HUTBE-İ ŞÂMİYE’DE SADAKAT DERSİ

Eklenme Tarihi: 12 Şubat 2017 | Güncelleme Tarihi: 12 Şubat 2017

Özet

İnsanlığın içinde bulunduğu bunalım ve kargaşalardan kurtulabilmesi için Kur’an eczanesinden ilaçlar alarak tedavi olması gerekmektedir. Bu ihtiyacın anlaşılması ve herkesin bu tedaviye ikna olması için de evvela din i mübinin temsilcisi olan günümüz Müslümanlarının doğru yaşaması ve İslamiyet'e layık doğruluğu hal ve kal diliyle yansıtması gerekmektedir. Bediüzzaman, yüzyılın başında bu tespitlerde bulunmaktadır.

Anahtar kelimeler: Sıdk, sadakat, istikamet, meyl, hakikat, ehl-iman, lisan ı hal ve temsil.

Giriş

Bediüzzaman Said Nursî’nin bir asır önce Şam’da Emeviyye Camii’nde seçkin âlimlerin bulunduğu bir cemaatte verdiği hutbede beyan ettiği hakikatler, İslam dünyasının gerileme sebeplerinin teşhisi ve yeniden dirilişi için çareleri ihtiva etmektedir. Hutbe irad edildikten hemen sonra tab edilen, alaka gören ve günümüze kadar gelen Hutbe-i Şâmiye eseri hacim olarak küçük bir risale olmasına karşın ihtiva ettiği mana, kıymeti bakımından altın tiryak hükmündedir. Burada içinde bulunduğumuz hali, mahir bir hekim üslubuyla ortaya koymakta ve Kur’an eczanesinden aldığı ilaçları takdim etmektedir.

Hastalıkları sayarken, "Ben bu zaman ve zeminde, beşerin hayat-ı içtimaiye medresesinde ders aldım ve bildim ki: Ecnebiler, Avrupalıların terakkide istikbale uçmalarıyla beraber bizi maddî cihette kurûn-u vustâda durduran ve tevkif eden altı tane hastalıktır"[1]diye söze başlayan Bediüzzaman, bu hastalıkları, "Ye'sin içimizde hayat bulması, sıdkın hayat-ı içtimaiye-i siyasiyede ölmesi, adavete muhabbet, ehl-i imanı birbirine bağlayan nurani rabıtaları bilmemek, çeşit çeşit sari hastalıklar gibi intişar eden istibdad ve menfaat ı şahsiyesine himmeti hasretmek" olarak ifade eder.

"Sıdkın hayat-ı içtimaiye-i siyasiyede ölmesi" başlığı altında ifade edilen hastalık teşhisininilacı olarak "Üçüncü Kelime" başlığı altında reçete sunan Bediüzzaman, doğruluğun bağlılığın istikametin ve ihlasın manasını cem eden sıdk'ın kıymetini ve aksi mana olan yalan'ın mahiyetini ve verdiği dehşetli zararları anlatmaktadır. Ardından, “Öyle ise, hayat-ı içtimaiyemizin esası olan sıdkı, doğruluğu içimizde ihya edip onunla manevî hastalıklarımızı tedavi etmeliyiz” tespitinde bulunmaktadır.

Doğruluk İslam’ın En Büyük Esasıdır

Kelime olarak, doğruluk, bağlılık, ihlas ve istikamet manalarını ihtiva eden sadakat kavramı, Müslüman’ın ayırt edici bir vasfının adıdır. Sıdk, “gerçeği konuşmak, gerçeğe uygun bilgi vermek, dürüst ve güvenilir olmak, yalanın karşıtı” diye tanımlanmaktadır.[2]

Sıdk İslamiyet’in Üssü’l-esasıdır, yani gerçek sağlam temelidir. İslamiyet hakikatın merkezi olduğundan ve peygamberi de Muhammedü’l Emin(a.s.m.) hakikatin dellalı ve doğru haber vericisi olduğundan Müslümanların da İslam ümmetinin de bu vasıfta olması gerekmektedir. Aksi olması durumunda İslam’ın güzelliğini doğruluğunu yaşama ve yansıtma problemi ortaya çıkmaktadır. Ki bu yaşanan sorunların temel sebeplerinden en önemlisini teşkil etmektedir.

