Hayat-ı İçtimaiye ve Beşeriye Bağlamında Sosyal Kalkınma

Eklenme Tarihi: 17 Ocak 2014 | Güncelleme Tarihi: 11 Şubat 2017

Eğitimci-Sosyolog İbrahim KAYGUSUZ'un Marifet, Sanat ve İttifak İçin Sosyal Kalkınma Sempozyumu tebliğidir

Giriş

İçtimai ve beşeri hayatta kalkınmayı sağlamanın birçok temel dinamiği mevcuttur. Bediüzzaman bunların bir kısmını Sünuhat adlı eserinde şu şekilde sıralar:

1-Tearrüfle tevhid-i efkâr

2-Teavünle teşrik-i mesai

3-Siyaset-i âliye-i İslâmiye

4-Maslahat-ı vâsia-i içtimaiye

Bediüzzaman bu dinamikleri “Hac” kavramı bağlamında birbiri ile ilişkilendirerek beşeri ve toplumsal hayatta bu kavramların neye tekabül etmesi gerektiğini anlatır.

Tebliğde bu dört dinamik analiz edilmeye çalışılacak ve bu bağlamda bazı çözüm önerileri sunulacaktır.

Bu dört dinamiği içinde barındıran ve dolayısıyla tebliği şekillendiren temel paragraf şu şekildedir:
“Rüya hacda sükût etti. Çünkü haccın ve ondaki hikmetin ihmali, musibeti değil, gazapve kahrı celb etti. Cezası da keffâretü'z-zünub değil, kessâretü'z-zünub oldu. Haccın bahusus tearrüfle tevhid-i efkârı, teavünle teşrik-i mesaiyi tazammun eden içindeki siyaset-i âliye-i İslâmiye ve maslahat-ı vâsia-i içtimaiyenin ihmalidir ki, düşmana milyonlarla İslâmı, İslâm aleyhinde istihdama zemin ihzar etti.İşte Hint, düşman zannederek, hâlbuki pederini öldürmüş, başında oturmuş bağırıyor.” (Sünuhat, Rüyada Bir Hitabe’nin Zeyli)

Tearüf ve Teavün

Bediüzzaman, tearüf ve teavün kavramlarını beraber yaşamanın sihirli formülleri olarak görür.

Bediüzzaman Sünuhat adlı eserinde İslam âleminin dağılış sebeplerini anlatırken bu iki kavrama dikkat çeker.

Bediüzzaman, Müslümanlar, hac, ittihad ve Osmanlı kavramları arasında sebep sonuç ilişkisi kurarken “tearüf ve teavün” kavramlarını bağımsız değişkenler olarak zikreder.

Hac, dağılmış bireylerin ve ötekisine yabancılaşmış duyguların bir araya geliş zeminidir. Hac “tearüf” ve “teavün”ü mümkün kılan doğru bir zemindir.

Bu zemin farklılıkların biraradalığı, kaynaşma ve yakınlaşma iklimidir.

Hangi farklı döneme ve paradigmal özelliğe sahip olursa olsun yabancılaşmış, ötekileşmiş ve düşman kesilmiş toplumlar için teavün ve tearüf bir araya gelmenin doğru adresidir. Hakeza, atomize olmuş bireyler ve gruplar için de böyledir.

Osmanlı sonrası İslam coğrafyasına baktığımızda tearüf ve teavünden uzak kalışın ve sonuçta dağılmışlığın ve mağdur olmuşluğun binlerce örneğini görürüz. Hususan Anadolu coğrafyası bunun en güzel örneğidir.

Osmanlı sonrası Anadolu coğrafyasında “tearüf ve teavün” hakikatleri yerine “inkâr ve yabancılaşma” politikaları rol oynadı.

Bu coğrafyada bir arada yaşadıklarımızla birbirimizi tanımaz olduk, tanımayınca da birliği sağlayamadık.

Tearüf yerine ötekiyi inkâr veya kendimize benzetme yolunu tercih ettik. Birliği tek-tipleştirme olarak algıladık. Herkesi sun’i olarak benzeştirmeye çalıştık. Halbuki, kültürleri, düşünceleri ve yaşam tarzlarını görünüşte aynılaştırmaya çalışmak ne derece gerçek birliği temsil edebilir?

