HASTALAR RİSALESİ 13. DEVADA KUR’AN KAVRAMLARI

Eklenme Tarihi: 04 Mayıs 2020 | Güncelleme Tarihi: 04 Mayıs 2020

Atilla YARGICI

13. DEVADA KUR’AN KAVRAMLARI

Şekva, ecel,   yeis, gaflet,  havf ve reca,  dünya ve ahiret dengesi,  ebedi, ölüm, Allah, iman, irşad, feraiz,  takva,  dua, sefahet,  tarassut,  tevekkül, sabır, rahmet, şükür, kabir.

                                                               Çalışma Planı(Proje)

HASTALIĞI KARLI BİR AMELE ÇEVİRMEK İÇİN GEREKLİ OLAN HUSUSLAR

  1. Hastalığın Define ve Hediye Olduğunun Bilinmesi
  2. Ecel Vaktinin Belli Olmamasının Bilinmesi

a.Ecelin gizlenmesinin sebepleri

1.Mutlak yeisten kurtarmak

2.Mutlak gafletten kurtarmak

3.Havf ve Reca ortasında olmak

4.Dünya ve ahireti muhafaza etmek

C.  Hastalığın Olumlu Etkilerinin Bilinmesi

                a. Hastalığın gafleti dağıtması

                b. Ahireti düşündürmesi

                c. Ölümü hatırlatması

                d.hazırlık yapmaya sevk etmesi

                e. Kazancının Çok Olması

                f. Takvaya Sevk etmesi

D. Hastalığın Sağladığı Menfaatleri Elde Etmek İçin Yapılması Gerekenlerin Bilinmesi

a.Hastalıktan şikayet etmemek.

b. Tevekkül etmek.

c.Sabretmek

d. Şükretmek

e. Rahmet-i İlahiyeye itimat etmek.

Sonuç ve Değerlendirme.

 

HASTALIĞI KARLI BİR AMELE ÇEVİRMEK İÇİN BİLİNMESİ GEREKLİ OLAN HUSUSLAR

  1. Hastalığın Define ve Hediye Olduğunun Bilinmesi

Hastalığın define ve hediye olması ifadesi Kur’an’da aynen geçmez. Ancak dolaylı olarak zikredilir.  Define, insana fayda sağlayacak kıymetli paraların bulunduğu bir sandıktır. Hediye de insana verilen bir ihsan anlamındadır. Hastalığın insana fayda verici hale gelmesi için, insanın hastalığa sabretmesi gerekir. Bediüzzaman’ın başka yerlerde ifade ettiği gibi hastalık menfi ibadettir. Yani görünürde olumsuz bir şeydir. Ama insan sabrederse bunun büyük mükâfatını alır. Mesela bir ayette, (Sabredenlere, mükâfatları hesapsız verilir.)[Zümer 10] buyrulur. Diğer bir ayette ise “Andolsun, Biz sizi biraz korku, açlık ve bir parça mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabır gösterenleri müjdele.”(Bakara, 2/155) buyrulmaktadır. Hud suresi 11. Ayette ise, sabırlı olup da salih amel işleyenlere büyük ecir olduğu bildirilmektedir.  Birinci ayette sabredenlere büyük mükafaat olduğu bildiriliyor. İkinci ayette ise sabredenlere müjde verilmesi istenmektedir. Müjde güzel haber demektir. Diğer ayette ise büyük ecir olduğu ifade edilir. En güzel haber, en güzel müjde büyük mükafaat, büyük ecir ve cennettir. O halde hastalık sabırla insana cennet gibi bir defineyi ve hediyeyi kazandırmaktadır.

 

  1. Ecel Vaktinin Gizli Olduğunun Bilinmesi

Kur’an göre insan birçok şeyi bilmez. Allah birçok hikmete binaen insanlara bazı şeyleri bildirmemiştir. Onlardan birisi de insanın ecelinin ne zaman geleceği hususudur. Lokman suresi 34. Ayette, yüce Allah, وَمَا تَدْر۪ي نَفْسٌ بِاَيِّ اَرْضٍ تَمُوتُۜ, yani,; hiç kimse nerede öleceğini bilemez, buyurmaktadır. Bediüzzaman’da bu gibi ayetlere dayanarak, “Ecel vakti muayyen değil” demektedir.

a.Ecelin gizlenmesinin hikmetleri

Ecelin gizli olmasının birçok hikmetleri vardır. Bunlar, 13. Devada şu şekilde sıralanır.

1.Mutlak yeisten kurtarmak

Kur’an’da bazı ayetlerde, “Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz” buyrulur. Ayetin tamamı şöyledir: De ki: “Ey kendilerinin aleyhine aşırı giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Şüphesiz Allah, bütün günahları affeder. Çünkü O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir” (Zümer, 39/53).

İbn Abbas’ın rivayetine göre bu âyet, “Muhammed (s.a.v), putlara tapan, Allah’ın haram kıldığı cana kıyan kimselerin bağışlanmayacağını iddia ediyor, bu durumda biz nasıl hicret edelim? Nasıl Müslüman olalım? Hâlbuki biz, Allah’tan başkasına ibadet ettik, Allah’ın haram kıldığı cana kıydık” diyen Mekke halkı hakkında inmiştir. (Ebu’l-Hasen Ali b. Ahmed el-Vâhidî, Esbâbu’n-Nüzûl, tahkik, Said Mahmud, Dâru’l-Ceyl, Beyrut, ts. s. 274.) Kafir iken Müslüman olan bir kimsenin geçmişte yaptığı hatalar konusunda ümitsiz olmamasını istenmektedir. İslam insanı mutlak yeisten kurtarmaktadır.

Başka bir ayette de, Allah’ın rahmetinden yalnızca kâfirlerin ümit keseceği bildirilir.(Yusuf, 12/87.)

