GEÇMİŞTEN GELECEĞE MEDRESETÜZZEHRA MODELİ

Eklenme Tarihi: 04 Şubat 2017

Geçmişteki bir yazımızda şöyle demişiz :” Filistin asıllı merhum ve şehit İsmail Raci Faruki'nin Bilginin İslamileştirilmesi adıyla bilinen bir kitabı ve projesi vardı. Zaten teknik ve fenni ilimler fıtri bilimlerdir ve onların İslamileştirilmesi gerekmez. Onlar bizatihi İslami'dir. Lakin yoruma dayalı sosyal bilimleri İslamileştirmek gerekebilir. Esasında Gazali, felsefenin bazı bölümlerini dışlayarak bunu yapmak istemiştir. Gazali felsefeyi tahlil ederek doğrusunu eğrisinden (salihini talihinden) ayırarak ona iman ettirmek ve iman libası giydirmek istemiştir. Zaten kelam, felsefenin iman etmiş halidir. Günümüzde de 'ilim, iman etmeyi gerektirir' kampanyası var ve bu kampanyada başı Vahidüddin Han gibiler çekerken Faruki de sosyal bilgileri İslamileştirmek istemiştir. 27 Mayıs 1986 tarihinde şehit edilmesine kadar bu yolda mücadele verdi. Ardından onun yükünü bir biçimde Taha Cabir Alvani gibiler çekmektedir. Lakin bu proje kısmen de olsa akim kalmıştır. Bunun temel nedenlerinden birisi Bilginin İslamileştirilmesi akımını başlatan ve eserini yazan İsmail Raci Faruki'nin en verimli döneminde şehit edilmesi ve ardından 11 Eylül atmosferinin getirdiği kısıtlamalardır (1).”

Olayı tarihi derinliğine doğru taşıyabiliriz. İslami fetihlerle birlikte Müslümanlar çeşitli milletlerle karşılaştı ve tanıştı. Bunların ilmi ve felsefi birikimleri ve mirasları vardı. Bu anlamda Roma’nın egemenliği altındaki topraklarda felsefe veya akli hikmetle, Sind ve Hind gibi yerlerde ise mistik hikmetle veya işrakla tanıştı. Dün akliyatla ve akli ilimlerle ve felsefe ile temas hattına düşerken günümüzde de aklı aşan tecrübi ilimlerle veya bilimle temas hattına girmiştir. İslam uleması akılla akliyatı yani aklın ürünlerini veya tasavvurlarını ayırmıştır. Temelde ve teorik olarak akıl ile nakil arasında bir çatışma olma ihtimalini reddetmişlerdir. Hatta akli ilimlerle dini ilimleri mezcetme yaklaşımını benimsemişlerdir. Pratikte ve ilgi anlamında zaman zaman akli ilimler dini ilimlerin gerisinde kalsa da en azından teorik düzeyde bunların imtizacına destek verilmiştir. Lakin hala aramızda imtizaçsızlığın tortularını taşıyanlar var. Bazı Haşeviye tabir edilen ehli zahir gibi. Gazali felsefe düşmanı olarak algılanmıştır. Halbuki tam tersine akılla nakli buluşturma şampiyonudur. Sadece aklın sınırlarını belirlemiş ve aşırılıklarını veya mutlaklığını törpülemiş ve onu sağlıklı hale getirmiştir. İbni Teymiye gibi İbnü’s Salah da mantığı yasaklayan alimlerden birisidir. Lakin yine de İbnu’s Salah’ın akılla nakil çatışması tezini benimsediğini veya akla ihtiyaç kalmadığını söylediğini ifade edemeyiz. Gazali dini ilimler ve din için de akla ihtiyaç olduğunu savunmuştur. Hatta peygamberin sahtesiyle gerçeğini ayırt etmek için bile akla ihtiyaç olduğunu ifade etmiştir. Öyleyse dinin selameti açısından aklın selametine ihtiyaç var. Zira akıl temyiz aracıdır.

