karşılıklı olarak güvence altına almak için sınırlanır. İslam açısından da asıl olan özgürlük ise, onun sınırlanması da zaruretler sonucunda ve delillere dayalı olabilir. İnsanın hürriyetini insan haklarını koruma ve güvenceye alma gerekliliği dışında veya bu gereklilikle orantısız biçimde kısıtlamak, ilahî iradeyi göz ardı etmek anlamına gelir.

Ayrıca hürriyeti gerektiren değerler de bireyin hürriyeti için dâhilî, içten bir sınırlama oluşturur. Hürriyet, ilk ön­ce insanın Allah’tan başkasına kul olmaması ve sonra içgüdülerinin sürükleyiciliğinden kur­tulması ve tutkularının tutsağı olmaması demektir. O, insanların hiçbir değer, ilke ve sınır tanımadan hareket etmesi demek değildir. Aslında hiçbir değer ve ilke tanımamak, davranışlarını yalnızca içgüdülerinin hükmüne bırakmak özgürlük değildir. Çünkü içgüdülerin peşine düşmek özgürlük olsaydı, doğadaki insan-dışı canlıların insanlardan daha özgür olması gerekirdi. Bu bağlamda, ‘Nefsanî arzulara köle­lik, bo­yun köleliğinden daha kötüdür.’ denilmiştir.[13] Bu anlamıyla da hürriyet, Allah’ın özel bir ihsanıdır. Risalet ve tebliğin rolü de aklı şartlanma ve sapmalardan, güç istenci, töre, gelenek ve alışkanlıklar, hırs, tutkular ve önyargıların zincirlerinden kurtarmaktır. İdrak ve bilinç seviyesini yükseltmek suretiyle insanları özgürleştirmektir.

“Hürriyeti su-i tefsir etmeyiniz; tâ elimizden kaçmasın ve müteaffin olan eski esareti başka kapta bize içirmekle bizi boğmasın. Zira hürriyet, mürâât-ı ahkâm ve âdâb-ı şeriat ve ahlâk-ı hasene ile tahakkuk ve neşvünemâ bulur.[14]

Sadr-ı evvelin, yani Sahabe-i Kiramın o zamanda, âlemde vahşet ve cebr-i istibdat hükümferma olduğu halde, hürriyet ve adalet ve müsavatları bu müddeâya bir bürhan-ı bâhirdir. Yoksa, hürriyeti sefahet ve lezaiz-i nâmeşrua ve israfat ve tecavüzat ve hevâ-i nefse ittibâdaserbestiyet ile tefsir ve amel etmek, bir padişahın esaretinden çıkmakla ve alçakların istibdadı ve esaret-i rezilesinin altına girmekle beraber, milletin çocukluk istidadını ve sefih olduğunu gösterdiğinden, paralanmış olan eski esarete lâyık ve hürriyete adem-i liyakatini gösterir. Zira sefih mahcurdur. Geniş ve muşa’şa’ olan yeni hürriyet-i şer’iyeyeadem-i liyakat- zira çocuğa geniş olmaz- şanlı olan ittihad-ı millîyi bozulmuş ve müteaffin olan hâlâtile fena bir hastalığa hedef edecektir.[15]

Özgürlüğü nihaî değer olarak gören bir anlayış, ahlak açısından sorunsuz değildir. İslâm’da insanın özgürlüğü, en güzel aktını sergilemesi, kişiliğini en iyi yönde gerçekleştirmesi amacına yöneliktir. Bu nedenle, hürriyet, sorumsuzluk ve başıboşluk demek değildir. Kur’an’da “O, hanginizin daha güzel iş yapacağınızı denemek için ölümü ve hayatı yarattı.[16]âyetiyle, dünya hayatının insanın iyiyi gerçekleştirme amacına yönelik olduğu vurgulanır. Bediüzzaman'ın “Her şeyin bir râfızîsi var. Hürriyetin râfızîsi de süfehâdır.”[17]sözü buna işaret etmektedir.

2. AKLI ETKİNLEŞTİRME

İslam siyasî geleneğinde de otorite, devlet başkanının elinde toplanır; onun otoritesi geniş kapsamlı ve güçlüdür. Bu nedenle İslam siyasi kültürünü “otoriter” olarak nitelendirebiliriz. Ancak, İslam Kelâmı, (Allah dışında) mutlak otoriteye sahip bir kişi ya da kurum tanımaz, otoritenin bir egemenliğe dönüşmesine izin vermez. İslam’da Allah dışında hiçbir varlık, hiçbir beşer ilahî niteliklere sahip olamaz, yanılmazlık, sorgulamazlık iddiasında bulunamaz. Tevhit inancı da beşerî irade ile ilahî iradeyi kesin bir şekilde ayırır; beşeri eşit ve özgür kılar. Otorite ne olursa olsun, aşamayacağı ilke ve normlarla sınırlıdır. Bu anlayış da bizi, hukukun egemenliği kavramına götürür. Otorite ise, hukuktan çıkar ve hukukla kayıtlanır.

