Hakikatle hem-hal olabilmemiz için kesinlikle yörüngemizi bulmamız lazım

Eklenme Tarihi: 23 Mayıs 2015 | Güncelleme Tarihi: 25 Mayıs 2019

 

Dr. Yusuf KAPLAN'ın Sanat, Marifet, İttifak İçin Sosyal Kalkınma Sempozyumu konuşmasıdır

Herkese saygılar, selamlar…

Bediüzzaman meselesinde dertliyim. Benim Risalelerde merkezî anahtar cümle olduğunu düşündüğüm ve bütün Risalelerden, metnin kurulduğu yerden başlayacağım. Orası bütün Risalelere kapı açacak, risaleleri, insanı, kâinatı hayatı anlamamıza kapı aralayacak bir yer. İşârâtü’l-İ’caz’da Üstad şöyle diyor: “İman Şems-i Ezelîden vicdan-ı beşere ihsan edilen bir nur ve bir şuadır ki, vicdanın iç yüzünü tamamıyla taçlandırır, ışıklandırır. Ve bu sayede bütün kâinatla bir ünsiyet, bir emniyet peyda olur. Ve her şeyle kesb-i muarefe eder. İnsanın kalbinde öyle bir kuvve-i maneviye husule gelir ki, insan o kuvvetle her musibete, her hadiseye karşı mukavemet edebilir. Ve öyle bir vüs’at ve genişlik verir ki, insan o vüs’atle geçmiş ve gelecek zamanları yutabilir.” Şimdi biz burayı nasıl okuyoruz? İnsanlar Risaleleri okurken nasıl okuyorlar? Çok merak ediyorum açıkçası. Aslında burada benim 3K ve 3V diye formüle ettiğim ilkeler geçerlidir.

İsmail Beyin söylediği iman meselesi üzerinde Bediüzzaman’ın yoğunlaşması tesadüfî değildir. İman var oluşsal bir şeydir. İnsanın var oluşuyla, hayatın ve hakikatin var oluşuyla ilgili bir şeydir.

Burada vücut, vicdan ve vecd dediğim 3V’den kısaca bahsedeyim. Burada üç kilit kavram var. Bunlar hakikatin hayat olmasının süreçleridir. Ama bizim bunları anlayabilmemiz için hayatı anlamamız gerekiyor. Hayatın biraz felsefesi ve yapısı üzerinde kafa yormamız gerekiyor. Açıkçası hayatın iki eksen üzerinden teşekkül ettiğini düşünüyorum. Buna ilişkin de Bediüzzaman üzerinden kilit şeyler bulabiliriz. Hayatı anlamamızı sağlayacak ikili yapıyı, iki ekseni aslında motor diye tarif edebiliriz. Üçlü yapıyı da motorik diye tarif edebiliriz. Söylemek istediğim, hakikatin iki ekseni ve hakikatin süreçleridir. Biraz sarsacak bir şey söyleyeyim. Açıkçası bizim hakikatle dolayısı ile Risalelerle ilişkimiz sorunludur. Hakikatin, dolayısıyla Risalelerin insanın hayatındaki rolü ve insanın bu hayattaki rolü bağlamında bir yörünge sorunu yaşadığımızı düşünüyorum. Bediüzzaman’ın netliğine ilişkin bir yörünge sorunu yaşıyoruz. Hakikatle ilişkimizde de bir yörünge sorunu yaşıyoruz. Yani burada çok altını çizeceğim iki sorun var. Bizim yörünge sorunumuz. İkincisi Bediüzzaman’ın ve Risalelerin yerleştirileceği yörünge sorunudur. Şimdi bu meseleyi halledebilmemiz için, Risalelerin rolü ve insanın bu dünyadaki hakikatle ilişkisinde hakikati hayata geçirme sürecindeki rolü önemlidir. Burada 3K dediğim kilit kavram budur.

Birincisi Risalelerin kurucu, ikincisi konumlandırıcı, üçüncüsü de koruyucu olduğunu görüyoruz. Bunlar aslında yaratılışı özetleyen kilit kavramlardır. İnsanın yaratılışını özetleyen dolayısı ile yaratılışı idrak etmesini sağlayan kilit kavramlardır.

