HAFIZ ALİ ERGÜN AĞABEY

Eklenme Tarihi: 18 Mart 2018

Kadir AYTAR

Ailesi ve İlk Hayatı

Hafız Ali Ergün, Hicrî 1317, Milâdî 1896 yılında Isparta’nın Atabey ilçesine bağlı İslamköy’de kerpiçten yapılı mütevazi bir evde dünyaya gelir. Babası  Fazlı Efendidir. Hafız Ali Efendi’nin iki de kız kardeşi vardır.

Küçük yaşlarda Kur’an’ı hıfz eder, çok güzel Kur’an okur ve çok genç yaşlardan itibaren Kur’an öğretmeye başlar, çok sayıda İslamköylünün Kur’an öğrenmesine vesile olur. Birkaç yıl Afyon’un Dinar ilçesinin köylerinde imamlık yapar. Bir yandan da çiftçilikle de ilgilenir.

Askerde iken İstiklal Harbine katılmış, bir top isabet etmiş, yanındaki arkadaşları şehit olmuş, kendisine hiç bir şey olmamıştır.

Hafız Ali Efendinin eşinin ismi, Ümmühan’dır. Hiç çocuğu olmamıştır. Ümmühan Hanım da çok hayırsever, etrafına iyilik saçan birisidir. Bediüzzaman Hazretlerinin iltifatlarına ve duâlarına mazhar olmuştur.

Hâfız Ali, 1.80 boylarında, ince ve uzun yapılıdır. Yüzü uzunca ve beyaz tenlidir. Sarığı devamlı başında ve ucu arkadan sarkıktır.

Hafız Ali, çok şefkatli, fakat işinde de çok disiplinli ve düzenli birisidir.

Bediüzzaman’la Tanışması ve Hizmetleri

Hafız Ali, Bediüzzaman’ı Bekir Ağa aracılığıyla tanır. 1929 yılında “Bir hoca efendi gelmiş” haberi karşısında Barla’ya giderek Üstadı ziyaret eder. Daha sonra, Risâle-i Nur Talebelerinin saff-ı evvellerinin mümtaz simalarından biri hâline gelir.

Hafız Ali Ağabey,Bediüzzaman Hazretleri Eskişehir Hapsinden 1936’da çıktıktan ve Kastamonu vilâyetine gönderildikten sonra, İslâmköy’ü ve civarı Nur Talebelerinden bir heyet teşkil eder. Gece gündüz durmadan Nur Risâlelerini bir matbaa gibi el yazılarıyla çoğaltıp neşretmek için, çok büyük gayretler sarf eder. Adeta insanlardan yapılı bir matbaa makinesi gibi Nur Risâlelerini çoğaltmak için sarf ettiği gayret ve yaptığı büyük hizmetlerden dolayı “Nur Fabrikası Sahibi” ünvanını kazanır.

Atabeyli Tahiri Mutlu Ağabey de 1935’lerden sonra, Hafız Ali’nin Nur Fabrikası dairesinde yetişen şahsiyetlerden biridir.

Günlük Hayatı

Hafız Ali Ağabey, devamlı Risâle-i Nur yazar, akşam namazından yatsıya kadar duâlarını okur, yatsıyı talebeleriyle kılar, fazla oyalanmadan yatar, şafaktan evvel kalkar, Cevşen’ini okur, sonra okuttuğu talebeleri 10-15 çocuk gelir. Namazdan sonraki tesbihatı hep bir ağızdan sesli yapar, Kur’ân okutur, bir kısmına da yazdırırdı.

Hafız Ali yıllarca münzevi yaşar. On dört sene evden hiç çıkmadan risale yazar. Hayatı boyunca milletin imanının selameti için gece gündüz Kur’an dersleri ile meşgul olur.

Hapis Hayatı

Hafız Ali 20 Eylül 1943 yılında Bediüzzaman’la birlikte Denizli Cezaevine girer. Cezaevinin Medrese-i Nuriye’ye çevrilmesinde Bediüzzaman’ın en yakınındaki talebesi olur. Yetkililer, aldıkları talimatlar doğrultusunda yedi ay boyunca Bediüzzaman ve talebelerine tuzaklar kurar; fakat bu tuzaklar bir bir boşa çıkar ve bütün planları bozulur. Son oyunlarını Bediüzzaman’a kimsenin olmadığı bir zamanda aşı bahanesiyle şiddetli bir zehir enjekte ederek oynarlar, koğuşun kapısını kilitleyerek ölüme terk ederler.

Hafız Ali, teneffüs sırasında her zaman olduğu gibi yine Bediüzzaman’ın bulunduğu koğuşun penceresinin altında beklerken bir inilti duyar. Hemen koşarak Bediüzzaman’ın kaldığı koğuşun kapısına gelir. Kapı kilitlidir. Hemen hapishanedeki Nur Talebelerini haberdar eder.

Talebeler ve mahkûmlar, gardiyanların barikatına rağmen üzerlerine yürürler ve koğuş kapısını zorla da olsa açartırırlar. Koğuş kapısı açıldığında Bediüzzaman’ın yerde kıvranır bir durumda ölümle burun buruna olduğu görülür. Talebeleri telâşlanır, sağa sola koşarak yardım edecek birilerini bulmaya çalışırlar. Sonunda hapishane müdürü olay yerine getirtilir. Hapishane müdürü ise bir doktor bulup getirir.