Akıl ile nakil arasındaki tezat meselesi İslam alimlerini uğraştıran temel meselelerden birisi olagelmiştir. Bununla birlikte, alimler genelde akıl ile nakil arasında bir zıtlaşma olmadığını aksine akli tasavvurlar ile nakli tasavvurlar arasında bir zıtlaşmanın söz konusu olabileceğini ifade etmişlerdir. Muhkem akıl ile nakli sahih arasında bir tezadı öngörmek mümkün değildir. Zira her ikisinin kaynağı da aynıdır. Akıl ile nakil arasında tasavvur edilen tezat aslında kaynaklar arasında değildir. Zira kaynaklar ilahidir. Zira kitab-ı kainat onun afaki vahiylerinden ibarettir ve buna sünnetullah diyoruz. Nedensellik bu sünnetullahın bir izahıdır. Bu itibarla İbni Teymiye, Eş’ariler gibi istisnayı yani harku’l adeti öne çıkararak adetullahı iptal etmemiştir. Burada Eş’arilerin itirazı adetullah veya sünnetullah meselesine değil tabiatçıların Allah’ı görmeyerek kanunlarına müstakil bir mana atfetmelerinedir. Allah’ın fiilleri ile zatı arasında ayrım yapmalarınadır. Yani Allah’ı görmeden tabiat kanunlarına müstakil bir mana vermeleridir. Gazali gibiler de nedenselliğin oludğunu ama her zaman zaruri olmadığını söylemişlerdir. Ateşin yakması gibi.

Akıl ile nakil arasında zıtlaşma yoktur lakin bunların yorumunda yani felsefe ile dinin beşeri yorumları arasında bir zıtlaşma teorik ve pratik olarak mümkündür. Gazali, Fahreddin Razi ve İbni Teymiye bu hususa temas etmiştir. Bu itibarla akli ilimlerle dini ilimler arasında bir zıtlaşma imkan dairesindedir. Bu tezatta hata her iki tarafta da olabileceği gibi taraflardan birisinde de olabilir. Gazali ve İbni Teymiye skala biçiminde akıl ile nakil arasında tezat bölgeleri ayıklamışlar ve bunu reddetmişlerdir. Aksine akıl ile nakil alanlarını mezcetmeye ve buluşturmaya yönelmiş ve çalışmışlardır.

Bunun ilk denemesi kelam alanında gerçekleşmiştir. Ebu’l Hasan el Eş’ariye kadar Mutezile dini felsefileştirmiştir. Eş’ari ile birlikte Eş’ariler ise felsefeyi İslamileştirmişler veya felsefeye iman ettirmişlerdir. Lakin kimi Hanbeliler ve Ehl-i hadis burada tevile başvurulduğunu söyleyerek red ve inkar makamında olmuşlardır. Onlar da aksine bu yolla dinin aklileştirildiğini düşünmüşlerdir. Nakle aklın bulaşmasını her seviyede reddetmişlerdir. Medresetüzzehra modeli bu anlamda Eş’arilikle birlikte başlamıştır. Bunun somutlaşması ise Nizamiye Medreselerinde olmuştur.

Tecrübi ilimlerle birlikte ise ilim ile din arasında bir nizanın ortaya çıktığı vehmedilmiştir. Batı’da bazı dini algılar ilmi gelişmelerle çatışınca böyle bir kanaat oluşmuştur. Kısaca geçmişte din ile akıl alanları arasında varsayılan çatışma bölgeleri yerine pozitif ilimlerle birlikte din ile ilim arasında niza tezi almıştır. Aklın kanunları olduğu gibi bir de nazariyat alanı vardır. Veya yanlışlanmaya veya doğrulanmaya müsait verileri vardır. İlmin de teorik veya nazariyat alanı vardır ve bu alanın doğrulanması veya yanlışlanması ihtimal dahilindedir. Daha doğrusu bu ilmi bir tasavvurdur. Bu ilmi tasavvuru yakin gibi veya şaşmaz bir doğru gibi kabul etmek din ile ilim arasında bir niza kapısı açmaktır. Bir takım problemleri olsa bile Eş’ariler felsefeyi İslamileştirmişlerdir. Gazali ise mantığı İslami ilimler dairesine sokarak Medresetüzzehranın tarihi örneğini ve deneyimini ortaya koymuştur.