Bediüzzaman’a göre ecelin gizli olması insanı bu ümitsizlikten kurtarır. Bunun birinci yönü yaşama ümididir. İnsan ne zaman öleceğini bilse, ömrünün yarısından sonra yaşama ümidi kalmaz. Yaşama ümidi kalmayan bir insan ise hayatını dehşet içinde geçirir, korku içinde geçirir. İkinci yönü ise, Allah’ın günahlarını affedeceğini düşünür, düşünmeye fırsat olduğu fikrine sahip olur ve af diler. Ayrıca eceli gizli yapan yüce Allah insana her yaşadığı gün mühlet vermiş olmaktadır. Ve insanın yarın ölecekmiş gibi ahirete çalışmasına, Allah’ın rahmetinin geniş olduğunu düşünerek ondan af dilemesine sebep olur. Allah’ın affedeceği ümidi içinde olmak, Allah’a karşı hüsnü zan sahibi olmaktır.

2.Mutlak gafletten kurtarmak

Ecelin gizli olması insanı mutlak gafletten de kurtarır. Sözlükte “terketmek, önemsememek” anlamında masdar ve “dalgınlık, dikkatsizlik, yanılma, ihmal” mânasında isim olan gaflet kelimesi, “bir şeyin gerekliliği ortada iken bunun idrak edilememesi” (Ebü’l-Bekā, s. 206), “nefsin kendi arzusuna uyması, zamanın boş geçirilmesi” (et-Taʿrîfât, “ġaflet” md.), “yeterince uyanık ve dikkatli davranılmadığı için insana ârız olan yanılgı hali” (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “ġfl” md.) şeklinde tarif edilmiştir.

Kur’ân-ı Kerîm’de maddî ve mânevî menfaatlerini bilen insanlara “zâkir” ve “ehl-i zikir”, bundan habersiz olanlara da “gāfil” denilmiştir. Gaflet “unutma ve yanılma” mânasını da taşımakla birlikte aslında bu iki kavramdan farklıdır (Ebü’l-Bekā, s. 206; et-Taʿrîfât, “nisyân” md.). Bir şeyi bile bile terketmek gaflet, bilmeden terketmek unutmaktır. Kur’an, hayvanlardan daha aşağı seviyede bulunan ve kalpleri mühürlü olanları gafil diye niteler (el-A‘râf 7/179) ve müminlerden gafil olmamalarını isteyerek (el-A‘râf 7/205) Allah’ın âyetlerinden gafil olanların cehennemlik olduklarını bildirir (el-A‘râf 7/146; Yûnus 10/7-8). Gaflet içinde bulunanlar âhirette pişmanlık duyacaklardır (el-Enbiyâ 21/97). Gaflet kelimesi Kur’an’da “habersiz olma” mânasında da kullanılmıştır (Yûsuf 12/3; Kāf 50/22) ve Allah’ın gafil (olup bitenlerden habersiz) olmadığı hususuna sık sık dikkat çekilmiştir (meselâ el-Bakara 2/74, 85, 140, 144, 149). Hadislerde de insanların Allah’tan, onun zikrinden ve âyetlerinden gafil olmamaları istenmiş, gafil kalple yapılan duanın kabul edilmeyeceği belirtilmiştir (Müsned, II, 177; el-Muvaaʾ, “Ṣalât”, 8; Tirmizî, “Daʿavât”, 65).(TDV İslam Ansiklopedisi, Gaflet Maddesi)

Gafletteki bir şeyi bile bile terk etmek anlamı, ecelin muayyen olması halinde insanın neden gaflete düşeceğini açıkça anlatır. Zıddı zikir olduğuna göre, zikir de hatırlamak olduğuna göre, insan Allah’ı, Allah’a kulluğu unutur demektir. Yani, ölüm vakti belli olsaydı, örneğin insan 80 yaşında öleceğini bilseydi o zaman, hayatının büyük ekseriyetini bu anlamda gaflet içerisinde geçirirdi. Sonuna da doğru yapacağı şeyleri hatırlardı. Bu orada yaşı ilerlemiş olurdu. 50 sene dinden uzak bir hayat yaşayan insanın ise ölümün zamanını bilse bile, dönüş yapması çok zor olan bir durumdur. Bu yüzden ölümün belli olmaması, insanı böyle bir gafletten kurtarır. Ölümün her han gelebileceğimi düşünerek, yarın ölecekmiş gibi Allah’a karşı görevlerini yapar, insanlara da kötü davranmaz.

3.Havf ve Reca ortasında olmak

Ecelin gizli olmasının bir hikmeti de insanın havf ve reca ortasında olmasının sağlanmasıdır. Havf korku, recâ ise ümit demektir. Kur`an-ı Kerîm ve Hadîs-i şeriflerde korku ve ümit arasında bulunmaya teşvik eden hükümler vardır. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

 "Allah`ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz. Şüphesiz ki Allah bütün günahları affeder. Çünkü o çok bağışlayıcı ve pek merhametlidir." (ez-Zümer,39/53).
"Onlar korkarak ve ümit ederek Rablerine dua ederler. " (es-Secde, 32/16).


Peygamber Efendimiz (s.a.s.) de şöyle buyurur:

“Müminler Allah`ın azap ve azabının miktarını bilselerdi hiç biri Cennet`i ümit etmezdi. Kâfirler de Allah`ın rahmetinin ne kadar çok olduğunu bilselerdi hiç biri O`nun rahmetinden ümit kesmezdi." (Müslim, Tevbe 23).

Bu ve benzeri ayet ve hadisler gözönünde bulundurularak denilmiştir ki;
"kul sıhhat halinde korkulu ve ümitli bulunmalı, havf ve recâsı birbirine eşit olmalı; hastalığı halinde de recâ (ümit) yönü kuvvetli olmalıdır." (Nevevî, Riyazü`s-Salihîn Tercümesi, I, 479).
Havf (korku) gelecekle ilgilidir. Çünkü insan ya başına hoşlanmadığı bir şeyin gelmesinden, ya da arzu ettiği bir şeyi elde edememekten korkar. Kulun Allah`tan korkması, Allah`ın kendisini dünya ve ahirette cezalandırmasından korkması şeklinde olur. (Kuşeyrî, Risale (çev. S. Uludağ) s. 263)..
Recâ da "ileride meydana gelmesi umulan arzu edilen bir şeye kalbin duyduğu ilgidir."