İslam Akıl ve İlmi Temel Almayı Emreder

İslam'ın özelliklerinden biri de taklit yerine tahkiki, ruhban yerine burhanı öne çıkarmasıdır. Bediüzzaman, bu konuda şöyle demektir: “Biz Kur'ân şakirtleri olan Müslümanlar, burhana tâbi oluyoruz, akıl, fikir ve kalbimizle hakaik-i imaniyeye giriyoruz. Başka dinlerin bazı efratları gibi ruhbanları taklit için burhanı bırakmıyoruz.[18] O'nun bu konuyla ilgili diğer bir sözü de şöyledir: “İslâmiyet,

- vasıtayı ret,

- delili kabul ve

- vesileyi nefiy,

- imamı ispat eder.”[19]

Aklı, ilmi ve delili temel almak varlığı, hayatı, insanı ve toplumu iyi anlamayı sağlar. Saplantılar, batıl inançlardan bireyi kurtarır. Bilgiyi kötüye kullanmak veya yanlış bilgilere dayanmak suretiyle bireyi istismar eden hareketlerin önüne geçer.

Otorite Kişide Değil, Hürriyetle Genişleyen ve Hürriyeti Genişleten Akıl ve İlimdedir

 “…taklidin pederi ve istibdâd-ı siyâsînin veledi olan istibdâd-ı ilmîdir ki, Cebriye, Râfıziye, Mûtezile gibi İslâmiyeti müşevveş eden fırkaları tevlid etmiştir.”[20]Oysa İslâm açısından bilgi ve fikirlerin paylaşılması esastır. Bu, aynı zamanda tabiî-beşerî bir olgudur. Dolayısıyla, bilgi ve düşüncelerin açıklanması ve başkalarıyla paylaşılması, kamuya arz edilmesi, İslam açısından bir hak olduğu gibi bir değer de taşır. Nitekim Hz. Muhammed (s.a.v.), bilgiyi gizlemekten sakındırmıştır.[21] Bilginin paylaşımı ve toplumda ilmî seviyenin yükselmesi, bireylerden başlayarak toplumda özgürlüğün de bilinçli kullanımına istikrar kazandıracaktır.

Kur’an’da bahsedilen insandan misak(söz/ahit) alınması ve onların kendilerine şahit tutulması[22] da iki duruma işaret etmektedir:

Birincisi, insanın özgürlüğüdür. Çünkü sorumlu tutulma, aynı zamanda sorumluluğu kavrayabilmeyi ve bunun aksine davranabilmeyi de ifade eder.

İkincisi insanın, toplumu taklitten doğan sınırların dışına çıkabilme imkânıdır. A’râf 173. ayetteki “‘Daha önce atalarımız şirk koşmuştu, biz de arkalarından gelen bir nesildik; bizleri batıla sapanların yaptıkları sebebiyle mi helak edeceksin?’ demeyesiniz.” ifadesi bunu vurgular. O halde başlangıçta, çevresini taklit ve öğrenme süreciyle gelişen insan zihni, düşünme gücüne sahip olup otonomluğa ulaşabilecek ve çevreyi de etkileyebilecektir. Yine insanın veya toplumun kendine ve insanlığa şahit yapılması,[23] insanın kendisini görme, tanıma ve anlamlandırma yeteneğini, kendini görünüş ve derinlikleriyle gözden geçirip kontrol edebilmesini, düşünsel yanlışlarını yine düşünce yoluyla değiştirebilmesini de ima eder.

Artık bilginin ve medeni değerin her zamankinden daha önem kazandığı bir çağda yaşamaktayız. “Tasallut-u medeniyetin zamanında âlemin hükümranı ilim ve marifettir. Müvellidimedeniyet ve şanı tezayüd; ve ömrü ebedî olduğundan herhangi devletin hayat ve müdebbiri olmuşsa, o hükûmeti kendi gibi kayd-ı ömr-ü tabiîden ve ecel-i inkırazdan tahlis ve küre-i arz kadar yaşamasına istidat vermiş. Kitab-ı Avrupa sahâifi bunu alenen gösteriyor.”[24]

3. BİREY VE TOPLUM İLİŞKİSİ

İslam, Kul İle Allah Arasında Aracılık ve Tevessülü Reddeder.

İslâm’ın özünü teşkil eden tevhit ilkesi, yalnızca Tanrı’nın yegâneliğini ikrar etmekle kalmaz, ilahî sıfatları ve insanın kulluğunu Allah’a özgü kılar. İlahî iradeyi yansıttığı vehmedilen siyasî güç karşısında bireyin onur ve değerini korur.