Yörünge meselesinde, Bediüzzaman’ın dolayısı ile Risalelerin yörüngesi neresidir, bizim yörüngemiz neresidir? Bizim Risalelerle, İslamla, hakikatle ilişkimiz kurucu konumda olan bir ilişki midir? Konumlandırıcı konumda olan bir ilişki midir? Koruyucu konumda olan bir ilişki midir? Spesifik olarak insanın, genelde toplumun bedeni üzerinden üç aşamalı olarak bunun izahı mümkündür. Birincisi kurucu aşama; baştır. Yani bu baştan bizim anlamamız gereken şey öncü kuşaktır. Yani asıl kurucu şahsiyetler. Bir toplumun dolayısıyla bir medeniyetin hayat bulabilmesi, hayat olabilmesi için bu üç sütuna ihtiyacı vardır. Bu kurucu ilk sütun olmadan olmaz. Bu kurucu öncü kuşakların timsali ve misali peygamberlerdir. Yani peygamberler öncülerin öncüsüdür.

İkincisi şimdi insan bedeninden gidecek olursak konumlandırıcı konumuna denk gelen şey omurgadır. Toplumları dolayısıyla medeniyetleri hayata geçirecek, hamle yapmaya imkân tanıyacak, sürükleyecek şey bu konumlandırıcı yani omurga aktörüdür. Eğer omurga yoksa öncü kuşak olmadığı içindir. Kurucu aktör söz konusu olmadığı için omurganın kurulması mümkün değildir. Bu hakikati bir şekilde hayata konumlandıran aktördür. Omurga olmadığı zaman hakikatin hayat olması mümkün değildir.

Üçüncü fasıl, koruyucu fasıldır. Bu da gövdedir. Yani genel olarak kitleyi kastedebiliriz. Aslında buradan bizim avamı anlayabiliriz. Yani şöyle bir İslami literatür üzerinden gidecek olursak koruyucu avamsa, konumlandırıcı havas, kurucu havassü’l-havas diye tarif edebiliriz. Bu kavramları ben açıkça çok önemsiyorum.

Şimdi bizim Risalelerle ilişkimiz dolayısı ile İslamla ilişkimiz kurucu bir ilişki değildir. Yani biz Risaleleri kurucu bir şekilde anlamıyoruz. İkincisi konumlandırıcı bir şekilde de anlamıyoruz. Bizim Risalelerle ilişkimiz maalesef sadece koruyucu bir ilişkidir. Yani Risalelerin bizimle kurduğu ilişki de dolayısıyla kurucu bir ilişki değildir. Risaleler insanlığın hayatını şekillendirebilecek derinlikte bir fikir kaynağıdır, hakikatin bir şekilde yorumudur. Maalesef bizim hayatımızda Risalelerin kurucu bir rolü yoktur. Risaleleri kurucu bir şekilde okuduğumuzu zannetmiyorum. Neden zannetmiyorum? Ezbere konuşmadığımı bir şekilde göstereceğim. Bizim ilişkimiz konumlandırıcı da değildir. Yani Risaleler bir şekilde bize bir omurga vermiyor. Risalelerin bize verdiği şey, bir şekilde gövdelik işlevidir. Biz sadece Risalelerle bu toplumun Müslüman gövdesini koruyoruz. Bu kadar. Risalelerin hayatımızı şekillendirebilecek ve hayatın hakikatle buluşmasını sağlayacak konumlandırıcı bir rolü yok bizim hayatımızda. Dolayısıyla omurga kuracak şekilde okuyamıyoruz.

Bu vücut, vicdan ve vecd, 3V meselesini, bu üçlü yapıyı Bediüzzaman’ın metinlerinin ana gövdesini, omurgasını oluşturduğunu düşünüyorum. “İman Şems-i Ezeliden, Vacibü’l-Vücuttan, vicdan-ı beşere ihsan edilen bir nur ve şuadır.” Birincisi burada Vacibü’l-Vücuttan mevcudata, vücuda, insana geçebiliriz. İkincisi vicdan-ı beşer. Burada Bediüzzaman özellikle “beşerin vicdanına ihsan edilen bir nurdan ve şuadan” bahsediyor. İman insanı varoluşsal bir yolculuğa çıkarıyor. Dolayısıyla iman kendisini insanın vicdanında gösteriyor. “Onun içyüzünü tamamıyla ışıklandırır” diyor. Nur ve şua dolayısıyla iman vicdanın içyüzünü tamamen ışıklandırır. Buradan üçüncü bir koridor daha açıyor. Bu sayede “bütün kâinatla bir ünsiyet, bir emniyet peyda olur” diyor. Açıkçası vecd süreci burada işliyor. Bu sayede bütün kâinatla bir ünsiyet, bir emniyet sağlanıyor. İsmail Bey biraz önce söyledi yani bu iman, emn, eman, emniyet dolayısı ile hayatın, hakikatin teminat altına alınması ancak imanla olabilecek bir şeydir. İmanı varoluşsal bir yolculuk olarak anladığımız zaman insanlığın karşı karşıya kaldığı varoluşsal krizin anlaşılmasında ve aşılmasında başlanacak kalkış noktasını tesbit etmiş oluruz.