4.Dünya ve ahireti muhafaza etmek

Ölüm gizli olması insanı dünya ve ahiret dengesini muhafaza etmeye sevk eder. İnsanda dünya-ahiret algısının Kur’an’ın bildirdiği çerçevede oluşması için öncelikle dünya-ahiret dengesinin çok iyi kurulması gerekmektedir. Dünyaya bir sınav için gönderilen insanın bu dünyayı asıl amaç haline getirmesi onun yaratılış gayesiyle bağdaşmaz. Sadece ahirete yönelip, bu dünyadaki hayatı ihmal etmesi de bu dünyada yaşıyor olmasıyla çelişen bir durumdur. Kur’an’da vasat bir ümmet olarak nitelendirilen Müslümanlar, her konuda dengeli davranmaya teşvik edilmektedir.(Bakara, 2/143).Hıristiyan rahiblerin dünyayı bir kenara bırakıp aşırı bir zühd hayatına girmesi nasıl vasatı çiğnemekse, Yahudilerin Allah’ın kelamını kendi isteklerine göre değiştirmeleri de vasatı aşmaktır. Vasat, adaletli olmak anlamına da gelmektedir. (Taberî, Camiu’l-Beyan,II, cüz 2, s10; Kurtubi, I, cüz 1, 104.) Vasat ümmet, ifrat ve tefritin ortasıdır ve mutedil olmak demektir. Mutedil olmak da, ifrat ve tefritten herhangi bir tarafa eğilim göstermemek demektir. (Razi, Mefatihu’l-Gayb, II, 84.)  Bu yüzden peygamberimiz s.a.v, dünyalık meşru olan lezzetleri bir kenara atmayı, gece gündüz ibadet etmeyi, eşleriyle birlikte olmamayı kafasına koymuş sahabileri ikaz etmiştir. Konuyla ilgili nazil olan ayetlerde, müminlerin Allah’ın helal kıldığı iyi ve temiz şeyleri haram kılmamaları, sınırı aşmamaları, Allah’ın sınırı aşanları sevmeyeceği bildirilerek, “Allah’ın sizin için helal ve temiz kıldığı rızıklardan yeyin ve kendisine iman etmiş bulunduğunuz Allah’tan sakının” buyrulmuştur. ( Maide, 5/87-88.)

Ayetin nüzulüne sebep olan sahabilere peygamberimiz s.a.v. kendisini örnek göstermiş, nefislerinin ve eşlerinin kendilerinde hakları olduğunu, her gün oruç tutmalarını, helal olan eti yemelerini, koku sürünmelerini, eşleriyle birlikte olmalarını istemiş, kendisinin de bunları yaptığını bildirmiştir. Hatta bunun üzerine insanların toplamış ve onlara bu konuda bir konuşma yapmıştır. Bu konuşmasında, rahibler gibi olmalarını emretmediğini, İslam dininde et yemenin ve kadınlara yaklaşmanın haram olmadığını, ibadet yerlerine çekilip sadece ibadetle meşgul olmanın bulunmadığını bildirmiş,  Müslüman ümmetin seyahatinin oruç, ruhbanlığının ise cihad olduğunu ifade etmiştir. Bu konuşmada peygamberimiz s.a.v.  Müslümanları namaz kılmaya, Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamaya teşvik etmiş, hac ve umre yapmalarını, namaz kılmalarını, zekât vermelerini,  ramazan orucunu tutmalarını emretmiştir. Birçok kavmin aşı gitmekten dolayı helak edildiğini hatırlatmıştır.(El Vahidî, Ebi ‘l-Hasen Ali b. Ahmed, Esbabü Nüzuli’l-Kur’an, Dâru’l-Kütübi’l-ilmiyye, Beyrut,  Tarihsiz, s. 207-208.)

Müslümanların dengeli bir ümmet olduğunu bildiren ve Müslümanları her türlü ifrat ve tefritten uzaklaştırmak isteyen Kur’an’da dünya ve ahiret hususunda da dengeli olunması istenmektedir. İnsanın dünyada yaşıyor olması, dünyevî nimetleri de istemesi gerektirir. Dünyada yaşadığı halde sadece ahiret nimetlerini istemesi, ya da sadece dünya nimetlerini istemesi onun vasat, itidalli, dengeli olma özelliğini ortadan kaldırmaktadır.  Bu yüzden Kur’an’da, bazı insanların sadece “Allah’ım! Dünyada ver” diye Allah’a dua ettikleri, böyle isteyenlerin ahirette nasiplerinin olmadığı(Bakara, 2/200),  .bir kısım insanların da dünyada ve ahirette “hasene”  ve ateş azabından korunmak istedikleri, bunlar için kazındıklarında büyük bir hisse olduğu bildirilmektedir(Bakara, 2/201-202).

Cahiliye dönemi insanları yaptıkları dualarda, “Allah’ım bize deve, inek, koyun, köle, cariye ver. Bize yağmur ver, düşmana karşı zafer ver” derlerdi. Ahirete inanmadıkları için tövbe ve mağfiret dilemezlerdi. Ancak bunlar bir ihtimale göre müminler de olabilirler. Yani insan mümin olduğu halde ahireti unutarak sadece dünyevî taleplerde, dualarda bulunabilir. Eğer sonunda Allahtan af dilemezse, Allah onu affetmezse, ahirette onun da bu duadan nasibi olmayacaktır. Bu ayet, yalan yere yemin ederek mal alan kimse hakkında nazil olmuştur (Razi, Mefatihu’l-Gayb, II, 336.). Bu yüzden ayet sadece dünyalık talep eden herkesi ikaz etmekte, orta olan yola davet etmektedir.