‘Allah'a kullukta tevhid (tevhid-i ubûdiyyet)’ ilkesi, Allah'a yakınlık için araya aracı koymayı ve tevessülü de kaldırır. Bu boyutuyla tevhit, insanın kula kulluktan, kendisi gibi ölümlü varlıklara bağlılık ve tazimden kurtuluşu anlamına gelen bir özgürlüktür. Ruhban sınıfın “kutsiyet taşıma” ve “Tanrı’yı temsil” iddiası, yanılmazlık ve sorgulanamazlık fikrini ima etmekte, bu nedenle de insanları baskı altına alma ve onları istismar etmeye zemin oluşturmaktadır. Oysa -asgarisi Allah adına hareket etmek olan- bu tutum, mutlak gerçeklik ile süjenin algısı arasındaki aralığı gözden kaçıran ve ulûhiyyette tevhidi kaldıran bir yanlışlıktır. Çünkü bir nassı anlama ve açıklama yahut karşılaşılan problemlere çözüm üretme noktasında Allah adına hareket edilmesi, “rablik” taslama anlamına gelir ve verilen hükümlerin sorgulanmadan; konuşan kimsenin statüsünden dolayı doğru ve dinî değeri haiz sayılması da onu rableştirmek demektir. Yahudi ve Hristiyanların, bilginlerini ve rahiplerini kendilerine Rab edindiğine dair Tevbe, 31. ayetiyle ilgili Resulullah’ın açıklamasına göre, Allah'ın helal kıldığını haram, haram kıldığını helal kılan din adamlarına tabi olmak, onları rableştirme anlamına gelmektedir.[25]Resulullah ayeti, aslında bunlar ruhbanlarına tapınmadılar, ancak ruhbanlar onlara (Allah’ın haram kıldığı bir şeyi) helal kılınca hemen onu helal addettiler ve (Allah’ın helal kıldığını) haram kılınca da hemen onu ha­ram edindiler.[26] Yani, “ruhbanlara, dinde âdeta Allah gibi hükümler vermeye ve kurallar koymaya yetkili imişler gibi baktılar.” Çünkü herhangi birini rab edinmiş olmak için mutlaka ona ‘rab’ adını vermiş olmak şart değildir. Birini Allah'ın emirlerini uygulayan, dinin hükümlerini anlayıp anlatan kimseler olarak görmek yerine, Allah'ın emrine uygun olup olmadığını hesaba katmaksızın onun emrine uymak ve özellikle de onu doğrudan doğruya kendi görüşlerince dinî norm ve şeriat vaz'etme hakkına sahipmiş gibi addetmek veya sevabını umarak yahut ikabından korkarak itaat etmek, direktiflerine kayıtsız bağlanmak, onu rab edinmek demektir.[27] İnsanın bir yaratılmışı rableştirmesi onun onurunu zedeleyen ve onu değersizleştiren bir sapmadır. Rableştirilen ister doğadaki bir nesne isterse bir kişi veya topluluk olsun, fark etmez. Kişi özdeğerini kaybeder. Ruhbanları Allah’a yakınlaşmak için aracı ve vesile yapmak tevhide aykırıdır. Kur’an Allah ile kul arasında iman ve Salih amel dışında vesileyi reddeder. Kur’an’a göre Allah’a yakınlaştıran “vesîle”, yaratılmışların zatı değil, ilim, ibadet ve dinin güzellikleriyle donanmak suretiyle Allah'a yakınlaştıran yola uymaktır.[28] Kulun Allah ile ilişkisine gözetimi altına alma yetkisine sahip bir ruhban sınıfı tanımaz. Böyle bir odağa karşı bilgi ve delilin, bireyin bilinç ve niyetinin değerini vurgular. Bireysel sorumluluk vurgusuyla tevhid-i ulûhiyyet, aynı zamanda insanın gerek gönüllü gerekse baskıyla gerçekleşen vesayetten kurtulup özgürleşmesi anlamını kazanır.

İslam, Birey ile Rabb'i Arasına Giren, Dinî Hayatı Kayıt Altına Alan Ruhban Sınıfı Tanımaz.

Başka dinlerde ruhbanlarca paylaşılan otorite İslam’da ilahî mesaja aittir. Diğer dinlerin aksine İslam’ın temel bir özeliği, “ilkeselliği” benimsemesidir. İslam, Allah’ın elçileri, habercileri ve vahiyleri dışında hiçbir birey, grup veya kurumu dinî bir otorite olarak kabul etmez. Kur’an-ı Kerim’i ve Kur’an’ın ilkelerini önceleyen dinî veya siyasi bir makam tanımaz. Bu nedenle de kitaplar ve içtihatlar, Kur'an'a ayna ve mercek olmalı, gölge veya onun yerine geçen bir vekil olmamalıdır.[29] Bu açıdan bakınca, “otorite âlimlerin fiziki varlığında değil, ilimdedir ve delildedir.”İslam âlimlerinin görevi, kendinde kutsiyet görülen bir ruhban sınıfı teşkil etmek değildir. Onların böyle bir salahiyeti de yoktur. Onlar, toplumu bilgilendirmeli, eğitmeli ve yeni meselelere ilmi çözümler getirmelidir. Buradan aşağıdaki ilkelere ulaşılabilir:

