HİTAPLA TEBLİĞ

Eklenme Tarihi: 15 Ekim 2017 | Güncelleme Tarihi: 24 Ekim 2017

Prof. Dr. H. Ahmet KIRKKILIÇ

Said Nursi, Bediüzzaman sanını almaya bihakkın hak kazanmış, kaleme aldığı eserler ve ardı sıra gelen öğrencileri, sevenleri ve etki alanı ile evrensel boyuta ulaşmış ve Mevlana gibi “hazret” sıfatını hakketmiş, milletimizin bağrından çıkan çok önemli bir değerimizdir.

Ele aldığı konular onu din âlimliği ile birlikte insanları çalışmaya, düşünmeye sevk eden, onların batıl inançlardan, ataletten kurtulmaları için çalışan müdakkik kişiliğini ön plana çıkarmıştır. Eserlerinde Kur’an-ı Kerim’in tahkiye ve örneklendirme üslubunu kullanan Bediüzzaman’ın ilk gayesi âlem-i İslam’ı cehennemden kurtarmak, ikinci gayesi ise Müslümanların içine düştükleri tembellikten sıyrılarak medeni milletlerin önüne geçmelerine vesile olmaktır. O, ikna yöntemini kullanırken insanları tedirgin etmemeye dikkat etmiş, yeri geldiğinde onlara en sert şekilde hitap etmekten de çekinmemiştir. Bu yönü dikkatle incelendiğinde Bediüzzaman’ın çok iyi bir eğitimci olduğu ortaya çıkar.

Hayatını milletimizin ve İslam âleminin yükselmesi ve yücelmesine adayan Üstat Bediüzzaman’ın düşünme, delil ve ikna, dikkat çekme ve iddiayı ispatlama, irade, yaklaşım, tedbir, görev, örneklendirme, doğruluk, uyarı, birleştiricililk ile ilgili olarak kullandığı kırk beş kelimenin [türevleriyle birlikte (233 kelime)] Risale-i Nurlardaki kullanım sıklığı tespit edilerek (genel toplamda 59057 farklı kelime) onun akıllı, mantıklı ve tutarlı yaklaşımı örnekleriyle birlikte gösterilmeye çalışıldı.

Üstat Bediüzzaman Said Nursi’nin insanları ikna etmesinde kullandığı üslup üzerine de yapılan araştırmada onun bazen kendisine hitap ederek, bazen “kardeşim” şeklindeki hitaplarla, bazen “sersem arkadaş” şeklindeki uyarılarla, bazen de en sert ikazlarla muhatabı uyardığı görülmektedir. Tebliğde Risale-i Nurlarda bunlara ait örnekler aktarılırken onun bize örnek olacak mahiyetteki eğitimci yönü vurgulandı.

BEDİÜZZAMAN’IN DÜŞÜNME, DELİL VE İKNA, DİKKAT ÇEKME VE İDDİAYI İSPATLAMA, İRADE, YAKLAŞIM, TEDBİR, GÖREV, ÖRNEKLENDİRME, DOĞRULUK, UYARI, BİRLEŞTİRİCİLİLK İLE İLGİLİ OLARAK KULLANDIĞI KELİMELER

Birleştiricilik ile ilgili millet, ümmet türevi kelimeler:

Millet (1141), milletçi (1), millettaş (2), milletperver (1), milletperverlik (1), millî (21), milliye (89), milliyet (132), milliyetçi (10), milliyetçilik (7), milliyeten (3), milliyetperver (17), milliyetperverane (1), milliyetperverlik (5), milliyetsiz (5); ümmet (280) toplam 1716 kelime

Düşünme ile ilgili akıl ve anlama türevi kelimeler:

Akıl (1302), akil (2), akılfüruş (1), aklen (38), akıllı (30), akıllılık (2), akılsız (33), akılsızlık (15), akliyat (3), akliye (56), akli (1); anla- (522), anlama (312), anlama- (67), anlamak (91), anlaşıl- (333), anlaşılama- (35), anlaşma (2), anlat- (26), anlatıl- (6), anlatma (5), anlatmak (10), anlattır (7), anlayabil- (18), anlayabil- (5), anlayama- (25), anlayış (15), anlayışlı (13) toplam 2975 kelime

Delil ve ikna ile ilgili ayet, bürhan, delil, hüccet, ilzam, ispat, istilzam, izah türevi kelimeler:

Ayet (2127); bürhan (654); delil (811), delilsiz (13), delalet (666); hüccet (498), hüccetsiz (1), hüccetullah- (5), hüccetüzzehra (1); ilzam (79); ispat (1510), ispatlı (1), ispatsız (2); istilzam (97); izah (493); izahat (57), izahen (1), izahlı (15), izahsız (1), izahsızlık (1) toplam 7033 kelime
Dikkat çekme ve iddiayı ispatlama ile ilgili bak-, dava, ehemmiyet, göster-, hakaik, hâlbuki, hem,

İhbar, izhar, madem, şehadet, tahşidat, tarif, tezahür türevi kelimeler:

Bak- (4241), bakıl- (105), bakmak (136), bakama- (18), bakıl- (20), bakma (213), bakabil- (26), bakılabil- (51), bakış (7), baktır- (49), baktırma- (8); dava (638), davacı (18); mesele (1451), meselecik (1); ehemmiyet (1547), ehemm (5), ehemmiyetsiz (235); göster- (3269), göstereme- (34), gösterici (6), gösterileme- (1), göstermeme (4), gösterilmek (7), göstermemek (10), gösterilme (12), gösterilme- (12), gösteriş (21), gösterme- (59), gösterme (120), gösteril- (205), göstermek (480), haber (1023), bihaber (14), haberdar (9), habersiz (14); hakaik (864), hakika (1), hakikat (4362), hakikatbin (11), hakikatcik (1), hakikatçi (2), hakikattar (4), hakikattarlık (1), hakikaten (170), hakikatli (145), hakikatmedar (1), hakikatperest (2), hakikatperestane (2), hakikatperestlik (2), hakikatperver (2), hakikatperverlik (2), hakikatsiz (31), hakikatsizlik (6), hakiki (1465), hakikiye (104); hâlbuki (817); hem (7295); ihbar (95), ihbarat (71), ihbar (151), ihbarnameye (1); izhar (397); madem (1369), mademki (25); şehadet (1082), şehadetli (1), şehadetlik (2), şehadetmeap (1), şehadetname (8), şuhut (125), şuhuden (1), şuhudi (15); tahşidat (38); tarif (208), tarifat (7), tarifname (3); tezahür (303), tezahürat (24), tezahürsüz (1) toplam 33287 kelime

Doğruluk ile ilgili hakkaniyet, sadakat türevi kelimeler:

Hakkaniyet (130), hakkan (2), hakkani (3), hakkaniyetli (4); sadakat (222), sadakatmedar (1), sadakatsizlik (11), sadakatli (6), sadık (341), sadıkane (4), sadıkıyet (20), sadıka (60),  sıdk (131), tasdik (748), tasdikan (7), tasdikgerdesi (1), tasdikkârane (4) toplam 1695 kelime

Görev ile ilgili hikmet, hizmet, mütalaa, tefekkür, vazife türevi kelimeler:

Hikmet (2049), hikmeten (13), hikmetfeşan (3), hikmetli (146), hikmetmedar (1), hikmetnüma (1), hikmetperver (1), hikmetperverane (4), hikmetresan (1), hikmetsiz (14), hikmetsizlik (5), hikmettar (7); hizmet (2363); mütalaa (222), mütalaacı (10), mütalaagâh (9); tefekkür (235), tefekkürat (11), tefekküri (20), tefekkürname (4); vazife (1889), vazifedar (80), vazifedarlık (8), vazifeperver (12), vazifeşinaslık (1), vazifesiz (17), vazifesizlik (5), vazifeten (6), vezaif (69) toplam 7206kelime

İrade, yaklaşım, tedbir ile ilgili irade, karine, tedbir, yakin türevi kelimeler:

İrade (440), bilirade (1), iradesiz (7), iradet (8), iradevi (1), iradi (3), iradiye (5); karine (123); tedbir (196), tedbirsizlik (1), tebliğ (118), tebliğname (1); yakin (138), yakiniyat (2), yakiniye (4) toplam 1048 kelime

Öğrenme ile ilgili muallim, şakirt, tilmiz, talebe türevi kelimeler:

Muallim (138), muallime (3), muallimlik (4), muallimsiz (1); şakirt (1263); tilmiz (28); talebe (1546), talebesiz (1), talebesizlik (1) toplam 2985 kelime

Örneklendirme ile ilgili misal, örnek, tavsifname türevi kelimeler:

Misal (769), bimisal (17), misali (2), misaliye (18); örnek (39), timsal (91); tavsifname (1), tavsif (65), tavsifat (8) toplam 1010 kelime

Uyarma ile ilgili tembel türevi kelimeler:

Tembel (34), tembelleş (2), tembellik (66) toplam 102 kelime olmak üzere yukarıdaki kelimeler Risale-i Nur Külliyatında 59057 kere kullanılmıştır.

Bu kelimelerin Risale-i Nur Külliyatındaki kullanımlarından örnekler:

Birleştiricilik ile ilgili millet, ümmet türevi kelimeler:

Millet: hilesiyle çevirdikleri şu iki müdhiş düstur-u umumiyi tazammun eder ki, hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeyi sarsan ve sa'y ü ameli, sermaye ile mübareze ettirip fukarayı zenginlerle çarpıştıran, muzaaf riba yapıp bankaları tesise sebebiyet veren ve hile ve huda ile cem-i mal eden o millet olduğu gibi, mahrum kaldıkları ve daima zulmünü gördükleri hükûmetlerden ve galiplerden intikamlarını almak için her çeşit fesat komitelerine karışan ve her nevi ihtilale parmak karıştıran yine o millet olduğunu ifade ediyor. (S 402)

Milletçi: Hem bizde ibtida-i Hürriyet'te, -Babil kalesi’nin harabiyeti zamanında "tebelbül-ü akvam" tabir edilen "teşaub-u akvam" ve o teşaup sebebiyle dağılmaları gibi- menfi milliyet fikriyle, başta Rum ve Ermeni olarak pekçok "kulüpler" namında sebeb-i tefrika-i kulup, muhtelif milletçiler cemiyetleri teşekkül etti (M 311).

Milletperver: İşte o müfteriler, yaşı sekseni bulmuş, zehirlerden şiddetli hasta, dinÎ hizmetinden dolayı ömrü hapishanelerde çürütülmüş bir İslam kahramanınız; şimdi bütün münevverlerin ve çok ediblerin ve terbiyecilerin, vatan ve milletperverlerin şikâyet ettikleri ahlaksızlığın ve fuhuş tehlikesinden muhafaza için gençlere iyi ahlak, yüksek namus, iman ve fazilet dersi veren, vatana-millete bir uzv-u nafi hâline gelmelerini temin eden, adalet ve asayiş lehinde en birinci kuvvet olarak memleket ve milletin saadetine hizmet eden Gençlik Rehberi adlı eserinin müsaderesine ve müellif-i muhtereminin mahkummahkûmiyetine sebep b olmak için diyorlar (E2 136):

Milletperverlik: Fakat bu alakadarlık, muvakkat cereyanlara kapılıp millet ve vatanını ve hükumethükûmetin menfaatini bazı şahısların muvakkat siyasetlerine tabi etmek, belki aynını telakki etmek çok yanlış olmakla beraber; o vatanperverlik, milletperverlik hissinden ve vazifesinden herkese düşen vazife bir ise, kendi kalb kalp ve ruhundan, idare-i şahsiye ve beytiye ve diniye ve hakeza çok dairelerde hakiki vazifedar olduğu hizmet ve alaka ve merak on, yirmi belki yüzdür (K 389).

Millettaş: Çünki unsuriyet-perver bir hâkim, millettaşını tercih eder, adalet edemez (M  M:55).

Millî: O zamanda bütün nevİler millî rabıtalar üzerine teşekkül ettiği gibi, içtimai hakikatler de taassub-u kavmi üzerine bina edilmişti (İ 65).

Milliye: Koca bir ejderha gibi, vücud-u insanı bel' eder. Bütün o insan, bütün letaifiyle âdeta ene olur. Sonra nevin enaniyeti de bir asabiyet-i neviye ve milliye cihetiyle o enaniyete kuvvet verip; o ene, enaniyet-i neviyeye istinat ederek, şeytan gibi, Sani'-i Zülcelal'in evamirine karşı mübareze eder (S 538).

Milliyet: Tembelliğiniz ve "Neme lazım" deyip çalışmamanız ve ittihad-ı İslam ile milliyet-i hakikiye-i İslamiye ile gayrete gelmediğiniz, sizlere gayet büyük bir zarar ve bir haksızlıktır. (T 99)

Milliyetçi: Menfi milliyetçilerin ve unsuriyetperverlerin reislerinden ve dine karşı pek lakayt birisi, mecbur olmuş, demiş (M 314):

Milliyetçilik: Menfi milliyetçilik hissi yerine bütün cinn ve inse mürsel, Nebiyy-i Efham (Sallallahü teala aleyhi ve sellem) Efendimiz Hazretlerinin mesleğini; gibi ayat-ı mübarekeyi derhatır ettirmek suretiyle Peygamberlere imanı (B 120)...

Milliyeten: Demek zemm ve gıybet, aklen, kalben ve insaniyeten ve vicdanen ve fıtraten ve asabiyeten ve milliyeten mezmumdur (S 381).

Milliyetperver: Asabiyet-i milliyeyi tahrik etmek suretinde, hakiki din kardeşlerinin ve hizmet-i Kur'aniyede samimi arkadaşlarının içine yabanilik ve ihtilaf atmak ve üstadlarından soğutmalarına mukabil, gayet mühim ve kati öyle bir cevabdır ki; şeytan-ı insiyi tamamıyla susturduğu gibi, sahtekâr milliyetçilerin maskelerini yırtarak, öyleler milletin düşmanları olduklarını ve hakiki milliyetperverler kimler olduğunu gösterir (M 496).

Milliyetperverane: Ve milliyetperverler dahi, Üstadımızın vatanperverane ve milliyetperverane hizmet-i ilmiyesini hayranlıkla tasdik etmişler (Ş 542).

Milliyetperverlik: İşte gel bu hale ne diyeceksin? Medeniyet midir? Maarifperverlik midir? Vatanperverlik midir? Milliyetperverlik midir? Cumhuriyetperverlik midir? Haşa! L 175)!

Milliyetsiz: Ve içinde ehl-i iman ve ehl-i hakikat, o camideki muhterem cemaattir. O haylaz çocuklar ise, çocuk akıllı dalkavuklardır. O serseri ahlaksızlar; firenkmeşrep, milliyetsiz, dinsiz heriflerdir. Ecnebi seyircileri ise, ecnebilerin naşir-i efkârı olan gazetecilerdir (M 402).

Ümmet: O üstat hem abddir; ubudiyet noktasında Rabbini tavsif ve tarif eder ki, Cenab-ı Hakk'ın dergâhında ümmetinin elçisi hükmündedir (S 123):

Düşünme ile ilgili akıl ve anlama türevi kelimeler:

Akıl: Hem akıl ona yüksek maksadlar ve baki meyveler gösteriyor. Hâlbuki eli kısa, ömrü kısa, iktidarı kısa, sabrı kısadır (S 42).

Akilane: İşte o hammalların, Avusturya'ya karşı (benim gibi bütün Avrupa'ya karşı) boykotları ve en müşevveş ve heyecanlı zamanlarda akilane hareketlerinde bu nasihatın tesiri olmuştur (T 64).

Akılfüruş: Gayb-aşinalık dava eden Budeiler gibi ve umur-ı gaybiyeye dair tahminlerini yakin tahayyül eden akılfüruşlar gibi, senin gaybi haberlerini beğenmiyorlar mı? Gaybi kitabları mı var ki, senin gaybi kitabını kabul etmiyorlar (S 387).

