Halid-i Bağdadi’den Bediüzzaman’a tecdit meselesi

Eklenme Tarihi: 05 Ocak 2014 | Güncelleme Tarihi: 24 Ocak 2017

 

Dr. Suad ALKAN’ın Said Nursi ve Mevlana Halid Paneli tebliğidir

İslamiyet, eğitime Ashab-ı Suffa[1] döneminden itibaren önem verdi. Selçuklu Devleti’nin Veziri Nizamülmülk[2] dönemine kadar “bir eğitim müessesesi” olmadı. Gramer, hadis, fıkıh, tefsir ve kelamcıların “ihtisas okulları” cami ve mescitler idi. Buralarda ihtisas eğitimi alanlara “ekol” denilir. Nizamülmülk'ün adıyla anılan medreselerin en büyüğü, Bağdat'taki Nizamiye Medresesidir. İsfahan, Nişabur, Belh, Herat, Basra, Musul ve Amul'da benzerleri vardı. Bağdat Medreseleri yüksek öğretim müesseseleridir. Ötekiler müderrislerin düzeyine göre orta ya da yüksek öğretim sayılmışlardır. Medreselerinde esas olarak din, hukuk ve dil öğretimi yapılmıştır. Felsefe'ye dair bilimler çok geçmeden programdan kaldırılmıştır. Felsefe'ye ilk ciddi tepki, 1091-1095 yılları arasında rektörlük ve müderrislik yapan Gazali'den geldiği ileri sürülüyor. İslam dünyasının her tarafından hatta Endülüs'ten gelen pek çok öğrenci Sünni inançlara göre yetiştirildi. İlhanlı ve Osmanlı medreseleri ve diğer birçok İslam ülkesi medreselerine örnek oldu.

Selçuklu Devleti döneminde[3] âlimler, ihtisas yerine her ilimde söz sahibi olmaya yöneldi. Celaleddin Suyûtî’[4]nin her ilimde kitap vermesi, tipik bir misaldir.

Osmanlı ve Safeviler[5] devriyle ile devam eden ve Arap olmayan bölgelerde, asıl ilimlere dil ve belağat tedrisatından sonra geçilebiliyordu.

Osmanlı Devletinde duraklama döneminin başlamasıyla Batı’da modern bilimlerin doğuşu söz konusudur.

İman ve gayrette üstün, medrese mezunu dört zat, Modern[6] dünyanın ilimlerini almayı zarurî gördü; dünya çapında isim yaptı, dine olan hizmetleri bütün dünyada tesirli oldu.

1) Mevlana Halid-i Bağdadi. Kendisine Zü’l-Cenaheyn denilir. Çünkü tarikat ve medrese ilimlerini birleştirebildi. Hindistan’a gitti; Bu zat (r.a.) tarzında Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevi gibi âlimler yetişmekle beraber; onlarda tarikat daha çok ön plandaydı.

2) Mevlana Halid’den önce yaşayan Ahmed-i Hani, 17. yüzyılda yaşamış Osmanlı Kürt edip, şair, tarihçi ve mutasavvıftır.

3) Ahmed-i Cezri, Osmanlı Kürt âlim ve mutasavvıfı aşkta ve irfanda İbni Arabî ve Mevlana ayarında olduğu düşünülüyor.

4) Bediüzzaman Said Nursi, Doğuyu ve Batıyı eşit ağırlıklı olarak öğrendi. Alet ilimlerindeki şerh ve haşiyelerin medreseleri yorduğunu, kelam, hadis ve tefsire nadiren vakit ayrıldığını, zihinlerin taklit ve ilmî istibdat ile kilitlendiğini ileri sürdü.

“Ben asr-ı hazır fen ve felsefesiyle meşgul oldum. Hatta bu hususta bazı eserler telif eyledim” diyordu.

Çok geçmeden anlaşılmadığını düşünüyordu:

“Ey üç yüz senenin arkasında gizlenmiş, sâkıtane nur’un sözünü dinleyen… Ve saireler! Varsın şu muasırlarım beni dinlemesinler!” Diyordu.

İlahiyatta, dilde, fende ve fikirde gerekli olgunluğa ulaşmış ve her üç alanı beraber kullanabilen âlimler yetişebilseydi, yalnız Türkiye’de değil İslam dünyasında ve Batı’da öncülük edebilirdi. Çünkü maalesef, 400 yıl geçmesine rağmen “Hıristiyanlık” ve “Yahudilik” henüz Batı bilimleri ile hesaplaşabilmiş değildir.

Her idealist mü’min bir insanın hayatı, birkaç daireden meydana gelen bir hadise gibi düşünülebilir. İnsan önce meseleleri etrafındaki küçük bir daire içinde anlar, görür muhakeme ve vaz’ eder. Sonra o daire biraz daha büyür. Meseleler büyümez ama o meseleleri muhakeme etme tarzı büyür ve yücelebilir. Böylece ikinci bir daire meydana gelir. Belirli bir yaştan sonra insan görüp geçirdiklerini bir süzgeçten geçirdiği zaman, daha büyük, daha geniş, daha anlamlı bir üçüncü daire meydana getirir.