  • İnsanların aklının ve bilgi dağarcığının vesayet ve baskı altına alın­ma­ma­sı
  • İnanç, bilgi ve düşünce alanında delillerin ve hakikatin esas alınması
  • Delillerin ve hakikatin ortaya çıkması için meşverete başvurulması

Vahyin fonksiyonu geleneğin karşısına bilgi ve hakikati koymak suretiyle insan özgürlüğünü yükseltmek ve bireye kendi iradesiyle yön vermektir. İslam, insan aklına temel bazı hakikatleri sunduğu gibi insanın evreni gözlemlemesini, aklını kullanmasını, araştırmasını ve düşünmesini de teşvik etmiştir. Günümüzde hürriyet fikri ve hakikati arama eğilimi neticesinde “dünyadaruhban tahakkümü ve onları taklidin kalkmaya başlaması da İslam açısından ümit vericidir.” Bu durum, bireylere İslam'ı daha iyi tanıma fırsatı vermektedir.

4. İSLAM’IN HÜRRİYET ve MEŞVERET İLKELERİ BİRBİRİNİ TAMAMLAYAN İLKELERDİR.

Bediüzzaman’ın “Hutbe-i Şâmiye”de vurguladığı ilkelerden biri de meşverettir. Meşveret, siyasi bağlamında bireysel özgürlükle yakın bir ilişki içindedir.

İslam’ın emrettiği sosyal bir ilke olarak şûra ve meşvereti siyasi alanda kaçınılmaz bir gerekliliğe dönüştüren nedenlerin başında insanın bilgi, tecrübe ve düşüncelerinin sınırlı oluşu gelmektedir. Çok yönlü sorunlar karşısında tek bir bakış açısı doğru bir görüşe ulaştırmaz. Kusursuz, mutlak doğru ve sınırsız bilgi ancak Allah’ındır. Bu konuyla ilgili “...Her ilim sahibinin üstünde de daha iyi bilen biri vardır.

(وَفَوْقَ كُلِّ ذِي عِلْمٍ عَلِيمٌ).[30] ayeti beşerî bilginin izafî olduğunu vurgulamakta ve ‘tek doğru’ anlayışının dışlayıcılığından kaçınmaya yöneltmektedir. Tek doğru anlayışından kaçınmanın yolu da meşveret ve şûradır.

Bediüzzaman’a göre meşveret, milletin özgürleşmesi, geleceğini belirlemede söz sahibi olmasıdır: Onun “Hürriyet-i şer'iye ile meşveret-i meşrua, hakikî milliyetimizin hâkimiyetini gösterdi. Hakikî milliyetimizin esası, ruhu ise İslâmiyet’tir.”[31]İfadeleri, İslam’da “hürriyet” ve “meşveret”in birbirini tamamlayan ilkeler olduğuna işaret eder. Gerçekte meşveret, istibdada karşı bireyin hürriyetini ve toplum iradesini öne çıkarır.

“İstibdat”, devlet yönetiminde güç ve yetkilerin tek kişide toplanması, onun görüş ve isteğinin esas olmasıdır. Bunun sonucu hukuka değil güce dayanmak, gücü kötüye kullanmaktır; “yönetmek değil tahakküm etmektir.” Bediüzzaman'ın ifadesiyle, “İstibdat tahakkümdür, muâmele-i keyfiyedir, kuvvete istinad ile cebirdir, rey-i vâhiddir, sû-i istimâlâta gâyet müsâit bir zemindir, zulmün temelidir, insâniyetin mâhisidir.”[32]İstibdat yani despotik yönetimin alternatifi de birbirini tamamlayan iki ilke olan meşveret ve hürriyet esaslarıdır:“…çeşit çeşit istibdatların kayıtlarını, zincirlerini açacak, dağıtacak, meşveret-i şer’iye ile şehamet ve şefkat-i imaniyeden tevellüd eden hürriyet-i şer’iyedir. Hürriyet-i şer’iye, âdâb-ı şer’iye ile süslenip garp medeniyet-i sefihanesindeki seyyiatı atmaktır.[33]

Gelenek ile yeni, birey ile umum arasında belli bir çelişki vardır. Ne eskinin yeniye hayat alanı tanımaması ne de yeninin eskiyi büsbütün reddetmesi doğrudur. Aynı şekilde kuşaklar arasındaki farklılık da birbirinin fikir, irade ve haklarını yok saymaya yöneltmemelidir. Bu nedenle, İslam bu gerilimin aşılmasında bireysel karar yerine evrensel bir ilke olan şurayı, indî görüş ve içtihat yerine toplumun uzlaşmasını (icmayı) öne çıkartır.[34]Risale-i Nur’da da şura ve meşveret, istibdadın zıddı ve çözüm yolu olarak gösterilir.