Modernlikle birlikte özellikle Rönesans’tan ve enformasyondan sonra hümanizm insanı tanrılaştırdı. Hümanizm insanın tanrılaştırılması demektir. Haideger’in söylediği şey çok açıklayıcıdır: İnsanın her şeyin ölçüsü haline getirilmesi. Yani aslında modernlikle birlikte kabaca 15.-16. yüzyıldan itibaren yaşanan sorun, 17. yüzyılda Dekart’la birlikte 18. yüzyılda aydınlanma düşüncesiyle birlikte başlayan süreç, kişinin kendini unutması, hakikati unutması, tanrıyı unutmasıdır. Bu nedir? Bu bir ontolojik güvensizlik duygusudur. Bu şekilde insanın varlığını sürdürebilmesi mümkün değildir. Yani kendini ve hakikati dolayısıyla tanrıyı unutan bir insanın varlığını sürdürebilmesi mümkün değildir. Peki nasıl hayatta duracak insan? Bunu aşmanın yolunu şöyle buldu Batılılar. Ontolojik güvensizlik duygusunu aşabilmek için epistemolojik güvenlik alanlarını genişlettiler. Bu şu demek. Ontoloji bize asılı veriyorsa, epistemoloji araçları veriyor. Ontoloji hayata amaç yükleyen, amaçlı yaşamamızı sağlayan, hayatı bir bütün olarak kavramamızı sağlayan bir şeydir. Hayatın bir şekilde amaçlarını yitirmemesi, insanın hayattaki amaçlarını yitirmemesi demektir. Epistemoloji, insanın baş belasıdır ve bela burada gizlidir. Araçları kontrol etmeyi amaç haline getirmesidir. Amaçlarını yitiren insanın araçları amaç edinmesi epistemolojidir. Şimdi bunun insanlığı getireceği yer neresidir? İnsanın tanrılaştırılması süreci hümanizmle birlikte başladı. Getireceği yer de posthümanizmdir. Yani bu gün yaşadığımız süreci biz posthümanizm diye tarif ediyoruz.

Batıdaki düşünürler insandan nefret ediyor. Özellikle insanın bir şekilde devre dışı bırakıldığı ve insanın en azından merkeze yerleştirilmediği bir dünyanın izini sürmeye çalışıyorlar. Çünkü insan merkeze yerleştiği zaman azmanlaştı, tanrılaştı dolayısıyla haddini aştı ve dünyayı insanın yaşayamayacağı cehenneme çevirdi. Şimdi biraz önce İsmail Beyin de söylediği bu belgeseller faslına şöyle bir cümle kurayım. Bu belgeseller bize kâinatı anlatmıyor aslında. Belgesellerin bakış açısı antrosantriktir, insan merkezlidir. Yani insan kâinatı ve hayvanlar âlemini bir şekilde kendi zihin, duygu ve davranış biçimleri üzerinden anlatıyor. Bu aslında çok tehlikeli bir şeydir. Bu hayvanların dünyasını anlamamızı sağlamaz hatta imkânsızlaştırır. Bunun adı yeni paganizm biçimidir. Antrosantrik, insan merkeze yerleştirilmesidir.

