Hutbe-i Şamiye Işığında imanlı nesiller ve terakki

Eklenme Tarihi: 12 Şubat 2017

Özet

XXI. yüzyıl maddi ve manevi alanlarda ard arda inkılâpların yaşandığı bir asırdır. Said Nursî’nin yüz on yıl önce “medeniyet fenleri ve dehşetli harpler ile intibaha gelmiş beşerin Sani-i Âlemi tanımak ve iman etmek ve ahirete inanmak ve tasdik etmekten başka çaresi yok”diyerek müjdeler verdiği günler Müslümanlar açısından benzeri görülmemiş derecede sıkıntılı hadiselerin yaşandığı günlerdi. Bu sıkıntılı süreç maalesef 1940’ların sonlarına kadar da devam etti. Kırklı yıllardan günümüze kadar geçen zamanlarda ise bu müjdelerin birbiri ardına zuhuruna şahit olduk. Son elli senede İslam %200’ den fazla artarak dünyanın en hızlı yayılan dini oldu. İşgal altında olan Müslüman devletlerin bağımsız devletler haline dönüşmeleri, zaten bağımsız olanlarda ise istibdat rejimlerinin zayıflaması ve benzeri birçok değişim inananlar cephesinde ümit tohumlarının yeşermesine sebep oldu. Bununla beraber dünyevileşme ve ahlaki yozlaşma genç nüfus oranı çok yüksek olan İslam coğrafyasının önündeki en ciddi problemlerden. “Ben bu zaman ve zeminde beşerin hayat-ı içtimaiyye medresesinde ders aldım” diyen Bediüzzaman; tespitleriyle hem ne kadar iyi bir okuyucu olduğunu gösteriyor, hem de bizleri zaman ve zemin okumalarına davet ediyor. Zaman, şüphe yok ki ahirzaman ve zeminimiz çok kaygan. Sağlam adımlarla ilerlememiz iman ve güzel ahlakın gençlik dinamizmi ile birleşmesiyle mümkün olabilir. Asya’nın ve ülkemizin ihtiyacı olan bu gençliğin şekillenmesi için yapılan bütün gayretlerin manevi cihat olduğu çok açıktır.

 Anahtar kelimeler:  Diğergamlık, imanlı nesiller ve terakki, sağlıklı toplumsal yapı.

Giriş

1900’lü yıllar İslam âlemi için yeni doğan her günün bir öncekinden daha dehşetli sıkıntılara ve savrulmalara gebe olduğu yıllardır. Tarih yaprakları o günleri kan, gözyaşı, hüzün, veda, yıkılış ve tükeniş sözleri ile anlatagelmiştir. Bediüzzaman’ın o dönem hadiselerine yaklaşımı ve olayları izahı çok farklıdır. İçinde 100 âliminde bulunduğu 10 bin kişiye kandan, gözyaşından, tükenişten hiç de bahsetmez

[1]لاَ تَقْنَطُوا مِنْ رَْمَةِ اللهِ(Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz) ayetiyle başlar جِئْتُ ِلاُتَمِّمَ مَكَارِمَ اْلاَخْلاَق[2]Benim insanlara Cenab-ı Hak tarafından bi’setim ve gelmemin ehemmiyetli bir hikmeti, ahlak-ı haseneyi ve güzel hasletleri tekmil etmek ve beşeri ahlaksızlıktan kurtarmaktır. Hadisi ile devam eder. Hutbesinde yalnız Emeviye Camii’ndeki cemaati değil o zaman 370 milyon şimdi bir buçuk milyarı geçen İslam cemaatini de muhatap alarak konuşur.