Kusurlu bir varlığın kendi/ferdî aklıyla ulaştığı eksik bilgi ve fikirlere göre toplumu yeni baştan şekillendirmek istemesi, toplum mühendisliğine yeltenmesi bir haddini bilmezlik ve çağı tanımamaktır. Bediüzzaman da “Bu zaman, şahs-ı manevî zamanı olduğu için, böyle büyük ve bâkî hakikatler, fâni ve âciz ve sukut edebilir şahsiyetlere bina edilmez.”[35]derken değişimin kendisine değil, ferdî bir görüş üzerine yapılandırılmasına karşıdır. Çünkü çağımızda bireylerin yetersizliği daha aşikâr hale gelmiştir. Radikal değişimler, eğer talep toplumdan geliyorsa, içinde despotizmi ve hak ihlallerini barındırır.

Şurâ Bireye Değer Vermenin İnsanı Yaşatma İdealinin Gereğidir, Sağlam Toplumsal Dokunun ve İlerlemenin Anahtarıdır.

Bu konuda Bediüzzaman şöyle demektedir: İslami bir toplum hayatındaki saadetin anahtarı, meşveret-i şer’iyedir. "Onların işleri aralarında şura iledir(وَأَمْرُهُمْ شُورَى بَيْنَهُمْ)."[36]âyet-i kerimesi, şûrâyı esas olarak emrediyor.

Evet, nasıl ki, nev-i beşerdeki telâhuk-u efkâr unvanı altında asırlar ve zamanların tarih vasıtasıyla birbiriyle meşvereti, bütün beşeriyetin terakkiyatı ve fünunun esası olduğu gibi, en büyük kıt’a olan Asya’nın en geri kalmasının bir sebebi, o şûrâ-yı hakikiyeyi yapmamasıdır.

Haklı şûrâ ihlâs ve tesanüdü netice verdiğinden, üç elif, yüz on bir olduğu gibi, ihlâs ve tesanüd-ü hakiki ile, üç adam, yüz adam kadar millete fayda verebilir. Ve on adamın hakikî ihlâs ve tesanüd ve meşveretin sırrıyla, bin adam kadar iş gördüklerini, çok vukuat-ı tarihiye bize haber veriyor.

Meşveret Siyasî Sisteme Yön Veren Çekirdek İlkelerdendir.

“Meşveret”, esasında, çekirdek bir sosyal ilkedir. Onu “çekirdek ilke” olarak nitelerken,

- onun hayatın belli bir alanına ilişkin değil hayatın farklı alanlarına yönelik çeşitli tezahürleri olacağını;

- insanlığın bilgi ve fikir birikimiyle yeni açılımları olacağını, belli bir uygulama şekline münhasır kalmayıp farklı uygulama biçimleri olacağını kastediyoruz.

Onun "sosyal ilke" oluşu da toplum hayatının farklı alanlarını kapsaması, özellikle de başkalarını ilgilendiren konularda onların katılımını gerektirmesidir. Siyaset de topluma içkin olduğu için meşveret, siyasetin de temel bir ilkesidir. Siyasi alanda da onun belli tek bir uygulama biçimi yoktur. Kanunlaştırma faaliyeti, halkın maslahatının tespiti, yeni sorunlara ortak ve toplumsal şartlara uygun çözüm yollarının bulunması gibi farklı amaçlarla değişik şekillerde uygulamaları olabilir. “Asl-ı şeriatın hakikî yolu, gerçek meşru meşrutiyettir.” diyen Bediüzzaman, “O zaman meşrutiyet; şimdi o kelime yerine Cumhuriyet konulmuş.”[37]ifadeleriyle de “meşrutiyetin açılımının cumhuriyet ve demokrasi olduğunu ifade etmiştir.” Buna göre şura ilkesinin, Bediüzzaman’ın düşüncesinde,  zamanla gelişen sistemleşen düzen ve uygulamalara işaret ettiği anlaşılabilir. Belirtelim ki meşrutiyet ve cumhuriyet anlam bakımından oldukça farklı kavramlar olduğu gibi, oldukça farklı siyasî sistemleri ifade eder. Ancak, burada bir yaklaşımın örneği vardır. İslam’da temel bir ilke olan şura, siyaset alanındaki gelişmelerle birlikte, meşrutiyet dine en yakın uygulama biçimi olarak düşünülebilir. Aynı şekilde insanlığın siyaset alanında yeniden katettiği ilerlemelerden hareketle cumhuriyet ve demokrasi sistemleri de yine şura ilkesinin düşünülebilen en iyiyi uygulaması olarak değerlendirilebilir.

Çekirdek Bir İlke Olarak Şurâ, Hukukun Üstünlüğünün de Temellerindendir.

Bediüzzaman Hutbe-i Şâmiye’de “kanunda cem'-i kuvvet”[38] ve “kanunda inhisâr-ı kuvvet” şeklinde ifade ettiği bir siyasi ilkeye dikkat çekmektedir.