19. yüzyılın sonunda 20. yüzyılın başında iki kişinin insanın varoluşsal sorunu ile ilgilendiğini görüyoruz. Batıda Niçe, İslam dünyasında, bizim dünyamızda Bediüzzaman Hazretleridir. İkisinin yolculuklarının çok ciddi paralellikler arz ettiğini gözlemliyorum açıkçası. Niçe “tanrı öldü” demişti. Arkasından da “çünkü tanrıyı biz öldürdük” diye bir laf etmişti. İnsanın tanrı fikrini yitirmesiyle birlikte sürüklendiği felaketi açıkçası şöyle özetlemiş ve; “Batı uygarlığı kangrene yakalanmış bir hastayı andırıyor ve kangren hızla yayılıyor. Batı uygarlığı kangrene tutulmuş durumda ve dolayısı ile çöl büyüyor” demişti. Çölün önüne geçebilmek için adam hayatını feda etti. Yaklaşık 11 yıl delirdi, çılgınlık hayatı yaşadı. Delilerle velilerle ilgili bizim dilimizde ve zihnimizde çok güzel bir özdeşlik var aslında. İkisi arasında gidip gelen bir kişi ve insanlığın önümüzdeki süreçte içinden çıkılması mümkün olmayan varaoluşsal bir felakete, nihilizm felaketinin eşiğine sürükleneceğini söyledi. Şu an geldiğimiz nokta, yaşadığımız şey budur. Yani 200 senelik süreçte insan, hayatın amacını, gayesini kavrayamazsa, bir şekilde hayat biter. Söylediği şey budur. Niçe’nin hikayesini özetleyen cümle şu: “Bütün Batı düşüncesinde açıkçası bütün yollar Niçe’ye çıkar.” Kendinden önceki dönemin arkeolojisini, soy kütüğünü çıkarmış, kendinden önceki bütün insanlık tarihini okumuş ama özellikle de Greklere kadar Batı düşüncesinin izini sürmüş, yani bir şekilde hakikati nasıl bulabileceğine ilişkin bir yolculuk yapabilmek için ortaya bir çaba koymuş birisidir. Kendisinden önceki dönemi yıkmasıyla modernliğe çok büyük bir darbe vuran, cins ve kendi dönemini kuran bir adamdır. “Bütün yollar Roma’ya çıkar” diyen adam yalan söylemiş bence. Batıda bütün yollar Niçe’ye çıkar. Yani milattır Niçe.

Bizde Bediüzzaman Hazretlerinin böyle bir konumu var ve bu anlamda milattır. Bir Bediüzzaman öncesinden, bir sonrasından bahsetmemiz gerekir. Biz bu miladın neresindeyiz? Onu bilmiyorum. En azından bildiğim şey şu, kurucu konumda değiliz. Konumlandırıcı da değiliz. Sadece koruyucu konumdayız. Yani Bediüzzaman’ı avami bir şekilde okuyup oradan konumlandırıcı ve kurucu yolculuk nasıl çıkarılır bunu bilmiyoruz açıkçası. Neden burada bir sorun yaşıyoruz? Bunun nedeni de yörünge sorunudur. Dediğim gibi Bediüzzaman’ın yörüngesini tayin etmemiz gerekiyor açıkçası. Yani Bediüzzaman’ı bütün insanlık tarihinin, insanlığın düşünce tarihinin, İslam düşünce tarihinin ortaya koyduğu tecrübeden soyutladığımız, işte kendi başına bir adam olarak düşündüğümüz zaman o adaya ulaşmamız gerekir. O adaya nasıl ulaşacağız? Ulaşmak biraz zor bir şeydir. Yani o adaya hapsetmiş oluyoruz. Yani biz Bediüzzaman’ı bir şekilde kendi adalarımıza hapsetmiş durumdayız. Adalar da kendi adalarımız değildir. Çünkü biz kendimizde değiliz. Çünkü biz burada değiliz. Dün buradaydı ama bu gün burada değil, dolayısı ile dünyaya söylenebilecek tek bir söz var. O sözü söyleyecek biziz ama biz yokuz. O yüzden Bediüzzaman’ı okuyoruz, bize açılmıyor açıkçası. Yani Bediüzzaman’ı parçalı okuyoruz. Bölmeli bir kafayla okuyoruz. Dediğim gibi yörünge sorunumuz var bizim.