Hutbe-i Şâmiye adlı eserin bel kemiğini teşkil eden altı hastalığı teşhis edip açıklamazdan evvel ben bu zaman ve zeminde beşerin hayat-ı içtimaiye medresesinde ders aldım der. Bu metot ileride risale-i nur eserleri ile daha da belirginleşecek olan İslam müderris ve hocalarının pek alışık olmadığı bir metottur. Muhatabını, evvela kendi nefsini bir talebe gibi görür. Onu fikri gezintilere çıkarır ve hakikate fikren ve hayalen şahitlik etmesini sağlar. Bu asra Bediüzzaman’ın metodu ile Hutbe-i Şâmiye’nin müjde ve rehberliği ışığında baktığımızda “Allah’ı yok sayan materyalist düşünce ve yaklaşımlarla önceki asrı kendisi için cehenneme çeviren beşer nihayet fenlerin ve harplerin dehşetli ikazı ile uyanmış, insaniyetin cevherini ve cami istidadını hissetmiş, herkes bir derece bu dar fani dünyanın emel ve arzularına kâfi gelmeyeceğini anlamış.” Sözleriyle ifadesini bulan bir tespit görüyoruz. Bireysel hayatlardaki bu uyanış ve farkındalık, yaratıcı bir üstün güce inanma ihtiyacı iman cephesine her ne kadar güç kazandırsa da sosyal alanlarda sekülerizim hâkimiyetini güçlü bir şekilde devam ettiriyor. İnananları dahi, medeniyetin bir kısmını kazanmak karşılığında dinin bir kısmını rüşvet verir hale getiriyor. Hâlbuki medeniyet semavi kanunlara bir hizmetkâr bir yardımcı Kur’an’ın işaret ve rumuzlarını anlayabilmemiz için bir anahtar olmalıydı.

İman Nasıl Güce Dönüşür

İnsan dışında hiçbir varlığa, dünyadaki olayları, yaratılış kanunlarını ve bu kanunların birbirleri ile olan alakasını anlama isteği ve kabiliyeti verilmemiştir. Her çocuk dünyaya geldiğinde kendini ve etrafını tanıma arzusu ile doludur. Dünyaya ve yaratılışa ait gözlemler yapar, sorular sorar.[3]Mahlûkat içinde en mükerrem en ehemmiyetli beşerdir. Kâinattaki bütün nevler külli düzenin parçaları olarak hareket ederler. Nev-i beşerde dahi, sair nevler gibi hayır ve fazilet galib-i mutlak olacaktır. Ta beşer de sair kâinattaki kardeşlerine müsavi olabilsin ve sırr-ı hikmeti ezeliye nev-i beşerde dahi takarrur etti denilebilsin.[4] Hakikatine ulaşılabilirse insan nev’inin yaratılış gayesi de ortaya çıkacaktır. Kur-an’da ve sünnette temellenen bir öğreti bu. Çocuk önce kâinat ile -ailesinin rehberliğinde- bir bağ kuruyor. Sonra kendisinin de kâinatın bir parçası olduğunun idrakine varıyor. Kâinatta cereyan eden hadiselerle külli düzenin eşsiz sahibini tanımaya doğru bir yol alıyor. Bu pazılı tamamlamada aileye hususen de anneye vazifeler düşüyor. Fıtrattan gelen hakikati araştırma meylinin mecrasını belirleme vazifesi ve bu buluşmaya engel olabilecek zihni, duygusal, psikolojik bariyerleri aşabilme irade ve gücünü gösterebilme sebatı. Ruhen hissedilen bir aşama. Ben-annem-ailem-kâinat ve Allah parçalarını ruhunda uyanan manevi güçle birleştirebilecek bireyler. İman cemreleri olarak içimizde yaşayacak bu çocuklar İslam memleketlerinde lokomotif güç olacaklardır. Manen güçlü nesiller vücuda getirebilmek maddi anlamda terakkinin de kapılarını açacaktır.

Müslüman dünyasının terakki anlayışı seküler manada bir gelişmişlikten ibaret olmamalı. Gelecek nesillerin doğru din algısı ile kodlanması bu manada bizi temeli Allahsızlık üzerine bina edilmiş batı medeniyetinden ve onlardaki gelişmişlik ölçüsünden farklı kılacaktır. Batı medeniyetinde gelişmişliğin ölçüsü kuvvettir. İslam medeniyetinde ise kuvvet, şefkat ve merhametle çerçevelenebilirse asıl mecrasını bulabilir. Üstün bir güce inanmayan ve ondan çekinmeyen kuvvet adaletli olamaz. Bireysellik ve hazcılık ön planda ise kendisini bir bütünün parçası olarak değil, bütün etrafındaki eşya ve olguları, arzu ve heveslerini tatmin için yaratılmış tasavvur eder. Kendisi ile ve yaratılmışlarla olan rabıtalarını zayıflatır. Bu hal fiziki ve ruhi anlamda bahşedilemeyecek ve yeri asla doldurulamayacak derin bir yalnızlığa yol açar.