Bediüzzaman’ın hayatında bu dairelerin en küçüğü, yetiştiği çevredir:

Bitlis!

Dağların çevirdiği bir şehir! O şehrin etrafındaki köyler ve o şehirle köylerin irtibatını sağlayan bir eğitim teşkilatı! O eğitim teşkilatı içinde Hizan tarafından gelmiş olan bir Nakşibendî medreseler topluluğu bulunuyor! Bunun eski bir geçmişi var:

17. Asırda Hindistan’da Nakşibendî tarikatında, dünyanın geçirmekte olduğu bilim inkılâbına[7] bağlı olarak kendini yeniden değerlendirme hareketi başlıyor. Bu hareketi başlatan Ahmed el Sirhindî[8] isminde bir zattır! Daha sonra Hindistan’da onun takipçilerinden Şah Veliyyullah[9], Şah Veliyyullah’tan sonra Şeyh Halid[10], “Nakşibendîliğin yeniden gözden geçirmesi” fikrini Şam’a kadar götürüyor. Nakşibendî’lerin bu yeni girişiminin esası şudur:

“Mistisizme, tasavvufa çok fazla önem vermemek lazımdır! Müslümanlar için yeni bir hareket zamanı gelmiştir. Bu hareketi ortaya çıkarmanın yollarından bir tanesi, eski âlimler arasında küçük noktalar üzerinde olan münakaşaları bir tarafa bırakmak ve meseleyi daha geniş bir planda görmeye çalışmaktır! Yani İslam’ı ve Müslümanlığı küçük münakaşalar meselesi olmaktan çıkarıp büyük bir bütün olarak ortaya çıkarmak!”

Sirhindî’nin ondan sonra Şah Veliyyullah’ın yapmaya çalıştığı işlerden biri ve bu arada Bedîüzzaman’da görülen bir temadır:

“Zaman tarikat zamanı değil! Hakikat zamanıdır! Müslümanlığın bütünlüğünün, istikbalinin düşünülmesi zamanıdır"[11], gibi bir tema, o zamanlar ortaya çıkıyor. Nakşibendîliğin eski münakaşaları artık lüzumsuz sayan, Müslümanlığı bir bütün olarak görmek isteyen bu koluna, “Müceddidî Nakşibendîlik” deniyor. Müceddidî Nakşibendîlik Hindistan’dan Irak’taki Süleymaniye’ye, Süleymaniye’den Şam’a; Şam’dan da Şeyh Halid isminde muhterem bir zatın çalışmalarıyla Hizan, Bitlis taraflarına geliyor. Böylece Bediüzzaman Said Nursî’nin yetiştiği sıralarda Bitlis ve civarında, Müceddidî Nakşibendîliğin tesirinde, bu fikri yaymak için insan yetiştiren 18 kadar medrese var. Bediüzzaman’ın hocalarından ve en önemlilerinden Şeyh Muhammed Nur Efendi, bu ananenin içinde yetişmiş bir kimsedir.

Demek ki, eski küçük meseleler bir tarafa bırakılacak, müminler arası münasebetlerde kalpler arası bir irtibat kurulmaya çalışılacak. Küçük muhitte bunlar öğretiliyor. Fakat küçük çevrenin yapılan işler bakımından daha büyük bir çevre ile irtibatı zayıftır. Yani o on sekiz medresede anlatılanların, Osmanlı Devletinin idari mekanizmasıyla, yapısıyla; yani valileriyle, kaymakamlarıyla, yeni nizamiye mahkemeleriyle[12], defterdarlarıyla tam bir irtibatı kurulmuş değildir. Bir tarafta Osmanlı Devletinin valiler, defterdarlar, yeni nizamiye mahkemeleri, askerlerden müteşekkil (Bitlis’te 2500 kadar asker var) bir idare mekanizması vardır; ama o on sekiz medrese ile o bütün içinde olanlar arasında tam bir köprü kurulamamıştır.

Bediüzzaman Said Nursî’nin gençliğindeki rahatsızlıklarından biri, bu iki âlem arasında bir köprünün kurulmamış olmasıdır. Şu şekilde ifade ediyor:

“Medreselerde kullanılan öğretim usulleri artık eskimiştir. Bunların bir yenilenmesine gitmek lazımdır:
“Medâris-i münderise ihya olacak! Pek çok adam meylü'l-ağalık ve meylü'l-âmiriyet ve meylü't-tefevvukla mütehakkim geçinmek istediğinden, ilmin şanında olan teşvik ve irşad ve nasihat ve lûtfu terk edip, kendi istibdad ve tefevvukuna vesile-i cebir ve tânif eder. İlme hizmete bedel, ilmi istihdam eder. Buna binaen, vezaif ehil olmayanın ellerine geçti. Bahusus medaris bununla indirasa (Zail olma, eseri kalmama, mahvolma. Bozulmaya) yüz tuttu. Buna çare-i yegâne, daire-i vahidenin hükmünde olan müderrisleri, darülfünun gibi çok devaire tebdil ve tertip etmektir.