Akıllı: Bütün ömrünü İslamiyetle geçiren ve kafasını binler malayaniyat ile dolduran adamlar, bir-iki haftada hayat-ı ebediyesinin anahtarı olan şu kelimat-ı mübarekenin meal-i icmalisini öğrenmemesine nasıl mazur olabilirler, nasıl Müslüman olurlar, nasıl "akıllı adam" denilirler? (M 327)

Akıllılık: Sizin akıllılık dediğinizin çoğunu ben akılsızlık biliyorum; o çeşit akıldan istifa ediyorum (Ş 345).

Akılsız: "Ne kadar sersem, akılsız ve ahmak ve gözsüzsün ki; bizim yüzümüzdeki sikke-i vahdeti ve turra-i ehadiyeti görmüyorsun, anlamıyorsun (S 597).

Akılsızlık: Kendini akıl zanneden ehl-i dalaletin, nasıl nihayetsiz hezeyanlı bir akılsızlık iltizam ettiklerini gör, ibret al!.. (S 299)

Aklen: Sonra; hem kalben, hem aklen hakikate giden bazı büyük ehl-i hakikatin arkasında gitmek istedi (MN 7).

Akliyat: Ve keza avam-ı nas, ülfet ettikleri üsluplardan ve ifadelerin çeşitlerinden ve daima hayallerinde bulunan elfaz, maani ve ibarelerden fikirlerini ayıramadıklarından, çıplak hakikatleri ve akliyatı fehmedemezler (İ 116).

Akliye: Zira şimdi hükümferma: Şecaat-ı imaniye ve akliye ve fenniyedir (T 70).

Anla-: Böyle bir zatı tasdik etmeyen ve emrini tutmayan, ne derece bedbaht olduğunu ve onu tasdik edip emrine …diyenlerin ne kadar bahtiyar olduklarını anla (M 180).

Anlama: Bu kadar kitabı okuyup anlamaya muktedir değilim. Ancak, bu kitaplar bir mücevherat kutusudur, anahtarı sizdedir (T 33).

Anlama-: Fikrinin münkeşif bulunduğu vakitler ki; her ne eline alırsa, onu anlamaması mümkün değildi (T 45).

Anlamak: Herhangi bir kitabı eline alırsa, anlardı. Yirmi dört saat zarfında "Cemü’l-Cevami", "Şerhü’l-Mevakıf”, "İbnü’l-Hacer" gibi kitapların iki yüz sahifesini, kendi kendine anlamak şartiyle mütalaa ederdi (T 34).

Anlaşıl-: Nazirsiz bir allame olan Bediüzzaman, daha genç yaşında görünen müstesna zekâ ve ilminden de anlaşıldığı gibi, sair emsalleri fevkinde kendisine ayrıca hikmet-i Kur'aniye talim edilmişti (T 51).

Anlaşılama-: Bunların zaif ve mustarip olduğunda ittifak vardır. İmam-ı Şafii değil mevzuu, mürseli de kabul etmediği halde, Said Şafii iken bunları kavletmesinin hikmeti anlaşılamamıştır (Ş 420).

Anlaşma: Türklere dinlerini ve din temsilciliğini feda ettirmek şartıyla, suni istiklal işinde gizli anlaşmanın müessiri, tek kelime ile Yahudiliktir (EL2 32).

Anlaşmamazlık: Ve hükûmete ve millete ve vatana çok zararlı düşen bu gibi hadiseler ve anlaşmamazlık daha tekerrür etmesin (T 237).

Anlat-: Hatta, âdeta; hürriyette, insan her ne sefahet ve rezalet işlerse, başkasına zarar etmemek şartiyle birşey denilmez, diye bize anlatmışlar (T 81).

Anlatıl-: Allah’ın emirleri, Kur'an-ı Azimüşşan’ın hikmetleri gençlere anlatılmaz, bildirilmezse, propaganda suçtur diye menedilirse, ahlaksızlık, iffetsizlik, köksüzlük, fuhuş, zina, katil suçlarının önüne geçmek yalnız ceza kanunlariyle kabil midir (T 659)?

Anlatma: Şark’ın dâhi hükemalarının kırk sahifede anlatmaya çalıştıkları müşküller, Risale-i Nur'un bir sahifesinde veciz bir şekilde ifade edilmiştir (T 696).

Anlatmak: Din, iman, Allah, peygamber, ahiret akidelerini ve ibarelerini açıkça anlatmak için temsiller ile yazılmış ve ilmi görüşleri ve ihtiyarlara ve gençlere ahlaki öğütler ve hayat tecrübesinden alınmış ibretli vakalar ve faydalı menkıbeleri ihtiva eden mevcudun yüzde doksanını teşkil eden risalelerdir (Ş:285).

Anlattır-: İnsandaki nihayetsiz zayıflık ve acizliği, bazı şeylerle ihsas ettirip, hayat yükü ve yaşamak tekâlifi ne kadar ağır olduğunu anlattırıp, istirahata ciddi bir arzu ve bir diyar-ı ahere gitmeye samimi bir şevk veriyor (S 203).

Anlayabil-: Ben de bu Elmas, Cevher, Nur'u onların anlayabileceği şekilde izah ederken çocukların renkleri, renk renk oluyordu ve güzelleşiyordu (L 277).

Anlayabilmek: Bediüzzaman'ın nasıl bir zat olduğunu anlayabilmek için, Risale-i Nur Külliyatı’nı dikkatle, sebatla okumak kâfidir (S 758).

Anlayama-: Çocuklar merakından, anlayamadıkları zaman hemen bendenize soruyorlardı (L 279).

Anlayış: Her sınıf halkın anlayışına göre hazırlanmış (T 681).

Delil ve ikna ile ilgili ayet, bürhan, delil, hüccet, ilzam, ispat, istilzam, izah türevi kelimeler:

Ayet: Madem enbiyaya dair olan ayetler, şimdiki terakkiyat-ı beşeriyenin harikalarına birer nevi işaretle beraber, daha ilerideki hududunu çiziyor gibi bir tarz-ı ifadesi var ve madem her bir ayetin müteaddit manalara delaleti muhakkaktır, belki müttefekun aleyhtir ve madem enbiyaya ittiba etmek ve iktida etmeye dair evamir-i mutlaka var. Öyle ise, şu geçmiş ayetlerin maani-i sarihalarına delaletle beraber, sanat ve fünun-u beşeriyenin mühimlerine işari bir tarzda delalet, hem teşvik ediliyor denilebilir (S 265).

Bürhan: Şu bürhan-ı natıkın sinesine kulağını yapıştırsan işiteceksin: "Allahü La İlahe İlla Hu"yu tekrar ediyor. Hem gayet mükemmel semeratıyla, meyvedar bir ağacın menba-ı hayatı olan cürsume olmazsa veya kökü bozuksa, semere vermez. Şu bürhanımız dallarında meyve-i hak ve hakikat o kadar çoktur ve o kadar doğrudur ki, şüphe bırakmaz ki cürsumesinde olan mesele-i tevhit, hiç vehim bırakmaz derecede kuvvetli, doğru bir hak ve hakikati tazammun ediyor. Hem şu bürhanın âlem-i şehadet tarafına tedelli etmiş olan ahkâma dair dalı, bütün sıdk ve hak ve hakikat olduğu gibi, bizzarure âlem-i gayp tarafına uzanan tevhide ve gayba dair gusn-u azamı (ağaç dalı) yine sabit hakaik ile meyvedardır (Ms 251).

Dava: "Süt konservelerine benzeyen ceviz-i hindi bahçesi ruy-i zeminde var" diye dava etmekte iki ispat edici, bin inkâr edici ve nefyedicilere galebe edip davayı kazanıyorlar. Çünki ispat eden yalnız bir ceviz-i hindiyi veyahut yerini gösterse kolayca davayı kazanır. Onu nefy ve inkâr eden, bütün ruy-i zemini aramak, taramakla hiçbir yerde bulunmadığını göstermekle davasını ispat edebildiği gibi; Cennet'i ve dar-ı saadeti ihbar ve ispat eden yalnız bir izini, sinemada gibi keşfen bir gölgesini, bir tereşşuhunu göstermekle davayı kazandığı hâlde; onu nefy ve inkâr eden, bütün kâinatı ve ezelden ebede kadar zamanları görmek ve göstermekle ancak inkârını ve nefyini ispat ile davayı kazanabilir (Ş 213).

Delalet: Hem nasılki mezkur üç erkân-ı imaniye onları ispat eden bütün delilleriyle haşre şehadet ve delalet ederler. Öyle de imani dahi, haşri istilzam edip kuvvetli bir surette âlem-i bekaya şehadet ve delalet ederler. Şöyle ki: Melaikenin vücudunu ve vazife-i ubudiyetlerini ispat eden bütün deliller ve hadsiz müşahedeler, mükâlemeler, dolayısıyla âlem-i ervahın ve âlem-i gaybın ve âlem-i bekanın ve âlem-i ahiretin ve ileride cinn ve ins ile şenlendirilecek olan dar-ı saadetin ve Cennet ve Cehennem'in vücutlarına delalet ederler (Ş 190).

Delil: ayetin, Saniin vücud u vahdetine işaret eden delillerinden biri de, "inayet delili"dir. Bu delil; kâinatı ve kâinatın eczasını ve envaını ihtilalden, ihtilaftan, dağılmaktan kurtarıp bütün hususatını intizam altına almakla kâinata hayat veren nizamdan ibarettir (İ 86).

Delilsiz: Teferruatta, ariflerin marifetleri delilsiz de olsa beyanatları makbul idi; kâfi idi (ST 239).

Hüccet: Madem mutlak bir surette tasdik vardır ve madem şu tasdikin vücudunu iktiza eden kati bir illet ve esaslı bir sebep vardır; biz dahi, o tasdikin vücuduna delalet eden üç hüccet-i katıa ile ispat edeceğiz: Birinci Hüccet: Resul-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselam Kur'an’ın lisanıyla onlara der ki: "Kitablarınızda, benim tasdikim ve evsafım vardır. Benim beyan ettiğim şeylerde, kitablarınız beni tasdik ediyor." (M 163).

Hüccetullah: Ehl-i vukuf raporundan anlaşılıyor ki: Risale-i Nur, bize karşı bütün muarız taifeleri mağlup ediyor ki; "Hüccetullah-il Baliğa" ve "İhtiyar" ve "İhlas Risaleleri"ni tekrar ile nazar-ı dikkati celbediyorlar (Ş 346).

Hüccetüzzehra: Denizli Medrese-i Yusufiyesinin bir ders-i azamı "Meyve Risalesi" olduğu ve Afyon Medrese-i Yusufiyesinin kıymettar bir ders-i ekmeli "El-hüccetüzzehra" olması gibi (L 298)…

İlzam: Elhasıl: Buraya kadar tahkik namına ve hasmı ilzam hesabına idi. Bundan sonraki cümleler, hakikat namına ve iman hesabınadır. Evet, tahkik öyle dedi. Hakikat ise diyor ki… (S 588).

İspat: Şöyle ki: Başta Kur'an-ı mucizü’l-beyan'ın hakkaniyetini ispat eden bütün mucizeleri, hüccetleri ve hakikatleri, birden hakikat-ı haşriyenin tahakkukuna ve vukuuna şehadet edip ispat ederler. Çünki Kur'an’ın hemen üçten birisi haşirdir ve ekser kısa surelerinin başlarında gayet kuvvetli ayat-ı haşriyedir. Sarihan ve işareten binler ayatıyla aynı hakikati  haber verir, ispat eder, gösterir (G 90).

İspatlı: Rabb’in en sevgili resulüne kısmet olan / Değerli bin bir çeşit ispatlı kelamısın (B 192).

İstilzam: Öyle de imani dahi, haşri istilzam edip kuvvetli bir surette âlem-i bekaya şehadet ve delalet ederler (Ş 190).

İspatsız: Delilsiz, ispatsız şeylere inanılmıyor ve inanmıyoruz (Ş 547).

İzah: Fakat, Kur’an’ın gösterdiği yollar ile onları görmek derecesinde ispat ediyor. Onuncu Söz'de, Kur’an’ın şu ihbarat-ı gaybiyesi ne derece doğru ve hak olduğu izah ve ispat edilmiştir (S 406).

Göz önündeki bu hâkimane, kerimane, rahimane, rezzakane terbiyeti ve bu acip ve harika ve mucize keyfiyeti ne ile izah edebilirsin (S 665)?

İzahat: Hem birer zamana ve birer devre hükmeden bütün semavi suhuflar ve mukaddes kitablar dahi, bütün istikbale ve umum zamanlara hükümran olan Kur’an’ın tafsilatla, izahatla tekrar ile beyan ve ispat ettiği hakikat-ı haşriyeyi, asırlarına ve zamanlarına göre o hakikati  kati kabul ile beraber, tafsilatsız ve perdeli ve muhtasar bir surette beyan, fakat kuvvetli bir tarzda iddia ve ispatları; Kur’an’ın davasını binler imza ile tasdik ederler (Ş 185).

İzahsız: Bu gaybdan haber veren ayetler, pekçok tefsirlerde izah edilmesinden ve eski harfle tabetmek niyeti müellifine verdiği acelelik hatasından burada izahsız ve o kıymettar hazineler kapalı kaldılar (S 405).

İzahsızlık: Ben de acz ve kusurumla, sözlerimdeki izahsızlık ve muğlaklık ile beraber Kur’an’ın nazmındaki icazın işaratını ve kalbimde tahattur eden nüktelerini kaydedip kaleme almak ve ayatın bazı imani hakikatlerini yazmaya şiddetli bir ihtar-ı gaybi hissettim (EL2 90).

İzahen: Şu ayetin hakikatini Onuncu Söz'ün Hatimesinde icmalen ve "Nokta Risalesi"nde ve Yirminci Mektub'da izahen beyan etmişiz. Şu makam münasebetiyle üç mesele suretinde bir parça izah ederiz (S 526).

İzahlı: Nısf-ı evvel çendan süratli telif edilmiş, fakat istirahat-ı kalp ile yazıldığı için izahlıdır (S 786).

İzahat: Vahdetü’l-vücuda dair bir parça izahat istiyorsunuz (L 271).

Mesele: Evet şeriat-ı Muhammediye ve Sünnet-i Ahmediyede hiçbir mesele yoktur ki, müteaddit hikmetleri bulunmasın (L 60).

Meselecik: Ve istidadım nisbetinde bir-iki mes'elecik öğrenmeye sa'y ediyor isem de, bu envar-ı bahr-ı muhitten kardeşlerimin ruhlarına in'ikas eden mesailden bahis arizaları tahrir ü takdim ettiklerini gördükçe, adem-i muvaffakıyetimden mütevellid esef ve kederim hasebiyle cehlimden el-eman çekiyorum.  (B 192).

Dikkat çekme ve iddiayı ispatlama ile ilgili bak-, dava, ehemmiyet, göster-, hakaik, hâlbuki, hem, ihbar, izhar, madem, şehadet, tahşidat, tarif, tezahür türevi kelimeler:

Bak-: Bazı kerre bir vecihle iki nazarla bakılsa; hem Sanii, hem haşri gösterir. Mesela ekser eşyada görünen hikmetin tanzimi, inayetin tezyini, adaletin tevzini ve rahmetin taltifi; nasılki mahiyetlerine bakılsa, bir Sani-i Hâkim, Kerim, Adil, Rahim'in dest-i kudretinden çıktığını gösterirler. Onun gibi, bunların kuvveti ve hadsizlikleriyle beraber, şunların mazharları olan şu fani mevcudatın ehemmiyetsiz ve az yaşamasına bakılsa, ahiret görünür (S 89).

Bakabil-: Kim isterse ona bakabilir ve bu nazımdaki cezalet-i harikayı bu surette görebilir (S 370).

Bakama-: Herkese ve her techizata bakamayız (S 57).

Bakıl-: Evet bütün kâinatı bir saray, bir ev gibi muntazam idare eden ve yıldızları zerreler gibi hikmetli ve kolay çeviren ve gezdiren ve zerratı muntazam memurlar gibi istihdam eden Zat-ı Akdes-i İlahi'nin şeriki, naziri, zıddı, niddi olmadığı gibi, …sırrıyla sureti, misli, misali, şebihi dahi olamaz. Fakat, sırrıyla, mesel ve temsil ile, şuunatına ve sıfat ve esmasına bakılır (S 14).

Nasıl en fakir, en zaiften tut, ta herkese mükemmel, mükellef erzak veriliyor; kimsesiz hastalara çok güzel bakılıyor (S 50).