Araştırmalar kişilerin sosyal çevreye ve bağlantılara sahip olsalar da iç dünyalarda yalnızlık yaşayabildiklerini, bilhassa maneviyatı zayıf olanların, ruhlarında derin boşluklar açıldığını yalnızlık duygusunu daha bir derinden yaşadıklarını ortaya koyuyor. İnsan beyninde, yalnızlık hissinin oluşmasında rol alan ve adeta termostat gibi çalışan beyin bölgelerinin olduğunu ve bu bölgelerin genlerden geldiği için genetik termostat adıyla anıldığını belirtiyorlar. Büyük ölçüde çocukluk döneminde şekillenen bu ayarlar yalnızlık hissinin eşiğini ve şiddetini belirliyor. Yalnızlığın vereceği ağrı ve acının seviyesi, kişinin genetik termostatı ile alakadardır. Bu hissin yoğun bir şekilde yaşanması kişinin ödül merkezini kilitleyerek, onun hayattan zevk almasını, mutlu olmasını engelliyor ve kişinin endişeli, evhamlı, hüzünlü, kederli, yaşama sevincini kaybetmiş bir ruh haline girmesine sebep oluyor.  Daha da kötüsü yalnızlık hissi ve kültürü bulaşıcı hastalıklar kadar toplumda tehlike oluşturuyor. Araştırmalar bu hissin ancak kişinin hadiselere bakışını, algısını, niyetini, farkındalığını ve yorumlama kabiliyetini negatiften pozitife çevirme yolu ile değişebileceğini ifade ediyorlar. Yani hadiselerin olumlu yönüne odaklanmayı temin etmek. Bediüzzaman’ın ifadesi ile “Güzel Gören Güzel Düşünür, Güzel Düşünen Hayatından Lezzet Alır” yalnızlığın ilacı marifettullah ve muhabbetullah ile yoğrulmaktır.[5]

Akıl ve Kalp Rehberi İki Büyük Şahsiyet

Yıl 1298. Haçlı Seferleri ve Moğol İstilası ile Anadolu Selçuklu Devleti onlarca beyliğe bölünüyor. Bu beyliklerden biri de Osmanlı Beyliği. Şeyh Edebali bu beyliğin manevi yol göstericisiydi. Biliyordu ki gençlik istikbalin tohumuydu Osman’ı ve etrafındaki gençleri manevi dinamiklerini harekete geçirebilecek şekilde yoğurursa arkasından başarı kendiliğinden gelirdi. O bunu hazır sorunlarla nasıl mücadele edileceğini öğreterek yapmadı. Moğol istilası nasıl bertaraf edilecek? Bizans nasıl aşılacak?  Yanı başlarındaki beyliklerle nasıl mücadele edilecekti? Bunların hiç birini derslerinin konusu yapmadı. İçlerindeki gücü harekete geçirmeye yönelik tavsiye ve öğütler verdi. Gayreti, ümidi, şevki ruhlarına tevdi etti. Kılıcı kullanan bileği değil yüreği beslemeyi daha önemli gördü. Ahlak, adalet, sevgi ile nefsini yenmenin en büyük zafer olduğunu, insanlara huzur, güven ve adalet götürmekle görevli olduklarının öğüdünü ruhlarına ekti.

Ve neticede insan temelli bir gayret adaletin, barışın, güvenin, huzurun hüküm sürdüğü koskoca bir devleti meyve verdi. O dönemde Osmanoğulları kadar güçlü başka beyliklerde vardı. Ama devlet olabileni ve kıtalara hükmedebileni olmadı. Onlarda olmayan içlerindeki manevi gücü aksiyona dönüştürebilecek Şeyh Edebalilerin olmaması idi. Büyük Bilge:

Kişinin gücü günün birinde tükenir, ama bilgi yaşar. Bilginin ışığı kapalı gözlerden bile içeri sızar, aydınlığa kavuşturur.

Sevgi davanın esası olmalıdır. Hayvan ölür semeri kalır insan ölür eseri kalır.

Üşengeçlik bize uyarmak, gayretlendirmek, şekillendirmek sana.

Toprağın ekim zamanını bilen çiftçi başkasına danışmaz. Yalnız başına kalsa da! Yeter ki toprağın tavda olduğunu bilebilsin.