Bediüzzaman’ı anlama ve konumlandırma konusunda bir yörünge sorunumuz var. Onun için de üç temel sorunun izini sürmemiz gerekecektir. Bir çağ sorunu, ikincisi yer sorunu, üçüncüsü iz sorunu. Bu çağ, yer ve iz meselesi geliştirdiğim kavramsallaştırmada açıkçası Cibril hadisindeki kurucu, konumlandırıcı, koruyucu süreçler üzerinden gidecek olursak aslında İslam, iman, ihsan süreçlerine denk geliyor. Yani bu vücut, vicdan, vecd süreçlerinin bir başka ifadesidir. Burada karşımıza çıkan şey şu, Mekke kurucu, Medine konumlandırıcı, medeniyet koruyucudur. Medeniyet dediğimiz şey Mekke ve Medine süreçlerinin toplamından ibarettir. Bunun uygarlıkla açıkçası ilgisi yok. Bu konuda da kafamız çok karışık. Biz medeniyet dediğimiz zaman sivilizasyonu anlıyoruz. Sivilizasyon tek boyutludur. Yani yatay düzlemde işler. Halbuki medeniyet dediğimiz şey din, Mekke ve Medine süreçlerinden oluştuğu için çift boyutludur. İç ve dış dünyayı, zahiri ve batını aynı anda harekete geçiren bir med-cezir hareketidir aslında. Dolayısı ile bir şekilde medeniyetle biz hakikatin izini sürebilecek bir imtihana kavuşmuş oluyoruz. Yani burada hayatın iki ekseninden bahsetmiştim. Oraya girecek olursak hayatın ilk ekseni asıl, ikinci ekseni usuldür. Yani aslın kaynağı vahiydir, usulün kaynağı da sünnettir. Şöyle de diyebiliriz: Vahiy doğasıyla asıl aşktır, usül ve sünnet de meşktir. Yani biz bu aşk ve meşk meselesinde sınıfta kaldığımızı söyleyebiliriz. Daha felsefi bir düzlemde şöyle bir kavramlaştırma yapıyorum ben: Yaratıcı ruh ve kurucu irade. Yani yaratıcı ruh vahiy, kurucu irade sünnet-i seniyyedir. Yaratıcı ruh kaynak, kurucu irade ırmaktır. Şimdi ırmak kurumuş durumdadır. Irmak niye kurudu? Çünkü kaynak yok. Kaynakla ilişkimiz yok. Niye yok? Yörünge sorunumuz var. Bu yörünge sorunu şuradan kaynaklanıyor? İnsanlık tarihinde Bediüzzaman Hazretlerinin iman melesi üzerinde dolayısı ile insanın ve hakikatin varoluşu üzerinde yoğunlaşmasının sırrı budur.

İnsanlık tarihinde ilk defa bir çağ körleşmesi yaşanıyor. İnsanlığın aslında Müslümanların da yaşadığı temel sorun, çağ körleşmesidir. Çağ körleşmesi iki şekilde karşımıza çıkıyor. Birincisi bütün insanlığın Batı’ya mahkûmiyeti, ikincisi, bütün insanlığın kendinden ve kendi dinamiklerinden, kendi zihin kalıplarından, kendi algılama, idrak biçimlerinden mahrumiyetidir. Dolayısı ile yek bir zeitgeistin bütün insanlığa çeki düzen verdiğini görüyoruz. Yani o zaman şöyle bir cümle kurabiliriz. Hayalleri olmayan insanlar başkalarının hayallerinde yok olmaya mahrumdurlar. Hayalleri, iddiaları, rüyaları olmayan insanlar, başkalarının hayallerinde, iddialarında, rüyalarında ve dolayısıyla hayatları, hakikatleri olmayan insanlar, başkalarının hayatlarında ve hakikatlerinde yok olurlar. Şimdi şu an yaşadığımız süreç budur.

