HALİLİYE MESLEĞİNİN GENEL ÖZELLİKLERİ

Eklenme Tarihi: 03 Temmuz 2017 | Güncelleme Tarihi: 29 Temmuz 2017

İhlâs Risalesinde Bediüzzaman Hazretlerinin kullandığı ‘’Mesleğimiz halîliye olduğu için, meşrebimiz hıllettir. Hıllet ise, en yakın dost ve en fedakâr arkadaş ve en güzel takdir edici yoldaş ve en civanmert kardeş olmak iktiza eder’’ ifadeleri, Nur Talebelerinin kendi aralarında her daim göz önüne almaları gereken çok önemli bir ikaz ve şaşmaz bir pusuladır.

Bu meslek ve meşrep, ihlâs ve samimiyete dayanmaktadır. Nur hizmetine mensup olanlar, bu mensubiyetin şeref ve faziletini her daim yaşamak istiyorlarsa bunun gereğini bütün engelleri aşarak yerine getirmek zorundadırlar. Çünkü bunun gereğini yerine getirmeyenler için, büyük bir tehlikenin de bulunduğu ifade edilmektedir: "Bu hılletin üssülesâsı, samimî ihlâstır. Samimî ihlâsı kıran adam, bu hılletin gayet yüksek kulesinin başından sukut eder. Gayet derin bir çukura düşmek ihtimali var. Ortada tutunacak yer bulamaz."(1)

Hz. İbrahim (AS), Halilullah’tır. Allah’ın dostudur. Halilullah unvanı, “Allah İbrahim’i, halil (dost) edindi.” (Nisa, 125) ayetine dayanır. Hz. İbrahim (AS), Cenab-ı Hakk'ın cemali isimlerine mazhardı. Karakter olarak son derece yumuşak huylu, halim ve merhamet sahibi idi.  Onun için putlara tapanlara dahi beddua etmez, onları Allah'ın Ğafur ve Rahim isimlerine havale eder,  ıslah ve mağfiret duasında bulunurdu.

Bu sebeplerden dolayıdır ki İbrahim Peygamberin mesleği, ‘’dostluk mesleği’’ olarak adlandırılır. Üstad Bediüzzaman’ın bu manalar itibariyle Risale-i Nur hizmetini, ‘’Hıllet meşrepli Haliliye mesleği’’ olarak ifade etmesi çok önemlidir. Nur Talebeleri de, ‘’husumete vakti olmayan muhabbet fedaileri’’ olduğundan, meslek ve meşrep olarak İbrahim Peygambere son derece yakındırlar.

İşte bunun içindir ki, ‘’Haliliye Mesleğini’’ şu şekillerde tanımlamak mümkündür:

Haliliye Mesleği, bütün ehl-i imanı samimiyetle kucaklamanın adıdır.

Haliliye Mesleği, birliğin ve beraberliğin adıdır.

Haliliye Mesleği, kardeşlerini dışlamadan, şefkatle bağrına basmanın adıdır.

Haliliye Mesleği, enaniyetini bir büyük havuzun içinde eritebilenlerin bir araya geldiği bir tevazu ve mahviyet yoludur.

Haliliye Mesleği, farklı kabiliyet ve cevval fıtratları, bünyesinde istihdam etmek için, her türlü fedakârlığı yapan ve onların önünü açanların mesleğidir.

Haliliye Mesleği, dava arkadaşını en içten ve samimi duygularla bağrına basanların mesleğidir.

Haliliye Mesleği, hiçbir kıskançlık, garez ve haset içinde olmadan, kardeşlerinin şerefi ile şakirane iftihar edenlerin mesleğidir.

Haliliye Mesleği, ehl-i iman kardeşini ve dava arkadaşını her türlü itham ve suçlamadan beri tutanların mesleğidir.

Haliliye Mesleği, hak ve hakikat kimden gelirse gelsin taraftar olanların ve meşrep fanatizmini aşabilenlerin mesleğidir.

Haliliye Mesleği, hakkın hatırını ali tutan ve hiçbir hatıra feda etmeyen kahraman ve civanmertlerin mesleğidir.

Haliliye Mesleği, ebedi dostluk ve kardeşlik gibi ulvi ve manevi kazançları, beş paralık bir dünya menfaati ve tekaddüm lezzetine feda edenlerin sebat ve metanetle takip ettiği iman ve Kur’an yoludur.