İkinci dua şekli ise dünya ve ahiret dengesi gözetilerek yapılan dua şeklidir. Burada müminler, hem dünya ve hem de ahirette “hasene” istemektedirler. Dünyada hasene, sağlık, güvenlik, yeterlilik, salih evlat, salih, saliha eş, düşmanlara karşı zafer, Allah’a ibadet ve itaat gibi hususlardır. Ahirette hasene ise, cennet, azaptan kurtulma, ebedî nimetler, Allah’ın cemalini görmek gibi hususlardır. Aslında  hasene kavramı cami bir kavramdır ve içine dünya ve ahiretteki bütün hayırlar, iyilikler girmektedir (Razi, Mefatihu’l-Gayb, II, 337.).

İnsan hasta olduğu zaman, sadece dünyaya yönelmekten kurtulmuş olur. Ölümü hatırlar, vücudunun ne kadar çürük olduğunu, aciz ve zayıf olduğunu fark eder. Bu da ahirete yönelmesine sebep olur. Böylece hastalık insanın yönünü ahirete çevirerek dengeli bir şekilde yaşamasına zemin hazırlar.

  1. Hastalığın Olumlu Etkilerinin Bilinmesi

Hastalığın insana olumlu etkileri olduğunun bilinmesi insanın hastalığı karlı hale getirmesine sebep olur. Bu etkiler şu şekilde zikredilir.

  1. Hastalığın gafleti dağıtması

Enbiya suresi 97. Ayette yüce Allah şöyle buyurur:

Şaşmaz sözün gerçekleşmesi yaklaşmıştır; bir de bakarsın ki inkârcıların/nankörlerin gözleri yerinden fırlamış! "Gerçekten biz, bu konuda gaflet içindeymişiz; daha da ötesi büsbütün zulme batmışız" diye yakınmaktadırlar!”

Ayette ki şaşmaz söz, ölüm vakti, ya da kıyamet vaktidir. İnsanları ancak ölümle karşı karşıya olmak, gafletten, yani yaratılış amaçlarına uygun olarak yaşamayı unutmaktan, önemsememekten kurtarır. Ama ölüm vakti, ya da kıyamet vakti geldiği vakit, artık tövbe kapıları kapanmıştır. Firavun tam ölürken iman ettiğini söyledi, ama amel etmeye zaman kalmadığı için böyle bir iman geçerli değildir. Bu yüzden insanın hasta olması, ölümü hatırlatır. Ölümü düşünmek, gafleti dağıtır. Tefekkürün gafleti izale edeceğini söyleyen Bediüzzaman muhtemelen ölümün tefekkür edilmesini de kastetmiş olabilir. Bu yüzden insan daha hasta iken, Allah’a yönelir, yaratılış amacına uygun hareket etmeye başlar. Zaten hastalık insani nefsin ve şeytanın elinde oyuncak olmaktan kurtarmıştır. Biraz da tefekkür ile gayret ederse, gafleti dağıtır, Allah’ı, ahireti ve yaratılış amacını hatırlar.

  1. Ölümü hatırlatması

Hastalığın en önemli olumlu etkisi insana ölümü hatırlatmasıdır. Birazcık ciddi rahatsızlık geçiren her insanın aklına ölüm ister istemez gelir. Kur’an her nefsin ölümü tadacağını bildirir. Ayetin meali şu şekildedir:

Her canlı ölümü tadar. Bir imtihân olarak sizi hayırla da şerle de deniyoruz. Ve siz ancak bize döndürüleceksiniz... (Enbiya Suresi, 35)

 Bir hadisi şerifte de şöyle buyrulur:

Bütün zevkleri kökünden yok eden ölümü çokça hatırlayınız!” (Tirmizî, Kıyâmet, 26) Ölümü hatırlatan hastalık, insanı dünyevi hırslardan uzaklaştırır. Yönünü ölümden sonrası hayata çevirir.

  1. Ahireti düşündürmesi

Hastalığın bir olumlu etkisi de insana ahireti düşündürmesidir. Öleceğini hatırlayan insan, eğer mümin değilse, ahireti bilemez ve ölümü düşünmek insanın kâbusu olur. Ama mümin bir insana hastalık ölümü düşündürdüğü gibi, ahireti de düşündürür. Çünkü insan öldükten sonra kabre girecek bir müddet sonra ise, kıyametin kopması ile tekrar diriltilecek ve ahiret hayatı başlayacaktır. Ahiret hayatında her insan Allah’a hesap verecektir. Sonunda ya cennet ya da cehennem vardır. Ya Allah’ın lütuf, ihsan ve merhameti ya da adaleti ve gazabı vardır. İşte hastalığın insana bu şekilde olan ahireti hatırlatması, ahiret azığını hazırlamasına sebep olur. Ahiret inancı Kur’an’ı dört önemli konusundan birisini teşkil etmekte ve bu konuda yüzlerce ayet-i kerime bulunmaktadır.  Bir ayette şöyle buyrulur:

وَمَا هٰذِهِ الَْيٰوةُ الدُّنْيَٓا اِلَّا لَهْوٌ وَلَعِبٌۜ وَاِنَّ الدَّارَ الْاٰخِرَةَ لَهِيَ الَْيَوَانُۢ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ

(Oysa onların tek gerçek kabul ettikleri) bu dünya hayatı hakikatte sadece bir oyun ve eğlenceden ibarettir; âhiret yurduna gelince işte asıl hayat odur; keşke bunu bilselerdi! (Ankebut, 64)

 Peygamberimbiz de “Allâh’ım! Gerçek hayat ancak âhiret hayatıdır” (Buhârî, Cihad, 110)

buyurarak ahiret hayatı için çalışılması gerektiğini hatırlatmaktadır. Mümin bir insan ahirete inandığı için, hastalığa sabrettiği zaman bunun mükafaatının ahirette kendisine verileceğini bilir. Bu da hastalığa bakış açısını değiştirir ve sabretmesini kolaylaştırır.

                d.Hazırlık yapmaya sevk etmesi

hastalığın insana olumlu bir katkısı da ahiret için hazırlık yapmaya sevk etmesidir.. Ahiret için hazırlık yapmakla ilgili birçok ayet bulunmaktadır.

Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin. (Bilin ki) kendiniz için yapıp takdim ettiğiniz hayırları Allah katında bulacaksınız. Şüphesiz ki Allah, yaptıklarınızı görendir. (2/Bakara 110)

Ey iman edenler! Rükû edin, secde edin, Rabbinize ibadet/kulluk edin ve hayırlı işler yapın ki kurtuluşa eresiniz. (22/Hac 77)

Şüphesiz ki ölüleri biz diriltiriz. Onların yapıp önden yolladıkları (amelleri de), geride bıraktıkları eserleri de biz yazarız. Biz, her şeyi apaçık bir Kitap’ta kaydetmişizdir. (36/Yâsîn 12)

(Allah der ki:) “Ey mücrimler! Siz şöyle ayrılın.” (36/Yâsîn 59)

Ey iman edenler! Allah’tan korkup sakının! Herkes yarın için ne takdim ettiğine bir baksın. Allah’tan korkup sakının! Şüphesiz ki Allah, yaptıklarınızdan haberdardır. (59/Haşr 18)

O gün insana yapıp takdim ettikleri ve erteleyip (yapmadıkları) haber verilir. (75/Kıyâmet 13)

Görüldüğü gibi Yüce Allah daha dünyada iken ahiret azığı hazırlamaya teşvik etmektedir. İnsanı bu hazırlığa sevk eden en önemli hususlardan birisi de insanın hastalanması ya da bir musibete maruz kalmasıdır.

  1. Kazancının Çok Olması

Hastalığın olumlu bir etkisi de hastalık dönemini iyi yönetebildiği zaman kazancının çok olmasıdır. Hastalık sabırla karşılandığı zaman,  günahları döktüğü gibi  insana büyük sevaplar da kazandırmaktadır.. Ancak bunun için sabır gerekir. Bir ayette şöyle buyrulur:

Sabredenlere, felâketlere karşı dişlerini sıkıp göğüs gerenlere, mükâfatları hesapsız ödenecektir.” (Zümer sûresi,39/10) Görüldüğü gibi felaketlere karşı sabırlı olanlara yüce Allah hesapsız mükafaat vereceğini vaat etmektedir. Bu kazanç normal şartlarda elde edilmesi mümkün olmayan bir kazançtır.

 Bazı hadislerde hastalıkların günahlara kefaret olduğu bildirilir. Bu çok ömemli bir kazançtır.

“Bir Müslüman’a herhangi bir musibet, bir sıkıntı, bir keder, bir üzüntü, bir eziyet, bir gam dokunursa, hatta kendisine bir diken bile batarsa, mutlaka Allah bunları onun günahlarına kefaret yapar.”(Buharî, Marda,1; Müslim, Bir, 52)

Mü’minin başka hiç kimsede bulunmayan ilginç bir hali vardır; O’nun her işi hayırdır. Eğer bir genişliğe (nimete) kavuşursa şükreder ve bu onun için bir hayır olur. Eğer bir darlığa (musibete) uğrarsa sabreder ve bu da onun için bir hayır olur.(Müslim, Zühd, 64; Dârim, Rikâk, 61).

  1. Takvaya Sevk etmesi

Hastalığın insana olumlu bir etkisi de insana takvaya sevk etmesidir. Takva Kur’an’ın ana kavramlarındandır. Sözlükte “korumak, korunmak, sakınmak, saygı göstermek, dindar olmak, itaat etmek, korkmak, çekinmek” anlamlarındaki vikāye masdarından türeyen takvâ kelimesini Seyyid Şerîf el-Cürcânî, “Allah’a itaat ederek azabından sakınmaktır, bu da ceza almayı haklı kılan davranışlardan nefsi korumak suretiyle gerçekleşir” şeklinde tarif eder (et-Taʿrîfât, “vḳy” md.). Takvâ ve kökün ittikā, takī, etkā, müttakī gibi diğer türevleri ve fiil şekilleri Kur’ân-ı Kerîm’de 285 yerde geçmektedir.

Takvâ kelimesi Kur’an’da on yedi yerde geçer (meselâ bk. el-Bakara 2/197; el-Mâide 5/2; el-A‘râf 7/26; et-Tevbe 9/108; Tâhâ 20/132). Klasik müfessirler takvâya ve aynı kökten gelen emir kiplerine genellikle, “Allah’tan korkun” anlamını vermiştir. Söz konusu fiilin kökü korku anlamını da içermekle birlikte bu korkunç bir şeyden çekinmeyi değil seven birinin sevdiğinin gönlünü incitmekten çekinmesini, yaratanına karşı saygı ve sorumluluk duyma hassasiyetini ifade eder. Bu bağlamda takvâ karşılığı olarak önerilen “Allah bilinci, Allah’a karşı sorumluluk bilinci” ifadeleri kavramın içeriğine daha uygun görünmektedir. Takvâ ve ittikā kelimelerinin içerdiği korku Allah’a duyulan saygıdan kaynaklanır. Böyle bir duygu müminleri kötülükten ve günahtan vazgeçirir, iyiliğe ve hayra sevkeder. Kur’an’da ve hadislerde âfet, kıyamet, haşir ve cehennemle ilgili korkular anlatılırken “havf, haşyet, feza‘, rehbet, vecel, ru‘b, işfâk” kökünden kelimelerin kullanılması, “Onlardan korkmayın, benden korkun” meâlindeki âyetlerde (el-Bakara 2/150; Âl-i İmrân 3/175) Allah korkusunun havf ve haşyetle ifade edilmesi, bir âyette (en-Nûr 24/52) haşyet kelimesiyle ittikānın ardarda gelmesi genel anlamda takvânın korkudan farklı bir kavram olduğunu gösterir. (TDV İslam Ansiklopedisi, Takva Maddesi)

Takvanın Kur’an’da genel olarak dört anlamı vardır. Küfürden, şirkten, nifaktan ve günahlardan sakınmak. Diğer anlamlar ise bu dördünün içinde gizlidir.