Bediüzzaman, “niçin sadakat” sorusuna şu maddelerle cevap vermektedir: “İslâmiyet’in üssü’l-esası, Ulvî seciyelerinin rabıtası, Hissiyat-ı ulviyesinin mizacı, Urvetü’l vüska, İmanın hassası, Bütün kemalata isal edici, Ahlak-ı âliyenin hayatı, Âlem-i İslamın nizamı, Nev-i beşeri kâbe-i kemalata isal eden Ashab-ı Kiramı bütün insanlara tefevvuk ettiren ve Muhammed-i Haşimi’yi (a.s.m.) meratib-i beşeriyenin en yükseğine çıkarandır.Ayrıca imana ve kâinata dair hakikat hazinelerinin “sıdk anahtarı” ile açıldığından bahsedilmiştir. Kur’an, “Sâdıklarla beraber olun!” der.[3]

İslamiyet, Hakikattir Sadakattir. Küfür İse, Tüm Çeşitleri ile Yalancılıktır

Hak din İslamiyet, hayata Yaratıcı’ya dair ve O’nun bizi neden yarattığı bizden ne istediği sorularına doğru cevap veren emir ve nehyleri son ve ekmel Peygamber Muhammed Mustafa (a.s.m.) ile Kur’an mukaddes kitabıyla ile bize bildiren doğruluk yoludur. Bunun yanısıra kâinattaki her hareket ve oluşum O’nun yani Allah’ın sözlerinin doğru olduğunu ve vaadinin de hak olduğunu ispat etmektedir.

Küfür ise, bu hakikati yalanlamanın görmek istememenin bir ifadesidir. Güneşi görmemek için gözlerini kapayan ve bu şekilde güneşi inkâr eden veya kendisine gece yapan bir ruh halidir. İslamiyet'in tüm esasları ispat ve delile dayanmaktadır. Bunu doğrulayan tüm peygamberler mukaddes kitaplar ve ilmi gelişmelerdir. Küfür ise buna karşın bu hakikati örten görmezden gelen bir özellik taşımaktadır.

Asr-ı Saadetten Günümüze Sadakatten Kopuş

Hak davasını beşere anlatan Kâinat Efendisi (a.s.m.), dönemin cahilliye adetlerini ve ezberlerini tepetaklak etmiş vahiy ile kendisine bildirilen en doğru en temiz en güvenilir bilgileri dillendirmiştir. Nitekim O peygamber olmazdan evvel de herkes tarafından “Muhammedü’l-Emin” olarak isimlendirilmiştir. En cahil en mutaassıp insanlar arasında tebliğ görevini yapmış ve yetiştirdiği “sahabe” adlı insanları tüm insanlık âlemine muallim ve üstat etmiştir. Yaşadığı “asr-ı saadet” yani mutluluk yüzyılı yalanın yanlışın en sıfır olduğu dönem olmuştur. Bundan dolayı da İslamiyet kısa zamanda yayılmış ve karanlık gönülleri hızla aydınlatmıştır. Saadet asrından sonra raşid halifeler dönemi yaşanmış ardından yavaş yavaş doğruluğun merkezinden uzaklaşmaya başlanmıştır.

Son iki asra baktığımızda ise dünyanın hali de Müslümanların hali de içler acısıdır. Müslümanlar İslamî hakikatleri yaşama anlatma ve yansıtmada en geri duruma düşmüş küfür ise bütün envaıyla materyalizmle tabiat ve keyf-i küfri ile komünizm ile ileri gitmiştir. Beşer ise, kıtlık, işgal, soykırım işgaller başta olmak üzere çeşitli zulümler ve iki dünya savaşı gibi çetin devirler yaşamıştır. Adaletsizlik zirve yapmış, sınıflar arasında uçurumlar görülmüştür. İşte asrın başında Şam’da hutbe irad eden çağımızın eşsiz İslam âlimi Bediüzzaman da, ümmetin asli güzelliklerine; Asr-ı saadet normlarına dönmesi ve böylece kendini ve insanlığı kurtarmasını istemektedir.

 

Krizlerin Buhranların Temelinde Yalan Var

İnsanlık tarihine baktığımızda krizlerin temelinde yalancılık hasleti olduğunu görürüz. İnsanlara mutluluk vaadiyle servet dağıtma sözüyle veya adalet ümidi vererek onları hayal kırıklığına uğratanların çatışmasını görürüz. İzmlerin ideolojilerin doğuşu da gümbürtüyle batmasının temel sebebi budur.