Haliliye Mesleği, gönül ehlinin ve muhabbet sevdalılarının mesleğidir.

Haliliye Mesleği, ‘’mürüvvetkarane muhabbeti’’ kendi kardeşlerinden esirgemeyenlerin, muhabbet ve tesanüd zeminidir.

Said Nursi Hazretlerinin, Nur hizmetini, ‘’sahabe mesleği’’ olarak da isimlendirir. Araya hiçbir şey koymadan sırf iman hakikatlerine hizmet eden, insanların imanlarını kurtarmak ve kuvvetlendirmek için her fedakârlığa çekinmeden katlanan Nur Talebeleri, bu yönleri ile Sahabelerin mesleklerini, ahir zamanın dehşetli fitneleri içinde ihlas ile yaşatarak büyük bir görev ifa ederler.

Ashab-ı Kiram’ın fedakârlık, sefkat, istiğna hasletleri de çok barizdir. ‘’İsar’’ hasletleri ile Allah’ın senasına mazhar olan bu güzide insanlar topluluğu, Haliliye mesleğinin elbette zirvesinde bulunuyorlardı.  Allah’a bütün mevcudiyetleri ile dost ve yakın olmakla birlikte, birbirlerine da her zaman ve zeminde en büyük yardımcı ve mütemmim durumunda olmuşlardır.

Bir başka önemli nokta olarak şunları ifade edebiliriz. Nur Talebeleri insanların imanlarının kurtarılması,  terakkisi ve tekâmülü ile birlikte insanlara yaklaşımlarında da istiğna, muhabbet ve şefkati esas alırlar. Üstad Said Nursi  “Risale-i Nur’un mayası ve meşrebi tefekkür ve şefkat olduğu cihetle Hazret-i İbrahim’in (AS) hususî meşrebi olan tefekkür ve şefkat noktasında tam tevafuk etmesi” (2) ifadesi ile nazarlarımızı bu noktaya çekmektedir. Bu özelliklere de ‘’Haliliye Mesleği’’ tabiri çok güzel uymaktadır.  Bu muhteşem sentezden dolayıdır ki, Risale-i Nur hizmetine ‘’Hıllet meşrebli haliliye ve sahabe mesleği’’ tabiri çok yakışmaktadır.

Allah’ın, İbrahim(AS)’ı kendisine niye dost edindiğinin farklı rivayetleri vardır. En çok kabul görenlerden bir tanesi de İbn-i Ebi Hatim’den nakledilen şu rivayettir: ‘’Hz. İbrahim, Azrail(AS) ile karşılaştığı zaman ondan Rabbinin kendisini niçin Halil edindiğini sordu. Azrail de, ‘sen insanlara ihsan edersin, fakat karşılığında onlardan hiçbir şey istemezsin’ diye cevap verdi.’’ Allah’ın Hz. İbrahim’i kendine dost edinmesi, ayrıca ilahi sırlara da vakıf kılması anlamına gelir. (3)

Burada ihlâs ile ilgili olarak söylenen Cüneyt-i Bağdadi’ye ait bir sözü de hatırlamakta fayda vardır. ‘’İhlâs kul ile Allah arasında öyle bir sırdır ki, şeytan bilmez ki bozsun. Melek bilmez ki yazsın.’’ Yapılan iman ve Kur’an hizmeti ile birlikte diğer bütün hayırlı amellerin ihlâs ile yapıldığının ölçüsü ve mükâfatı, ancak İlahi takdir ile bilinecektir.

Bu manayı teyit eden önemli bir hadis de şu şekildedir: “Kul, birçok iyi ameller işler. Bu ameller mühürlü bir zarfta melekler tarafından Allah'a yükseltilir ve bu zarf Allah'ın huzuruna konur. Allah-u Teâla: "Bu zarfı atınız, zira bunun içindeki amel ile benim rızam kastedilmemiştir" buyurur. Sonra Allah-u Teâla melekleri çağırır ve : "Şu şu amelleri ona yazınız" buyurur. Melekler; "Ya Rabbi! O bunların hiçbirini yapmadı." derler. Allah-u Teâla; "Yapmadı ama yapmayı niyet etti." buyurur.”