Bu görüşünü Medresetüzzehra düşüncesiyle ortaya koymuştu.

“Bitlis’te oturan vatandaşların Osmanlı idaresiyle irtibatlarının sağlanması lâzımdır!”
Bu rahatsızlığının en belirgin şekli, kendisinin hocalarına karşı kullandığı dilde, hocalarının öğrettiklerini beğenmemesinde görülüyor. Tutumunda devamlı bir azim, bir münakaşa, bir beğenmeme söz konusudur. Bir taraftan Bediüzzaman Said Nursî; bir taraftan da o medresedeki hocaları!

Filvaki sonradan diyor ki, “Bu hocalar çok muhterem insanlardı. Bana çok şey öğrettiler! Kendilerinden çok şey öğrendim!”

Fakat O’nun beğenmemesinin sebeplerinden biri, medreselerin kendi içine kapanık ve Osmanlı Devletiyle bir irtibat kuramamış olmalarıdır. Onun için birbiriyle konuşmayan veya az konuşan iki tane kopuk parçadır. Hayatının ilk dairesi şu meselelerdir:

A – Medreselerdeki hocalarıyla münasebetleri nasıl olacak?

B – Onların derslerinin kendi istediği seviyede olmadığını onlara nasıl belirtecek ve nasıl ikna edecek?

Anlaşılıyor ki bunları çok genç yaşta söylediği ve farkına vardığı için, hocaları genç yaşta kendisine çok fazla önem vermiyorlar:

“14 yaşında bana hil’at giydirildiği zaman hocalarım beni çok genç buldular. Ve on dört yaşındaki bir kimseye böyle icazet verilir mi diye büyük protestolar oldu. Hâlbuki bu benim konuya hâkim olamayışımdan değil, aramızdaki bir rekabetten ileri geliyordu!” diyordu.

Bediüzzaman hazretlerinin birinci daireden ikinci daireye; kendi mahalli şartlarından Osmanlı şartlarına çıkarken medreselerin kifayetsizliklerinden şikâyeti, sadece o on sekiz medreseye, münhasır değildir. Şarktan batıya gelirken talebeler ve hocalar arasında bir münazara vaki olmuştur. Şarktakiler, “Buralar küçük bir göl, küçük bir havuzdu. Burada küçük balıklar bulunur. Buradakilerle baş ediyorsun, İstanbul’a git bakalım; orası büyük bir deniz, okyanustur. Orada daha büyük balıklar var!” diyorlardı.

Bitlis ve civarındaki medreselerin eğitim sistemlerini birleştiren bir geleneği vardı. Erzurum, Erzincan ve saire de var ama bu eğitimin en ileri olduğu yer Bitlis ve etrafıdır. Zekâsını, olayları analiz ederek anlamaya çalışarak kullanan, kapsamlı bilgi ve birikim gerektiren mücerret konularla derinlemesine ilgilenen kişiler, orada kesafetteydi. Bediüzzaman medreselerdeki bu geleneği iyi biliyordu. Bu geleneğin içinde tasavvufun izleri vardır:

“Zaman tarikat zamanı değil! Hakikat zamanıdır! Müslümanlığın bütünlüğünün, istikbalinin düşünülmesi zamanıdır” derken tasavvuf tamamen ortadan kalkmış değildir. Zaten Bediüzzaman’ın kendi eserlerine bakıldığı zaman, dilinde, ifade tarzında, kullandığı kelimelerde, Kur’an’ın icazından bahsettiği noktalarda tasavvuftan gelen bir tesir, muhakkak hissedilir.

Daha sonra Van’a gittiği, Batı’dan gelen gazeteleri okuduğu, birçok ilimleri öğrendiği; matematik ve kimyaya merak sardığı zaman, o sıralarda memleketin daha büyük çapta olan problemlerini gördü ve anladı. Çünkü henüz Ahmed el Sirhindi ve Mevlana Şeyh Halid zamanında, modern bilimin doğuşunu takip on sekizinci yüzyılda doğan felsefî anlayışlar, yeni yayılıyordu. O zaman medreselilerin, Osmanlı İmparatorluğundaki tümünün problemlerinin ne olduğu konusunda daha geniş bir fikre sahip oluyordu. Onun içindir ki İstanbul’a 1906-7 de çok daha bilgili, olgun, Osmanlı İmparatorluğunun tümünün problemlerini bilen bir kimse olarak gelmiştir. Ama başlangıçta ve genç yaşta o mahalli münakaşaların içindedir!