Aslında bizim bu çağ körleşmesi sorununun özellikle Müslümanlara getirdiği bir eşik var. Çıkmaz sokak daha doğrusu. Gene burada karşımıza çıkan üç sorun var. bunu üç pisişi bozukluğu diye tarif edebiliriz. İlk olarak Osmanlı döneminde kendimize güvenimizi yitirdiğimizden itibaren medeniyetin ikinci büyük krizini yaşıyoruz. İkinci krizin ilk dalgasını yaşamaya başladığımız zaman diliminde 200-250 senenin başlangıcında kendimize olan güveni yitirmemizle birlikte ortaya çıkan savunma psikolojisidir. Bizi mahveden bu savunma psikolojisi hala sürüyor. Bu savunma psikolojisi şöyle bir şeydir. Risalelerin başına Akif’in sözünü almışlar: “Kur’an’dan alalım ilhamı/Asrın idrakine söylettirelim İslamı”. Almışlar iyi halt etmişler. Akif çok büyük adamdır. Ona bir laf diyemem ve edepsizlik yapmak istemem ama Akif’in bu sözü, bizim içinde yaşadığımız zihni tıkanmanın nedenidir. Yani bu savunma psikolojisi kendisini burada belli ediyor. İşte Batı’nın ilmini, fennini alalım, ahlakını falan almayalım. Bu gerçekten olacak iş değildir. Çünkü bu vasat vasıta meselesidir. İlim, fen vasıta ise, ahlaki değerleri de vasattır. Yani bu vasıtayı oluşturan vasattır. Vasıta, ilim, fen dediğimiz şey, o vasatın ifadesidir, hem de ifade edicisidir. Hem ifadesidir, hem de yansıtıcısıdır. Ondan bağımsız değildir. Yani birisi normsa diğeri formdur. O ondan bağımsız oluşmaz. Yani her norm kendi formunu oluşturur. Şimdi her vasat kendi vasıtasını oluşturur. Bizim ne vasatımız var, ne vasıtamız var.

Savunma psikolojisini geliştirirken şöyle bir şey yapıyoruz. İşte Batı bilimi Müslümanlara borçludur. Bana ne? Bu benim yaptığım şeyi, benim sorumluluğumu ifade etmez ki. Aksine benim sorumsuz birisi olduğumu ifade eder. İkincisi sorunsuz, meselesiz birisi olduğumu ifade eder. Yani zaten Batılılar bir şekilde İslamdan aldıysa bunu, o zaman benim Müslüman olmamın çok bir anlamı yok demektir. Bu çok tehlikeli bir şeydir. Dolayısı ile ortaya çıkan ve alınan şey, İslamın şekillendirdiği bir şeydir. Batılıların Müslümanlardan bir şeyler alması doğrudur, yanlış bir şey değil, bir vakıa, bir realite olarak onu tesbit edebiliriz ama beni şu an beni bir Müslüman olarak ilgilendirmiyor. Bu savunma psikolojisidir. Daha evvel ne dedik? İşte “İslam akıl dinidir, terakkiye mani değildir” dedik. Birisi “terakkiye mani değildir” dedi, öbürü de çıktı “terakkiye manidir” dedi. İşte aynı zihin kalıbı var. Burada merkeze yerleştirdiğimiz şey terakkidir, İslam değil ki. Yani cümlemizi kuruduğumuz, özneleştirdiğimiz şey İslam değil ki terakkidir. Yani özneleşen o. Biz ona göre cümle kuruyoruz. Biz ona göre belirliyoruz. “İslam akıl dinidir” diyoruz. Yani burada farklı merkeze yerleştiriyoruz. İslamı kıyıya fırlatıyoruz. Belirleyici olan şey akıl, İslam değildir.

İkinci süreç de özellikle meşrutiyetle, cumhuriyetle birlikte başladı. Cumhuriyetle birlikte kesin bir dönemece girdi. Bu bir yenilgi psikolojisidir. Yani “biz yenildik, bizden adam olmaz” demeye başladık. Aslında biz yenilmedik. Ne demek yenilmek? Nasıl bir şey? Yani “onlar ilerledi biz geri kaldık”. Bu cümleleri çok rahat kuruyoruz. Tehlikeli cümleler bunlar. Asıl “Biz yenildik” dediğimiz zaman yenildik.

Şimdi 50-60 senedir yaşadığımız pisişi bozukluğunun üçüncüsü yamanma psikolojisidir. Yani biz İslamı, Bediüzzaman’ı mevcut algılama biçimlerine yamadık. Kendimizi oraya yamayarak inşa diyoruz. Mesela Bediüzzaman’a “hür adam” diyoruz. Bediüzzaman hür adam değildir. Yani o kadar sıradan birisi değildir. Hür adamsa, çöp tenekesine atalım. Bediüzzaman bize insanlığın yaşadığı varoluşsal sorunu ve sıkıntıyı aşmamızı sağlayabilecek bir harita sunuyor. Yörüngemizi belirleyelim, Bediüzzaman’ın yörüngesini de belirleyelim. Kendi yörüngemizi belirleyemediğimiz için Bediüzzaman’ın yörüngesini de şaşırtıyoruz açıkçası.