‘’Allah ile kul arasında İlahi bir sır olan ihlas’’ insanın manevi murakabe ve muhasebesine vesile olmakla birlikte, hizmetin ve hayatın her safhasında yol gösterici olmalıdır. İnsanların yanlışı olabilir, fakat ihlâsı bilerek kırmak, iman ve Kur’an hizmetini maddi, dünyevi ve nefsanî herhangi bir vaziyete alet etmek, bir tehlike ve zarar habercisidir. Bu tehlike ve zarar da, uhrevi netice itibariyle olmakla birlikte, dünyevi hayata da yansımaları olabilir.

Onun için Said Nursi Hazretleri, Nur Talebelerine ‘’Bilirsiniz ki, Hazret-i Ali (r.a.), o mu'cizevâri kerametiyle ve Hazret-i Gavs-ı Azam (k.s.) o harika keramet-i gaybiyesiyle, sizlere bu sırr-ı ihlâsa binaen iltifat ediyorlar. Ve himayetkârâne teselli verip hizmetinizi manen alkışlıyorlar. Evet, hiç şüphe etmeyiniz ki, bu teveccühleri ihlâsa binaen gelir. Eğer bilerek bu ihlâsı kırsanız, onların tokadını yersiniz’’ (4) sözleri ile önemli bir uyarıda bulunmaktadır.

Burada Haliliye mesleğinin en önemli özelliklerinden birisi görülmektedir. Bu da, yapılan iman ve Kur’an hizmeti karşılığında insanlardan hiçbir şey istememek ve bu hizmeti sırf Allah rızası için yapmaktır. Hizmetin kudsiyet ve safiyetine halel getirecek davranışlardan ve bir karşılık beklentisinden her Nur Talebesinin özenle ve ısrarla kaçınması gerekir. Üstad Bediüzzaman, bu hizmet tarzını İhlâs Risalesi’nde sistematik bir şekilde formüle etmiştir.  İlerdeki bölümlerde bu konu üzerinde ayrıca durulacaktır.

Bediüzzaman Hazretleri, bunu hayatında da fiilen göstermiştir. Bu önemli iman hizmetini, hiçbir dünya menfaati ve maddi karşılık için yapmadığı gibi, insanlardan herhangi bir manevi makam veya teveccüh de istememiştir.  O kadar ki, kendisine getirilen ufak tefek bazı hediyeleri bile karşılığını vermeden kabul etmemiş ve hizmetinin safiyetine ve ihlâsına en küçük bir gölge bile düşürmemek için azami itina ve dikkat göstermiştir.

Kendisine gönderilen ve karşılıksız kabul ettiği bazı yemekler kendisini hasta etmiş, parasını eksik verdiği ve talebeleri tarafından üzeri tamamlanarak alınan ağrı kesici hap, boğazında kalmıştır. Kendisine getirilen hediyelerin karşılığını özellikle vermeye çalışmıştır. Din ehlinin en çok tenkit edildiği noktaların başında gelen bu hususta, Said Nursi Hazretlerine, hiç kimse diyecek bir şey bulamamıştır. Risale-i Nur’da ve hatıralarda bunun çok sayıda misali bulunmaktadır.

Nur hizmetinin, insanların aklında ve gönlünde meydana getirdiği ve dalga dalga büyüyen etkinin en önemli sebeplerinden birisi de ‘’Allah için işleyiniz, Allah için görüşünüz, Allah için çalışınız. Lillâh, livechillâh, lieclillâh rızası dairesinde hareket ediniz. O vakit sizin ömrünüzün dakikaları, seneler hükmüne geçer’’ (5) sözlerinde ifadesini bulan manaların hizmete yansıması ile buna gösterilen ve gösterilmesi gereken azami dikkat ve itinadır.

Risale-i Nur hizmetinin büyük başarısı ve cihanşümul inkişafının en büyük muharrik unsurunun ihlâs ve istiğna mesleği noktasında olduğuna şüphe yoktur. Bu durum dostların şevk ve heyecanını kamçıladığı gibi, düşmanların dahi itiraz ve muarazaya mecallerini büyük ölçüde engellemiştir.

Bediüzzaman, yaptığı bu büyük ve cihanşümul hizmete rağmen kendisini beğenmemiş ve kendisini beğenenleri de beğenmemiştir. Kendisine fazla teveccüh gösterenlerden ve büyük manevi makam verenlerden rahatsızlığını birçok şekilde ve farklı vesilelerle ifade etmiştir.