Vatan Kurtarma Yalanları

Tarihimize baktığımızda Jön Türkler ile başlayan ve günümüze kadar gelen "Vatan elden gidiyor" ve "Rejim tehlikede" iddiaları ve bu iddiaya dayanarak gizli oluşumlar kurarak ihtilal gayretine düşenleri görmekteyiz. Bu iddiaların yalandan ibaret olduğu sonraki yıllarda anlaşılmış ve vatana millete ve cumhuriyete en büyük tehdidin bizzat bu oluşumların tehdit olduğu görülmüştür. Tehlike korku pazarlayarak amacına ulaşmak isteyen bu çevrelerin rant çevreleriyle kol kola girdikleri ve talandan pay alma yarışına girdikleri görülmektedir.

Baskı-Şiddet Uygulamaları Yalanı Büyüttü

İstibdatın insanların karakterini bozduğu ulvi seciyelerini hedef aldığı bir vakıadır. Baskı uygulamalarından hayatını ve menfaatlerini korumak isteyen insanların inanmadığı hususlara müraiyane sahip çıkması kabul etmediği hayat biçimine dört elle sarılması kişilik travmasına yol açabilmektedir. Yaşamak için yalanı mübah sayan bu anlayışın yaygınlaşması ve helal-haram ölçüsünü görmeyen çıkar merkezli tavrın yaygınlaşması toplumu felaketlere sürüklemektedir. Kişilerin yalanı hafife alması ve ölçüsüz ilkesiz davranışlarda bulunması toplumda inanç ve güven duygularını zedelemektedir. Toplumsal dayanışmayı dinamitleyen bu tehlike tehditler karşısında dik durmayan sorumsuzluktan nasipsiz insan yığınlarını meydana getirmektedir.

Baskı-Şiddet Uygulamaları Yalanı Büyüttü

İstibdatın insanların karakterini bozduğu ulvi seciyelerini hedef aldığı bir vakıadır. Baskı uygulamalarından hayatını ve menfaatlerini korumak isteyen insanların inanmadığı hususlara müraiyane sahip çıkması kabul etmediği hayat biçimine dört elle sarılması kişilik travmasına yol açabilmektedir. Yaşamak için yalanı mübah sayan bu anlayışın yaygınlaşması ve helal-haram ölçüsünü görmeyen çıkar merkezli tavrın yaygınlaşması toplumu felaketlere sürüklemektedir. Kişilerin yalanı hafife alması ve ölçüsüz ilkesiz davranışlarda bulunması toplumda inanç ve güven duygularını zedelemektedir. Toplumsal dayanışmayı dinamitleyen bu tehlike tehditler karşısında dik durmayan sorumsuzluktan nasipsiz insan yığınlarını meydana getirmektedir.

Riyakârlık ve Dalkavukluk

Bediüzzaman, "Riyakârlık ve tasannu bir nevi yalancılıktır“ der. İnanmadığı halde inanıyor gibi davranan ve içi başka dışı başka insanların çok olduğu toplumlar, yalanın esareti altında yaşamaktadırlar. İnsanları münafıklığa adım adım zorlayan bu davranışlar, çift kişilikli bireylerin yetişmesine neden olmaktadır. Baskı idarelerinin eseri olan bu uygulamaları kimseye fayda getirmektedir. Kendini de çevresini mutsuz eden başkaların yaranma adını kişiliğini öteleyen bu tutum marazi sonuçlar doğurmaktadır.

Siyaset Yalancı Mesleği mi?

Siyaset akıl ve hikmetle yönetme sanatıdır. Ancak yalanın sıradanlaşmasıyla ülkemizde siyasetçi kimliğine sahip insanların seçimden önce farklı seçimden sonra farklı yada muhalefette farklı iktidarda farklı söylem ve eylemlerde bulunması gibi bir uygulamayı getirmiştir. Bir diğer örnekte Muhafazakâr bir ortamda farklı sahil kesiminde farklı konuşma biçimidir. Siyasete güveni dinamitleyen bu tutumun adı da şüphesiz yalandır. Nitekim Bediüzzaman da bunu,"Sıdkın hayat-ı içtimaiye-i siyasiyede ölmesi" şeklinde ifade etmektedir.

