Hasenat ve Kemâlâta Bel Bağlamak

Eklenme Tarihi: 31 Aralık 2016 | Güncelleme Tarihi: 11 Mart 2017

Kadir AYTAR

Sermayesi hiç olan bir insan neyi ile öğünebilir ki? Emaneten kullandığımız vücut evi bile bizim değildir. Ruh, akıl, kalp, güç bizim değil, hakeza… Cüz’î bir ihtiyardan, yani tercih etme hakkından başka bir şeyi olmayan insan (o da Allah’ın emaneti) yaptığı iyiliklerden, inşa ettiği gökdelenlerden, ektiğinden, biçtiğinden nasıl öğünebilir ki? “Ben yaptım, ben başardım, tırnaklarım ile kazıyarak bu kariyerimi elde ettim” diyen adamın sahiplik dava ettiği şey nedir? Aslında bunların hiç biri sahiplenen adamın değildir. Hepsi de Allah’ın ihsanıdır, hediyesidir. Toprak nasıl meyveyi “ben yaptım” diyemezse, kuru üzüm çubuğu, üzüm salkımları için “benim maharetim” iddiasında bulunamazsa, insan da her ne kadar akıl ve şuur sahibi olsa da kendisi yapmadığından, tercihine, isteğine, acizliğine ve fakirliğine karşılık hediye edildiğinden “ben yaptım” deme lüksüne sahip değildir.

Bediüzzaman Said Nursi’nin Mesnevi-i Nuriye’nin Hatimesi’nde saydığı dört kalp hastalıklarından birisi de ucb, yani insanın elindeki bir miktar hasenat ve kemâlâtına bel bağlamasıdır, sahiplik iddiasında bulunmasıdır.

Ümitsizlik hastalığından kendisini kurtaramayan adam azaptan kurtulmak için bu sefer de bir dayanak noktası arar. Kendinde bulduğu birtakım hasenat ve kemâlâta bel bağlar. Onlara güvenerek der ki: “Bu kemâlât beni kurtarır, yeter.” Ama insanın bu kemâlât ve iyiliklerde hakkı yoktur. Mülkü de değildir; onlara güvenemez, dalalete düşer.

Emaneten oturduğumuz vücut hanesi Allah’ın kıymettar bir sanatıdır. Sokağa atılmış da insan onu bulup almış, mülk edinmiş değildir. Zaten onu idare etmekten bile acizdir. Sadece kullanma hakkına sahiptir. Onu da emanet sahibinin arzusuna göre kullanmak zorundadır. Çünkü başı boş değildir. “Vücut benim değil mi? İstediğim gibi kullanırım. Size ne?” diyemez, emanete ihanet edemez.

İnsan da bir sebeptir, hatta sebeplerin en şereflisi ve en şuurlusu olduğu halde, yeme içme konusundaki en basit şeylerde bile yüz hisseden ancak bir hissesi kendisine aittir. Geri kalanının nasıl yapıldığından haberi bile yoktur.             

İnsan elindeki dar ihtiyarla kendinde olan hayal ve aklın meyvelerini idrak ve ihata etmekten acizdir. Bunları insan, ihtiyarına nasıl dahil edip de sahiplenebilecektir, öğünebilecektir? Tabi ki, bu mümkün değildir. Çünkü şuurunun dışında, leh ve aleyhinde birçok fiiller cereyan etmektedir. O fiillerin failinin, bir Sani-i Zîşuur olduğu sabittir. İnsan ne faildir, ne de sebeplerin sahibidir. Bu sebeple insanın malikiyet davasından vazgeçmesi, kendinde bulunan birtakım güzelliklerin ve kemalatın kaynağı olduğunu zannetme gafletine düşmemesi gerekir. İnsan ancak ihsana mazhardır, yani bir ayna gibidir. Güzelin güzelliğini kabiliyetine ve kalitesine göre gösteren bir aynadır.

İnsana kendisinden bir kemalat ve bir maharet gelmez, yalnızca noksan ve kusur gelir. İnsan elindeki kendisine hediye edilen iyilik ve kemalatın mahiyetini, ihtiyarını kötüye kullanarak değiştirebilmekte ve kötü hallere dönüştürebilmektedir. Kötülüklerin ve iyiliklerin sorumlusu yine insandır. Lakin iyiliklerin meydana gelmesi için birçok sebeplerin bir araya gelmesi gerektiğinden insan sahibi olamaz. Ancak dua ve Allah’ın ihsanı ile sahip olabilir. Ama kötülükler için böyle söylemek mümkün değildir. Bir canlıyı yaratmak ve yaşatmak için bütün kâinatın yaratılması lazımdır, ama öldürmek için bir kurşun yeter. Bu nedenle insan yaptıkları kötülüklerin sahibidir, sıktığı kurşunun failidir, cezasını çekmeye de layıktır.

İnsan tevazu ve mahviyet içinde olmalıdır. Allah’ın karşısında hiç olursa, çok şey olur. Sahib olduğu şeylerle Allah’ın sonsuz mülk sahibi olduğunu anlarsa, taat ve ibadete devam ederse, büyür, manen zengin olur, iki cihan saadetine layık olur.

“Mülk ve hamd O’na mahsustur. Günahlardan sakınmak ve ibadete güç yetirmek O’nunla olur.”

Erisale.com, Mesnevi-i Nuriye, s. 90

 

popüler cevapdünya atlası