Kendisine yapılan ziyaretleri büyük ölçüde engellemeye çalışarak, fırsatını bulup ziyaret edenlerin de nazarını da şahsından ziyade Risale-i Nur’a ve kitaba çevirmeye yoğun bir şekilde gayret etmiştir. Bundan dolayı da ‘’Haliliye’’ mesleğinin en önemli özelliklerinden birisinin kitabi olmak ve manaya yoğunlaşmak olduğuna hiçbir şüphe yoktur. 

Kitabı olmak, kitabi davranmak ve kitabi konuşmak, Risale-i Nur mesleğinin en önemli özelliklerinden birisi olmuştur. Bediüzzaman Risale-i Nur’da, hizmetin bütün esaslarını ve kaidelerini kitaba ve yazıya bağlayarak açıklamıştır. Haliliye mesleğinin mümtaz mensuplarından ve hakiki ‘’halil’’lerden Zübeyir Gündüzalp bu hususu, ‘’sadırdan değil, satırdan konuşalım’’ şeklinde ifade etmiştir.

Üstad Said Nursi’nin bu dikkati ve istiğnası, hizmet hayatları boyunca, bütün talebeleri tarafından da prensip haline getirilmelidir. Bu önemli noktaya yeterince önem vermemek veya bunu gözden kaçırmak, çoğu zaman cemaat bünyesinde marazi bazı durumların ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Bu durum İslami bütün cemaat ve ekoller için de geçerlidir.

İslam’a hizmet eden cemaat ve ekollerde, öndeki şahıslara veya lider görünümünde olan kişilere gereğinden çok fazla olarak gösterilen hürmet ve yüceltme gayretleri, beraberinde büyük yanılgı ve hataları da getirebilecektir. Bu durum, şahısların ön plana çıkarak işin özünün, kitabın ve bilginin geride kalmasına ve gölgelenmesine yol açmaktadır.

‘’Hürmet’’ göstermek ile ‘’kutsiyet’’ atfetmek arasındaki farkı asla göz ardı etmemek gerekir. Mürşide veya lidere ‘’Kutsiyet’’ atfetme ve neredeyse her hareket ve sözünde bir keramet görmeye kadar gidebilen bu davranışlar, beraberinde büyük tehlikeleri de getirebilme potansiyeline sahiptir.

Şahıslar her zaman yanılabilir veya yanıltılabilirler. Her şahsın bazı zaafları ve korkuları olabilir. İhlâsa mani olabilecek nedenler sayılırken ‘’havf’’ tabir edilen korku damarının da ifade edilmesi boşuna değildir. İnsanlar bu cihetle zayıf yaratılmışlarıdır.

Bu ifadeler yanlış anlaşılmamalıdır. Hayatlarını iman ve Kur’an hizmetlerine feda eden, bu yolda her türlü sıkıntıya hiç çekinmeden göğüs geren hizmet ehline, elbette gereken her türlü hürmet gösterilmelidir. Onların hizmetleri hayırla yad edilmeli, kendileri de hayatta kaldıkları müddetçe, herhangi bir yanlışlığa ve kabalığa asla muhatap edilmemelidirler.

Fakat imtihan sırrının kabir kapısına kadar devam ettiği, insanların bir zamanlar yaptıkları doğruların, kendilerinin akıbeti için bir garanti anlamına gelmediği hususu da göz önünde tutulmalı, söylenen her söz ve yapılan her icraat mutlaka şaşmaz ve aldatmaz olan Kur’an’i mihenge vurulmalıdır. Yukarıdaki ifadelerden anlaşılması gereken husus bu çerçeve içinde olmalıdır.

Peygamberler, bu noktada müstesnadır. Bunlar ilahi himaye ve hıfz altında bulunmaktadırlar. ‘’İsmet’’ sıfatına sahip olan peygamberler, bu noktada herhangi bir şekilde  ‘’zelle’’ tabir edilen bir davranışta bulundukları zaman vahiy ile ikaz edilirler. ‘’Zelle’’ de iyi olan, yanlış olmayan, fakat vahiy neticesinde daha iyisi ile değiştirilen söz veya davranışlara denir. Zelleyi ‘’ala’’ olarak kabul edersek, vahiy ile yer değiştirdiği davranış ise ‘’aliyül ala’’  olarak ifade edilmektedir.