Bakılabil-: Mümkün bir meselenin gayet kuvvetli bir muktezisi var ise, failin kudretinde noksaniyet yok ise, ona mümkün değil, belki vaki suretiyle bakılabilir (S 531).

Bakılma-:Hem bakılmadığı için murdar şeyler de bulunuyor (S 35).

Bakış: Halbuki siyaset yapacak insanlar olup olmadığımızı zaten ilk bakışta siz muhterem hâkimler çoktan anlamışsınız (Ş 575).

Bakma: Bu hadise-i arziye, bu memleketin ahali-i İslamiyesine bakması ve onları hedef etmesi, ne ile anlaşılıyor ve neden Erzincan ve İzmir taraflarına daha ziyade ilişiyor (S 175)?

Bakma-: Bu zat ise, "Her şeyin iyisine bak" kaidesiyle amel edip murdar şeylere hiç bakmadı (S 35).

Bakmak: Demek iki vecihle kendi cemaline bakmak; biri: Her biri başka başka renkte olan ayinelerde bizzat müşahede etmek (S 69).

Baktır-: Ve bir ağacın bütün heyetiyle meyvesine müteveccih olduğu gibi, bütün kâinatı insana müteveccih eden ve her tarafta ona baktıran ve muavenetine koşturan, bilbedahe rahmettir (S 9).

Baktırma-: Kabir kapısındayım, beni dünyaya baktırmayınız (E 77).

Dava: Acaba o yaver-i ekrem o ferman-ı azamla beraber bütün kuvvetiyle dava edip tebliğ ettikleri şu tebdil-i memleket meselesi, hiç kabil midir ki itiraz kabul etsin (S 58).

Davacı: Cehennem hapsine düşmesini nazara almıyor. Fıtri şefkatin tam zıddı olarak o masum çocuğunu, ahirette şefaatçı olmak lazım gelirken davacı ediyor (L 202).

Ehemmiyet: Hem kemmiyete ehemmiyet verilmez. Sen o havalide bir tek Atıf'ı bulsan, yüzü bulmuş gibidir. Merak etme. Hem mümkün olduğu kadar hariçten gelen küçük ilişmelere ehemmiyet verme. Fakat ihtiyatla, bu atalet mevsimi ve gaflet zamanı ve derd-i maişet ibtilası zamanında, cüzi bir iştigal de ehemmiyetlidir. Tevakkuf değil, muvaffakıyetsiz mağlubiyet yok! Risale-i Nur'un her tarafta galibane fütuhatı var (K 2659).

Ehemm: Yani: Bizim vücudumuzun zerratı veya ehl-i tevhit cemaatı veyahut kâinat mevcudatı, bütün hacat ve maksadlarımıza, bilhassa en ehemm olan ibadetimize, senden iane ve tevfik istiyoruz (İ 21).

Ehemmiyetsiz: Çünki eserleriyle azameti anlaşılan şu muhteşem, zevalsiz saltanat; böyle geçici, devamsız, bikarar, ehemmiyetsiz, mütegayyir, bekasız, nakıs, tekemmülsüz umurlar üzerinde kurulmaz, durulmaz (S 55)...

Göster: Sanii gösterdiği gibi; o ahsen-i takvimdeki kabiliyet-i camiasıyla kısa bir zamanda zeval bulması, haşri gösterir. Bazı kerre bir vecihle iki nazarla bakılsa; hem Sanii, hem haşri gösterir. Mesela ekser eşyada görünen hikmetin tanzimi, inayetin tezyini, adaletin tevzini ve rahmetin taltifi; nasılki mahiyetlerine bakılsa, bir Sani-i Hâkim, Kerim, Adil, Rahim'in dest-i kudretinden çıktığını gösterirler. Onun gibi, bunların kuvveti ve hadsizlikleriyle beraber, şunların mazharları olan şu fani mevcudatın ehemmiyetsiz ve az yaşamasına bakılsa, ahiret görünür (S 89).

Göstereme-: Hem şu sırdandır ki, bir kısım ehl-i velayet bazı erkân-ı imaniyeyi mertebe-i uzmasında görmemişler veya gösterememişler (S 341).

Gösterici:     Hem hiç mümkün olur mu ki, nihayet kemalde olan bir cemal; gösterici ve tarif edici bir vasıta ile kendini göstermek istemesin (S 61)?

Gösterileme-: Otuz seneden beri müteaddit tedkikler ve mahkemelerin beraet kararları vermesiyle ve şimdi de tamamen serbest bulunmasıyla ve eserleri büyük bir vüsatle her tarafta, Anadolu'da ve âlem-i İslam'ın merkezlerinde ve Garp memleketlerinin bazılarında yayılarak takdir ve tebriklere mazhar olmasıyla, en ince esrarına kadar büyük bir dikkat ve ehemmiyetle her hali tedkik edilen Üstadımızın mucib-i mesuliyet hiçbir hali gösterilememiştir (Em 195).

Göstermeme: Hem tebliğ-i risalette ve nası hakka davette o derece metanet ve sebat ve cesaret göstermiş ki; büyük devletler ve büyük dinler, hatta kavim ve kabilesi ve amucası ona şiddetli adavet ettikleri halde, zerre mikdar bir eser-i tereddüt, bir telaş, bir korkaklık göstermemesi ve tek başıyla bütün dünyaya meydan okuması ve başa da çıkarması ve İslamiyeti dünyanın başına geçirmesi ispat eder ki; tebliğ ve davette dahi misli olmamış ve olamaz (Ş 128).

Gösterilmek: Müşterilere gösterilmek üzere kumaş toplarının açılıp arzedildiği gibi, eşyanın envaı da bastedilerek enzar-ı melaikeye gösterilmiştir (İ 211).
göstermemek: Neden elinizdeki nurlu risaleleri herkese göstermemek için, arkadaşlarınıza ihtiyatı tavsiye ediyorsunuz (L 377)?

Gösterilme: Ona gösterilmesini edep fetva veremez (L 59).

Gösterilme-: Şimdilik hakkı dinlemek ve kabul etmek istidadında olmayanlara gösterilmemesini tavsiye ediyorum. Hem de "İşarat-ı Seb'a", "Hücumat-ı Sitte" gibi şimdilik havassa mahsustur (L 376).

Gösteriş: Yani o sanem-misaller perestişkârlarının hevesatlarına hoş görünmek ve teveccühlerini kazanmak için riyakârane gösteriş ile ibadet gibi bir vaziyet gösteriyorlar (S 541).

Gösterme-: Onun için şeriat, mezheb-i Hanefi namıyla ona şiddet ve azimet göstermemiş; ruhsat tarafını gösterip, hafifleştirmiştir (S 486).

Gösterme: Evet ehl-i tahkikatın ittifakıyla, Şakk-ı Kamer ve parmaklarından su akması gibi bine baliğ mucizatından hadd ü hesaba gelmez delail-i nübüvvetinden başka, Kur'an-ı Azimüşşan gibi bir bahr-ı hakaik ve kırk vecihle mucize olan mucize-i kübra, Güneş gibi risaletini göstermeğe kâfidir (S 62).

Gösteril-: İnsan, ism-i Rahman'ı tamamıyla gösterir bir surettedir. Evet sabıkan beyan ettiğimiz gibi, kâinatın simasında bin bir ismin şualarından tezahür eden ism-i Rahman göründüğü gibi, zemin yüzünün simasında rububiyet-i mutlaka-i İlahiyenin hadsiz cilveleriyle tezahür eden ism-i Rahman gösterildiği gibi, insanın suret-i camiasında küçük bir mikyasta zeminin siması ve kâinatın siması gibi yine o ism-i Rahman'ın cilve-i etemmini gösterir demektir (S 14).

Göstermek: Şu risalelerde teşbih ve temsilleri, hikâyeler suretinde yazdığımın sebebi; hem teshil, hem hakaik-i İslamiye ne kadar makul, mütenasip, muhkem, mütesanit olduğunu göstermektir (S 48).

Haber: Bu kati hakikat, bu üç yol ile bulunduğunda ve bu üç yolun da mezkur üç hakikat ile olacağını ihbar eden yüz yirmi dört bin muhbir-i sadık, ellerinde nişane-i tasdik olan mucizeler bulunan enbiyalar ve o enbiyaların haber verdikleri aynı haberleri, keşf ve zevk ve şuhut ile tasdik eden ve imza basan yüz yirmi dört  milyon evliyanın aynı hakikate şehadetleri ve hadd ü hesaba gelmeyen muhakkiklerin, kati delilleriyle -o enbiya ve evliyanın verdikleri aynı haberleri- aklen ilme’l-yakin derecesinde ispat ettikleri ve yüzde doksan dokuz ihtimal-i kati ile "idam ve zindan-ı ebedîden kurtulmak ve o yolu saadet-i ebediyeye çevirmek, yalnız iman ve itaat iledir." diye ittifaken haber veriyorlar (G 13).

Bihaber: Dil bekası, Hak fenası istedi mülk-ü tenim, / Bir devasız derde düştüm, ah ki Lokman bihaber (L:225)!

Haberdar: O talebe bundan haberdar olur. Diğer Nur kardeşleri gibi, "Üstadım ve kardeşlerim hapiste iken, nasıl hariçte kalabilirim" diyerek savcılığa teslim olup, hapse girer (S 767).

Habersiz: Bu nevi ihtiyarsız ve habersiz gelen bir kerametin izharı, zararsızdır (M 359).

İhbar: her nevinden kesretli gaybi ihbarları izhar ve ispat etmeleri ve bilhassa Risale-i Nur'un yüz otuz kitabının her biri Kur’an’ın bir meziyetini, bir nüktesini kati bürhanlarla ispat etmesi…;Ş 139;

İhbarıyla: Görmediğimiz Amerika kıtasının vücudunu, ondan gelenlerin ihbarıyla bedihi bildiğimiz gibi; yüz tevatür kuvvetinde bulunan melaike ihbaratıyla âlem-i bekanın ve dar-ı ahiretin ve Cennet ve Cehennem'in vücutlarına o katiyette iman etmek gerektir ve öyle de iman ederiz (Ş 191).

İhbarat: Hem kâhinler ve gaipten haber verenler tabakasına karşı, harikulade ihbarat-ı gaybiyedeki icazını gösterir. Ve ehl-i tarih ve hadisat-ı âlem üleması tabakasına karşı, Kur'an’daki ihbarat ve hadisat-ı ümem-i salife ve ahval ve vakıat-ı istikbaliye ve berzahiye ve uhreviyedeki icazını gösterir (M 181).

İhbarname: Hulusi bak gaybi ihbarnameye / Gör üstadım neler izhar eylemiş (B:213)

Hakikat: Kur'an-ı Hâkim'in ve Kur’an’ın müfessir-i hakikisi olan hadisin bir kısım yüksek ve ulvi hakaikına çıkmak için teslim ve inkıyadı noksan olan kalblere yardım edecek basamaklar hükmünde o hakikatlerin bir kısım nazirelerine işaret edeceğiz ve hatimesinde bir ders-i ibret ve bir sırr-ı inayet beyan edilecek. O hakikatlerden Haşir ve Kıyametin nazireleri, Onuncu Söz'de, bilhassa Dokuzuncu hakikatinde zikredildiği için tekrara lüzum yoktur. Yalnız sair hakikatlerden nümune olarak "Beş Mesele" zikrederiz (Ş 163).

Hakaik: Bu biçare Said, Van'da ders-i hakaik-i Kur'aniye ile meşgul olduğum miktarca Şeyh Said hadisatı zamanında vesveseli hükûmet, hiçbir cihette bana ilişmedi ve ilişemedi. (L 47)

Hakika: Havastaki meziyet filhakika sebebtir tevazu, mahviyete; olmuş maatteessüf sebep tahakküme, tekebbüre hem illet (S 708).

Hakikatbin: Evet, hak aldatmaz, hakikatbin aldanmaz (S 238).

Hakikatçik: Ve bu fidanlık dünya mezraasındaki hakikatçikler ahirette sünbüller vermesi noktasından, bu zehirli çekirdek, o zakkum ağacına işaret eder (Ş 231).

Hakikatçi: Ben, yalnız hakikatçi ve imancı ve Kur'ancı Risale-i Nur'un bir hadimiyim. Kaç senedir bütün bu hücumlarıyla beraber, iki eser-i inayet var (K:42).

Hakikattar: Ruh zihayat, zişuur, nurani, vücud-u haricî giydirilmiş, cami, hakikattar, külliyet kesbetmeğe müstait bir kanun-u emridir (S 517).

Hakikattarlık: Ehl-i hakkın ihtilafı hakikatsizlikten gelmediği gibi, ehl-i gafletin ittifakı dahi hakikattarlıktan değildir (L 153).

Hakikaten: Hakikaten mümin Cennet'e layık ve kâfir Cehennem'e muvafık bir mahiyet kesbeder (S 28).

Hakikatli: İşte ey nefsim gibi bedbahtlık neticesinde bir kısım ömrünü nursuz felsefi ve ecnebi fünununa sarfeden ihtiyar kardeşlerim! Kur'an’ın lisanındaki mütemadiyen "La ilahe illa hu!" ferman-ı kudsisinden ne kadar kuvvetli ve ne kadar hakikatli ve hiç bir cihette sarsılmaz ve zedelenmez ve tegayyür etmez bir rükn-ü imaniyi anlayınız ki, nasıl bütün manevi zulümatı dağıtır ve manevi yaraları tedavi eder (L 243) ...

Hakikatmedar: Öyle de, evliya ve asfiya gibi O'ndan hayat alan semereleri ve hayattar tekemmülleriyle şecere-i mübarekelerinin hayattar, feyizdar ve hakikatmedar olduğuna delalet eden ve ikinci kanadının himayesi altında yetişen ve yaşayan velayetin bütün hak tarikatları ve İslamiyetin bütün hakikatlı ilimleri, Kur'an'ın ayn-ı hak ve mecma-i hakaik ve camiiyette misilsiz bir harika olduğuna şehadet eder (Ş:136) .

Hakikatperestlik: Hakperestlik hissi, hüsn-ü mücerret aşkı, cemalperestlik zevki, hakikatperestlik şevki verir; hem de aldatmaz (S 737).

Hakikatperestane: Hem nev-i insanın humsu, belki kısm-ı azamı, göz önündeki o Kur'an’a müncezibane ve dindarane irtibatı ve hakikatperestane ve müştakane kulak vermesi ve çok emarelerin ve vakıaların ve keşfiyatın şehadetiyle, cin ve melek ve ruhanilerin dahi tilaveti vaktinde pervane gibi hakperestane etrafında toplanması, Kur'an'ın kâinatça makbuliyetine ve en yüksek bir makamda bulunduğuna bir imzadır (Ş 137).

Hakikatperestlik: Fakat Risale-i Nur dairesine girenler, şahsi cesaretlerini kıymetleştirmek için, sarsılmaz bir sebat ve metanete ve ihvanlarının tesanüdüne cidden çalışmağa sarfedip, o cam parçası hükmünde şahsi cesaretini, hakikatperestlik sıddıkıyetindeki fedakârlık elmasına çevirmek gerektir (K 248).

Hakikatperver: Hem mümtaz ve hakperest ve hakikatbin bir dahidir, hem Kur'an’la barışık müstakim felsefenin hakikatperver bir feylesofudur, hem nazirsiz bir sosyolog (içtimaiyatçı) ve bir psikolog (ruhiyatçı) ve bir pedagog (terbiyeci)dur, hem daima hakikat terennüm etmiş ve eden, yüksek ve emsalsiz ve dahi bir müellif ve edibdir (S 762).

Hakikatperverlik: Çünki enaniyet ve nefsaniyetin şiddetle hüküm-ferma olduğu şu asırda, hepsinin derece-i ihtiyaç ve iştiyakı bir, kâffesinin ahlak ve etvarı bir, umumunun tarz-ı telakkisi bir ve yekdiğerine karşı (ah-i lieb ve üm'den) daha kavi bir rabıta-i hakikiye ile merbut, samimiyet ve hakikatperverlikte, âdeta yekdiğerine müsabaka eder derecede ciddi ve halis, kardeşlikte takip ettikleri hatt u hareket bir ve daha pek ziyade birbirine benzeyen tullab-ı nuraniyenin bu harika hallerini de ayrıca bir tevafukat-ı gaybiye sırasında görüyorum (B 69).