En ilgi çeken şey, bir kimsenin, küçük dar bir taşra muhitinden sıyrılabilip, İslam’ın bütünü için gerekli olan şeyleri hem geniş bir şekilde düşünebilmesi, hem de bunu çok derin bir şekilde gösterebilmesidir; yani hem alanı geniş, hem de çok derindir! Bu çok nadir insanların yapabileceği bir şeydir! Böyle dar bir muhitten gelip dördüncü daireye kadar gitmek, her kişinin harcı değildir!

Demek ki, Bediüzzaman’ın tecdidini şekillendiren iki temel meseleden bir tanesi, (Tanzimat 1839 -1922)’ta günlük hayattaki din ilişkisinin tedricen günlük hayattan ayrılması ve bundan Müslümanların son derece rahatsız olmasıdır: [13]

İkincisi de Batı’nın gerçekten mütecaviz[14] bir yönü olan kültür politikasıdır: Bediüzzaman Said Nursi’nin içinde yaşamış olduğu şartlarda, yani Türkiye’nin doğusunda, Bitlis’te rahatsız olmuş olduğu noktalardan birincisi, bu Batı’nın tedricen sızan ve “Müslüman’ca” muadili olmayan kültürü olduğundan hiç şüphe yoktur. Bitlis şehrinde 1858 de Protestanlar bir misyon (teşkilat) kuruyorlar ve oradaki insanlar arasında, eğitim yoluyla müessir olmaya, Protestanlığa kazanmaya çalışıyorlar, yani müthiş bir çaba bir faaliyet vardır. Bediüzzaman açısından Protestanların bölgeye nüfuz etmeleri, İslamiyet’in gerilemesi anlamına gelmekteydi. Nitekim erkekler okulunun başında bir Ermeni bulunuyordu. Ve buradaki bölge misyonerlerinden biri, Ermeni ihtilalcıların kışkırtılmasında oynadığı rol sebebiyle Osmanlı yetkililer tarafından ülke dışına sürülmüştü. Batı’nın hem kültür, hem Osmanlıya karşı siyasi politikası, kendini harekete sevk etmiş olan amillerden biridir.

1895’lerde Ermeni meselesi dolayısıyla, bir İngiliz Müstemleke Nazırının ifade ettiği bir fikrin, Bediüzzaman Said Nursi'nin isyan etmesinde, önemli bir rol oynadığı biliniyor.

Meselenin bir ekseni, İslam kültürünün bazı darbeler yemesi ve bu darbelerin Bediüzzaman’ın ta kalbinin içinde bir sızı olarak duyulmasıdır.

Meselenin diğer ekseni, bu darbeler hissedilirken darbelerin gelmiş olduğu dünyanın, çok kuvvetli, teknolojisi, modern bilim, harp gemileri, topları, fabrikaları olan memleketlerin dünyası oluşudur. Teknoloji bütününün gelişmesinde çok yer tutan modernleşme, hazır bir cevabı bulunmayan İslami kültürde çok yıkıcı olmuştur. Çünkü içinde yaşadıkları topluluk, Batı'nın sahip olduğu toplara, fabrikalara, eğitim ve öğretim merkezlerine sahip değildir. Osmanlı devleti, modernleşmenin yalnız uçlarından yakalamış ve tümüyle onu kontrolü altına alamamıştır.

Binaen aleyh ortada iki şeyi mezcetmek problemi bulunuyor:

Yani İslam'ı kuvvetlendireceğiz, maruz olduğu darbelerden kurtaracağız, fakat İslam'ı bu darbelerden kurtarırken, belirli bir teknolojik ve bilimsel gelişmeyi kabul etmemiz gerekir. Çünkü güçlü olmak istiyorsak, Batı’yı güçlü yapan şey odur.

Problem, İslamî inançların, teknolojiden istifade ederek kuvvetlenmesi, nasıl temin edileceğidir.

19. yüzyılda İslam liderleri tarafından ortaya atılmış, “Müslüman nüfusun fazla olduğu tüm ülkelerin; tek bir çatı altında birleştirilmesi", Osmanlı Devleti'nin çöküş döneminde, Avrupa'nın saldırılarına karşı bir kurtuluş düşüncesi olarak görülen Panislamizm fikri, buna verilmiş olan cevaplardan biridir. Bütün Müslümanlar bir birlik haline getirilecek ve o birlik, batıya karşı bir kalkan olarak kullanılacaktır. Fakat Panislamizm'in ele almadığı, çözemediği problemlerden bir tanesi, teknolojiye dayanan yeni bir hayat tarzının nasıl ortaya çıkarılacağıdır. Cemâleddin Afganî[15] hiçbir zaman bu konuda tam bir karar vermemiştir. Evet, 19. Asırda, Mısır'da Batı okullarını taklit etmişler fakat teknolojinin dayandığı düşüncesini almadıkları için yarım bir meyve elde etmişler. Çünkü Batı’nın okulları, yalnız Batı’nın pedagojisi, değil, aynı zamanda onunla beraber gelen temel bir düşünce tarzıdır. "Mısır'daki eğitimin güdük kalmasının sebebi, ikisini mezcetmenin zor olmasından ileri geliyor." Binaen aleyh problem, İslamî düşünceyi, teknoloji ve Batı kültürüyle öyle bir şekilde mezcetmektir ki, İslamî felsefe bu işin temelini, cevherini teşkil etsin fakat arka planı olan teknoloji ve sistemi de onun canlı bir parçası olsun. Yani hem İslam'ca düşünelim, hem de teknolojik bir hayat yaşayalım. Cemâleddin Afganîde hal tarzı olarak bu problemin başlangıçları görülüyor. Çünkü Cemâleddin Afganî, Batı düşüncesinin ne dereceye kadar alınacağı ve Batı teknolojisini doğuran düşünce tarzının İslam'la nasıl mezcedileceği konusunda hiçbir zaman karar verememiştir.