Fakat diğer şahıslar, bu zaaf ve korkuları göz önüne alınmadan, mutlak itimat ve inkiyad ile kendilerine bağlanan cemaat ve grupları yanlış mecralara sevk edilebilirler. Uzak ve yakın tarihte bunun çok sayıda elim ve acı misalleri bulunmaktadır. Allah dilerse peygamber olmayan diğer bazı şahısları da koruyabilir. Onların da hata yapmalarını, rahmet ve keremiyle önleyebilir. Bu O’nun tasarrufundandır. Fakat hangi insanlar böyle bir ilahi iltifat veya himayeye mazhardır, onu bilmek elbette ki kolay değildir. 

Ayrıca İslam gibi mukaddes ve her zaman ilgi ve itibar gören bir inanç mefkûresinin, yanlış bazı amaçlara ve şahsi çıkarlara da alet edilmesi mümkündür. Bir takım kişilerin de, perde gerisinde bulunan bazı art niyetli kişi veya komiteler tarafından kullanılması da söz konusu olabilir. Hatta bu şekilde kullanılan bazı insanlar, bunun farkında olmadan ve belki de mazur olarak hizmetlerine devam da edebilirler. Bu durum takipçileri için mazeret teşkil etmez ve beraberinde büyük bir mesuliyeti de getirir.

Cerbeze ile ifsadını saklayan ve suret-i haktan görünen birçok kişi de mevcut olabilir. Bu büyük tehlikeyi nazara alan Said Nursi Hazretleri, Nur Talebelerine bu konuda da şaşmaz ve şaşırtmaz bir ölçü bırakmıştır:

‘’Hiçbir müfsit, ‘Ben müfsidim’ demez; daima suret-i haktan görünür yahut batılı hak görür. Evet, kimse demez ‘ayranım ekşidir.’ Fakat siz mihenge vurmadan almayınız. Zira çok silik söz, ticarette geziyor. Hatta benim sözümü de, ben söylediğim için hüsn-ü zan edip tamamını kabul etmeyiniz; belki ben de müfsidim veya bilmediğim halde ifsat ediyorum. Öyle ise,  her söylenen sözün kalbe girmesine yol vermeyiniz. İşte, size söylediğim sözler hayalin elinde kalsın; mihenge vurunuz. Eğer altın çıktı ise kalpte saklayınız, bakır çıktı ise çok gıybeti üstüne ve bedduayı arkasına takınız, bana reddediniz, gönderiniz.’’(6)

Bediüzzaman Said Nursi gibi bir büyük âlim ve ihlâsın mücessem misali olan bir zat, kendisini ortaya koyarak büyük bir tehlike ile birlikte, önemli ve hayati bir noktaya işaret etmektedir. Bazen de nefis ve hissin karışması ile birlikte, insanlar kendilerini haklı görebilir, bazı safdil insanları ikna edebilir, samimi ikazlara kulak tıkayabilir ve kendilerini haklı görmek yanlışlığında ısrar edebilirler.

Hak ve hizmet ehlinin, imanlarından aldıkları basiret ve feraset ile hareket edip, söylenenleri şaşmaz ve yanılmaz hakikat mihengine vurarak, hareket tarzlarını ve rotalarını çizmeleri gerekir. ‘’Evet, hak aldatmaz, hakikatbin aldanmaz. Hak olan mesleği hileden müstağnîdir; hakikatbînin gözüne hayalin ne haddi var ki hakikat görünsün, aldatsın.’’ (7)

 

KAYNAKLAR

  1. Lem’alar, sayfa, 166,167
  2. Şualar, sayfa,623
  3. Peygamberler Tarihi, Bünyamin Ateş, İstanbul 2002, Sayfa, 168
  4. Lem’alar, sayfa,166
  5. Lem’alar, sayfa:23
  6. Münazarat,  sayfa; 119
  7. Mektubat, sayfa, 216-217

1. Hz. İbrahim ve Dostluk Sempozyumu, Risale Akademi, Bilimsel Etkinlikler Serisi: 11, s. 147-154, 22-24 Mart 2013 

popüler cevapdünya atlası