Hakikatsiz: Evet dinsiz felsefe, hakikatsiz bir safsatadır ve kâinata bir tahkirdir (S 131)...

Hakikatsizlik: Ehl-i hakkın ihtilafı hakikatsizlikten gelmediği gibi, ehl-i gafletin ittifakı dahi hakikattarlıktan değildir (L 153).

Hakiki: Evet o münim-i hakiki, bizden o kıymettar nimetlere, mallara bedel istediği fiat ise; üç şeydir: Biri zikir, biri şükür, biri fikirdir (S 7).

Hakikiye: Hem hiç akıl kabul eder mi ki, insanın başına ve içindeki havassına saçları adedince vazifeler yükletsin de, yalnız bir saç hükmünde ona bir ücret-i dünyeviye versin; adalet-i hakikiyesine zıt olarak ve hikmet-i hakikiyesine münafi, manasız iş yapsın (S 84)?

Hâlbuki: Hâlbuki meselemiz olan ubudiyet yolu, zararsız olmakla beraber ondan dokuz ihtimal ile bir saadet-i ebediye hazinesi vardır (S 19).

Hem: Hem hiç bir cihetle şüphe kabul etmeyen ve hiç bir vechile noksaniyeti olmayan, Güneş gibi zahir olan rahmetini ve ziya gibi görünen hikmetini inkâr ettirsin. Haşa (S 12)...

Hizmet: Eğer ben o hortumlu sineğin yerinde olsaydım; bu sanatı, bu kerr u ferr harbini ve su çıkarmak hizmetini çok uzun dersler ve çok müteaddit tecrübelerle ancak öğrenebilirdim (L 129).

İrade: Kalbe karışsanız. Evet, ben nasıl bu kış içinde baharı temenni ediyorum ve arzu ediyorum, fakat irade edemiyorum, getirmeye teşebbüs edemiyorum. Öyle de : Hâl-i âlemin salahatini temenni ediyorum, dua ediyorum ve ehl-i dünyanın ıslahını arzu ediyorum; fakat irade edemiyorum (M 69)…

İzhar: Muvaffakıyet ise, izhar edilir. Muvaffakıyetten geçse; olsa olsa bir ikram-ı İlahi olur. İkram-ı İlahi ise, izharı bir şükr-ü manevidir. Ondan dahi geçse, olsa olsa hiç ihtiyarımız karışmadan bir keramet-i Kur'aniye olur. Biz mazhar olmuşuz. Bu nevi ihtiyarsız ve habersiz gelen bir kerametin izharı, zararsızdır. Eğer adi keramatın fevkıne çıksa, o vakit olsa olsa Kur’an’ın icaz-ı manevisinin şuleleri olur. Madem icaz izhar edilir, elbette icaza yardım edenin dahi izharı icaz hesabına geçer; hiç medar-ı fahr u gurur olamaz, belki medar-ı hamd ü şükrandır (M 359).

Karine: Malumdur ki: İlm-i belagatta ve fenn-i beyanda uzak ve gizli manalara delalet etmek için karine tabir ettikleri emarelerden ve münasebetlerden birisi bulunsa, uzak bir mana ve gizli ve işari olan bir mefhum, karinenin kuvvetine göre sarih ve zahir manası gibi kabul edilir. İşte bu kaideye binaen, bu işari manaların her birisine müteaddit karineler, emareler bulunduğu gibi sair arkadaşları da ona karineler olur. Risale-i Nur'un mecmuundan haber veren sarih fıkralar dahi her birisine kuvvetli bir karinedir (Ş 731).

Madem: Madem her şey manen Bismillah der. Allah namına Allah'ın nimetlerini getirip bizlere veriyorlar. Biz dahi Bismillah demeliyiz (S 8).

Mademki: Öyle ise mademki Kur'an-ı Hâkim, mevcudatı delil yapıyor, bürhan yapıyor. Delil zahiri olmak, nazar-ı umuma çabuk anlaşılmak gerektir (S 243).

Şehadet: Demek bu Zatın vahdaniyete şehadeti, şahsi ve cüzi değil, belki, umumi ve külli ve sarsılmaz ve bütün şeytanlar toplansa, karşısına hiçbir cihetle çıkamaz bir şehadettir, diye hükmetti (T 361).

Şehadetli: Afyon havalisindeki şehadetli, nurlu, faaliyetli nurcu kardeşimiz Risale-i Nur'un mesleğine uygun olarak hizmet ediyormuş (HR 164).

Şehadetlik: Kebair çoktur, fakat ekberü’l-kebair ve mubikat-ı seba tabir edilen günahlar yedidir: "Katil, zina, şarap, ukuk-u valideyn (yani kat-ı sıla-yı rahm), kumar, yalancı şehadetlik, dine zarar verecek bidalara tarafdar olmak"tır (B 336).

Şehadetmeab: Bir vacibü’l vücud'a, sahib-i celal ve cemal; şu fıtrat-ı zişuur kati şehadetmeab. Bir şahidi o cezbe, hem diğeri incizap (S 700).

Şehadetname: “Musibetin Şehadetnamesi" namında o zaman Divan-ı Harp’teki müdafaatım kati gösterir ki, değil kurnazlık belki edna bir hileye tenezzül etmez bir tarzda hayat geçirmişim (M 70).

Şuhut: Yazılan Sözler tasavvur değil tasdiktir; teslim değil, imandır; marifet değil, şehadettir, şuhuttur; taklit değil tahkiktir; iltizam değil, izandır; tasavvuf değil hakikattır; dava değil, dava içinde bürhandır (M 365).

Şuhuden: Âlem-i İslamda her biri ümmetin ehemmiyetli bir kısmını daire-i dersine alıp harika irşat ve kerametlerle manevi terakki ettiren ve hüccetler yerinde müşahedata, keşfiyata dayanan ve aktap denilen en derin ehl-i tahkik ve hakikat, ruhani terakkilerinde Muhammed'in (asm.) risaletini ve sadıkıyetini ve en yüksek mertebe-i hakkaniyette bulunduğunu keşfen ve şuhuden görüp müttefikan ve mütetabıkan nübüvvetine şehadetleri öyle bir imzadır ki; onların umumu kadar bir yüksek mertebe-i kemalatı kazanmayan o imzayı bozamaz (Ş 628).

Şuhudi: Fakat o, insan gibi akıllı farzettiğimiz "Zehre", "Katre", "Reşha" şu hükümleri, yani pek büyük asarı güneşlerine isnat etmeleri aklidir, şuhudi değil (S 338).

Tarifat: Azamet-i bedeniyesi bu kadardır, şu kadardır..." diye tarifat var (M 61)?

Tarifname: Şu Yirmidokuzuncu Söz, tarifnamelerde yazıldığı gibi, bir müstensih hatt-ı hakikiyesine ihtiyarsız takarrüble, sırrı tezahüre başlamış ve diğer müstensih hatt-ı hakikisini bulmuş (B 357).

Tezahürat: Zaaf-ı mutlak içinde bir kuvvet-i mutlaka tezahüratı var. Ve acz-i mutlak içinde bir kudret-i mutlakanın asarı görünüyor. Mesela nebatatın tohumlarında ve köklerindeki ukde-i hayatiyelerinin intibahları zamanında gösterdikleri harika vaziyetleri gibi. Hem fakr-ı mutlak ve kuruluk içinde bir gına-i mutlakın tezahüratı var (S 663).

Tahşidat: Evet Kur'an’da bazı mühim tahşidat vardır ki, düşmanların kuvvetli olduğundan ileri gelmiyor. Belki haşmetin izharı ve düşman şenaatinin teşhiri gibi sebeblerden ileri geliyor (S 181).

Tarif: O üstat hem abddir; ubudiyet noktasında Rabbini tavsif ve tarif eder ki, Cenab-ı Hakk'ın dergâhında ümmetinin elçisi hükmündedir (S 122).

Tebliğ: Buna binaen yapılan ibadet, Cennet için olmamalıdır. Tebşirin siga-i emir kıyafetiyle zikri, tebliğin takdirine işarettir. Çünki Resul-ü Ekrem (ASM.) tebliğe memurdur, tebşire mükellef değildir. Takdir-i kelam: "Müjdeleyerek tebliğ et" demektir (İ 148).

Tebellüğ: Veya Cebrail (as.) Hazret-i Muhammed'e (asm.) tebliğ ederken her iki Hazretin arasında yapılan tebliğ-tebellüğ vaziyetini dinler gibi ol (Ms 140).

Tedbir: Tedbiri ona bırakmalı. Hikmetine itimat etmeli (S 3180) .

Tezahür: İnsanın camiiyeti ve şecere-i kâinatın en münevver meyvesi olduğundan, bütün kâinatta cilveleri tezahür eden esma-i hüsnayı, birden ayine-i ruhunda gösterebilmesi cihetiyle Cenab-ı Hak, tecelli-i zatıyla ve esma-i hüsnanın azami mertebede, nev-i insanın manen en azam bir ferdine, tecelli-i azam tezahür eder ki; bu tezahür ve tecelli, Mirac-ı Ahmedî (ASM.) sırrıdır (S 562).

Tezahürat: Zevilhayat olanların tezahürat-ı hayatiye denilen, Halıklarına tahiyyatları; ve rumuzat-ı hayatiye denilen, Sani'lerine tesbihatları ve semerat ve gayat-ı hayatiye denilen, vahibü’l-hayat'a arz-ı ubudiyetlerini bilerek müşahede etmek, tefekkür ile görüp şehadetle göstermektir (S 128).

Tezahürsüz: Ve keza ziyasız güneşin vücudu mümkün olmadığı gibi, uluhiyet de tezahürsüz olamaz (MN 37).

Yakin: Evet kalplerde, perde-i gaypta ihtar edici bir zata bakan hiçbir hatırat-ı gaybiye; ve ilham edici bir zata baktıran hiçbir ilhamat-ı sadıka; ve hakka’l-yakin suretinde sıfat-ı kudsiye ve esma-i hüsnanı keşfeden hiçbir itikad-ı yakine; ve enbiya ve evliyada bir vacibü’l vücud'un envarını ayne’l-yakin ile müşahede eden hiçbir nurani kalb; ve asfiya ve sıddıkinde, bir Halık-ı külli şey'in ayat-ı vücubunu ve berahin-i vahdetini ilme’l-yakin ile tasdik eden, ispat eden hiçbir münevverbürhan yoktur ki, senin vücub-u vücuduna ve sıfat-ı kudsiyene ve senin vahdetine ve ehadiyetine ve esma-i hüsnana şehadet etmesin, delaleti bulunmasın ve işareti olmasın (Ş 56).

Doğruluk ile ilgili hakkaniyet, sadakat türevi kelimeler:

Hakkaniyet: İşte Hazret-i Gavs'ın davasına bu ihbar-ı gaybisi en bahir bürhan olduğu gibi, Risale-i Nurun eczalarının hakkaniyet ve ulviyetine bir hüccet-i katıa hükmündedir (ST 149).

Hakkan: Hakkan, şöyle bir muhteşem sarayın, senin gibi sadık ve müdakkik bir muarrifi lazımdır (S 122).

Hakkani: Elbette ve elbette sizler yüksek adalet ve hakikatperverliğinizle, her türlü fani endişelerin fevkinde yüksek hakperestliğinizle Risale-i Nur'un o hakkani ve Kur'ani çehresini ve hakiki kıymetini takdir ile görüp anlayacaksınız (Ş 560).

Hakkaniyetli: Kur'an semavi, hakkaniyetli ve kendi Halık-ı Rahiminin mübarek kelamı olduğunu imza ediyor (Ş 137).

Sadakat: Bediüzzaman'ın, Risale-i Nur davasında öyle bir itminanı, öyle bir sıdk ve Bediüzzaman'ın, Risale-i Nur davasında öyle bir itminanı, öyle bir sıdk ve sadakatı, öyle bir sebat ve metaneti, öyle bir ihlası vardır;S 759ı, öyle bir sebat ve metaneti, öyle bir ihlası vardır (S 758).

Sadık: Bir davada iki şahid-i sadık kâfidir. Bu davamızdaki kasıt ve irademiz taalluk etmeyerek, üç-dört sene sonra muttali olduğumuza yüz şahid-i sadık bulunabilir (M 366).

Sıdk: Demek bütün enbiyanın kuvvet-i icmaı ve mucizatlarının şehadeti, onun sıdk u hakkaniyetine bir nokta-i istinat teşkil eder. Hem onun terbiyesi ve irşadı ve nur-u şeriatıyla kemal bulan bütün evliya ve asfiyanın sultanı ve üstadıdır. Öyle ise, onların sırr-ı kerametlerini ve icmakârane tasdiklerini ve tahkiklerinin kuvvetini camidir. Çünki onlar üstadlarının açtığı ve kapıyı açık bıraktığı yolda gitmişler, hakikati  bulmuşlar. Öyle ise, onların bütün kerametleri ve tahkikatları ve icmaları, o mukaddes üstadlarının sıdk u hakkaniyeti için bir nokta-i istinat temin eder (M 190).

Tasdik: Çünki hem tahayyül, hem tevehhüm, hem tasavvur, hem tefekkür; tasdik-ı akliden ve izan-ı kalbiden ayrıdırlar, başkadırlar. Onlar bir derece serbesttirler. Cüz-i ihtiyariyeyi pek dinlemiyorlar. Teklif-i dinÎ altına çok giremiyorlar. Tasdik ve izan, öyle değiller. Bir mizana tabidirler. Hem tahayyül, tevehhüm, tasavvur, tefekkür, nasılki tasdik ve izan değiller. Öyle de şüphe ve tereddüt sayılmazlar (S 277).

Sadakatmedar: Hüsrev'in çok şirin ve fevkalade yazdığı Hastalar Lem'ası ile Esma-i Sitte Lem'ası, benim nazarımda elmasla yaldızlı yazılan ve onlar kadar uzun iki mektub-u sadakatmedar hükmünde bana göründü (K 33).

Sadakatli: O sıralarda en sadakatli zannettiğim bir arkadaşımda, umulmadık bir sadakatsizlik ve hatıra gelmez bir vefasızlık gördüm (L 239).

Sadakatsizlik: Şimdi aile hayatında en mühim nokta budur ki; kadın, kocasında fenalık ve sadakatsizlik görse, o da kocasının inadına kadının vazife-i ailevisi olan sadakat ve emniyeti bozsa, aynen askerideki itaatın bozulması gibi, o aile hayatının fabrikası zir ü zeber olur (L 204).

Sadık: Madem şu mevcudat; hak söyleyen sadık kelimeleri, şu hadisat-ı kâinat; doğru söyleyen natık ayetleri olan Cenab-ı Hak vadetmiş, elbette yapacaktır (S 80).

Sadıkane: Ve bilfiil onların hakikat-ı ihlaslarına ve sadıkane olan hizmetlerine bir cihette iştirak etmek niyetiyle, onların hacat-ı maddiyelerinin tedarikiyle meşgul olup, vakitlerini zayi etmemek için, sadaka ve hediye gibi maddi menfaatlerle yardım edip, hürmet etmişler. Fakat bu muavenet ve menfaat istenilmez, belki verilir (L 168).

Sadıkıyet: Ve lisan-ı kal ve icma' ile vahdaniyete delalet ettikleri gibi, lisan-ı hal ile ve ittifakla bu zatın sadıkıyetine şehadet ediyorlar diye anladı (Ş 130).

Sadıka: Hadd ü hesaba gelmeyen ehl-i keşfin ve şuhudun onlarla temas etmeleri, hatta ehl-i keşf-el kuburun onları görmeleri, hatta bir kısım avamın da onlarla muhabereleri ve umumun da rüya-yı sadıkada onlarla münasebet peyda etmeleri, muzaaf tevatürler suretinde âdeta beşerin ulum-u mütearifesi hükmüne geçmiştir (S 516).

Sıdk: Ve hiçbir veçhile hulf ve hilafa mecburiyeti olmayan ve hiçbir cihetle hilaf haysiyetine yakışmayan ve bütün görünen işler sıdkına şehadet eden bir zatı tekzip ediyorsun (S 54).