Batı'nın teknolojik medeniyetinin özünü veren şey, materyalist düşünceden ziyade birçok bakımdan açık bir toplum ortaya çıkarmış olmasındandır.

Bu, meselelerin açıkça konuşulduğu, iletişimin çok geniş olduğu, çok gazete, kitap okunan, siyasi bakımdan açık bir topluluktur. Yani bir tek kişinin emrini dinleyen siyasi sistem içinde bulunan bir rejim değil, birçok kimsenin siyasete katılmasını temin eden unsurları öne çıkaran bir siyasi rejimdir.

Açıklığın birinci yönü, her şeyin açık olarak müzakere edilmesi ve her şey için bir sebep verebilmek, insanları her şeyin izahını vererek ikna etmektir.

Açıklığın ikinci yönü, siyasi sistemin açık, yani katılmaya bağlı olması ve birçok insanın siyasete katılmasının temin edilmesidir. Bu, parlamento sistemiyle temin ediliyor. Siyaset bakımından hürriyetçi görüşlerle daha çok insan, siyaset sürecine nasıl katılacak? Bu problemin çözülmesi gerekiyor.

Üçüncü nokta: Batı ilminde, “Fiziki ilimlerin sonu yoktur” fikridir. Araştırıcı, dünya nizamının nasıl çalıştığını, fiziki âlemi düzenleyen kanunların bulunmasında serbest bırakılacaktır. Bunun inançla; imanla bir çelişkisi yoktur. Hıristiyanlık inancında olduğu gibi meselâ arzın güneşin etrafında döndüğünü, güneşin merkez, dünyamızın, onun küçücük bir parçası olmasını bulmak, kâinatın Allah tarafından yaratıldığını inkâr etmek değildir. Bırakın, bilim adamını, ne bulursa bulacaktır, fakat her halde ortaya çıkan sistem çok çapraşık olsa da fevkalade dengeli ve çok incelikleri olan bir sistemdir. Bu sistemin nasıl çalıştığını söylemek, Allah'ı inkâr etmek değildir. Bu sistemin anlaşılması gerekiyor.

Bu üçüncü açıklık noktası, Batı teknolojisinin ortaya çıkabilmiş olmasının sebeplerinden bir tanesidir.

Bediüzzaman Said Nursi'nin Nurculuğun içine getirmiş olduğu özelliklerden biri, bu üç kapının, İslamî muadilini bulmaya çalışması ve bu çabanın altını çizmiş olmasıdır:

Münakaşa ve müzakere usullerinin kabul edilmesi, her şeyin ancak anlatılarak ortaya çıkarılması, hiçbir şeyin, otorite ile telkin edilmemesi, Risale-i Nur'da, birçok yerde bulunan bir tema, bir görüş tarzı ve bir dünya bakışıdır.

Siyasi rejimle ilgili ikinci önemli noktada, gene Bediüzzaman Said Nursi'nin Risale-i Nur'daki fikirlerine bakıldığı zaman, birçok yerde, her türlü siyasi katılmaya ve kendi mukadderatında serbest bırakılmasına çok önem verildiği görülüyor.

Bu çalışmaların en önemlisi, ilmî keşif mevzuudur. Risale-i Nur’da; Sözler'de, Allah’ın yaratıcı kudretinin yaşadıklarımızın bir menşe'i olduğu, fakat bu menşe'in beraberinde fevkalade çapraşık ve ancak ilimle anlaşılması mümkün olan birbirine bağlı bir sistem kurulmuş olduğunu söyleniyor. İnsanları bu sistemin inceliklerini anlamaya teşvik ediyor. Böylece şu anlaşılıyor. Risale-i Nur'un içinde İslam'la, Batı endüstri medeniyetinin menşei sayılan açıklığın telif edilmesi meselesi halledilmeye çalışılmıştır. Nurculuk bugün bir akis meydana getirdiği zaman, Türkiye'de Said Nursî'nin kendi İslamî anlayışının, o üç açık kapı ile şekillendiğinin büyük rolü olduğu şüphesizdir. Bunun daha da açıklıkla devam edeceği ümit edilir.