Cumhuriyetin kurucu aktörleri, ulus devlet projesi ile yapay birliktelikler kurmaya çalıştılar. Bu proje çatışmaları tetikleyici temel unsur oldu ve bir nesil sonrasında muhatap bulamadı.

Vakit çok geçmiş değildir. Bediüzzaman’ın teklifleri bu anlamda çok fonksiyoneldir. Sosyal kalkınmanın temel dinamiği olarak Bediüzzaman’ın tearüf ve teavün kavramları merkezi bir konuma oturtulmalıdır.

Cinsiyetler ve yaşlar ne derece bir zenginlikse ırklar, renkler kültürler de o derece zenginliktir. Eşya ve varlıklar zıtları ile bilinir. Kemal, zıtlıkların buluşması ile mümkündür. İnsanların farklı olmaları Allah’ın ayetlerindendir. Bu farklılıklar tearüfle bir araya gelerek gerçek ve mükemmel ittihadı sağlayabilirler.

Tevhid-i Efkâr

Tearüfün beraberinde getirdiği en önemli sonuç tevhid-i efkârdır. Fiiliyatta bir arada yaşamak ancak fikir birliği ile mümkündür. Fikir birliğinin olmadığı zeminlerde bir arada yaşamak mümkün olmaz.

Fikir birliğinin doğurgan zemini ise tearüftür. Birbirleri ile tanışmayanların müzakere zeminine oturmaları ve fikir birliğine varmaları zordur.

Türkiye coğrafyasında Türkler ile Kürtler ırkçı duygularla birbirlerine yabancılaştırılarak düşman edilmeye çalışılmıştır.

Hâlbuki Müslüman iki kardeş ırkın bin senelik biraradalığı bu düşmanlığa meydan vermemiştir.

Sosyoloji bilimi, Kürt ve Türk kavimlerininbu bin senelik birlikteliğinin tek sebebi olduğunu söyleyecektir: siyaset-i âliye-i İslamiye. İslamın âli siyaseti, tearüfü mümkün kılacak prensipler vazetmiş bu durum iki kavmi bin sene bir arada yaşatmıştır.

Müslümanların kardeş olduğu, cinsiyetlerin ve kavimlerin sadece tearüf ve teavün için var olduğu, diğer gam olmanın Müslümanın vasfı olduğu vb. prensipler fıtratın sesi olarak insanları çatıştırmamış barıştırmıştır.

İslam kalplerin birliğini önceleyen bir dindir. Aynı Allah’a aynı peygambere ve aynı kitaba inanmak kalplerin birliğini temin etmiş, aynı kıbleye yönelmek bu birliği davranışa yansıtmıştır.

Akılların imtizacı da bu noktada önem arzetmektedir. Maksatta birlik ve istişare için gerekli olan müzakereci akıl, geri planında iman, fazilet ve şefkat hisleri ile donatıldığında toplumsal huzur ve barışa, tevhid-i efkâra yani ittihad-ı İslama taşıyıcı fonksiyonel bir rol oynar.

İttihad-ı efkâr ilkesel birlik olup siyasi, ideolojik ve ayrıştırıcı bir kamplaşma değildir. Bu birlikte şahıs yerine kurumsal prensipler, ideoloji yerine doğrular ve hakikatler ön plandadır.

Teşrik-i Mesai

Teşrik-i mesai bir iş birliği faaliyetidir. Yani ortak çalışma alanı oluşturma gayretidir.

İşbirliği, ortak bir havuzda erime istidadı gösterebilmektir. Benmerkezci olmayan, şahsi tasarruf ve hâkimiyet kavgalarına girmeyen her teşrik-i mesai büyük başarılarla sonuçlanacaktır.

Benmerkezcilik yerine kurumsallaşmayı ve kurumsal işbirliklerini ön plana çıkarmak başarıyı katlar. Teşrik-i mesai, maddi ve manevi inkişafı netice verir.

Siyaset-i Aliye-i İslamiye

Bediüzzaman Sünuhat’ın da tearüf ve tevhid-i efkârın siyaset-i aliye-i İslamiyeyi doğuran temel dinamikler olduğunu söyler.

Gerek İslam âleminde gerekse içinde yaşadığımız coğrafyada siyaset-i aliye-i İslamiyenin yokluğu husumetleri, dağınıklıkları ve içsel çatışmaları beraberinde getirmiştir.