Medya Hep Yalan mı Söyler?

Basın yayın organlarının millet nezdinde güvenilirlikleri de bu çerçevede sorgulanmalıdır. Medya organlarında yayınlanan haber ve yazıların doğruluğu hep tartışıladurdu. Keçisi çalınan Müftü'yü haber yapan gazetenin "Müftü keçi çaldı" başlıklı haberi bir tarafa özellikle ara dönemlerde yürüttüğü yanlış bilgilendirmeye yönelik yayınları tepki görmüştür.[4] Tek merkezden yapılmış havası veren dezenformasyonlarla andıç haberciliği ile birçok kimse hedef alınmıştır. Medyanın bu denli yalana bulaşması yada en hafifi tabirle yalana alet olması halk nezdindeki itibarını düşürmüştür.

Tüketim Canavarlıkları ve Yalancı İhtiyaçlar

Bilim ve teknolojinin ilerlemesi ile yapılan icatlar bir taraftan insanların hayatını kolaylaştırırken bir taraftan ihtiyaçlarını arttırmıştır. Acımasız piyasa kavgaları ve reklam rüzgârıyla ihtiyaç olmayan şeyleri de ihtiyaç olarak lanse eden ve konforlu hayat adına insanları daha çok tüketmek üzere daha çok kazanmaya zorlayan medeniyet-i hazıra, yalan becerisiyle insanları peşinden koşturmaktadır.

Adavete Muhabbet

Düşmanlık duygusunun sevgiyi bastırması ve korku ile evham ile herkese karşı endişe ile yaklaşma tavrı da yalan illetinin ürünüdür. Herkesi ve her şeyi düşman sayan güvenlik endeksli konsept, negatif havayı yayarak hayatı yaşanmaz hale getirir. Oysa Müslüman’a yakışan hüsn ü zandır. Müslüman, müşfiktir, merhametlidir ve kerimdir. Müslüman, sulhun, selametin ve emniyetin güvencesidir. Allah rızasını her şeyin önüne koyan ehl-i İslam, kinini gayzını yutar. “Biz muhabbet fedaisiyiz husumete vaktimiz yok” diyen Üstad, azami muhabbet ve tasanüdün ehemmiyetini vurgular. Adavete yol açan sebeplerin abartılı olduğunu ve velev ki doğru da olsa kardeşin kardeşe garazkarane yada tasannukarane değil, şefkatkarane yaklaşması gerektiğini ifade eder. Ortada hata varsa önce nefsin ve şeytanın payını ayırmayı sonra nefsinin de hissesini ondan düşürmeyi öneren Bediüzzaman, bundan sonra yapıcı davranışta bulunmayı öğütler.[5]Yani, adavet dediği düşmanlık duygusuna sevgi beslemenin bir tür yalancılık olan abartı sınıfına girdiğini kaydeden Üstad, ehl i İslamı muhabbete davet eder.

Zülüm Başına Adalet Külahını...

Yaşadığı dönemde kendisine her türlü eziyet ve cefayı reva görenlerin bir “YALAN”ın peşine taktıkları korku ve evhamlara sarıldıklarını bilen Bediüzzaman, devlet kurumlarını aleyhine geçiren sinsi çevrelerin farkındadır. Onların tehlike olarak gösterdikleri Nur davasını mahkemelerde pervasızca haykıran Üstad, oyunun farkındadır. Kavramlar ile içini dolduran uygulamalar arasındaki tezata da dikkat çeken Bediüzzaman şöyle der:

"Zaman olur ki zıd, zıddını saklarmış. Lisan-ı siyasette lâfz mânânın zıddıdır. Adalet külâhını Zulüm başına geçirmiş. Hamiyet libasını, hıyanet ucuz giymiş. Cihad ve hem gazâya, bağy ismi takılmış. Esaret-i hayvanî, istibdad-ı şeytanî, hürriyet nam verilmiş. Zıdlarda emsal olmuş, suretlerde tebâdül, isimlerde tekabül, makamlarda becâyiş-i mekânî."[6]

En Büyük Hile Hilesizlik

Bütün bunlara karşın Müslümanları, doğru olmaya; dosdoğru olmaya çağıran hileyi hilesizlikte aramaya çağıran Bediüzzaman, ihlas dersi vermektedir. Üstad şunları söyler:

“Hülasa, yol ikidir: Ya sükut etmektir; çünkü söylenilen her sözün doğru olması lazımdır. Veya sıdktır; çünkü İslamiyetin esası, sıdktır. İmanın hassası, sıdktır. Bütün kemalata isal edici, sıdktır. Ahlak-ı aliyenin hayatı, sıdktır. Terakkiyatın mihveri sıdktır. alem-i İslamın nizamı, sıdktır. Nev-i beşeri kabe-i kemalata isal eden sıdktır. Ashab-ı Kiramı bütün insanlara tefevvuk ettiren, sıdktır. Muhammed-i Haşimi Aleyhissalatü Vesselamı meratib-i beşeriyenin en yükseğine çıkaran, sıdktır.”[7]

Yalanın iman ile yan yana gelemeyeceğini Allah’ın kudretine iftira olduğunu anlatan Bediüzzaman, bunu maddeler halinde şöyle sıralar:

 “Kizb, küfrün esasıdır. Kizb, nifakın birinci alametidir. Kizb, kudret-i İlahiyeye bir iftiradır. Kizb, hikmet-i Rabbaniyeye zıttır. Ahlak-ı aliyeyi tahrip eden, kizbdir. alem-i İslamı zehirlendiren, ancak kizbdir. alem-i beşerin ahvalini fesada veren, kizbdir. Nev-i beşeri kemalattan geri bırakan, kizbdir. Müseylime-i Kezzab ile emsalini alemde rezil ve rüsvay eden, kizbdir. İşte bu sebeplerden dolayıdır ki, bütün cinayetler içinde tel’ine, tehdide tahsis edilen, kizbdir. Bu ayet, insanları, bilhassa Müslümanları dikkate davet eder.”

Sonuç

Yaşadığımız yakın dönem ve günümüz dünyası İslamiyet kalesinin en ağır darbelere maruz kaldığı Müslümanların en çok yara-bere içerisinde oldukları zaman dilimi olmuştur. İman kalesine yapılan materyalist felsefe merkezli saldırıların bertaraf edilmesi sırasında en güçlü savunma İslam’ın hak ve sadık mahiyeti olacaktır. Tabiilerinin de en önemli vasfı hakikat davasındaki sadakat ve kemalatları olacaktır. İnsanlığın, mutlak hakikatı arama eğilimi içinde olduğunu ve özellikle akılcılık yarışında önde giden batıda bu arayışın İslamiyet adresini bulacağını müjdeleyen Bediüzzaman "Akıl ilim ve fennin hükmettiği istikbalde, aklî delile isnad eden ve hükümlerini akla tesbit ettiren Kur'ân hükmedecek"demektedir.[8]

İnsanlık için, “Meyl-i taharriy-i hakikat” yani “Doğruyu Araştırma Eğilimi” kavramını kullanan Bediüzzaman’a , burada Müslümanlara düşen görevin, doğru İslamiyeti ortaya koymak ve hal ile kal ile İslamiyete layık doğruluğu yaşamak olduğu tesbitinde bulunur. Lisan-ı hal’in (Davranış dili) lisan-ı kalden (Söz dili) daha tesirli olduğunu vurgulayan Bediüzzaman, “Eğer biz ahlak-ı İslamiyenin ve hakaik-i imaniyenin kemalatını efalimizle izhar etsek, sair dinlerin tabileri elbette cemaatlerle İslamiyet’e girecekler, belki küre-i arzın bazı kıtaları ve devletleri de İslamiyet’e dehalet edecekler” görüşünü dile getirmektedir.

Müslümanların, sıfır yalanla yaşadığı ve İslamiyet güneşinin tam cemalini izhar ettiği güzel günlerin tahakkuk etmesi niyazıyla…

 

 

 

[1]Hutbe i Şâmiye.
[2]Mustafa Çağrıcı, TDV İslam Ansiklopedisi, Diyanet Yayınları, İst. 2009, C. 37, s. 98.
[3]Hutbe i Şâmiye, s. 51.

[4]Zaman Gazetesi, Hodri Meydan Köşesi, 04 Mayıs 1999.

[5]Mektubat, Yirmi İkinci Mektup, s. 257.

[6]Sözler, Lemeât.
[7]İşârâtü’l İcâz s. 93.
[8]Hutbe-i Şâmiye.

 
popüler cevapdünya atlası