Bediüzzaman takvaya şöyle açıklar:

"Bugünlerde Kur'an-ı Hakîm'in nazarında, imandan sonra en ziyade esas tutulantakvâ ve amel-i sâlih esaslarını düşündüm. Takvâ, menhiyyattan ve günahlardan ictinab etmek ve amel-i sâlih, emir dâiresinde hareket ve hayrat kazanmaktır. Her zaman def-i şer, celb-i nef'a râcih olmakla beraber, bu tahribat ve sefahet ve cazibedâr hevesat zamanında bu takvâ olan, def-i mefasid ve terk-i kebâir üss-ül esas olup, büyük bir rüchaniyyet kesbetmiş. Bu zamanda tahribat ve menfi cereyan dehşetlendiği için, takvâ, bu tahribata karşı en büyük esastır. Farzlarını yapan, kebireleri işlemiyen kurtulur. Böyle kebâir-i azime içinde amel-i sâlihin ihlasla muvaffakiyyeti pek azdır. Hem az bir amel-i sâlih bu ağır şerait içinde çok hükmündedir."

"Hem takvâ içinde bir nevi amel-i sâlih var. Çünkü, bir haramın terki vacibdir. Bir vacibi işlemek, çok sünnetlere mukabil sevabı var. Takva; böyle zamanlarda, binler günahın tehacümünde bir tek ictinab, az bir amelle, yüzler günah terkinde, yüzer vacib işlenmiş oluyor. Bu ehemmiyetli nokta; niyetiyle, takvâ namıyla ve günahtan kaçınmak kasdıyla menfî ibâdetten gelen ehemmiyetli a'mâl-i sâlihadır..."(Kastamonu lahikası, 103. Mektup)

Hastalık insanı Kur’an’ın bu önemli ahlak ilkesine uymasını sağlar. Zaten hasta insan günahları işleyecek takatı olmayan insandır. Böylece insanı takvaya alıştırır. İyileştikten sonra da bu takva halinin devam etmesi, insanın iradesine ve hastalıktan gerekli ders ve ibretleri çıkarmasına bağlıdır.

 

  1. Hastalığın Sağladığı Menfaatleri Elde Etmek İçin Yapılması Gerekenlerin Bilinmesi

Önceki bölümlerde hastalığın insana birçok faydalar sağladığı açıklandı. Burada ise, bu menfaatleri elde etmek için yapılması gerekenler üzerinde durulmaktadır.

a.Hastalıktan şikayet etmemek.

Hastalığın sağladığı menfaatleri elde etmek için gerekli olan birinci husus, hastalıktan şikâyet etmemektir. En şiddetli hastalıkları maruz kalan Hz. Eyyüb hastalığı hakkında şikâyette bulunmamıştır. Hz. Eyyüb’ün, “Rabbim zarar bana dokundu. Sen merhametlilerin en merhametlisisin.” Şeklinde dua ettiği bilinmektedir. Yunus peygamber de benzer şekilde dua etmiştir. Peygamberler hastalıklarını insanlara şikâyet etmemişlerdir. Şikâyet içermeyen duaların da makbul olduğu görülmektedir. Yakup peygamber ise, şikâyetin insanlara değil, Allah’a yapılması gerektiğini öğretmektedir. O halde hastalıktan şikâyetçi olmamak, bir peygamber hasletidir.

b. Tevekkül etmek.

Bediüzzaman, hastalıktan gerekli faydaların elde edilmesi için şekva değil, tevekkül edilmesini istemektedir.

Sözlükte “Allah’a güvenmek” anlamındaki vekl kökünden türeyen tevekkül“birinin işini üstüne alma, birine güvence verme; birine işini havale etme, ona güvenme” mânasına gelir. Birine güvenip dayanan kimseye mütevekkil, güvenilene vekîl denir. Kaynaklarda çoğunlukla vekil kelimesi kefille eş anlamlı gösterilmişse de Râgıb el-İsfahânî’ye göre vekil kefilden daha geneldir; her vekil kefildir, fakat her kefil vekil değildir. Tevekkül dinî ve tasavvufî bir terim olarak “bir kimsenin kendini Allah’a teslim etmesi, rızkında ve işlerinde Allah’ı kefil bilip sadece O’na güvenmesi” şeklinde tanımlanmaktadır (el-Müfredât, “vkl” md.; Lisânü’l-ʿArab, “vkl” md.; Tâcü’l-ʿarûs, “vkl” md.; Gazzâlî, IV, 259). İbn Teymiyye tevekkülün “kalbin yalnız Allah’a güvenmesi” anlamına geldiğini belirterek bunun sebeplere başvurma ve mal biriktirmeye aykırı olmadığını söyler (et-Tuḥfetü’l-ʿIrâḳıyye, s. 185).