Kanunda cem'-i kuvvet, kuvvetin kanunda toplanmasıdır. Kanunda inhisâr-ı kuvvet de gücün yalnızca hukuka özgü olması demektir. Başka bir deyişle, hakkın güçten değil, gücün haktan türemesi, kısacası, hukukun üstünlüğüdür. Bu ilke, meşrutiyetin de sırrıdır: “Meşrûtiyetin sırrı, kuvvet kanundadır, şahıs hiçtir. İstibdâdın esâsı, kuvvet şahısta olur, kânunu kendi keyfine tâbî edebilir.[39] hukukun üstünlüğü ilkesi, adâlet ve meşveret ilkeleriyle birlikte düzgün bir siyasetin temelleridir: “Cumhuriyet ki, adâlet ve meşveret ve kanunda inhisâr-ı kuvvetten ibârettir. Kuvvet kanunda olmalı. Yoksa istibdat tevzî olunmuş olur.اِنَّ اللهَ هُوَ الْقَوِىُّ الْمَتِين  hâkim ve âmir-i vicdanî olmalı. O da; mârifet-i tam ve medeniyet-i âmmveyâhut din-i İslâm namıyla olmalı. Yoksa istibdat daima hükümfermâ olacaktır.”[40]

Sosyal ve Şümullü Bir İlke Olan Şurâ, Siyasi Alana En Çok Demokrasilerde Aktarılabilir.

Şurâ ilkesi, zamanın gereklerine uygun uygulamalarını, daha çok anayasal demokrasilerde; hukukun üstünlüğünü temel alan çoğulcu siyasette bulur. Bu nedenle, cumhuriyet ve demokrasi, meşveret ilkesinin bir açılımıdır. Demokrasi için adalet, meşveret ve kuvvetin kanunda toplanması ilkeleri olmazsa olmaz şartlardır.[41] Aslında anayasallık, hukukun üstünlüğü, hakların güvence altına alınması, özgürlüklerin genişletilmesi, siyasi yetkilerin ve kamu görevlerinin baskı aracına dönüşmemesi içindir. Kuvvetler ayrılı da siyasi kuvvetleri hukuki sınırlar içine çekmek, bunun için denge ve denetim sistemi oluşturmaktır. Adalet olmadan hukukun üstünlüğünden, insanın onurundan söz edilemez. Hukukun üstünlüğü ilkesi gerçekleşmeden şurâ ilkesi de görüntüden ibaret kalır.

İcma ve Rey-i Cumhur Esası, Sosyal Hayata “Meşveret” Olarak Siyasi Faaliyete Şura Yöntemi Olarak Yansır.

Günümüz şartlarının meşruti, hatta demokratik bir sistemi gerektirdiğini vurgulayan Bediüzzaman’a göre, fıkıh’taki“Rey-i cumhur budur, fetvâ bunun üzerinedir.” yaklaşımı, millet meclisindeki oy çoğunluğunun benzeridir.[42]Yasama faaliyeti de gerçekte içtihat, ilmi yöntemlerle nasslar ışığında sorunlara çözüm getirmek, ideal olanı keşfetmektir. Fıkıhta icma ve rey-i cumhur kavramları, şuranın da sosyal bir ilke ve siyasî bir yöntem olmasını gerektiğine işaret eder. Çünkü içtihat delillere dayalı bir konuda fakihin ulaştığı neticedir. Delillere dayalı bir konuda farklı bilgiler, görüşler ve çözüm yollarını dikkat almak ve ağırlık kazanan görüşü benimsemek gerekiyorsa, insanların görüşlerinin çok daha subjektif olduğu sosyal ve siyasi alanda aynı yöntem gerekliliktir.

SONUÇ

İslam'da yaratılış inancı, insanın fıtratındaki kemale ulaşma potansiyelini vurgularken tevhit inancı de tüm insanların özgür ve eşit; aynı hak ve yükümlülüklere sahip olduklarını vurgular. İslam açısından her bir insanın Allah’ın kulu olması, insanlık değeri, hak ve ödevleri bakımından aralarında farklılığın bulunmayışı demektir.

İnsan bu dünyada bir imtihan sürecinden geçtiği; inanç, düşünce, söz ve fiillerinden ahirette sorumlu tutulacağı için ona Allah tarafından özne olma imkânı ve hakkı verilmiştir. İnsanın Allah huzurunda sorumlu olduğu imtihan süreci, tabiî olarak özgür iradeyi ve hukukî-siyasî özgürlüğü zorunlu kılar. Bu hakikate işaret sadedinde Bediüzzaman;

  • imanın Allah'ın bir ihsanı olduğunu;
  • bireyin özgürleşmesinin onun Allah'tan başkasına kul olmama, iradesini teslim etmemekle fiiliyata geçeceğini
  • Bireyin izzet-i nefsini koruyup başkasına zillet göstermeme ve tevazusunu koruyup başkasını zelil etmemesi gerektiğini vurgular.