İlgili cümlesi şöyledir:

“İşte Hint, düşman zannederek, hâlbuki pederini öldürmüş, başında oturmuş bağırıyor.
İşte Tatar, Kafkas, öldürülmesine yardım ettiği şahıs, biçare valideleri olduğunu, "ba'de harabi'l-Basra" anlıyor. Ayakucunda ağlıyorlar. İşte Arap, yanlışlıkla kahraman kardeşini öldürüp, hayretinden ağlamayı da bilmiyor.

İşte Afrika, biraderini tanımayarak öldürdü, şimdi vâveylâ ediyor.
İşte âlem-i İslâm, bayraktar oğlunu gafletle bilmeyerek öldürmesine yardım etti, valide gibi saçlarını çekip âh ü fîzar ediyor.” (Sünuhat, 123)

Bizdeki yansıması ise Türk’ün Kürd’e, Kürd’ün Türk’e düşman edilmesidir.

İslamın âli siyasetinin geniş, makul ve insani yaklaşımları yerine batının menfaate dayalı, ırkçı, dayatmacı ve ötekileştirici algıları ikame edildikçe çatışmalar artmış ve içinden çıkılmaz bir hal almıştır.

Bireyin faydasını merkezine alan, ırkını önceleyen, nefis ve hevasını esas gaye yapan batı medeniyeti Bediüzzaman’ın tabiri ile " Beşerin yüzde seksenini meşakkate, şekavete atmış; onunu mümevveh (hayali, sahte) saadete çıkarmış; diğer onu da, beyne beyne (ikisinin ortası) bırakmış” tır. (Sünuhat, Rüyada Bir Hitabe)

Hâlbuki bir medeniyet, insanlığın tamamına hiç olmazsa ekserisine saadet getirmeli. Bediüzzaman, nev-i beşere rahmet olan Kur'ân’ın umumun, lâakal ekseriyetin saadetini sonuç veren eden bir medeniyeti kabul ettiğini dile getirir.

İslamın ali siyaseti insanı merkezine alır, istişareyi ön plana çıkarır, sanatı, marifeti ve ilmi önceler, mazlumu ve mağduru koruyucu prensipler vazeder, bireyin hak ve hürriyetini teminat altına alır ve insaniyete layık bir yaşam standardını öngörür. Öte yandan menfaat üzerine dönen siyaseti canavar olarak görür ve istibdada dayalı her türlü yönetimi temelinde reddeder.

Siyaset-i İslamiye ferdin kusurunu akrabasına yüklemez, teşebbüs-ü şahsiyi ve fikr-i hürriyeti önceler.

Maslahat-ı Vasia-i İçtimaiye

Tearüf tevhid-i efkârı, teavün teşrik-i mesaiyi doğururken sonuçta bu durum İslam âleminin geniş ve âli siyasetinde umumi sosyal faydaları beraberinde getirici bir rol oynar.

Sünuhat’taki bu dikkat çekici cümle, bir prensip olarak hayata tatbik edildiğinde İslam coğrafyasındaki ciddi toplumsal çıkmazlara çare olarak karşımıza çıkar.

Ferdi ve grupsal davranışlarımızdaki arızaların çoğunda da bu prensiplerin yokluğu rol oynamaktadır.

Tearüfün var olduğu bir ortamda gıybete, önyargıya düşmanlığa ve küçük görmeye yer yoktur. Bireyler tanımadıkları kişilere ve gruplara düşmanlık yapar. Tanışma bu düşmanlıkları kökünden kesici bir rol oynar.

Eğer maslahat-ı vasiye-i içtimaiye yeteri düzeyde müzakere edilse ve manası hazmedilse birçok açmazı ortadan kaldırır.

Sosyal Kalkınmanın Temel Dinamikleri

Hayat-ı içtimaiye ve beşeriyede sosyal kalkınmayı sağlamanın temel dinamiklerinden bazılarını şöyle sıralamak mümkün:

1-İman

İmanlı bir fazilet medar-ı tahakküm olmadığı gibi sebebi-i tezellül de değildir. Bediüzzaman bu durumu şu şekilde açıklar:

“İşte, nev-i insanın tenevvüünün en mühim mayası ve zembereği, müsabaka ile hakikîimanlıfazilettir.Fazileti kaldırmak, mahiyet-i beşeriyenin tebdiliyle, aklın söndürülmesiyle, kalbin öldürülmesiyle, ruhun mahvedilmesiyle olabilir.