Gazali’nin bıraktığı yerden, yeni dönemde Bediüzzaman da felsefenin yerini alan bilimi İslami ilimlerle mezcetmek istemiştir. Bu Medresetüzzehra modelini teşkil etmektedir. Medresetüzzehra’nın en önemli hedeflerinden birisi din ile bilimi mezcetmek olduğu gibi ayrıca anasırın ittihadını da hizmet etmektir. Irkçılığı bertaraftır. Yani ilmi bir boyutu olduğu gibi içtimai ve sosyal bir boyutu da vardır. Aklın farazi taraflarıyla ilmin farazi tarafları çatışma alanına hizmet ediyor. İşte bunları ayıklamak için dinle ilim alanını karşılaştırmak gerekiyor. Malezya’da imamlar ile öğretmenleri zaman zaman bir araya getirme projesi bu yöndeki şaşılığı ve şizofreniyi aşma girişimidir Zira müsedeme-i efkardan barika-ı hakikat doğacaktır.

İLİMLER İNSANI ALLAH’A GÖTÜRÜR

Bediüzzaman Said Nursi hazretleri bir gün Kastamonu’da ikamet ettiği bir vakitte bir kısım lise talebeleri Üstadın yanına gelip diyorlar ki: Bize Yaratıcımızı anlat, tanıttır. Bizim öğretmenlerimiz bize hiç Allah’tan bahsetmiyor. Biz yaratıcımızı nasıl tanıyacağız? Bediüzzaman Said Nursi hazretleri onlara cevaben derki: Madem öğretmenleriniz size Allah’ı anlatmıyor, o halde sizde Onları dinlemeyin. Onların anlattığı Fen, Coğrafya, Biyoloji…. Derslerini dinleyin. Çünkü onlar size Allah’tan başka ilah olmadığını binlerce delillerle ispat eder. Meselâ: Nasılki mükemmel bir eczahane ki, her kavanozunda hârika ve hassas mizanlarla alınmış hayatdar macunlar ve tiryaklar var. Şübhesiz gâyet meharetli ve kimyager ve hakîm bir eczacıyı gösterir. Öyle de, küre-i arz eczahanesinde bulunan dörtyüz bin çeşit nebâtat ve hayvanat kavanozlarındaki zîhayat macunlar ve tiryaklar cihetiyle, bu çarşıdaki eczahaneden ne derece ziyade mükemmel ve büyük olması nisbetinde, okuduğunuz fenn-i tıp mikyasıyla küre-i arz eczahane-i kübrâsının eczacısı olan Hakîm-i Zülcelâl'i hattâ kör gözlere de gösterir, tanıttırır. Hem meselâ: Nasıl bir hârika fabrika ki, binler çeşit çeşit kumaşları basit bir maddeden dokuyor. Şeksiz, bir fabrikatörü ve meharetli bir makinisti tanıttırır. Öyle de, küre-i arz denilen yüzbinler başlı, her başında yüzbinler mükemmel fabrika bulunan bu seyyar makine-i Rabbâniye, ne derece bu insan fabrikasından büyükse, mükemmelse, o derecede okuduğunuz fenn-i makine mikyasıyla küre-i arzın ustasını ve sahibini bildirir ve tanıttırır.

Ve buna benzer birçok örnekler verdikten sonra derki: İşte bu fenlere kıyasen, yüzer fünundan herbir fen, geniş mikyasıyla ve hususî aynasıyla ve dürbünlü gözüyle ve ibretli nazarıyla bu kâinatın Hâlık-ı Zülcelâl'ini Esmâsıyla bildirir; sıfâtını, Kemâlâtını tanıttırır.