Niçe’nin bize söylediği şey şuydu: “Batı uygarlığının insanlığa söyleyebileceği tek yeni şey, yeni bir şey söyleyemeyeceği gerçeğidir.” Bunu çok ciddi ciddi sorgulayalım. Bunu net olarak aktardım. Bediüzzaman’la çağdaştır. Bediüzzaman’ın o yüzden açıkçası kurucu bir mütefekkir olarak, bir alim, bir arif, bir hakîm olarak anlaşılması lazımdır. Dolayısı ile konumlandırıcı süreci o zaman başlatabiliriz. Şu anki koruyucu fonksiyon bir şekilde vicdanları koruyor. Bizi bir şekilde pislikten koruyor. Böyle bir rolü var. Bu basit bir şey değildir. Gövdeyi kurtardı en azından. En azından Risalelerin bizim sekülerleşme tarihimize bu toplumun bir şekilde tırnak içinde imanımızı korudu. İmanı sadece korunma faslına indirgemek de istemiyorum. İmanın kurucu bir rolü de var. Sadece koruyucu bir şey değildir. Bir şey kurulmamışsa dolayısıyla insanı konumlandırmamışsa omurga rolü kazandırmamışsa, biz neyi koruyoruz o zaman? Bediüzzaman en azından yok olmamamızı sağlayacak bir şey yapıyor. Bu basit bir şey değil tabi. Bunu küçümsediğim için söylemiyorum. Ama şöyle toparlayayım. Özellikle altını çiziyorum bizim yörüngemizi belirlememiz lazım. Dolayısıyla Bediüzzaman’ın yörüngesini de belirleme konusunda mesafe kat’ edebilmemiz buna bağlıdır.

Bediüzzaman’ı açıkçası bütün insanlık ve İslam düşünce tarihinin serüveni ile birlikte okuduğumuz zaman Bediüzzaman’ın nereye oturacağını, neyi, nasıl kurmamız, konumlandırmamız ve korumamız gerektiğini bize daha açık, anlaşılır ve önümüzü açacak, bizi varoluşa kışkırtacak şekilde neler söyleyebileceğini o zaman belirleyebiliriz. Burada daha önce de dediğim gibi kurucu, konumlandırıcı, koruyucu sütunlar Cibril hadisin de belirttiği İslam, iman, ihsan süreçlerine denk geliyor. Ama bu Sünnet-i Seniyyenin yerini tutmaz, onu da söyleyeyim. Yani akval süreci kurucu, ef’al süreci konumlandırıcı, ahval süreci koruyucu süreçtir. Şu an biz tersinden gidiyoruz. Hâlbuki Mekke süreci olmadan Medine olmaz. Hz. Peygamber Mekke’nin ismini değiştirmedi. Yesrib’in ismini değiştirdi. Bu rastgele bir şey değildir. Kendisini çünkü Medineti’l-ilm diye tarif etmiştir. İlmin medinesi. Neden? Çünkü Mekke sürecinde hakikat hayat olmuştu. İkisinin toplamı sonucu medeniyet sürecinde, insanda hakikat hayat buldu.

İnsan Mekke sürecinde akl-ı selimle Medine sürecinde kalb-i selimle medeniyet sürecinde, bu ikisinin toplamında zevk-i selimle buluştu. Akl-ı selim hakikatle hem-dert olmaktır. Kalb-i selim hakikatle hem-dost olmaktır. Zevk-i selim de hakikatle hem-hal olmaktır. Yani bizim hakikatle hem-hal olabilmemiz için kesinlikle yörüngemizi bulmamız lazım. Biz şu an koruyucu gibi gözüküyoruz ama neyi, niçin, nasıl, neye göre, hangi zihin kalıbıyla koruduğumuzu bilmiyoruz. Acaba tanınamaz bir hale mi getiriyoruz? Biz Batı’ya mahkûmiyetten bahsediyorsak tek bir zeitgeistin, tek bir zamanın ruhunun, tek bir algılama, duyma biçiminin bütün insanlığın duyma, düşünme biçiminin, zihin kalıbı haline gelmesi ve belirlemesinden bahsediyorsak, o zaman acaba neyi koruyoruz çok merak ediyorum açıkçası.

Teşekkür ediyorum.

 

popüler cevapdünya atlası