Tasdik: Diğer adam ise; mümindir. Cenab-ı Halık'ı tanır, tasdik eder (S 17).

Tasdikan: Ben de tasdikan derim ki: Eğer o hastalık yirmi derece tezauf etseydi, bizlere kazandırdığı neticeye nisbeten yine ucuz düşerdi ve rahmet olurdu (K 107).

Tasdikgerdesi: Evet, yüz bin Peygamberlerin (Aleyhimüsselam) tevatürleriyle ve ihbaratlarının vahy-i İlahiye mazhariyet noktasında ittifaklarıyla ve nev-i beşerden ekseriyet-i mutlakanın tasdikgerdesi ve rehberi ve muktedası ve vahyin semereleri ve vahy-i meşhut olan kütüb-ü mukaddese ve suhuf-u semaviyenin delail ve mucizatlarıyla, hakikat-ı vahyin tahakkuku ve sübutu bedahet derecesine geldiğini bildi ve vahyin hakikati  beş hakikat-ı kudsiyeyi ifade ve ifaza ediyor diye anladı (Ş 122).

Tasdikkârane: Yalnız, Kur'an-ı Hâkim'in bu zamanda bir mucize-i maneviyesi olan Risale-i Nur hesabına ve ben de onun bir şakirdi olmak haysiyetiyle, ona karşı tasdikkârane teslimi ve irtibatı şakirane kabul ediyorum (T 302).

Görev ile ilgili hikmet, hizmet, mütalaa, tefekkür, vazife türevi kelimeler:

Hikmet: Medeniyetin ruhu olan felsefe-i Avrupa ve hikmet-i beşeriyeyi, hikmet-i Kur'an’la yirmi beş adet Sözlerde mizanlarla iki hikmetin müvazenesinde, hikmet-i felsefiye acize ve hikmet-i Kur'aniyenin mucize olduğu katiyetle ispat edilmiştir. Nasılki Onbirinci ve Onikinci Sözlerde, hikmet-i felsefiyenin aczi ve iflası; ve hikmet-i Kur'aniyenin icazı ve gınası ispat edilmiştir, müracaat edebilirsin (S 411).

Hikmeten: Belki hikmeten daha acip ve intizamca daha garip bir surette hikmet ve inayet-i İlahiye tecelli ediyor (S 249).

Hikmetfeşan: Hem ism-i azamın muhitinden nüzul ile arş-ı azamın bütün muhatına bakan, teftiş eden hikmetfeşan bir kitab-ı mukaddestir (S 134).

Hikmetli: İşte şu derece hikmetli ve intizamlı teçhizat ve tezyinat; elbette nihayetsiz kadir bir sultanın, nihayet derecede hâkim bir hâkimin emriyle olduğunu kör olmayanlara gösterir (S 51).

Hikmetmedar: Bilmüşahede gözümüzle görünen ve muhit ve daimi ve muntazam ve dehşetli ve semavi ve arzi olan bütün mevcudatı çeviren ve tebdil ve tecdit eden ve kâinatı kaplıyan faaliyet-i müstevliye hakikati  görünmesi ve o her cihetle hikmetmedar faaliyet hakikatinin içinde tezahür-ü rububiyet hakikatinin bilbedahe hissedilmesi ve o her cihetle rahmet-feşan tezahür-ü rububiyet hakikatinin içinde tebarüz-ü uluhiyet hakikati  bizzarure bilinmiş olmasıdır (Ş 144).

Hikmetnüma: Hem her bir zerre, öyle bir nakş-ı sanatta işler ki; ya bütün zerratla münasebettar, her birisine ve umumuna hem hâkim ve hem her birisine ve umumuna mahkûm bir vaziyette bulunmakla, o hayretfeza sanatlı nakşı ve hikmetnüma nakışlı sanatı bilir ve icat eder. Bu ise, binler defa muhaldir (S 554).

Hikmetperverane: Elbette ve her halde, bu hikmetperverane intizam ve bu gözümüz önündeki maslahatkârane çeşit çeşit hadsiz intizamat-ı mahlukat, bedahet derecesinde delalet ve şehadet eder ki; bu mevcudatın halıkı ve müdebbiri birdir, faildir, muhtardır (Ş 163).

Hikmetresan: Dört sene evvel Burdur'a geldiğimde, kardeşimiz Şeyh Mehmed Efendi'nin delalet ve tavassutu ile muhabereye başlamış ve binnetice hikmetresan ve nurfeşan ve müşkilküşa ve kâinatın muamma-yı tılsımını açan anahtarları bu fakirin eline veren yine o risalelerdir (B 99).

Hikmetsiz: Güya o nam ile mahiyeti anlaşıldı, adileşti, hikmetsiz, manasız kaldı (S 175).

Hikmetsizlik: Ta, abesiyet ve hikmetsizlik içine girebilsin. Belki her şeyin gayat-ı vücudu ve netaic-i hayatı üç kısımdır (S 75).

Hikmettar: Evet kemik gibi bir kuru ağacın ucundaki tel gibi incecik bir sapta gayet münakkaş, müzeyyen bir çiçek ve gayet musanna ve murassa bir meyve, elbette gayet sanatperver mucizekâr ve hikmettar bir Saniin mehasin-i sanatını zişuura okutturan bir ilannamedir. İşte nebatata hayvanatı dahi kıyas et (S 69.

Hizmet: O rahmet, öyle bir sultan-ı zülcelal'e vesiledir ki, yıldızlarla zerrat beraber olarak kemal-i intizam ve itaatle -beraber- ordusunda hizmet ediyorlar (S 14).

Mütalaa: Mistar-ı kader üstünde kalem-i kudretiyle yazılan mektubat-ı Rabbaniyeyi mütalaa makamında, tefekkür ve istihsan vazifesine başladılar (S 124).

Mütalaacı: Onlar dahi ins ve cin gibi, şu âlem sarayının seyircileri ve şu kâinat kitabının mütalaacıları ve şu saltanat-ı rububiyetin dellallarıdırlar (S 176).

Mütalaagâh: Demek ona bakan her zişuura, ibret-nüma bir mütalaagâhtır (S 75).

Tefekkür: Nefsi tefekkürde tafsilatlı, afaki tefekkürde ise icmali yaparsan, vahdete takarrüp edersin (MN 147).

Tefekkürat: İşte bu çeşit ibadat ve tefekküratla hakiki insan olur, ahsen-i takvimde olduğunu gösterir. İmanın yümnüyle emanete layık, emin bir halife-i arz olur (S 330).

Tefekküri: Âdeta sathilik havasıyla kuruyor gibi, az bir yaşlık kalıyor ki; kuvvetli, tefekküri bir ameliyatla, ancak evvelki hâli iade edilebilir (S 491).

Tefekkürname: Risale-i Nur'un içinde, lisan-ı Cennet ve üslub-u Muhammed (Aleyhissalatü Vesselam) ve tarz-ı Kur'an-ı bahşayiş-i rahmet ile meydan-ı zuhura gelerek "Tefekkürname" ismiyle müsemma olan bu Lem'anın bir kısmı, nümune olarak bu mecmuaya dercedilmiş olup, tamamı teksir Lem'alar mecmuasında neşredilmiştir (L 430).

Vazife Risale-i Nurun mesleği ise; vazifesini yapar, Cenab-ı Hakk'ın vazifesine karışmaz. Vazifesi tebliğdir. Kabul ettirmek, Cenab-ı Hakk'ın vazifesidir. Hem, kemmiyete ehemmiyet verilmez (K 259).

Vazife: Vazife-i hayatını bitirenler, bu dar-ı faniden, manen mesrurane, dağdağasız diğer bir âleme giderler (S 17).

Vazifedar: Ta yeni vazifedarlara yer açılsın, gelip çalışsınlar. Bütün tevellüdat-ı hayvaniye ve insaniye ise; ahz-ı askere, silah altına, vazife başına gelmektir (S 17).

Vazifedarlık: Küfür ise; onları ayinedarlık ve vazifedarlık ve manidarlık makamından düşürüp, abesiyet ve tesadüfün oyuncağı derekesine ve zeval ve firakın tahribiyle çabuk bozulup değişen mevadd-ı faniyeye ve ehemmiyetsizlik, kıymetsizlik, hiçlik mertebesine indirdiği gibi (S 320).

Vazifeperver: Seferberlikte bir taburda biri muallem, vazifeperver; diğeri acemi, nefisperver iki asker beraber bulunuyordu (S 22).

Vazifesiz: Kâinatı abes ve gayesiz itikat eden felasife-i abesiyyun gibi kendilerini başıboş, hikmetsiz, gayesiz, vazifesiz, halıksız mı zannediyorlar (S 386)!

Vazifesizlik: Ancak, aleyhimizde bir karar verilmesine binde bir ihtimal olsa da üzerime aldığım bir masumun müdafaasını ihmal etmeyi bir vazifesizlik sayarım (T 655).

Vazifeşinaslık: Bunlarda hayat-ı içtimaiyeye malikiyet ve fevkalade vazifeşinaslık ve çalışma bulunduğunu müşahede ettiğim için cumhuriyet perverliklerine mükâfaten kendilerine muavenet etmek istiyorum, cevabında bulunmuştur (T 39)...

Vazifeten: Üçüncü bir daire içinde, hayret-engiz zahiren ve keyfiyeten küçük, hakikaten ve vazifeten ve kemmiyeten büyük, bir küçük âlemi gördüm ki zerrat-ı vücudiyemden ta havass-ı zahiriyeme kadar, taife taife vazife-i ubudiyetle ve şükraniye ile meşgul bir cemaat gördüm (M 383).

Vezaif: Şimdi acaba âlemde Muhammed-i Arabi Aleyhissalatü Vesselam'dan -beyan olunan evsaf ve vezaife- daha ehil ve daha cami kim zuhur etmiş? Ve rütbe-i risalete ve vazife-i tebliğe ondan daha elyak, daha evfak hiç zaman göstermiş midir (S 63)?

İrade, yaklaşım, tedbir ile ilgili irade, karine, tedbir, yakin türevi kelimeler:

irade:     Hem hiç mümkün olur mu ki; acip mucizelerle, garip ve kıymettar şeylerle dolu hazineler sahibi, sarraf bir tarif edici ve vassaf bir teşhir edici vasıtasıyla enzar-ı halka arz ve başlarında izhar etmekle, gizli kemalatını beyan etmek irade etmesin ve istemesin (S 61)?

Bilirade: Ben bilfiil o muhabbeti etmezsem de bi’l-istidat, bi’l-iman, bi’n-niyye, bi’l-kabul, bi’t-takdir, bi’l-iştiyak, bi’l-iltizam, bi’l-irade suretinde ediyorum, diyecek ve hakeza (L 59)...

İradesiz: İhtiyarsız, iradesiz, kasıtsız, şuursuz esbap ve tabiatın işi olmadığı gibi, müdahaleleri dahi olamaz (L 309).

İradet: Gökleri yıldızlarıyla, zemini müştemilatıyla ve bütün mahlukatı bütün keyfiyatıyla teshir eden kudretinin ve iradetinin ve hikmetinin ve hâkimiyetinin ve rahmetinin hakkı için, nefsimi bana müsahhar eyle (L 421)!

İradevi: Onaltıncı Söz'de ispat ve izah edildiği gibi deriz ki: Madem, güneş gibi aciz ve müsahhar mahluklar ve ruhani gibi madde ile mukayyet nim-nurani masnular ve şu çınar ağacının manevi nuru, ruhu hükmünde olan ukde-i hayatiyesi ve merkez-i tasarrufu olan emri kanunlar ve iradevi cilveler, nuraniyet sırrıyla bir yerde iken ve birtek müşahhas cüzi oldukları halde, pekçok yerlerde ve pekçok işlerde bilmüşahede bulunabilirler (S 611).

İradi: Hatta letafetin hatırı için, iradi ve suni ve taklidi olmamak lazım gelirken, suni ve kasdi bir surette o gaybi anahtarların taklidini yapıyorlar (Ş 713).

İradiye: Tabiat, misali bir matbaadır, tabi değil; nakıştır, nakkaş değil; kabildir, fail değil; mistardır, masdar değil; nizamdır, nazım değil; kanundur, kudret değil; şeriat-ı iradiyedir, hakikat-ı hariciye değil (M 453).

Karine; Buradaki mana-yı işari ve medlul-ü mecazilere, karinelerin en güzeli ve latifi; aynı tertibi muhafaza ile verilen isimlerin münasebetidir (M 449).

Tedbir: Küre-i arz simasında nebatat ve hayvanatın tedbir ve terbiye ve idaresindeki teşabüh, tenasüp, intizam, insicam, lütuf ve merhametten tezahür eden Sikke-i Kübra-i Rahmaniyettir ki, "Bismillahirrahman" ona bakıyor (S 8).

Tedbirsizlik: Ve seyyiat ve tahribat ve zayiat ise, reisinin tedbirsizliğine ve kusurlarına verilir (Ş 594).

Tebliğ: Acaba o yaver-i ekrem o ferman-ı azamla beraber bütün kuvvetiyle dava edip tebliğ ettikleri şu tebdil-i memleket meselesi, hiç kabil midir ki itiraz kabul etsin (S 58).

Tebliğname: Samsun'dan gelen tebliğnameye karşı kısaca cevabımı Samsun Heyet-i Hâkimesine takdim ediyorum (EL2 178).

Yakin: Öyle ise bu sahife-i havanın hakkalyakin, aynelyakin, ilmelyakin derecesinde bedahetle Zat-ı Zülcelal'in hadsiz gayr-ı mütenahi ilmi ve hikmetle çalıştırdığı kalem-i kudret ve kaderin mütebeddil sahifesi ve bir levh-i mahfuzun âlem-i tegayyürde ve mütebeddil şuunatında bir levh-i mahv-ispat namında yazar bozar tahtası hükmündedir (S 162).

Yakinen: Yakinen bilirsin; o adam kendi namıyla, kendi kuvvetiyle hareket etmiyor (S 7).

Yakiniyat: Eğer bunda şüphe olursa, beşerin yakiniyatında emniyet kalmaz (İ 198).

Yakiniye: Mesail-i yakiniyede bürhan-ı mantıki lazımdır (S 615).

Öğrenme ile ilgili muallim, şakirt, tilmiz, talebe türevi kelimeler:

Muallim: Şu cezire-i vasiada vahşi ve adetlerine mutaassıp ve inatçı muhtelif akvamı, ne çabuk adat ve ahlak-ı seyyie-i vahşiyanelerini defaten kal' ve ref'ederek bütün ahlak-ı hasene ile techiz edip bütün âleme muallim ve medeni ümeme üstat eyledi. Bak! Değil zahiri bir tasallut, belki akılları, ruhları, kalbleri, nefisleri fetih ve teshir ediyor. Mahbub-u kulup, muallim-i ukul, mürebbi-i nüfus, sultan-ı ervah oldu. (S 236) ).

Mallime: İhtiyaçtır terakkinin üstadı. Sıkıntıdır muallime-i sefahet (S 726).

Muallimlik: Bundan anlaşılıyor ki: Kur'an, ümmi bir kavme ve mübtedi bir muhite muallimlik yapıyor (İ 33).

Muallimsiz: Şu gördüğümüz ve nutkunu işittiğimiz üstadın vücududur. Çünki o bulunmazsa, bütün maksatlar beyhude olur. Çünki anlaşılmaz bir kitap, muallimsiz olsa; manasız bir kağıttan ibaret kalır (S 122).

Şakirt: Medreset-üz Zehra'nın maddi tesisine çok maniler bulunduğundan, şimdilik Nur şakirtlerinin heyet-i mecmuasının dairesinden ibarettir. (E 240).

Talebe: Eğer beşerin ekseriyet-i mutlakası bir mekteb-i alinin talebesi gibi, bir tarz-ı hayat-ı içtimaiyeyi giyse, bir seviyeye girse; o vakit mezhebler tevhit edilebilir (S 485).

Talebesiz: Çünki Barla, birinci medrese-i Nuriye şerefini kazanmasından, o mübarek medreseyi talebesiz bırakmak caiz değil. İnşaallah tekrar şenlenecek (E 152).