KANUNU TEVİL VE GAZALİ’NİN MEDRESETÜZZEHRASI

Gazali Kanun et Te’vil isimli eserinde akıl ile nakil arasında tasavvur edilen tezat alanını kurutur. Akılla nakil arasındaki karşılaştırmayı beş mertebede ele alır, izah eder. Birinci mertebede, halis nakilciler vardır ve bunlar aklı iptal ve tatil etmişlerdir. Şer’i şerifin alanını tenzih ederken aklın alanını tatil etmişlerdir. İkinci mertebedekiler ise Celal Şengör örneğinde olduğu gibi pozitivisttirler ve aklı tek merci olarak mütalaa ederler. Üçüncü mertebede ise daha az keskin olsalar da makulü yani felsefeyi esas ve temel alanlardır. Nakil tali ve tabidir. Dördüncü mertebe ise bunun zıddıdır ve bu mertebede nakli esas alanlar zümresi vardır. Akıl talidir ve tabidir. Beşinci mertebe ise denge ve ümmeti vasat mertebesinin tecellisi olan akıl ile naklin mezcedildiği mertebedir. Bu mertebede aklın ve naklin kendi alanlarında sadareti yani önceliği vardır. Akıl vahyi işler ve idrak etmediği alanı ise teslim eder ve iman eder (2).

İBNİ TEYMİYE DE AKIL VE NAKİL ENTEGRASYONU

Der’u Tearuzu’ Akl ve’n Nakl adlı eserinde İbni Teymiye Gazali’ye yakın ve benzer şeyler söyler. İbni Teymiye akıl ile nakil arasında zıtlık olduğunu söyleyenleri reddeder. Böyle bir durumda kat’i veya racih olanın öne çıkacağını söyler. Objektif kriterlere göre kat’i olanın öne çıkacağını ifade ederek aklı nâklin önüne geçirenlere veya tersini yapanlara karşı çıkar. Dolayısıyla akıl veya nakil cinsinden birisini öne çıkarmak için harici bir faktöre ihtiyaç var. Burada delilin cinsi değil aksine kati veya kesin olup olması sonucu belirler. Nakli veya akli olması değil (3).

Dolayısıyla Medresetüzzehra modeli interaktif ve disiplinler arası bir eğitim modelidir.