Tevekkül ve aynı kökten türeyen çeşitli kelimeler hadislerde de geçmektedir. Tirmizî (“Zühd”, 33) ve İbn Mâce’nin (“Zühd”, 14) es-Sünen’lerinde tevekkül konusuna iki bab ayrılmıştır. Hz. Peygamber’in, “Devemi bağladıktan sonra mı tevekkül edeyim yoksa bağlamadan mı?” diye soran bir sahâbîye, “Önce bağla, sonra tevekkül et” yolundaki cevabı (Tirmizî, “Ḳıyâme”, 60) ilgili kaynaklarda tevekkülden önce tedbir almanın gerekliliğine delil sayılmıştır. Hadislerde bildirildiğine göre Allah, aç karına sabahlayıp akşama tok ulaşan kuşları doyurduğu gibi kendisine tam bir teslimiyetle tevekkül edenlere de rızıklarını verecektir (Müsned, I, 30, 52; İbn Mâce, “Zühd”, 14; Tirmizî, “Zühd”, 14)(TDV, Tevekkül Maddesi)

 

Görüldüğü gibi tevekkül, Allah’a dayanıp güvenmek anlamına gelmektedir.

Tevekkülün bir anlamı da rızadır. İşinin, kendini her durumda Allah’ın irade ve takdirine teslim ederek O’ndan gelene rıza göstermesi tevekkülün özünü meydana getirir. Hasan-ı Basrî, “Tevekkül rızadan ibarettir” der (Ebû Tâlib el-Mekkî, II, 8)

 Ancak bu sebepleri terk etmek demek değildir. Bir insan tedavisi için gerekli adımları attıktan sonra şifa hususunda Allah’a tevekkül eder. Allah’ın şafi ismini hatırlar. Zaten Kur’an’da, وَاِذَا مَرِضْتُ فَهُوَ يَشْف۪ينِۖ “ Hastalandığım zaman bana şifa verendir.” (Şuara suresi 80.) o halde insan hastalandığında hastalığını kimseye şikâyet etmeyecek, şifayı Allah’tan bekleyecek, şifa bulduğu zaman da bunu Allah’ın verdiğini bilecektir.

  1. Sabretmek

Hastalığın verdiği menfaatleri elde etmek için önemli bir husus da sabretmektir. Bu konuda

Birçok ayetler ve hadisler bulunduğunu daha önce zikrettik.

  1. Şükretmek

Hastalıktan gerekli faydaları elde etmek için yapılacak davranışlardan birisi de şükretmektir. Şükür Kur’da birçok ayette zikredilir.

Sözlükte “yapılan iyiliği bilmek ve onu yaymak, iyilik edeni iyiliğiyle övmek; minnettarlık” anlamındaki şükr terim olarak “Allah’tan veya insanlardan gelen nimet ve iyilikten dolayı minnettarlığını ifade etme, nimete söz ve fiille mukabelede bulunma, Allah’a itaat edip günah işlemekten uzak durmak suretiyle nimetin gereğini yapma” şeklinde. Râgıb el-İsfahânî üç türlü şükürden bahseder. Nimeti hatırda tutmak kalple şükür, nimeti vereni övgüyle anmak dille şükür, nimet sahibine lâyık olduğu şekilde karşılık vermek organlarla şükürdür. İsfahânî diğer bir açıdan şükrü yine üçe ayırır. Kendinden üstte olana şükür hizmet, övgü ve dua ile, aynı seviyede olana iyiliğe iyilikle karşılık vererek, aşağı seviyede olana ise onu ödüllendirmekle olur (el-Müfredât, “şkr” md.; eẕ-Ẕerîʿa ilâ mekârimi’ş-şerîʿa, s. 279).

Kur’ân-ı Kerîm’de şükür kelimesi ve türevleri yetmiş beş yerde geçmektedir. Bunların çoğunda Allah’ın nimetleri ve ihsanlarından söz edilmekte, dolayısıyla insanların Allah’a şükretmesi gerektiği bildirilmekte ve şükredenlere verilecek mükâfatlar anlatılmaktadır. Neml sûresinde (27/40) Hz. Süleyman’ın dilinden, “Şükreden ancak kendi iyiliği için şükretmiş olur; nankörlük eden de bilsin ki rabbimin hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, O büyük kerem sahibidir” buyurulmaktadır. Fahreddin er-Râzî’ye göre bu âyette şükrün faydasının Allah’a değil kula yönelik olduğu ifade edilmektedir. Zira kul şükrederek Allah’a olan minnet borcunu ödemiş olur, ayrıca şükrettiği için O’ndan daha çok nimet umabilir (Mefâtîḥu’l-ġayb, XXIV, 198). Nitekim diğer bir âyette Allah’ın şükredenlere nimetini arttıracağı belirtilmektedir (İbrâhîm 14/7). Fahreddin er-Râzî, maddî ve mânevî olmak üzere iki türlü nimetten bahsederek söz konusu artışın her iki nimet çeşidini kapsadığını söyler. Çok şükredenlerin daha fazla maddî nimet elde ettikleri görülmektedir. Mânevî nimetin artışına gelince bu nimetin zirvesi Allah sevgisidir. Allah’ın nimetlerine nâil olan kul sürekli O’nun lutufkârlığı ve nimetlerinin çeşitliliği üzerinde düşünür, bu sayede Allah’a olan sevgisi artar. Daha sonra nimetle ilgilenme düzeyini aşarak nimetin sahibine yükselir, ilgi ve sevgisini O’na yöneltir. Böylece şükür mânevî nimetlerin çoğalmasını da sağlamış olur (a.g.e., XIX, 85-86). Râzî’nin bu açıklamasını daha önce Ebû Bekir eş-Şiblî, “Şükür nimeti değil nimeti vereni görmektir” şeklinde özetlemiştir (Kuşeyrî, II, 492). Âyetlerde Allah’ın insanlara bahşettiği maddî ve mânevî nimetler arasında (meselâ bk. el-Mâide 5/6; en-Nahl 16/14; el-Hac 22/36) çeşitli kusurlarına rağmen onları bağışlaması (el-Bakara 2/52), onlara yardım etmesi (el-Enfâl 8/26), kurtarıcı âyetler göndermesi (meselâ bk. el-Mâide 5/89), duyu ve idrak yeteneği vermesi (en-Nahl 16/78; el-Mü’minûn 23/78; es-Secde 32/9) gibi nimetler sayıldıktan sonra, “Belki şükredersiniz” ifadesiyle nimetin verilişinin insanlar için şükür konusunda bir sınama olduğuna vurgu yapılır. Hz. Süleyman böyle bir sınavdan geçtiğini belirtmiştir (en-Neml 27/40). Aynı ifadeler nimet sahibine şükretmenin ahlâkî bir ödev olduğunu gösterir. Nitekim bazı âyetlerde Allah’ın lutufları sayılarak, “Ne kadar az şükrediyorsunuz! Fakat insanların çoğu şükretmez; hâlâ şükretmeyecekler mi?” gibi ifadelerle bu ödevi ihmal edenler uyarılmaktadır (meselâ bk. el-A‘râf 7/10; Yâsîn 36/35, 73; el-Mülk 67/23). (TDV İslam Ansiklopedisi, Şükür Maddesi)