Bediüzzaman'a göre Allah'ın ihsanı olan ve imanla temellenen meşrû hürriyet, iki esası emreder:Zelil etmeme ve zillet göstermeme. İnsanı kemale ulaşması, özgürlük ve öznellik şartıyla gerçekleşebilir.

Başka dinlerde ruhbanlarca paylaşılan otorite İslam’da ilahî mesaja aittir. Diğer dinlerin aksine İslam’ın temel bir özeliği de “ilkeselliği” benimsemesidir. “Kitaplar ve içtihatlar, Kur'an'a ayna ve mercek olmalı, gölge veya onun yerine geçen bir vekil olmamalıdır. Toplumda kimi birey veya topluluklar, Allah ve resulünün önüne geçmemeli; toplumsal yetkiler, ilkeleri aşmamalıdır.”Yetki âlimlerin fiziki varlığında değil, ilmindedir. Âlimler kendinde kutsiyet görülen bir ruhban sınıfı teşkil etmemeli; sorumluluk bilinciyle toplumu bilgilendirmeli, eğitmeli ve yeni meselelere ilmi çözümler getirmelidir. Onlar, bu çerçevede yasama daha doğrusu kanunlaştırma faaliyetinde etkin olmalıdır. Bu da ilmi yöntemlerle nasslar ışığında sorunlara çözüm getirmek, ideal olanı keşfetmek kısaca içtihattır.

Buradan aşağıdaki ilkelere ulaşılabilir:

  • İnsanların akıl ve bilgi dağarcığının vesayet ve baskı altına alınmaması
  • İnanç, bilgi ve düşünce alanında delillerin ve hakikatin esas alınması
  • Delillerin ve hakikatin ortaya çıkması için meşverete başvurulması

Bediüzzaman’ın “Hutbe-i Şâmiye”de vurguladığı ilkelerden biri de meşverettir. Meşveret, siyasi bağlamında bireysel özgürlükle yakın bir ilişki içindedir. “Meşveret, milletin özgürleşmesidir.” Gerçekte, meşveret, istibdada karşı “bireyin hürriyeti” ve “toplum iradesini öne çıkmasıdır. Bu nedenle de toplum hayatındaki saadetin anahtarıdır.

“Meşveret, esasında, çekirdek bir sosyal ilkedir. Toplum hayatının çeşitli alanlarında farklı tezahürleri ve açılımları olan bir nüvedir.” O, siyasî sisteme de yön vermesi gereken bir temeldir. Bediüzzaman’ın düşüncesinde, zamanla gelişen sistemleşen düzen ve uygulamalara işaret ettiği anlaşılabilir. Onun “O zaman meşrutiyet; şimdi o kelime yerine Cumhuriyet konulmuş.” ifadelerinden“meşrutiyetin açılımının cumhuriyet ve demokrasiye doğru uzandığını anlaşılabilir.”Belirtelim ki meşrutiyet ve cumhuriyet anlam bakımında oldukça farklı kavramlar olduğu gibi, oldukça farklı siyasî sistemleri ifade eder. Ancak, burada bir yaklaşımın örneği vardır. İslam’da temel bir ilke olan şura kavramından, siyaset alanındaki gelişmelerle birlikte, meşrutiyet dine en yakın uygulama biçimi olarak düşünülüyorsa, aynı şekilde insanlığın siyaset alanında yeniden kat ettiği ilerlemelerden hareketle cumhuriyet ve demokrasi sistemleri de yine şura ilkesinin düşünülebilen en iyiyi uygulaması olarak değerlendirilebilecektir. Bu da adalet, meşveret ve kuvvetin kanunda toplanması ilkelerini içermektedir.

Yeni bir medeniyet inşasında İslam ümmetini teşci eden "Hutbe-i Şâmiye", sosyal ve siyasi alana yön verecek bazı temel ilkeleri de vurgulamak suretiyle Müslüman ilim adamlarını bu konular üzerinde düşünmeye sevketmektedir. Yeni yorumlar ışığında, Kur'an'dan ve Hz. peygamberin sünnetinden çıkan ilkelerin toplum ve siyaset alanına yansımalarını dikkat çekmektedir. Ayet ve hadislerde söylenenleri, durağan normlar olarak almakla yetinmek yerine onları dinamik ilkeler olarak yorumlamanın da önemini ihsas etmektedir.


[1] ‘A’râf, 172-173; Ahzâb, 72; Mülk, 2.

[2]Merginânî, Burhanüddin Ebu'l-Hasan Ali, el-Hidâye Tercemesi, çev. A. Meylânî, İst. 1986, II, 327; Bilmen, a.g.e., IV, 13.

[3] Nursî, Bediüzzaman Said, Hutbe-i Sâmiye, YAN, İstanbul 2011, s. 40.

[4] Mü’­mi­nûn; 467; Hûd; ­27; Zümer, 59-60; Lokman, 18. Tevazu, Mürcie’den bazı kelamcıların iman tanımında da geçmektedir.

[5] Nursî, Münâzarât, YAN, İstanbul 2011, s. 57-59.