Talebesizlik: Hem bu talebesizlik zamanında, melaikelerin hürmetine mazhar olan talebe-i ulum-u diniye sınıfına dahil olup âlem-i berzahta -talii varsa, tam muvaffak olmuşsa- Hafız Ali ve "Meyve"de bahsi geçen meşhur talebe gibi; şüheda hayatına mazhar olmaktır (E 191).
tilmiz: Nefs-i emmarem ile kalbimdir. İkincisi: Felsefe şakirdleriyle, Kur'an-ı Hâkim tilmizleridir (S 58).

Örneklendirme ile ilgili misal, örnek, tavsifname türevi kelimeler:

Misal: Ali Şentürk'ün mektubunda ismi bulunan müfti-i belde Ali Rıza'ya pek çok selam edip Ali Rıza namındaki çok ehemmiyetli kardeşlerimizin içinde Nur dairesine girdiğini ve çoklara hüsn-ü misal olacağını tebliğ ediniz (E 260).

Bimisal: Öyle de: O celil-i pürkemal, o cemil-i bimisal, o vacibü’l-vücut, o mucid-i küll-i mevcut, o şems-i sermet, o sultan-ı ezel ve ebet, sana senden yakındır (S 198).

Misalî: Zira görüyoruz ki; vazifesinin bitmesiyle ömrüne nihayet verilen ve şu âlem-i şehadetten göçüp giden herşeyin Hafiz-i Zülcelal, birçok suretlerini elvah-ı mahfuza hükmünde olan hafızalarda ve bir türlü misalî ayinelerde hıfzedip, ekser tarihçe-i hayatını çekirdeğinde, neticesinde nakşedip yazıyor (S 77).

Misaliye: Mesela, Güneş seyyarelerden tut ta katrelere kadar, ta camın küçük parçalarına kadar ve kar'ın parlak zerreciklerine kadar şu Güneş'in misaliyesinden ve inikasından bir turrası, Güneş'e mahsus bir eser-i nuranisi görünüyor (S 296).

Örnek: Bediüzzaman'ın bu hâli de, bütün İslam mücahitlerine ve umum Müslümanlara bir örnektir (S 757).

Tavsif: Hem binler dua ve münacatlarından Cevşenü’l-Kebir ile, öyle bir marifet-i Rabbaniye ile, öyle bir derecede Rabbini tavsif ediyor ki; o zamandan beri gelen ehl-i marifet ve ehl-i velayet, telahuk-u efkâr ile beraber, ne o mertebe-i marifete ve ne de o derece-i tavsife yetişememeleri gösteriyor ki, duada dahi onun misli yoktur (Ş 128).

Tavsifat: Bir ineği kesmek gibi bir vakıa-i cüziyeyi, o kadar mühim tavsifat ile böyle zikretmek, hatta o sure-i azimeye de El-Bakara tesmiye etmekte ne münasebet var (S 245)?

Tavsifname: … Halil İbrahim'in de son Risale-i Nur hakkındaki tavsifnamesini dahi bunun gibi Sikke-i Tasdik-i Gaybi'nin arkasında yazılmasını münasip gördük ve burada da öyle yaptık (E 110).

Temsil: Halık'a mahsus olan icraat-ı İlahiyeyi yalnız temsil edip ubudiyetkârane nezaret eden İsrafil (as.)  ve Azrail (as.)  ve hayat dairesinde rahmetin en cemiyetli, en geniş, en zevkli olan rızıktaki ihsanat-ı Rahmaniyeye nezaretle beraber şuursuz şükürleri şuur ile temsil eden Mikail (as.)  gibi meleklerin pek acip mahiyette olarak bulunmaları ve vücutları ve ruhların bekaları, saltanat ve haşmet-i rububiyetin muktezasıdır (Ş 264).

Timsal: Şemsin feyz-i tecellisi olan timsali ve aksi, denizin yüzünde ve denizin her bir katresinde aynı hüviyeti gösterir (S 526).

Uyarma ile ilgili tembel türevi kelimeler:

Tembel: Cehl-i mürekkep içinde, tembellik döşeğinde, gaflet uykusunda söylediğin şu söze mukabil "beş ikaz"ı benden işit. (S 269);
İşte ey tembel nefsim! (S 22).

tembelleş-: Belki tembel olmayan, fakat tenbelleşen Abdülmecid de görür (B 357).

tembellik: Bir hizmetkârın vazifesi dahi, yalnız o bağa yayılacak ve içilecek suyun mecrasındaki deliğin kapağını açmaktır ve şu hizmetkâr ise tembellik etti, deliğin kapağını açmadı (S 167).

RİSALE-İ NURLARDA BEDİÜZZAMAN’IN EĞİTİMCİ YÖNÜNE VURGULAR
Bediüzzaman’ın acziyet ve beraberlik gösterme yoluyla, kendine hitap yoluyla; dostça, ortakça, övgü, temennide bulunma, tavsiye etme, telkin, tevekkül, örnek verme, sebeplere bağlananları uyarma, suçlama, bilgilendirme, izah, uyarı, tasdik, delil gösterme, yumuşak davranma, dua yoluyla; İslam’a sataşanlara karşı sert ikazlarla muhataplarını uyararak onları eğittiği görülmektedir.

Acziyet gösterme yaklaşımı:

“Biçare Said” …

Bu hâl altmış sene sonra doğrudan doğruya gösterdi ki, o vaziyet ulum-u imaniyeyi üç-dört ayda, kısa bir zamanda ellere verebilecek bir tefsir-i Kur'ani çıkacak ve o biçare Said de onun hizmetinde bulunacak işaretiyle; hem bir zaman gelecek ki, değil on beş sene belki bir sene de ulum-u imaniyeyi ders alacak medreseler ele geçmeyecek ve azalacak bir zamana bir nevi işaret-i gaybiye gibi manalar hatıra geliyor (EL2 73). 

Benim biçare Said'in içinde hiçbir hakkı yoktur (EL2 232).

Beraberlik gösterme yaklaşımı:

“adam”, “ey nefsimle beraber beni dinleyen arkadaş”, “(bedbaht / bahtiyar) kardeş”…

Ey nefsim ve ey nefsimle beraber bu hikâyeyi dinleyen adam! Eğer bedbaht kardeş olmak istemezsen ve bahtiyar kardeş olmak istersen, Kur'an'ı dinle ve hükmüne muti ol ve ona yapış ve ahkâmıyla amel et (S 37).

Ey nefsimle beraber beni dinleyen arkadaş! Hikâye-i temsilîyede demiştik: Bir adada bir içtima var (S 70)...

Birader, haşir ve ahireti basit ve avam lisanıyla ve vazıh bir tarzda beyanını ister isen, öyle ise şu temsilî hikâyeciğe nefsimle beraber bak, dinle (S 48).

Ey kardeş! Eğer hikmet-i âlemin tılsımını ve hilkat-i insanın muammasını ve hakikat-ı salatın rumuzunu bir parça fehmetmek istersen, nefsimle beraber şu temsilî hikâyeciğe bak (S 120).

Şu ince ve derin manayı bir parça fehmetmek için "beş nükte"yi nefsimle beraber dinlemek lazım (S 40)... 

İşte sen böyle bir ganiyy-i mutlak'ın abdisin. Abdiyetine şuurun varsa, senin elim fakrın leziz bir iştiha olur." Ben de o dersimi aldım. Nefsimle beraber "Evet evet, doğrudur." deyip mütevekkilane "Hasbünallahü ve nimelvekil" dedim (S 65).

Vicdanda firdevslerin kapıları açılır, dünya olur bir cennet. İçinde ruhlarımız, eder pervaz u perdaz, olur şehbaz u şehnaz, yelpez namaz u niyaz. Ey aziz yoldaşım! Şimdi Allah'a ısmarladık. Gel, beraber bir dua ederiz, sonra da buluşmak üzere ayrılırız (S 745)...

Ey aziz arkadaşım! İkinci yolumuzda, o nurani tarikte bir hâleti hissettik; o hâletle oluyor hayat, maden-i lezzet. Alam, olur lezaiz (S 744).

Kendine hitap yoluyla yaklaşım:

“Biçare, ey nefis”, “ey bedbaht nefsim”, “ey mağrur”, “mütekebbir”, “mütemerrit nefis”, “eyyühen-nefis”, “biçare Said”, “eyyühe's-Said”, “çok hasta”, “çok ihtiyar”, “garip”, “tecrit içinde Said Nursi”, “biçare Said” …

Zamanın geçti kabirden başka mekânın var mı? Biçare! Aczine ve fakrına bir had var mı? Emellerin nihayetsizdir, ecelin yakındır (MN 97).

Ey nefis! Bil ki dünkü gün senin elinden çıktı. Yarın ise senin elinde senet yok ki, ona maliksin (S 272).

Ey bedbaht nefsim! Acaba ömrün ebedi midir (S 269) !

İlem ey mağrur, mütekebbir, mütemerrit nefis! Sen öyle bir zafiyet, aciz, fakirlik, miskinlik gibi hâllere mahalsin ki, ciğerine yapışan ve çok defa büyülttükten sonra ancak görülebilen bir mikroba mukavemet edemezsin; seni yere serer, öldürür (MN 87)...

İşte ey tembel nefsim! Ve ey hayalî arkadaşım! İşte ey tembel nefsim! Ve ey hayalî arkadaşım (S 36) !

Eyyühen-nefis! Sen her bir eserde müessirin azametini görmek istiyorsun; fakat, haricî olan manaları zihnî manalarda arıyorsun. Esma-i hüsnanın her birisinde bütün esmanın şuaatını görmek istiyorsun (MN 113).

İşte ey tembel nefsim! Beş vakit namazı kılmak, yedi kebairi terketmek; ne kadar az ve rahat ve hafiftir. Neticesi ve meyvesi ve faidesi ne kadar çok mühim ve büyük olduğunu; aklın varsa, bozulmamış ise anlarsın. Ve fısk ve sefahete seni teşvik eden şeytana ve o adama dersin: Eğer ölümü öldürüp, zevali dünyadan izale etmek ve aczi ve fakrı, beşerden kaldırıp kabir kapısını kapamak çaresi varsa, söyle dinleyelim (S 32).

Evet sünnete muhalif hareket etmemek ve siyasete karışmamak için yirmiüç sene işkenceli esareti, hapsi, ihanetleri kabul eden ve siyasete girmemek için bütün dünyevi rütbelerinden yüzünü çeviren biçare Said'i onlara benzetmek öyle soğuk bir hatadır ki; bugünlerde hararetli ümidlerimizi kıran o iddianın aynı zamanında gelen kar ve soğuktan daha barittir (Ş 426).

Bu biçare Said'in gayet muhtaç olduğu ve yetmiş seneden beri o sanatla meşgul olması ve bazı gün iki yüz sahife kadar tashihe mecbur olmasıyla beraber on yaşındaki zeki bir çocuğun on günde muvaffak olduğu yazı kadar bir yazıya malik olamadığına hayret ediliyordu (EL2 75).

İlem eyyühe's-Said! Nedir bu gurur ve nedir bu gaflet (MN 96)?

Çok hasta, çok ihtiyar, garip, tecrit içinde Said Nursi (EL2 184).

Bu biçare Said'dir. Herkesin arzu ettiği ve istediği ve ferahla kabul ettiği, şahsına karşı hürmet ve muhabbet ve sohbet, -fakat Risale-i Nur'a taalluk eden noktalar haricinde- bana ağır geliyor, beni sıkıyor, müteessir ediyor. (K 135)

Eğer şahsi görüşmek istenilse, bütün Nur Talebeleri bir cihette bu biçare Said'in dava vekilleri olduğu gibi, İstanbul'da ve Ankara'da avukatları bulunduğundan, isteyenler onlarla görüşebilir (EL2 229).

Dostça yaklaşım:

“Ey aziz arkadaş”, “ey aziz arkadaşım”, “ey yoldaş-ı hüşdar”, “ey aziz” …

Ey aziz arkadaş! Cenab-ı Hakk'ın şu tasarrufatından ve şuunatından anlaşıldı ki, arz meydanında yapılan nebati haşirler ve neşirler ve sair içtima ve iftiraklar maksud-u bizzat değildir (MN 47).

Ey aziz arkadaşım! İkinci yolumuzda, o nurani tarikte bir hâleti hissettik; o hâletle oluyor hayat, maden-i lezzet. Alam, olur lezaiz (S 744).

Ey yoldaş-ı hüşdar! Sırat-ı müstakimin o meslek-i nurani, mağdup ve dallinin o tarik-ı zulmani, tam farklarını görmek eğer istersen ey aziz, Gel vehmini ele al, hayal üstüne de bin, şimdi seninle gideriz zulümat-ı ademe. O mezar-ı ekberi, o şehr-i pür-emvatı bir ziyaret ederiz (S 740).

Ortakça yaklaşım:

“Ey sersem arkadaş”, “tembellik ettik (biz)”, “ey aziz” …

İşte ey sersem arkadaş! Şu padişahın hazine-i hassasına mahsus bin nişan taşıyan şu nurani ve muhteşem ve pek ciddi zatın bütün kuvvetiyle Bin nişan ise, ehl-i tahkik yanında bine baliğ olan mucizat-ı Ahmediyedir (asm.) (S 289).

Der tarik-ı acz-mendi lazım amed çar çiz: fakr-ı mutlak, acz-i mutlak, şükr-ü mutlak, şevk-i mutlak ey aziz (M 25)!

Tembellik ettik. Beş sene yirmi dört saat talim, meşakkat, tahrik ile bir nevi namaz kıldırdı (T 134).

Ey aziz kardeşim! Allah'a karşı âcizlik ve ihtiyacını hissetme esasına dayanan bu yolda şu dört şey (M 351):

Övücü yaklaşım:

“Tembel ehl-i kalem” …

Tembel ehl-i kalemi öyle bir şevk ve gayrete getirdi ki; bu sıkıntılı ve usançlı bir zamanda, bu civarda bir sene zarfında yetmiş adede yakın nüshalar yazıldığı, o mucize-i Risaletin bir kerameti olduğunu, muttali olanlara kanaat verdi (M 89).

Temennide bulunma yaklaşımı:

“Üniversitedeki genç Saidler” …

Üniversitedeki genç Saidlerin hakikaten Medresetü’z-Zehra'nın İstanbul ve Ankara'daki vazifesini yaptıklarına ve bu biçare Said'e ihtiyaç bırakmadıklarına ve Risale-i Nur'un her bir cihetle kâfi  olmasının bir nümunesi olarak şimdi size leffen gönderdiğimiz, onların mebuslara hitaben yazdıkları beyannamelerini ve yine onların bir eseri olan Tarihçe-i Hayat'ın yetmiş nüshasının baş tarafına koyup yetmiş mebusa göndermeleri için bize gelen beyannamelerini bera-yı malumat size gönderdik (EL2 22).

Tavsiyeci yaklaşım:

“Biçare Said Nursi ve Nur talebeleri”, “Diyanet Riyaseti azaları, hocaları” …

Onun için biçare Said Nursi ve Nur talebelerinden yüz derece ziyade Diyanet Riyaseti azaları, hocaları alakadar olmak lazım. Ta ki, Risale-i Nur dinsizlerin taarruzlarına karşı muhafaza ve himaye edilsin. Mükerrer beraetler verildiği hâlde intişarına mani olan desisecileri susturmak lazım (EL2 183)...

Telkin yoluyla yaklaşım:

“Ey sersem nefsim”, “ey pürheves arkadaşım”, “ey bu camideki kardeşlerim”, “âlem-i islam mescid-i kebirindeki ihvanlarım” …

Ey sersem nefsim ve ey pürheves arkadaşım (S 126) !

Ey bu camideki kardeşlerim ve kırk-elli sene sonraki âlem-i İslam mescid-i kebirindeki ihvanlarım (T 98)!

Mütevekkilane yaklaşım:

“Ey nefis “…

Ey nefis! Sen o koyundan fazla asi ve dall değilsin. Kaderden sana atılan bir musibet taşına maruz kaldığın zaman … söyle ve Merci-i Hakiki'ye dön, imana gel, mükedder olma (MN 120).