Bu dünyada inancını kaybedersen yeşilken çorak olur çöllere dönersin. Savaşı sevmem kan akıtmaktan hoşlanmam. Yine de bilirim ki kılıç kalkıp inmelidir. Fakat bu kalkış iniş yaşatmak için olmalıdır. Durmaya dinlenmeye hakkımız yok çünkü zaman yok süre az.

Güçlü kuvvetli akıllı ve kelamlısın ama bunları nasıl ve nerede kullanabileceğini bilmezsen sabah rüzgârlarında savrulup gidersin. Öfken ve nefsin bir olup aklını mağlup eder. Bunun için daima sabırlı sebatkâr ve iradene sahip olasın.

Sabır çok önemlidir. Vaktinden önce çiçek açmaz. Ham armut yenmez. Yense bile bağrında kalır.

Koruk sabırla üzüm olur.[6]

Tavsiyeleri ile Osman’ı ve etrafındaki gençleri yoğurdu. Dinamizm ile maneviyatı buluşturdu.

Kendi uzun ve meşakkatli yoluna rağmen aynı metodu Bediüzzaman’da da görüyoruz. İslam dünyası hemen hemen bütünü ile işgale uğramış, sömürgeciliğin tehlikesi altına girmiş; Müslümanlar ise İslam’ın hakikatini anlamıyor, akıl ve vahiy yerine vehmin esiri oluyorlardı. Öyle ki asrının âlimleri sarığın ucu sağdan mı yoksa soldan mı sarkıtılmalı? Diye tartışırlarken O asrının gayretsiz insanlarına değil asırlar sonrasına hitap ediyordu. “Ey üç yüz seneden sonraki yüksek asrın arkasında gizlenmiş ve sakitane Nur'un sözünü dinleyen ve bir nazar-ı hafî-i gaybî ile bizi temaşa eden Saidler, Hamzalar, Ömerler, Osmanlar, Tahirler, Yûsuflar, Ahmedler, vesaireler!... Sizlere hitap ediyorum, diyerek asıl muhataplarıyla konuşuyordu.[7]

Yeis mani-i her kemaldir. İnsanları canlandıran emeldir öldüren yeistir. Allah’ın kudret, rahmet ve ihsanının itham edilmesidir diyerek İslam âlemi ile beraber tek tek kalplerimizde de dal budak salan yeise karşı savaş açıyordu. İstikbal yalnız İslam’ın olacak. Ve hâkim hakaik-i Kur-an’iye ve İmaniye olacak. İşte İslamiyet'in hakaiki hem manen hem maddeten terakki etmeye kabil ve mükemmel bir istidadı var.[8]Diyerek muhataplarının nazarını dinin hakikatlerine çekiyordu.

İhya-i din, ihya-i millettir; hayat-ı din, nur-u hayattır. Mevcudiyetimizin hamisi olan İslamiyet'ten elini gevşetme, dört el ile sarıl. Yoksa mahvolursun.  Nefis nefsi demekle ve milletin menfaatini düşünmemekle, menfaati şahsiyesini düşünmekle bin adam bir adam hükmüne sükût eder. Kimin himmeti yalnız nefsi ise o insan değil, çünkü insanın fıtratı medenidir. Ebna-i cinsi ile mülahazaya mecburdur. Kimin himmeti milleti ise, o kimse tek başı ile küçük bir millettir.[9]diyerek diğergamlık derslerini yeni nesile aktarıyordu.

İnsanları canlandıran emeldir, öldüren yeistir. Hıristiyanlığın malı olmayan mehasin-i medeniyeti ona mal etmek ve İslamiyet’in düşmanı olan tedenniyi ona dost göstermek feleğin ters dönmesine delildir. İhya-i din, ihya-i millettir; hayat-ı din, nuru hayattır. Mevcudiyetimizin hamisi olan İslamiyet'ten elini gevşetme, dört el ile sarıl. Yoksa mahvolursun. Cemaatte vahid-i sahih olmazsa; cem ve zam, kesir darbı gibi küçültür (hesapta malumdur ki darp ve cem ziyadeleştirir dört kere dört on altı olur. Fakat kesirlerde darp ve cem bilakis küçültür. Sülüsü sülüs ile darp etmek tüsü olur; yani dokuzda bir olur. Aynen onun gibi, insanlarda sıhhat ve istikametle vahdet olmazsa, ziyadeleşmek ile küçülür, bozuk olur, kıymetsiz olur.) Sıkıntı sefahatin muallimdir. Yeis dalalet-i fikrin, zulmeti kalp ruh sıkıntısının membaıdır.[10]sözleriyle gerçek birlikten doğan kuvvetin zannettiğimizden daha mühim olduğunu ve maddeten terakkinin ancak dinin hayatımıza yön vermesiyle mümkün olabileceği hakikatini mantıklı bir örnekle itiraza yer vermeyecek derecede izah ediyor.