Evet,imanlıfazilet, medar-ı tahakküm olmadığı gibi, sebeb-i istibdat da olamaz. Tahakküm ve tagallüb etmekfaziletsizliktir. Ve bilhassa ehl-ifaziletin en mühim meşrebi, acz ve fakr ve tevazu ile hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye karışmak tarzındadır. “(22. Lem’a)

2-Muhabbet


“Muhabbet şu kâinatın sebeb-i vücududur” prensibi ile insanlara bakmak ve onlara muhabbet göstermek. Said Nursi, “Biz muhabbet fedaileriyiz. Husumete vaktimiz yoktur” (Tarihçe-i Hayat, Hakikat, Dini Ceride, Mart, 1909) diyerek bu tutumumuza ait yol haritamızı göstermektedir.

3-Şefkat

Risale-i Nur’un dört temel esasından birisi şefkattir. Şefkat karşılıksız sevmektir. Karşılıksız sevgiyi aklın dengesi için devreye sokan bir bakış açısı, toplumsal hayatımızın huzurunu beraberinde getirir.

Bütün insanlar ” insan” olmaları dolayısıyla şefkate layıktır. Aynı coğrafyayı paylaşmak bu şefkati sürekli kılan temel unsurdur. Tarafların karşılıklı şefkati çatışma alanlarını azaltır.

4-Kardeşlik
Kur’an da Allah, mü’minleri “kardeş” olarak ilan eder. Kardeşlik duygusu bir arada yaşayan insanlara pozitif bir psikolojik zemin oluşturur. Kardeşlik hayatın zembereği olduğunda saygı, sevgi, yekdiğerinin hukukunu koruma, emniyeti ve adalet gibi temel toplumsal dinamikler güçlenir

5- Adalet

Kur’an’ın dört temel esasından birisi adalettir.

Bediüzzaman hazretleri “zeminin yüzünde, nebâtî ve hayvânî dört yüz bin taifenin tevellüdat ve vefiyatça ve iaşe ve yaşayışça rahîmâne muvazeneleri, ziya güneşi gösterdiği gibi, bir tek Zât-ı Adl ve Rahîmi gösteriyor.” (Otuzuncu Lem’a, ikinci nükte) der.

Adalet, toplumsal ve beşeri ilişkilerimizin dinamosu olmalı. Allah, Adil ismi ile yeryüzüne yönelirken bütün nebati hayvani varlıklara eşit mesafede yaklaşıyorsa, onlara renklerine ve şekillerine göre muamele etmiyorsa insanlar yekdiğeriyle ilişkilerinde bu çerçevenin dışına taşmamalıdır. Adalet insaflı ve hakperestçe olmalı vicdan devrede olmalı.

Adalet, politik ve ideolojik insaflara terk edilmemeli, tarafgirliklere kurban edilmemelidir.

6-Hürriyet

İnsanla ikiz olarak doğan hürriyet Bediüzzaman’ın tarifi ile imanın hassasıdır. (Münazarat)

İman ne kadar parlarsa hürriyet o derece anlam ifade eder. Parlak bir iman bireyi istibdat ve zulüm gibi hayvani davranışlardan uzak tutar. Aynı iman kendisine karşı yapılan zulüm ve istibdada karşı da direnme gücü verir

7-Meşveret

Yapılacak işler hususunda, ehil olan kişilere danışmak, onlardan görüş almaktır.

Ebu Hüreyre, Resulullah'ın bu yönüyle ilgili olarak şu tesbitte bulunur:"Ben, Resulullah'tan daha fazla arkadaşlarıyla meşveret eden birini görmedim.

Evet nasılki nev'-i beşerdeki "telahuk-u efkâr" ünvanı altında asırlar ve zamanların tarih vasıtasıyla birbiriyle meşvereti, bütün beşeriyetin terakkiyatı ve fünununun esası olduğu gibi; en büyük kıt'a olan Asya'nın en geri kalmasının bir sebebi, o şûra-yı hakikiyeyi yapmamasıdır. (Tarihçe-i Hayat)

Asya kıt'asının ve istikbalinin keşşafı ve miftahı, şûradır. Yani nasıl ferdler birbiriyle meşveret eder; taifeler, kıt'alar dahi o şûrayı yapmaları lâzımdır ki, üçyüz belki dörtyüz milyon İslâmın ayaklarına konulmuş çeşit çeşit istibdadların kayıdlarını, zincirlerini açacak, dağıtacak, meşveret-i şer'iye ile şehamet ve şefkat-i imaniyeden tevellüd eden hürriyet-i şer'iyedir ki, o hürriyet-i şer'iye, âdâb-ı şer'iye ile süslenip, garb medeniyet-i sefihanesindeki seyyiatı atmaktır. Her şeyde meşveret hükümfermadır. (Muhakemat)

8- Diğer gamlık

Bireyler ve toplumlar birbirlerini inkâr etmemeli. Başka kültürler ve değer sistemlerine saygı duymalı onlardan rahatsız olmamalıdır.