Doktor muayene sonrası bekleşen talebelere, Bediüzzaman için yapacağımız bir şeyin kalmadığını sağlık durumunun çok kötü olduğunu söyler. Bütün talebeler çaresiz ve ümitsiz bir bekleyiş içinde ağlamaya başlarlar. Nur Talebeleri, karanlık duvarların arkasında Bediüzzaman’a kurulan sinsice tuzak sonrası sağ salim kurtulması için Allah’a duâ eder ve Kur’ân okurlar. Bu arada Hafız Ali çok sevdiği Üstadının vefat etmek üzere olduğunu hisseder. Bediüzzaman’ın ellerinden kayıp gitmekte olduğunu çaresizlik içinde seyreder. Yangın yerine dönen yüreği uzun süre içten içe yanar. Hafız Ali vakit namazını cemaate kıldırdıktan sonra tesbihat yapılır.

Hafız Ali, sakin ve kararlılık içinde mahpuslara seslenir: “Kardeşler, Üstad insanlık ve İslâm âlemi için önemli bir zattır. Bu helâk ve felâket asrında ona çok ihtiyaç vardır.” der. Sonra acelesi olan bir yolcu gibi gözlerini cemaatin üzerinde gezdirip bir veda konuşmasını hatırlatan konuşmasına devam eder: “Kardeşler! Ben ne dersem herkes âmin desin.” der. Hafız Ali ellerini gökyüzüne kaldırdığında sanki yüreği de elleriyle gökyüzüne kalkmıştı. İçten ve samimî bir ses tonuyla: “Ya Rab, Âlem-i İslâm’ın bu zata ihtiyacı var. Onun yerine benim canımı al ve ömrümü ona bağışla.” der. Elleri duâya kalkan mahkûmlar ve Nur Talebeleri’nin gözleri ona çevrilir. Ne oluyor der gibi sessizce herkes birbirine baktıktan sonra herkes “Âmin” derler.

Vefatı

Hafız Ali’nin duası kabul olur, kısa bir zaman sonra birden hastalanır, durumu gittikçe ağırlaşınca da acilen Denizli Devlet Hastanesine kaldırılır. Bediüzzaman’ın da yavaş yavaş iyileşmeye başladığı görülür.

Hafız Ali, 17 Mart 1944 tarihinde 45 yaşında vefat eder. Ölüm sebebi ise hastane kayıtlarına göre zehirlenmedir.

Denizli hapsinde kendi bedeline şehit olanHafız Ali için, Bediüzzaman çok ağlamıştır. Vefat haberi geldiğinde bir mektubunda: “Ben merhum Hâfız Ali’yi unutamıyorum. Onun acısı beni çok sarsıyor, benim bedelime şehid oldu.” der.

Talebesi Savlı Hasan Kurt, Hafız Ali’nin vefatından önce söylemiş olduğu şu sözlerini anlatır:

“Kardeşlerim! Benim bu günlerde yüzde doksan dokuz berzah kapısını açma ihtimalim var. Ölümü severek karşılayalım… Ölümü gülerek karşılayalım… Nur Talebeleri ölümden korkmaz… Ben çok memnunum… Üzüldüğüm bir nokta ise: Şimdiye kadar bunlar bizi serbestçe vazife yaptırmadılar. Vay geliyorlar, vay gidiyorlar, baskın var, yakalayacaklar gibi hep endişeli oldu bu hizmetler... Artık, Risale-i Nur küfrün bel kemiğini kırmıştır… Risale-i Nur perdeyi yırtacak, esas hizmetler şimdiden sonra olacaktır inşallah… Ben o hizmetlere erişemediğim için üzülüyorum…”

Bediüzzaman, bir mektubunda hem tebrik eder, hem taziyede bulunur, hem de vazifesini tam yapıp istirahate çekildiğini yazar ve “merhum Hâfız Ali’nin aynen hayattaki gibi Risale-i Nur’la meşgul olarak en yüksek bir ilimde çalışan bir talebe-i ulûm vaziyetinde ve tam şehidler mertebesinde ve tarz-ı hayatlarında biliyorum ve o kanaatle ona ve onun gibi Mehmed Zühdü’ye ve Hâfız Mehmed’e dualar ediyorum” der.

Hapishanede vefat ettiği için Hafız Ali’nin cenazesini vermezler. Savcı da “Mevkuf olduğu için veremeyiz, berat etseydi olurdu belki” der. Cenaze işlerine de karıştırmazlar, resmî memurlar defnederler.

Denizli mahkemesinin beraatle neticelenmesinden sonra Üstad Bediüzzaman’nın ilk işi, hayatını kendisine feda eden talebesi Hâfız Ali’nin İlbade Mezarlığı’ndaki kabrini ziyaret etmek olur. Yanına birkaç talebesini alır ve kabristana gider. Kur’an okunur, Üstad hüzünlü bir şekilde dua eder. Kendisi ağlar ve çevresindekileri ağlatır. Sonra kalemini çıkarır ve mezar taşına şu satırları yazar:

“Mahkeme-i Kübra-yı Haşrî’de, Risale-i Nur Talebelerinin Bayraktarı, Şehid Merhum Hâfız Ali. Rahmetullâh-i Aleyh. Ebeden Dâima. Said Nursi.”

Hafız Ali’nin yarım kalan hizmetini diğer Nur Talebeleri yanında refikası Ümmühan Hanım devam ettirmiş, evi daha sonra Kız Kur’an Kursu olarak uzun yıllar hizmet vermiştir.

Yıllar sonra evinin yıkıntıları arasında; Nur talebelerinin hepsinin yakalanması ve bütün Risale-i Nur nüshalarının yok edilmesi tehlikesine karşı evinin duvarlarındaki hususî ve gizli bölmelerde, lehimlenmiş tenekelerde el yazması Risale nüshalarını sakladığı anlaşılır.

 

Kaynaklar:

  1. Barla Lâhikası, s. 210.
  2. N. Şahiner, Son Şahitler, c. 1, s. 312-313.
  3. Ömer Özcan Ağabeyler Anlatıyor-3 sayfa 122

- Reklam -


popüler cevapdünya atlası