Çünkü açık kapı, açık müzakere, serbest siyasi sistem ve serbest ilmî faaliyet, modern dünyamızın ve bu teknolojiyi üretmiş olan dünyanın asıl kökenidir.

İşte bu esas kökeni, İslamî inanç ve düşünce ile birleştirebilmiş olmak, belki Cemâleddin Afgani'nin, Mısır Müftüsü Muhammed Abduh'un yapamamış olduğu bir şeyi yapmaya çalışma çabası, Bediüzzaman'ın ifadelerinden çıkarılabilecek bir sonuçtur.

Bediüzzaman’ın mesajı üstünkörü okunduğunda kapalı ve muğlâktı. Fakat bir tecdit meselesi olan eseri, hem Batı materyalizmine, hem de yeni ortaya çıkan Türk milliyetçiliğine bir karşılık verme hizmetiydi. Ayrıca tezi, İslam’ın ahlâkî ilkelerinin yeniden şekillendirilmesi ve her seviyedeki halka nakledilmeye çalışılmasıydı:

Bunu, Şair Sezai Karakoç, “İslam’ın Dirilişi” kitabında “Risale-i Nur’un da son derece etkili bir sesi ve üslubu vardır. Bir bakıma, Risale-i Nur, tek başına bir İslam kültürü külliyatıdır. Onun Anadolu'da okumamış insandan aydın insana kadar büyük bir kütleyi yeniden İslam kültürü ve inancıyla eğittiğini adeta Anadolu'da yeni bir kültür akımı doğurduğunu ve bir kültür savaşına giriştiğini görmemek mümkün değildir!” sözleriyle tespit etti. Devamında “İnanış dirilişinde en önemli kütle hareketi olan Risale-i Nur çalışmalarında, en çok üzerinde durulan “ihlâs” inançların gönülde derinleşmesi ve samimi inanışın doğuşu demektir. Allah’a peygambere, öteye, kadere, hesaba, gayb âleminin kudret erleri olan meleklere yürekten inanmak! İşte ihlâs budur. İhlâslı inanış olmada da gerçek bir İslam insanı olmak ve İslâm’ı tekrar insanlık içinde gerçekleştirmek yolu açılamaz.” diyordu. Bediüzzaman’ın dile getirdiği konular, Müceddidî Nakşibendî köklerini aştı. Modernliğin güçlerine karşı şuurlu bir bakış açısı ile yaklaşırken, diğer yandan Müceddidî umdelerinin özünü canlı tutmaya gayret etti. Cumhuriyet döneminde maruz kaldığı eziyetler, sürgün yerinden bütün Türkiye’ye yayılmasının önüne geçemedi.

 


[1] Hz. Muhammed tarafından Mescid-i Nebevi'nin duvarına bitişik olarak kurulmuş "suffa" adı verilen gölgelikte yaşayan; genellikle genç, bekâr ve yoksul kişilerdir. Bunlar, Medine'de ailesi olmayan; ticaret, sanat, ziraat ve başka bir mesleği bulunmayan, İslam'ı öğrenmeye çalışanlardır. Vakitlerini Hz. Muhammed'in çevresinde geçirir ve ondan öğrendikleri ayetleri ezberlerlerdi. Kur'an ve Sünnet öğrencileriydiler. Bir yere İslam'ı öğretmek için öğretmen gönderileceği zaman onların arasından seçilirdi. Hz. Ebu Hureyre, suffa'da yetişmiş kişilerdendir.

[2] 1018 - 14 Ekim 1092 Selçuklu Devleti'nin veziridir. Vezirliği Alparslan ve Melikşah dönemlerinde yayılmıştır.

[3] Selçuklular 1040-1157 yılları arasında hüküm sürdü. En güçlü oldukları dönemde Harezm, Horasan, İran, Irak, Suriye, Arap Yarımadası ve Anadolu'nun büyük kısmına egemen olmuş bir devlettir.

[4] Celaleddin Suyuti 1445 - 1505, Mısırlı muhaddis, müfessir, mutasavvıf ve mütefekkirdir.

[5] 1501 ve 1736 yılları arasında bugünkü Azerbaycan, İran, Ermenistan, Irak, Afganistan, Türkmenistan ve Türkiye'nin doğu bölgesinde varlığını sürdürmüş, tarihte ilk kez Şiî Onikiciliğini resmî mezhep olarak kabul etmiş olan halkları yönetmiş ve Azerbaycan'ın varis olduğu hâkim hanedanın devletidir.

[6] Modern (Fransızca), Çağdaş genellikle bir şeyin "yeni" ve "güncel olduğunu ifade etmek için kullanılır. İlk olarak 16. yüzyılda kullanılmıştır.