Kendimiz için duyduğumuz ızdırabı başkaları için de duymak mü’minane bir tutumdur. Bu diğer gamlık hali aynı zamanda insan olmanın gereğidir. Başkasını kabullenmek ve hukukuna saygı göstermek bir lütuf değil zorunluluktur.

Türkiye cumhuriyetinin kurucu ideolojisi ırksal olarak bir grubu merkeze alıp diğerlerini ıskaladığı için bir dizi olumsuz sonuç ortaya çıkmış ve diğer gamlık duyguları törpülenmiştir.

Çözüm Önerileri

Sosyal ve bireysel hayatta, hayatta hissiyatın ve hamasetin dışında İslam, akıl ve bilimin hakemliğinde fıtratın çizdiği istikamette bir yakınlaşmak gerekmektedir.

Toplum hayatında bir tarafın kendisini merkeze koyup başkasını dışladığı dayatmacı bir zemin ancak uzaklaştırıcı rol oynar.

İdeolojik arka planımız, ferdi kabullerimiz ve grupsal arzularımız normallerimizdir. Bu normalin sınırı ise benzer ötekilerle filen çatıştırmamaktır.

İnsanın kendi doğrularında ısrarcı olması çatışmacı bir sonucu doğurur. Birey kendi dününe ait alışkanlıkları değiştirme iradesi göstermezse tıkanmalar baş gösterir.

Sosyal problemleri insani bir zemine oturtmak kalkınmanın birinci basamağıdır.

İnsaniyete layık, kalbin merkezi rol oynadığı bir şefkat ve muhabbet iklimi kalkınmanın temel yoludur.

İnsanileşme, temel hak ve hürriyetleri, doğru demokrasiyi, sosyal barışı ve ferdi huzuru gündemimize taşıyacaktır.

Muhabbet ve kardeşlik ekseninde yol almak zorlukların çoğunu kolaylaştıracaktır. Muhabbetin dilinde ayrıştırmanın yeri yoktur.

Ayrıştırmak kolay bir arada tutmak zordur.

Türkiye’nin sosyal ve beşeri haritasını bir arada tutan birçok dini, tarihi ve kültürel unsur var.
İstibdat, anarşi ve inançsızlık üzerine kurulu yapay birlik projeleri bu dini ve kültürel unsurları nazara almadığı için tıkandı.

Toplumsal gruplar sabır ve sükûnetle birbirini dinlemeli ve anlamalı.

Dinin belirleyici rolü birlik içinde yaşamanın temel dinamosudur.

İslamiyet, etnik farklılıkları özgürce dile getirmeyi salık verir. Etnik farklılıkların çatışmaya döndürülmesi arzu edilmeyen bir tutum olarak kabul edilmelidir.

Sosyal olaylar değişken, girift ve çok bilinmeyenlidir.

Sosyal olayların çözüm kriterleri ise zamana, olaya ve olguya göre farklılık gösterir.

Kişiler, olaylar ve mekânların şekillendirdiği ön yargılarımızdan kurtulmalıyız.

Toplumda müdavele-i efkâr ve müsademe-i efkâr, hakikat arayışının tekâmülü ve karşılıklı rızanın vücudu için şarttır.

Kaynakça

Bediüzzaman Said Nursi, Divan-ı Harb-i Örfi ve Sünuhat, Yeni Asya Neşriyat, 2000

Bediüzzaman Said Nursi, Lem’alar, Yeni Asya Neşriyat, 2007

Bediüzzaman Said Nursi, Muhakemat, Yeni Asya Neşriyat, 2007

Bediüzzaman Said Nursi, Münazarat, Yeni Asya Neşriyat, 2007

Bediüzzaman Said Nursi, Tarihçe-i Hayat, Yeni Asya Neşriyat, 2007

 

 

popüler cevapdünya atlası