Evamir-i şer’iyeye karşı itaat ve isyan olduğu gibi, evamir-i tekviniyeye karşıda itaat ve isyan vardır. Birincisinde mükâfat ve mücazatın ekseri ahirette ikincisinde ağlebi dünyada olur. Mesela, sabrın mükâfatı zaferdir; ataletin mücazatı sefalettir; sa’yin sevabı servettir; sebatın mükâfatı galebedir. Müsavatsız adalet, adalet değildir.[11] Diyerek tekvini emirlere riayetin ehemmiyetini, akıl ve kalpleri tam ikna eder tarzda izah ediyordu.

Sonuç

Dinin emir ve yasaklar kısmı kadar ehemmiyetli tekvini (yaratılışa ait, fıtrî) emirlerini de göz ardı etmeden bu husustaki farkındalığımızı daha bir derinleştirerek hissetme ve hissettirme kabiliyetlerimizin inkişafı hususunda daha gayretli tutumlar sergilemeliyiz. Herkes kendi âleminde bir kumandan olduğundan âlem-i asgarında cihadı ekber ile mükelleftir. Beşeri esfel-i safilin derece-i sukutundan kurtarabilmemin yolu hakaik-i İslamiyeyi diri tutmak ve hayatın merkezine yerleştirmek “Bu fırtınalı zaman hissi iptal eden ve beşerin nazarını afaka dağıtan ve boğan cereyanlar, iptali his nev'inden sersemlik vermiş ki ehli dalalet manevi azabını hissetmiyor, ehli hidayeti dahi gaflet basıyor hakiki lezzetini tam takdir edemiyor.”[12] Bediüzzaman hastalıklarımızı teşhis edip reçeteler sunan manevi bir doktor. Gayemiz nazarlarımızı afaka dağıtmadan doktorun reçetelerini doğru tatbik etmek ve hastalıklarımızın devasına konsantre olup şifa beklemek olmalıdır. Doğuyu ihtizaza getiren kuvvet dindir. Nesillerimizi de ihtizaza getirebilecek kuvvet yine din olacaktır. Kendi nesillerini fıtrata aykırı politikalarla tüketen bir medeniyet bu konuda bize rehber olamaz. Risale-i Nur’un yetiştirdiği hakiki imanlı zatlar iman cemreleri olarak âlemi-i İslam’a ve Dünya’ya model olacaktır.

 

 

 

 

[1] Zümer Sûresi, 53.
[2]Keşfü’l-Hafa, 1: 289, Hadis No: 916.
[3]Güneş, Adem, Pozitif İletişim, Etkileşim Yayınları, Ocak 2013,s. 160.
[4]Nursî Said, Hutbe-i Şâmiye, YAN, Temmuz 2000,s. 38.
[5]Aydın, C. Hamza, Sızıntı Dergisi, Yalnızlığın Biyolojik Psikolojik Sosyolojik Temelleri, Mart 2013.

[6]Şeyh Edebali Öğütleri, Anonim.

[7]Nursî, Said, Münâzarât, YAN, s. 87.
[8]Nursî Said, Hutbe-i Şâmiye, YAN, Temmuz 2000, s. 22.
[9]Nursî Said, Hutbe-i Şâmiye, YAN, Temmuz 2000, s. 103.

[10]Nursî Said, Hutbe-i Şâmiye, YAN,Temmuz 2000, s. 104.

[11]Nursî Said, Hutbe-i Şâmiye, YAN, Temmuz 2000, s. 108.

[12]Nursî Said, Hutbe-i Şâmiye, YAN, Temmuz 2000, s. 70.

 
popüler cevapdünya atlası