Örnek verme yaklaşımı:

“Sersem kumandana benzer” …

Şu sabırsızlıkta misalin şöyle bir sersem kumandana benzer ki: Düşmanın sağ cenah kuvveti onun sağındaki kuvvetine iltihak etmiş (S 270).

Sebeplere bağlananlara uyarıcı yaklaşım:

“Ey gafletli”, “sağır ve kör olarak”, “zulmetler içinde esbaba ibadet eden ahmaklar”

İlem ey gafletli, sağır ve kör olarak, zulmetler içinde esbaba ibadet eden ahmaklar! Cenab-ı Hakk'ın vücub-u vücut ve vahdetine, kâinatın mürekkebatı ve zerratının elli beş vecihle yaptıkları şehadetlerin bir vechini yazacağım (MN 96).

Suçlayıcı yaklaşım:

“Akıllı adam”, “sersem adam”, “tembel insan”, “halıkı inkâr eden fikirsiz”, “sersem muattıla”, “ey sersem münkir”, “ey sersem nefsim”, “ey fahre meftun”, “şöhrete mübtela”, “medhe düşkün”, “hodbinlikte bihemta sersem nefsim”, “ey sersem”, “hey sersem”, “senin gibi sersemlerden başka herkes” …

Bütün ömrünü İslamiyetle geçiren ve kafasını binler malayaniyat ile dolduran adamlar, bir-iki haftada hayat-ı ebediyesinin anahtarı olan şu kelimat-ı mübarekenin meal-i icmalisini öğrenmemesine nasıl mazur olabilirler, nasıl Müslüman olurlar, nasıl "akıllı adam" denilirler? (İİ 342)

Hikâyedeki sersem adamın o emin arkadaşıyla, üç hakikatleri var. Birincisi: Nefs-i emmarem ile kalbimdir. İkincisi: Felsefe şakirtleriyle, Kur'an-ı Hâkim tilmizleridir. x Üçüncüsü: Ümmet-i İslamiye ile millet-i küfriyedir (S 59).

Hem hiç medar-ı iftihar benim için birşey bırakmıyor, yalnız medar-ı şükran olan şeyleri gösteriyor (M 371).

Ey sa'y ve ameldeki lezzet ve saadeti bilmeyen tembel insan (MN 161)!

Halıkı inkâr eden fikirsiz, sersem muattıla gibi, Allah'ı inkâr mı ediyorlar ki, Kur'an’ı dinlemiyorlar (S 387).

Şimdi, ey sersem münkir! Haydi bunu ne ile izah edersin? Senin gibi sersem, âciz, cahil tabiatla mı (S 657)?

Ey sersem nefsim! Acaba şu vazife-i ubudiyet neticesiz midir, ücreti az mıdır ki, sana usanç veriyor (S 271)?

Ey fahre meftun, şöhrete mübtela, medhe düşkün, hodbinlikte bihemta sersem nefsim (S 230) !

İşte bak ey sersem! Sen yalancı vehmini, hezeyancı aklını, aldatıcı nefsini tasdik ediyorsun (S 54).

Yoksa sus hey sersem!. Ta Hızır gibi bu zat-ı semavi dediğini desin (S 31).

Ey sersem! Sen diyorsun: "Nasıl bu koca memleket tahrip edilip, başka yere kurulacak? " (S 55).

Senin gibi sersemlerden başka herkes; o ferman, padişahın fermanı olduğunu kati bilir ve o parlak yaver-i ekremde öyle nişanlar var ki, senin gibi körlerden başka herkes o zatı, padişahın pek doğru tercüman-ı evamiri olduğunu yakinen anlar (S 58).

Bilgilendirme yaklaşımı:

“Ey müteşekki”, “ben ki bilfiil tımarhaneyi ziyaret etmiş bir adamım”, “arkadaş”, “aksini yaptığın takdirde, eyyühe’l-aziz” …

Ey müteşekki! Sen nesin? Neye binaen itiraz ediyorsun? Cüzi hevesini külliyat-ı kâinata mühendis mi yapıyorsun? Kokmuş olan zevkini nimetlerin derecelerine mikyas ve mizan mı yapıyorsun (MN 193)?

Ben ki bilfiil tımarhaneyi ziyaret etmiş bir adamım, "Neme lazım, böyle işleri akıllılar düşünsün" demediğimden cinayet ettim (T 69)...

Arkadaş! Nefsi tefekkürde tafsilatlı, afaki tefekkürde ise icmali yaparsan, vahdete takarrüp edersin. Aksini yaptığın takdirde kesret fikrini dağıtır, evham seni havalandırır. Enaniyetin kalınlaşır, gafletin kuvvet bulur, tabiata kalbeder. İşte dalalete isal eden kesret yolu budur (MN 147).

İlem eyyühe’l-aziz! (Ey aziz kardeşim bil ki) Bir küll ne şeye muhtaç ise, cüzü de o şeye muhtaçtır (MN 86).

İzah yaklaşımı:

“Ne ile izah edebilirsin”, “gösteriyor ki”, “mana-yı işarisiyle gösteriyor”, “anlamıyorsun”, “haberi olmuyor”, “bil ki” …

Ey sersem münkir-i gafil, Firar edenler, sersem,akılsız ve ahmak ve gözsüzsün, anlamıyorsun, Ücret alındığı zaman, haberi olmuyor, Ey bu camideki kardeşlerim, âlem-i İslam mescid-i kebirindeki ihvanlarım, ey esbaba mübtela insan (T 98).

İşte ey sersem münkir-i gafil! Göz önündeki bu hâkimane, kerimane, rahimane, rezzakane terbiyeti ve bu acip ve harika ve mucize keyfiyeti ne ile izah edebilirsin (S 665)?

…mana-yı işarisiyle gösteriyor ki: "Firar edenler, kaçmalarıyla ölümü daha ziyade karşılıyorlar!" (M 406).

O vakit yıldızlar namına bir yıldız der ki: "Ne kadar sersem,akılsız ve ahmak ve gözsüzsün ki; bizim yüzümüzdeki sikke-i vahdeti ve turra-i ehadiyeti görmüyorsun, anlamıyorsun (S 597).

Ücret alındığı zaman veya mükâfat tevzi edildiği vakit, rekabet, kıskançlık mikrobu oynamaya başlar. Fakat iş zamanında, hizmet vaktinde o mikrobun haberi olmuyor (MN 227).

İlem ey esbaba mübtela insan! Bil ki, sebebin halkı ve sebebiyetinin takdiri ve müsebbebin vücuduna lazım olan şeylerle teçhizi, kudretine nisbetle zerreler ve şemsler müsavi olan Zat'ın "Kün" emriyle müsebbebi halketmesinden daha kolay, daha ekmel, daha âlâ değildir (MN 112).

Uyarı, tasdik yaklaşımı:

“Nefsime diyeceğim”, “hazm-ı nefs et”, “ey tembel pederler”, “itiraf ediyorum”, “evet kabil değil”, “zaman göstermiş midir”, “çıkabilsin”, “mani olmazdı”, “tebliğ eder”, “neme lazım”, “başkası düşünsün”, “neme lazım”, “katidir”, “zaruridir”, “şüphesizdir”, “seninki hak ve yakinidir”, “tasdik ederler”, “tebliğ ediyor”, “hiç zaman göstermiş midir”, “vazifesini eda edip”, “vazifesini ifa ettiler”, “vazifesini edaya başladılar”, “vazifesine başladılar”, “vazifesine başladılar”, “vazifesine girdiler” …

Ey kardeş! Benden birkaç nasihat istedin. Sen bir asker olduğun için askerlik temsilatıyla, sekiz hikâyecikler ile birkaç hakikati  nefsimle beraber dinle. Çünki ben nefsimi herkesten ziyade nasihata muhtaç görüyorum. Vaktiyle sekiz ayetten istifade ettiğim sekiz sözü biraz uzunca nefsime demiştim. Şimdi kısaca ve avam lisanıyla nefsime diyeceğim. Kim isterse beraber dinlesin (S 6).

Bir şahıs, kendi namına hazm-ı nefs eder, tefahur edemez; millet namına tefahur eder, hazm-ı nefs edemez (M 461).

"Ey tembel pederler! Siz misiniz hayatımızın suğra ve kübrası? Siz misiniz şu şanlı ecdadımızla bizi rabteden rabıtamızın hadd-i evsatı? Heyhat... Ne kadar hakikatsız ve karıştırıcı ve müşağabeli bir kıyas oldunuz (T 86).

Ben, yani bu biçare Said itiraf ediyorum ki: Eğer ben o hortumlu sineğin yerinde olsaydım; bu sanatı, bu kerr u ferr harbini ve su çıkarmak hizmetini çok uzun dersler ve çok müteaddit tecrübelerle ancak öğrenebilirdim (L 129).

Acaba o yaver-i ekrem o ferman-ı azamla beraber bütün kuvvetiyle dava edip tebliğ ettikleri şu tebdil-i memleket meselesi, hiç kabil midir ki itiraz kabul etsin. Evet kabil değil! İlla ki, bütün bu gördüğümüz her şeyi inkâr edesin (S 58)...

Şimdi acaba âlemde Muhammed-i Arabi Aleyhissalatü Vesselam'dan -beyan olunan evsaf ve vezaife- daha ehil ve daha cami kim zuhur etmiş? Ve rütbe-i risalete ve vazife-i tebliğe ondan daha elyak, daha evfak hiç zaman göstermiş midir (S 62)?

Hâlbuki minber, vahy-i İlahinin tebliğ makamı olduğundan, o vesvese-i siyasiyenin hakkı yoktur ki, o makam-ı aliye çıkabilsin (S 483).

Hem o anda hesabsız yerlerde bulunur, evamir-i İlahiyeyi tebliğ ederdi. Bir iş bir işe mani olmazdı (S 194).

Hem resuldür; risalet noktasında Rabbinin ahkâmını Kur'an vasıtasıyla cin ve inse tebliğ eder (S 123).

O üstat hem abddir; ubudiyet noktasında Rabbini tavsif ve tarif eder ki, Cenab-ı Hakk'ın dergâhında ümmetinin elçisi hükmündedir. Hem resuldür; risalet noktasında Rabbinin ahkâmını Kur'an vasıtasıyla cin ve inse tebliğ eder (S 123).

Başkasının kusuru, insanın kusuruna senet ve özür olamaz! Yeis, mani-i her kemaldir. "Neme lazım, başkası düşünsün" istibdadın yadigârıdır (T 59).

"Ben tok olsam, başkalar Acından ölse neme lazım!.." (S 708).

Vakta ki "neme lazım" dedim, kendi nefsimi düşündüm. Ahiretimi kurtarmak için Erek Dağı'nda harabe mağara gibi bir yere çekildim. O vakit sebebsiz beni aldılar nefyettiler. Burdur'a getirildim (L 47).

Az bir kuvvetle, imandan gelen kuvve-i maneviye ile Şark’tan Garp’a kadar istila ettiği hâlde; o kuvve-i maneviye-i harika, meyusiyetle kırıldığı için, zalim ecnebiler dört yüz seneden beri üç yüz milyon Müslümanı kendilerine esir etmiş. Hatta bu yeis ile başkasının lakaydlığını ve füturunu kendi tembelliğine özür zannedip "Neme lazım" der, "Herkes benim gibi berbattır" diye şehamet-i imaniyeyi terkedip hizmet-i İslamiyeyi yapmıyor (HŞ 45).

İşte, hissiyat-ı ulviyeyi taşıyan ve mehasin-i ahlakiyeye perestiş eden ve şems-i nübüvvetin ziya-i sohbetiyle nurlanan sahabeler, o derece çirkin ve sukuta sebep ve Müseylime'nin maskara-alut müzahrefat dükkanındaki kizbe, ihtiyarıyla ellerini uzatmamak ve küfürden çekindikleri gibi küfrün arkadaşı olan kizpten çekinmeleri ve o derece güzel ve medar-ı fahr ve mübahat ve mirac-ı suut ve terakki ve fahr-i risaletin hazine-i aliyesinde en revaçlı bulunan ve şaşaa-i cemaliyle içtimaat-ı insaniyeyi nurlandıran sıdka ve doğruluğa ve hakka -ve bilhassa ahkâm-ı şer'iye rivayetinde ve tebliğinde- elbette ellerinden geldiği kadar talip ve muvafık ve âşık olmaları katidir, zaruridir, şüphesizdir (S 483).

Şöyle ki: Başta diyor: "Ahkâm-ı İlahiyeyi tebliğ et. Sen kâhin değilsin. Zira kâhinin sözleri, karışık ve tahminidir. Seninki hak ve yakinidir (S 386).

Onu "gaybi bir zat-ı muciz-nümanın en has ve doğru bir tercümanıdır, bir dellal-ı saltanatı ve tılsımının keşşafı ve evamirinin tebliğine emin bir elçisi" olduğunu biliyor gibi, onu dinleyip itaat ediyorlar. İşte bu zatın her söylediği sözü, etrafındaki bütün aklı başında olanlar : "Evet, evet doğrudur" derler, tasdik ederler (S 289).

İşte bak: Hüsn-ü siret ve cemal-i suret ile mümtaz bir zatı görüyoruz ki; elinde muciznüma bir kitap, lisanında hakaik-aşina bir hitap, bütün beni-Âdeme, belki cin ve inse ve meleğe, belki bütün mevcudata karşı bir hutbe-i ezeliyeyi tebliğ ediyor (S 236).

Ve rütbe-i risalete ve vazife-i tebliğe ondan daha elyak, daha evfak hiç zaman göstermiş midir? Hayır, asla ve kat'a (S 62)!.

Evvelen: Asara bakıp, gaibane muamele suretinde saltanat-ı rububiyetin mehasinine temaşager makamında kendilerini gördüklerinden; tekbir ve tespih vazifesini eda edip "Allahü Ekber" dediler. Saniyen: Esma-i kudsiye-i İlahiyenin cilveleri olan bedayiine ve parlak eserlerine dellallık makamında görünmekle "Sübhanallah, Velhamdülillah" diyerek takdis ve tahmit vazifesini ifa ettiler. Salisen: Rahmet-i İlahiyenin hazinelerinde iddihar edilen nimetlerini zahir ve batın duygularla tadıp anlamak makamında, şükür ve sena vazifesini edaya başladılar. Rabian: Esma-i İlahiyenin definelerindeki cevherleri, manevi cihazat mizanlarıyla tartıp bilmek makamında, tenzih ve medih vazifesine başladılar. Hamisen: Mistar-ı kader üstünde kalem-i kudretiyle yazılan mektubat-ı Rabbaniyeyi mütalaa makamında, tefekkür ve istihsan vazifesine başladılar. Sadisen: Eşyanın yaratılışında ve masnuatın sanatındaki latif incelik ve nazenin güzellikleri temaşa ile tenzih makamında Fatır-ı zülcelal, sani-i zülcemallerine muhabbet ve iştiyak vazifesine girdiler (S 124).

Delil gösterme yaklaşımı:

“Ayet”, “hem… hem”, “hakaik”, “hakikat”, “ehemmiyet”, “hüccet”, “hâlbuki”, “hakikat” …

Şu ayetler, umum nev-i beşerin nazarını şu hakikate çeviriyor ve şu hakikatin ne kadar ehemmiyetli olduğunu takdir etmeyen eski zaman insanlarına ve şimdiki tembellerine şiddetle ihtar ediyor (S 256)...

İşte ey tembel nefsim! Bir nevi Miraç hükmünde olan namazın hakikati; sabık temsilde bir nefer, mahz-ı lütuf olarak huzur-u şahaneye kabulü gibi; mahz-ı rahmet olarak Zat-ı Celil-i Zülcemal ve Mabud-u Cemil-i Zülcelal'in huzuruna kabulündür (S 199).