Modernite, 18. yüzyılda ortaya çıkan bir dünya görüşü Avrupa'da yaklaşık olarak 17. yüzyıl civarında ortaya çıkan, zamanla tüm dünyaya yayılan toplumsal değerler sistemine ve organizasyonuna verilen isimdir. Gelenek ile karşıtlık ve ondan kopuşun; bireysel, toplumsal ve politik yaşam alanlarının tamamındaki dönüşümü ya da değişimidir. Modernite niteliklerinden biri devamsızlık özelliğidir. Marxist felsefeye dayalı tarihsel materyalizme dayanan bu düşünceye göre özellikle modernite öncesi ile modernite arasında oldukça belirgin bir kırılma söz konusudur. Modernite, toplumsal ve bireysel hayatın her aşamasını hem derinden, hem de geniş bir açıdan sarsmış ve değiştirmiştir.

Modernizm, bu dünya görüşüne paralel gelişen sanatsal ve kültürel bir akım Kültürel bağlamda modernizm, 19. yüzyılda geleneksel anlamdaki edebi, sanatsal, sosyal organizasyon ve gündelik yaşamın geçerliliğini yitirdiği fikriyle ortaya çıkmıştır.

Modernleşme ve Modernizme indirgenemeyecek bir kavramdır. Ortak bir bağlama dayansalar da tarihsellikleri ve ifade ettikleri anlam alanları bakımından birbirlerinden ayrılırlar.

Modernist hareket 19. yüzyıl ortasında Fransa'da ortaya çıktı. Modernizm kabaca 1884-1914 yılları arasında hüküm sürmüştür. Temelde dayandığı fikir, geleneksel sanatlar, edebiyat, toplumsal kuruluşlar ve günlük yaşamın artık zamanını doldurduğu ve bu yüzden bunların bir kenara bırakılıp yeni bir kültür icat edilmesi gerektiğidir. Modern sanat, genel olarak 1880 - 1970 arası dönemi içeren akım.

[7] Felsefenin 17. yüzyıldaki “Teknik ve Bilim İnkılâbı ve 18. yüzyılın “Hümanist İhtilali[7]”nden itibaren, modern dünyada, metafizik ve ruhçuluğun yıkıldığı görülmüştür. (Suad Alkan’ın tezi)

[8] İmâm-ı Rabbânî veya İmâm-ı Rabbânî Ahmed el- Farukî El Serhendi.

[9] Hindistan’ın büyük velîlerinden. Tefsir, hadîs, kelâm, tasavvuf ve Hanefî mezhebi fıkıh âlimidir.

7 Babası Pir Mikail'dir. Osmanlıya yakınlığı ile tanınır. Müslümanların birliğini Osmanlı Devleti'nin sağlayacağı düşüncesindeydi. En büyük özelliği Medreselerinde eğitim dili olarak Osmanlıca, Arapça ve Farsça’nın yanında Kürtçe’yi kullanmış olmasıdır.

[11] Bediüzzaman tasavvufun teknik tarafıyla uğraşmamış olmasına rağmen tasavvuf manasını daha derin bir şekilde ihata ve temsil etmiştir.(S.Alkan)

[12] Nizamiye mahkemelerinin doğuşu:

On dokuzuncu yüzyılın sonuna doğru, ulema eskiden hâkim sınıfını meydana getirirken onların yerine yeni tipte bir insan ortaya çıkmaya başlıyor. Bu hukukla ilgili olan alanlarda olduğu gibi.

[13] Çünkü tanzimatın fikriyatına baktığımız zaman onun özel bir problematiği olduğu görülür. Tanzimatı getirmiş olan kimselerde kültür dağarcığımızın bilhassa İslamî kısımlarından istifade etmek diye bir şey görülmüyor. Sert bir şekilde ifade edilebilirse, bunlar laik eğilimlerin bir öncüsü olarak işe gelmişlerdir.

Osmanlı imparatorluğunu her ne kadar dini gelenekler ve dini nazariyelerle bir tutuyor isek, bu böyle olmamıştır. Osmanlı imparatorluğunda en azından iki ayrı gelenek vardır: bu gelenekler birbirine zıt olmamakla birlikte konuları aynı şekilde tartan, konulara aynı gözle yaklaşan gelenekler değildir.

Bunlardan bir tanesi medresenin ve şeriatın geleneği,
Diğeri ise ehl-i kalemin, bürolarda çalışanların geleneğidir.