[6] Nursî, Hutbe-i Şâmiye, s. 134; Münâzarât, s. 60.

[7] Nursî, Münâzarât, s. 57-59.

[8] Nursî, Münâzarât, s. 57-59.

[9] Âl-i İmrân, 64.

[10] Nursî, Münâzarât, s. 57-59.

[11] Nursî, Münâzarât, s. 57-58.

[12] Nursî, Hutbe-i Şâmiye, s. 40. 

[13]Isfahânî, Râğıb, el-Müfredat fî Ğarîbi’l-Kur'an, İst. 1986, 160.

[14] Nursî, Divan-ı Harb-i Örfî, YAN, İstanbul 2011, s. 77.

[15] Nursî, Divan-ı Harb-i Örfi, s. 73-89.

[16] Mülk, 2.

[17] Nursî, Münâzarât, s. 56.

[18] Nursî, Hutbe-i Şâmiye, s. 33.

[19] Nursî, Sünuhât, YAN, İstanbul 2011, s. 37.

[20] Nursî, Münâzarât, s. 22-27.

[21] Ebu Davud, “İlm”, 9; Tirmizî, “İlm”, 3.

[22] A’râf, 172.

[23] Bakara, 143; Hacc, 78; Tevbe, 17.

[24]Divan-ı Harb-i Örfi, s. 73-89.

[25] Zemahşerî, el-Keşşâf fî hakâiki't-tenzîl ve 'uyûni'l-ekâvîl, Beyrut ts. (Darü'l-Fikir), II, 186. Nitekim İncil'de geçen "Göklerin egemenliğinin anahtarlarını sana vereceğim. Yeryüzünde bağlayacağın her şey göklerde de bağlanmış olacak; yeryüzünde çözeceğin her şey göklerde de çözülmüş olacak." (Matta, 16/18-20. Ayrıca bk. 18/18) ifadesi, din adamlarının dinî norm belirleme otoritesini temellendirmek için kullanılmıştır. İsa'nın onbir havarîsine söylediği "İşte ben dün­yanın sonuna dek sizlerle birlikteyim." (Matta, 28/20) sözünü, Kilisenin İsa'nın manevî varlığı ile bütünleşmesi ve onun tarihteki varlığını sürdürmesi olarak yorumlayan “din adamlığı öğretisi (ecclesiology)” sonucunda, Kilise kutsal me­tin­leri anlama, yorumlama, hükümler çıkarma hakkını elinde tutmuştur. Vatikan I. Konsili’nde (1870) kabul edilen “papanın yanılmazlığı (innosent)” dogmasına göre papa, dini inanç ve adetlere dair doktrini tespitte yanılmaz sayılır ve bunlar “tüm Hıristiyanları bağlayıcı”dır (Yıldırım, 1995). Din özgürlüğünü savunan düşünürlerce bu öğretiye önemli tenkitler yöneltmiştir.

[26] Tirmizî, “Tefsir-i Sûrati’l-Berâe”, 31.

[27] Bkz. Ebu Hanîfe, “el-‘Âlim ve’l-Müte’allim”, thk. M. Z. Kevserî, İmam-ı Azam’ın Beş Eseri, nşr. Mustafa Öz, İst. 1992, s. 36. Razî, “müçtehitlerin sonuncusu üstadım” diye nitelediği bir âlimin, Kur’an’a uymayan bazı meselelerle ilgili ayetleri okuduğunda ‘selefimizden bunların aksine rivayetler varken nasıl bu ayetlerin zahiriyle amel edilebilir.” diyen bir gruba ayette söz edilen sapmanın bulaştığını söylediğini belirtir. Râzî, Fahreddin, Tefsîr-i Kebîr (Mefâtihu’l-gayb),trc. Suat Yıldırım ve dğr., Ank. 1991, XI, 486.

[28] İsrâ, 57; Mâide, 35. Ayrıca bkz. Tevbe, 99.

[29] Nursî, Sözler, YAN, İstanbul 2011, s. 645.

[30] Yûsuf, 76. Ayrıca bk. Bakara, 216, 232, 255 vs.

[31] Nursî, Hutbe-i Şâmiye, s. 59.

[32] Nursî, Münâzarât, s. 22-27.

[33] Nursî, Münâzarât, s. 57-59.

[34] Nursî, Sünuhât, s. 52;Münâzarât, s. 20.

[35] Nursî, Sikke-i Tasdik-i Gaybî, s. 11.

[36] Şûrâ, 38.

[37] Nursî, Hutbe-i Şâmiye, s. 93.

[38]Nursî, Hutbe-i Şâmiye, s. 85.

[39]Nursî, Münâzarât, s. 34-38.

[40]Nursî, Hutbe-i Şâmiye, 93.

[41] Nursî, Divan-ı Harb-i Örfî, s. 65; Tarihçe-i Hayat, s. 52.

[42] Nursî, Münâzarât, s. 120.

 
popüler cevapdünya atlası