Hem, şiddetli su-i kasıt eseri olarak zehirlenmeden hasta; hem gayet zaif, yetmiş bir yaşında ihtiyar; hem, kimsesiz, acınacak bir gurbette; hem, palto ve fanila ve pabucunu satmakla maişetini te'min eden fakir-ul hâl hem yirmi beş sene münzevi olmasından, binden ancak tam sadık bir adam ile görüşebilen bir merdümgiriz, mütevahhiş; hem, yirmi sene hayatını ve eserlerini üç mahkeme ve Ankara ehl-i vukufu inceden inceye tedkikten sonra bi’l-ittifak beraetine ve eserleri vatana, millete zararsız olarak menfaatli olmasına karar verilmiş bir masum; hem, Eski Harb-i Umumide ehemmiyetli hizmet etmiş bir evlad-ı vatan; hem, şimdi bu milleti, bu vatanı, anarşilikten ve ecnebi ifsadlarından kurtarmak için, meydandaki tesirli asariyle bütün kuvvetiyle çalışan bir hamiyetperver; ve mahkemede yetmiş şahidle ispat edildiği gibi, yirmi beş senede bir gazeteyi okumıyan, merak etmiyen ve yedi sene Harb-i Umumiye bakmıyan, sormayan, bilmeyen ve eserlerinde kuvvetli delillerle siyasetten bütün bütün alakasını kestiğini ispat eden ve dünyanıza karışmadığını adliyeleriniz resmen itiraf ettiği bir zararsız adam; hem, ahiretine ve ihlasına zarar gelmemek için şiddetle teveccüh-ü ammeden kaçan ve kardeşlerinin onun hakkındaki hüsn-ü zanlarından ve medihlerinden çekinen, beğenmiyen bu biçare Said'e; başta Dahiliye Vekili olan sen, Afyon Valisini ve Emirdağ zabıtasını musallat edip, her gün bir ay haps-i münferit azabını çektirmek ve tecrid-i mutlak içinde tek başiyle bir haps-i münferidde durmağa mecbur etmeğe, hangi maslahatınız iktiza eder? Hangi kanun bu dehşetli gadra müsaade eder diye, hukuk-u umumiyeyi muhafaza eden adliyenin yüksek dairesi vasıtasiyle dahiliye vekiline beyan ediyorum. Zulmen bütün hukuk-u medeniyeden ve insaniyeden ve yaşamak hakkından mahrum edilen Said Nursi (E 144) .

İsraf, kanaatsızlığı intaç eder. Kanaatsizlik ise çalışmanın şevkini kırar, tembelliğe atar; hayatından şekva kapısını açar, mütemadiyen şekva ettirir. Hem ihlası kırar, riya kapısını açar. Hem izzetini kırar, dilencilik yolunu gösterir. İktisat ise, kanaatı intaç eder (L 150).

Bu günahkâr, adi, âciz, kusurlu, liyakatsız, miskin, tembel talebenizi Risale-i Nur'un hakaik-i kudsiye-i imaniye ve Kur'aniyesine ve sevgili Üstad’ın terbiye-i maneviye ve maddiyesine mazhar buyuran cenab-ı erhamürrahimine hadsiz şükrediyorum. Elhamdülillahi haza min fadli rabbi. Elbaki Hüve’l-baki çok kusurlu ve hasta talebeniz Mehmed Feyzi (EL2 148).

Sevgili Üstadım! Terbiye-i maneviyenizin asarını her vakit bize ihsas eden Rabb-i Rahimime ne kadar şükretsem yine azdır. Tahdis-i nimet olmak üzere şunu da arz etmek isterim ki: Hastalığımdan müşteki değilim. Çünki lillahilhamt nur-u aynım ve sürur-u ruhum ve gıda-i kalbim olan Risale-i Nur'un hakikatlerini bilfiil ve bittecrübe ders almama sebep oldu.Elbaki Hüve-l Baki Çok kusurlu ve hasta talebeniz Mehmed Feyzi (EL2 148).

Evet bu ehemmiyetsiz, zail, fani tavırlarda bu derece kusursuz, galatsız hafiziyet cilvesi bir hüccet-i katıadır ki; ebedi tesiri ve azim ehemmiyeti bulunan emanet-i kübra hamelesi ve arzın halifesi olan insanların efal ve asar ve akvalleri ve hasenat ve seyyiatları, kemal-i dikkatle muhafaza edilir ve muhasebesi görülecek (L 142).

Hâlbuki kör, şuursuz tabiat, katiyen kalbi ikna edecek ve fikre kendini beğendirecek ve nazar-ı hakikat ona ünsiyet edecek hiç bir mülayemet ve münasebet yok iken ve mastar olmaya kabiliyeti mefkut iken, sırf nefy-i sani' farazından çıkan bir ızdırar ile veleh-resan-ı efkâr olan kudret-i ezeliyenin asar-ı bahiresinin tabiattan suduru tahayyül edilmiş (S 326).

Uyarıcı yaklaşım:

“Kendine tembel diyen tembelliğiniz”, “neme lazım”, “tembellik”, “ey insan”, “nefsin tembelliği”, “sersem”, “akılsız”, “ahmak”, “gözsüz”, “görmüyorsun”, “anlamıyorsun”, “hâlbuki” …

Husrev gibi, kendine tembel diyen ve beş senedir Sözler'i işittiği hâlde yazmaya cidden tembellik edip başlamayan bir kardeşimiz, bir ayda on dört kitabı güzel ve dikkatli yazması, şüphesiz dördüncü bir keramet-i esrar-ı Kur'aniyedir (T 192).

Tembelliğiniz ve "Neme lazım" deyip çalışmamanız ve ittihad-ı İslam ile milliyet-i hakikiye-i İslamiye ile gayrete gelmediğiniz, sizlere gayet büyük bir zarar ve bir haksızlıktır (T 97).

Onun için "Neme lazım" deyip kendini tembellik döşeğine atmak zamanı değil!. (HŞ 57).

Evet çoklar var ki, büyüklerine ve mürşitlerine itimat edip tembellik eder (S 413).

Cenab-ı Hak, şu ayetin lisanıyla manen diyor: "Ey insan! Bir abdim, heva-i nefsini terk ettiği için havaya bindirdim. Siz de nefsin tembelliğini bırakıp bazı kavanin-i adetimden güzelce istifade etseniz, siz de binebilirsiniz." (S 255).

Her bir sersemin safsatasına, her divanenin hezeyanına kulak verilmez (S 388).

Çabuk git, dehalet et" dedi. Fakat o sersem inat edip dedi (S 49) :

"Ne kadar sersem,akılsız ve ahmak ve gözsüzsün ki; bizim yüzümüzdeki sikke-i vahdeti ve turra-i ehadiyeti görmüyorsun, anlamıyorsun (S 597).

Hâlbuki senin gibi sersem ve senin elindeki sağır tabiat ve kör kuvvetle, değil malik olmak belki zerre miktar karışamazsın (S 592).

Yumuşak davranış:

“Kavl-i leyyin”…

Yoksa Risale-i Nur'un mesleği, nezihane ve nazikane ve kavl-i leyyindir (S 176).

İslam’a sataşanlara karşı yaklaşım:

“Ey hitabet-i umumiye sıfatı ile gazete lisanıyla konferans veren muharrir”, “ey biçare mülhit”, “şu sersem ve geveze felsefe”

İlem ey hitabet-i umumiye sıfatı ile gazete lisanıyla konferans veren muharrir! Sen, kendi nefsini aşağı göstermeye ve nedamet ederek kusurlarını ilan etmeye hakkın var. Fakat şeair-i İslamiyeye zıt ve muhalif olan herzeler ile İslamiyeti lekelendirmeğe katiyyen hakkın yoktur (MN 89).

İşte ey biçare mülhit! Peygamber Aleyhissalatü Vesselam'ı tanımayan kalpsiz adam! (M 110)

Şimdi bak şu sersem ve geveze felsefe ne der? Bak diyor ki: "Güneş, bir kitle-i azime-i mayia-yi nariyedir (S 243).

Dua yoluyla yaklaşım:

“Kusuratını affeyle… amin”, “muhafaza eyle.. amin”, “niyaz ediyorum”, “güldür Said'i”, “Allah razı olsun”…

Ve bu âciz ve biçare Said'in kusuratını affeyle… amin!... Umum Nur Şakirdleri namına Said Nursi (ST 271).

İnsi ve cinnî şeytanların şerlerinden muhafaza eyle.. amin. Ve bu aciz ve biçare Said'in kusuratını afveyle (ST 271)..

Bu vatan ve milletin istikbalinin fedakâr genç üniversite talebelerine ve maarif dairesine arz edip bu meselede muvaffakıyete mazhar olan Tevfik İleri'nin bu biçare Said'e bedel Risale-i Nur'a himayetkârane sahip çıkmasını rahmet-i İlahiden niyaz ediyorum (EL2 184).

"Ya Rab! Güldür Said'i, ta gülmesinden güller açılsın" diye pek garip fıkrası, Risale-i Nur'a onun sadakat ve ihlasının acip bir kerametidir ki; otuz günde bir defa gülmeyen o biçare Said, bir günde otuz defa güldüğünün yazılması ve size o mektubun gönderilmesi zamanına tam tamına tevafuk ediyor (K 120).

Bazı müstensihler, bu biçare Said hakkında (ra.) kelimesini bir dua niyetiyle yazmışlar. Ben bozmak istedim, hatıra geldi ki: "Allah razı olsun" manasında bir duadır, ilişme. Ben de bozmadım (Ş 683).

Talebelerin yaklaşımı:

“Çok muhterem”, “sevgili üstadım”, “sevgili üstadımız”, “üstadım”, “mübarek üstadımız”, “asrın talihli insanları”, “kıymettar üstadım”, “aziz üstadımız”, “malum-u alileri”, “emr-i alileri”, “o kıymettar”, “binazir üstat”, “ey aziz üstat”, “ey aziz üstadım”, “malum-u alileri”, “emr-i alileri”, “o kıymettar”, “binazir üstat”, “kıymettar üstadım”, “aziz üstadımız”, “mübarek üstadımız”, “asrın talihli insanları”, “sevgili üstadımız”, “üstadım-

Çok muhterem, sevgili üstadım! Yirmidokuzuncu Mektub'un Üçüncü Kısm’ını okuduk. Mektup münderecatı hepimizi şevke getirmiş, sevinçle her tarafımızı doldurmuştu (B 77).

Sen ki ey aziz üstat, İslamiyet üzerine çöken zulmet ve gaflet perdelerini risalelerinle yırttın. (B 78)

Ey aziz üstat! Bu defa yazmağa muvaffak olduğum üç mevkıftan mürekkeb Otuz ikinci Söz'ü bera-yı tashih takdim ediyorum (B 77).

Ey aziz üstadım! Allah sizden ebeden razı olsun. Ahmed Hüsrev (B 132).

Malum-u alileri, bendeniz bu hususta vazifelerde çok geç kaldım (B 73).

Ey aziz üstat! Vakıa, emr-i alileri Sözler'in yazılması hususunda acele edilmemesi idi; fakat hiç mümkün mü ki, karşımda billuri sular akıtan ulu pınarın suyundan kana kana içmek için acele etmeyeyim (B 73).

Bediüzzaman Hazretlerinin bizlere yazdığı cevabi mektuplarında, o kıymettar, binazir üstat Bediüzzaman Hazretleri, sizleri binlerle tebrik etmiş ve Anadolu'da Kur'an ve iman kahramanlarının halefleri olan Nurcularla, Arabistan'daki hakikat-ı Kur'aniyeye müteveccih İslamları, iki kardeş olarak hizbül Kur’an’ın dairesi içinde çok saflardan iki mütevafık ve müterafık saf teşkil ettiklerini müjdelemiş (T 617).

Kıymettar üstadım, nasıl o Halık-ı Zülcelal'e nihayetsiz bir minnettarlıkta bulunmayalım ki; aziz üstadımızı vasıta kılarak en büyük nimetlerini, pek ziyade muhtaç olduğumuz bir vakitte veriyor, bizi teselli ediyor (B 132).

Risale-i Nur ve onun harika müellifi siz mübarek üstadımız, binlerce münevver gence halaskârlık vazifenizi yapmış ve yapmaktasınız. Bunun böyle olduğuna imanları kurtarılan bu acizler canlı şahitleriz. Bu dehşetli asırda, materyalizmi, maddeciliği temelinden yıkan, Mason ve komünistlerin batıl ideolojilerini bütün ilim ve idrak muvacehesinde zir ü zeber eden Risale-i Nur, okuyucularına -bu asrın talihli insanlarına- bu dünya ile, hatta kâinatla bile değişilmez ab-ı hayatı, ebedîlik suyunu, yani beka âleminin bileti olan imanı bahşediyor. Üniversite Nur Talebeleri Namına Siyasal Bilgiler Fakültesinden Ahmet Atak (T 668)

Fakat sevgili üstadımız şimdilik konuşmalarını tatil buyurdular (Ş 273).

Afyon C. Savcılığınca tarafıma tebliğ edilen, dinÎ hissiyatı alet ederek devletin emniyetini bozacak hareketlere halkı teşvik maddesinden üstadım Bediüzzaman Said Nursi ve diğer arkadaşlarıyla birlikte suçlu gösterilmekle mahkemeye veriliyorum. Mevkuf Tahiri (Ş 542).

Hayatını milletimizin ve İslam âleminin yükselmesi ve yücelmesine adayan Bediüzzaman’ın gayesi İslam âlemini cehennemden kurtarmak, ikinci gayesi ise Müslümanların içine düştükleri tembellikten çıkarmak ve onların medeni milletlerin önüne geçmesini sağlamaktır. O, bunun için Risale-i Nurlarda Kur’an-ı Kerim’in tahkiye ve örneklendirme üslubunu kullanır.

Bu örneklerde o; insanların batıl inançlardan, ataletten kurtulmaları için gayret sarf eder; onları çalışmaya, düşünmeye sevk eder.

Risale-i Nurların  hemen her bir satırı akıllı, mantıklı ve tutarlı yaklaşımlarla doludur.

İnandığı gibi yaşayan ve bütün söylemlerinde inancını en rahat biçimde söyleyen Bediüzzaman eserlerinde ikna yöntemini kullanırken insanları tedirgin etmemeye dikkat etmiş, yeri geldiğinde onlara en sert şekilde hitap etmekten de çekinmemiştir.

Konuyla ilgili olarak Bediüzzaman’ın düşünme, delil ve ikna, dikkat çekme ve iddiayı ispatlama, irade, yaklaşım, tedbir, görev, örneklendirme, doğruluk, uyarı, birleştiricililk ile ilgili olarak kırk beş kelimeyi [türevleriyle birlikte (233 kelime)] Risale-i Nurlarda 59057 kere kullandığı tespit edilirken onun insanları ikna etme metotları üzerinde de duruldu ve onun bazen kendisine hitap ederek, bazen “kardeşim” şeklindeki hitaplarda bulunarak, bazen “sersem arkadaş” şeklindeki uyarılarla, bazen de en sert ikazlarla muhatabı uyardığı tespit edilmiştir.

Konu üzerinde çok daha derinlemesine çalışmalara ihtiyaç vardır. Bu tespitler sayesinde Bediüzzaman’ın her seviyede bize örnek olacak mahiyetteki eğitimci yönü daha belirgin hâle gelecektir.

KAYNAKÇA:
Said Nursî (1991), Barla Lâhikası (B ), Envâr Neşr, İst.
Said Nursî (1990), Emirdağ Lâhikası I-II (E ), (E2 ), Envâr Neşr, İst.
Said Nursî (2010), Gençlik Rehberi (G ), Altıncı Baskı, RNK, İst.
Said Nursî (1991), Hutbe-i Şamiye (HŞ ), RNK, İst.
Said Nursî (1991), Hanımlar Rehberi (HR ), RNK, İst.
Said Nursî (1989), İşârât-ül İ’caz, çev: Abdülmecid Nursî, Envâr Neşr, İst.
Said Nursî (1990), Kastamonu Lâhikası (K ), Envâr Neşr, İst.
Said Nursî (1994), Lem’alar (L ), Yeni Asya Neşr, İst.
Said Nursî (2000), Mektûbât (M ), Yeni Asya Nşr., İst.
Said Nursî (1995), Mesnevî-i Nuriye (MN ), Envâr Neşr, İst.
Said Nursî (1991), Sözler (S ), Envâr Neşr, İst.
Said Nursî (1990), Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî (ST ), Envâr Neşr, İst.
Said Nursî (1992), Şuâlar (Ş ), Envâr Neşr, İst.
Said Nursî (1991), Tarihçe-i Hayât (TH ), Envâr Neşr, İst.

popüler cevapdünya atlası