Tanzimat devrinden önceki zamanlarda yavaş yavaş bunların zıtlaştığı görülüyor. Bu geleneğin temelinde baştan itibaren Osmanlı imparatorluğunda bir taraftan örf ve konun, diğer taraftan da şeriat gibi iki ayrı devlet prensibi olduğundan hiç şüphe yoktur. Bunlardan bir tanesi daha çok orta Asya’dan gelmiş olan geleneklerin şekillenmesi ve İranlılardan gelmiş olan bir gelenek; diğeri de İslam’dan gelmiş olan bir gelenektir! Bunları muhtevası Osmanlı imparatorluğunda sürüyor. Bir taraftan şeriatın icaplarına riayet edilirken, diğer taraftan bu ikinci kaynak, hükümdarın kendi başına, şeriatın dışında, denemez ama şeriata paralel olarak, kanun koyma imkânlarını bahşediyor. Tarihçi Dursun Bey Tarih-i ebü’l-feth’de laik denilebilecek bu ikinci unsurdan şöyle bahsediyor:

“Siyaset mücerret tavr-ı akl üzere nizam-ı âlem zahiri için, mesela tavr-ı Cengiz Han gibi olursa, sebebine izafeten yasal padişahî derler ki, örfümüzde ona örf derler” yani padişah yasağı gibi, bir diğer hâkimiyet kaynağı vardır. Halil İnalcığa göre 16. Asra ait kanunlarda örf, dini hukuk haricinde sultanın iradesinden doğmuş, kanunları ifade eder. Böylece anlaşılıyor ki siyasetle iştigal edilirken yalnız şeriata bakılmayacak fakat şeriatın yanında doğrudan doğruya padişahın kendi emirleri, hükümleri, bir diğer hâkimiyet kaynağı vardır. İşte bu ikinci hâkimiyet kaynağı, Tanzimatın ortaya çıkmasında çok önemli bir unsur olarak görünüyor. Ve bu hâkimiyet kaynağının egemen olduğu yer, aynı zamanda Tanzimatı başlatmış olan kimselerin, çıktıkları yer olarak görünen devlet bürolarıdır. Kalemlerdir. Ehl-i seyften (asker) olmayan, yahut da medreseden değil, doğrudan doğruya devlet içinde yetişmiş kimselerin kültür an’anesidir. Bu iki unsurun birleşmesi, kalemlerde çalışanların batıyla çok meşgul olmaları, bir grup olarak önem kazanması, aynı zamanda da kendi dünya görüşlerinin hâkim olmasını temin eden bir gelişme olmuştur. Bundan dolayıdır ki Tanzimata bakıldığı zaman, Tanzimatın ortaya çıkardığı prensipler tartıldığında şu görünüyor: Tanzimat şeriatı bir tarafa bırakıp ikinci kaynaktan faydalanarak, bir kanun düzenini getirmeye çalışmış bir muameledir. Bunun iki yönü var: bir tanesi bir grup olarak bu ehl-i kalem denen kimselerin, yavaş yavaş padişahın karşısına kendi gruplarının savunulması için yeni bir şahsiyetle ortaya çıkmasıdır. 1830’larda nihayet Tanzimat fermanının ortaya çıkmasında bu ikilik açık olarak görülüyor. Padişahın dışında bir iş yapmaya başlıyorlar. 1830’larda Tanzimatı hazırlamış olan fikir adamlarından Sadık Rıfat Paşanın yazdığı layihalara bakıldığında şöyle tabirler görülüyor: “askeri sınıftan olanlara bazı rütbeler şerefler veriliyor, fakat kalemlerden gelenlere bu cari olmamıştır!” Bundan anlaşılıyor ki bürolarda olan kimseler, yavaş yavaş seyfiyeye verilmiş olan imkânlardan ve medreseden yetişmiş olanlara verilen imkânlardan kendileri de istifade etmeye çalışıyorlar. Ve bir grup olarak yeni bir siyaseti şekillendirmeye çalışıyorlar.

[14] Batının çok mütecaviz bir şekilde, kendi kültürünü, kendi okullarını, -Fransız okullarını- empoze etmeye çalışması, Boğaziçi Üniversitesi, Robert Koleji kurması, Müslümanlar arasında bir rahatsızlık meydana getirmiştir. «Müslüman olarak bu okulların öğrettiği pratik bilgileri veremiyoruz, kültürümüz geriliyor» şeklinde bir fikir doğmuştur. Türkiye Cumhuriyeti döneminde devlet başkanlarının ve başbakanların düne kadar bu okullardan mezun kişilere tevdi edilmiş olması Batı’nın hala Türkiye üzerindeki tesirini göstermiştir.

[15] Cemaleddin Afgani, (1838, Esadabad (İran) - 9 Mart 1897, İstanbul), Avrupa egemenliğine karşı, güçlü bir İslam medeniyetinin yeniden canlandırılabileceği inancıyla, 19. yüzyılda İslam coğrafyasını dolaşarak İslami düşüncenin gelişimini etkilemiş, birçok İslami harekete öncülük etmiştir. Panislamizm cereyanının önde gelenlerinden biridir. Afgani, Afganistan, Osmanlı İmparatorluğu, Mısır, Fransa, Rusya, İran, Londra’da çeşitli siyasî hareketlerin içinde yer aldı. Bu ülkelerin pek çoğundan sınır dışı edildi. Hayatını, II. Abdülhamid’in daveti ile geldiği İstanbul’da tamamladı.

 

popüler cevapdünya atlası