Bakara Suresi, 152. ayet: "Öyleyse (yalnızca) Beni anın, Ben de sizi anayım; ve (yalnızca) Bana şükredin ve (sakın) nankörlük etmeyin."

Bakara Suresi, 158. ayet: "Şüphesiz, 'Safa' ile 'Merve' Allah'ın işaretlerindendir. Böylece kim Evi (Ka'be'yi) hacceder veya umre yaparsa, artık bu ikisini tavaf etmesinde kendisi için bir sakınca yoktur. Kim de gönülden bir hayır yaparsa (karşılığını alır). Şüphesiz Allah, şükrün karşılığını verendir, bilendir."

Bakara Suresi, 172. ayet: "Ey iman edenler size rızık olarak verdiklerimizin temiz olanlarından yiyin ve yalnızca O'na kulluk ediyorsanız, (yine yalnızca) Allah'a şükredin."

Bakara Suresi, 243. ayet: "Binlerce kişinin ölüm korkusuyla yurtlarından çıktıklarını görmedin mi? Allah onlara: "Ölün" dedi, sonra da onları diriltti. Şüphesiz Allah, insanlara karşı fazl sahibidir. Ancak, insanların çoğunluğu şükretmez."

Şükür, nimete yapılır. Hastalık da insana ölümü, ahireti ve hayatın amacını hatırlattığı için Allah’ın insana bir nimeti ve ihsanıdır. Çünkü insanın sevap kazanmasına ve ahirete yönelmesine sebep olmaktadır. Bu yüzden bu ilahi nimete şükretmek müminlerden beklenen en güzel davranış biçimidir.

 

  1. Rahmet-i İlahiyeye itimat etmek.

Allah’ın rahmeti geniştir. Ayet ve hadislerde Allah’ın rahmetinden çok bahsedilir.

 

De ki: “Allah’ın lütfu ve rahmetiyle, (evet) yalnızca bunlarla sevinsinler. O, onların biriktirdiklerinden daha hayırlıdır.” (10/Yûnus 58)

Dedi ki: “Beni sudan koruyacak bir dağa sığınacağım.” Dedi ki: “Bugün, Allah’ın rahmet ettikleri hariç, Allah’ın emrinden insanı koruyacak yoktur.” Aralarına dalga girdi ve boğulanlardan oldu. (11/Hûd 43)

Birçok ayette te yüce Allan kendisini Rahim olarak nitelendirmektedir.

 Rahmet insanlar için acıma hissi anlamına gelir. Allah’ın rahmeti ise, Allah’ın ihsanı manasındadır. Allah insana birçok şeyi ihsan ettiği gibi hastalığı da ihsan etmiştir. O halde bu hastalığı insana veren Allah’ın bundan bir muradı vardır. İşte buna güvenmek gerektir. Ve hastalığın mesajlarını iyi okumak gerekir. Şunu da hatırlamak gerekir: Rahmetin Allah’ın insana terbiye etmesinin ikinci yönüne bakıyor.  O da zararlı olan şeyleri insandan uzaklaştırmaktır. Yüce Allah maddi bir hastalık vasıtasıyla insandaki ebedi hayatına zarar verecek manevi hastalıkları uzaklaştırmış oluyor.

Sonuç ve Değerlendirme

13. Devada hastalığı karlı bir amele çevirmek için gerekli olan hususlar güzel bir dil ve ikna edici bir üslupla ele alınmıştır. Buna göre bir insanın hasta olması dışarıdan görüldüğü gibi tamamıyla insanın zararına olan bir durum değil. Bedensel olarak insan bazı acılar çekmiş olsa da,  başına gelen bu krizi kara çevirmek için bir fırsatla karşı karşıya kaldığını bildiği takdirde hastalığa bakış açısını değiştirir. Buna göre insan hastalığın ahirette karşısına çıkacak manevi bir define olduğunun farkına varır. Hastalığın insana ölümü hatırlatması, onu ümitsizliğe sevk etmez. Çünkü ecel gizlidir. İnsan bu gizlilikten dolayı insan gafletten kurtulur, korku ve ümit ortasında olur, dünya ve ahiret dengesini sağlamak için bir fırsat elde etmiş olur.  Hasta olan bir kişinin aynı zamanda bu hastalığın, kendisinde gaflet durumunu ortadan kaldırdığını, ölümü hatırlatıp ahireti düşündürdüğünü ve ahiret için hazırlık yapması gerektiğini, bunu yaptığı takdirde kazancının çok olacağını idrak ederek, hastalığın kendisine ne kadar olumlu etkileri olduğu bilinciyle hareket eder. Hastalığın sağlayacağı menfaat ve faydaları temin etmek için, astalıktan şikâyet etmemek, tevekkül etmek, sabretmek, şükretmek ve rahmet-i ilahiyeye itimat etmek gerektiğini anlar. Böyle bir farkındalık içinde olan bir insan, hastalığı kendisine verenin Allah olduğunu anlayan ve hastalığın yüzüne gülen bir insandır. 

popüler cevapdünya atlası