ÜÇ TARZI MEDRESE

Bediüzzaman’ın yaşadığı dönemde geleneksel medreseler ihtiyaca kifayet etmez hale gelmişti. Aslında hepsi de bir ihtiyacı karşılıyordu, ama savdığı ihtiyaç sınırlı ve mahalli idi. Meselâ, Bediüzzaman’ın Medresetüzzehra düşüncesi, Ezher’in daha ziyade Afrika çapında hizmet görmesinden dolayı ortaya çıkmıştı. Fas’da Kureviyyun, Tunus’ta Camiü’z Zeytune ve Mısır’da Camiü’l Ezher İslâmî kimliği korumada etkili ve sömürgeciliğin manevî saldırılarını defetmekte faydalı olmuşlardı. Cezayir’de ise bir medrese çevresinden ziyade (Ezher çapında bir medrese olmadığı için) Cemiyeti Ulema (Sunusiler örneğinde olduğu gibi) etkili olmuş ve Fransız işgal güçlerinin manevî saldırılarına karşı göğsünü siper etmişti. Bir medreseye bağlı olmaksızın seyyar hizmet gören Cemiyeti Ulemanın hizmet tarzı Risâle-i Nurlarınkine benzetilebilir. Orada da camiler ve medreseler ya kapatılmış, ya kilise haline getirilmiş ya da ahıra dönüştürülmüştü. Aslında Ezher gibi camiler işgalciler nazarında ahırdan farksızdı. Meselâ İspanyollar Tunus’u işgal ettiklerinde atlarıyla birlikte Zeytune Üniversitesine girmişler ve atlarını burada bağlamışlardı. Aynı manevî hakareti Napolyon Bonapart hamlesi sırasında Fransız askerleri Ezher’e reva görmüşlerdi. Keza Cengiz Han’dan Stalin’e kadar bir çok tiran benzeri uygulamalar yapmıştır. Mısır Tanzimatı Mehmet Ali Paşa ile başlamıştı. Aslında Hurşit Paşa’ya karşı Ezher’in devrimini tersyüz eden Mehmet Ali Paşa şûrâyı dayalı bir sistem yerine, istibdat rejimini oturtmuştu. Devrimi çalmış ve onu karşı devrim haline getirmişti. Onunla birlikte eğitim sisteminde ikilik ve ikilem vücuda gelmişti. Entegrasyon ve camiiyet yerine tek yanlı ve dışlayıcı bir eğitim modeli belirmiş ve bu günümüze kadar devam etmişti. Ezher’in malî özerkliğini kaldırmış ve hakkı söyleyen ulemayı midesinden bağlayarak susturmuştur. Ondan sonra ikili sistem sürekli olarak Ezher aleyhine gelişmiş ve zamanla Ezher’in konumu marjinalleştirilmiştir. Bilâhare millî eğitim bakanlığına devredilmiş ve hecin hale getirilmiştir. Ezher’le birlikte cemiyet içinde dinin konumu da marjinalleşmiştir. Ayrıca Ezher’in genişliği ve büyüklüğü hantallaşmasına ve manevra kabiliyetini kaybetmesine yol açmıştır. Mehmet Ali Paşa’dan bu yana Mısır’da baskın olan laik eğitim modeli olmuştur. Ezher bazı dönemlerde bünyesinde müspet ilimlere yer vermişse de bazı dönemlerde ise bu vasfını yitirmiştir. Muhammed Abduh gibi ıslahçılar bu dengeyi sağlamaya çalışmışlarsa da zaman zaman kıvamı yakalamakta ve dengeyi bulmakta zorlanmışlardır. Muhammed Abduh döneminde çareyi eskiyi tekrar etmekte gören donuk ulema ile kayıtsız ve ucu açık içtihat taraftarlığını dinsizliğe kadar götüren iki kutup ve eğilim vardır. Ortası nadiren bulunur. Bediüzzaman’ın Medresetüzzehra modeli ise gelenekle modernizmi bünyesinde buluşturmaya adamış bir modeldir. Medrese geleneği arasında bu modelin eşine az rastlanmaktadır. Meselâ küçük çapta da olsa bu modele uygun medreselerden birisi Reşid Rıza’nın yetiştiği Trablusşam’daki Hüseyin Cisr Efendi’nin kurduğu ve işlettiği El Medresetü’l Vataniyye el İslâmiye’dir. Hem şahsî kemalatında, hem de medresesinde Hüseyin Cisr Efendi modern ilimle, ananevî ilimleri buluşturmuştu. Ama bu model çok fazla inkişaf imkânı bulamamıştır. Cisr Efendi Batılıların fikrî ürünlerine muttali olmuş ve bunlarla İslâmî düşünceyi karşılaştırmış ve danesini samanından ayırmıştır

Bugün dünyada üç medrese modeli vardır. Bu modellerin hepsini birden kendinde cemeden ülke ise Hindistan’dır. İngiliz işgaline tepki olarak burada üç değişik modelde medrese kurulmuştur. Bunlardan birisi modernistlerin kıblesi olan Aligarh’dır. Bu model, geleneği modernizm içinde eritmeyi amaçlamıştır. Çağımızın Mutezilesi gibidir. Bundan dolayı akim kalmıştır. Sadece seçkinler/elit arasında kabul görmüştür. Buna mukabil, tam karşısında ise Diyobend Medresesi inşa edilmiştir. Hatırı sayılır hizmetler yapmasına rağmen bir yönü eksik kalmıştır. Geleneksel ağırlıklı eğitim verilmiş ve bu mânâda çağın gerektirdiği seviyeye ulaşamamıştır. Taliban hareketi bu geleneğin bir devamı olarak zuhur etmiştir. Şam’daki Fethü’l İslâm gibi medreseler bu ekole yakındır. Buna mukabil orta yolu temsil eden Medresetüzzehra modeline uygun aklî ve naklî ilimleri bir arada okutan; modernizm ile otantizmi bünyesinde buluşturan tek ekol Lucknow’daki Nedvetü’l Ulema olmuştur. Diyobend ekolünden olmakla birlikte modern ilimlere ve akliyata da açıktır. Ebu’l Hasan en Nedvi uzun zamanlar bu okulu idare etmiştir. İslâm gelenekten ibaret olmadığı gibi, modernizmden de ibaret değildir. Her iki anlayış da, indirgemeci ve basitleştirici bir anlayıştır. Doğrusu, iki tarafın güzelliklerini de buluşturmaktır. Yenilik sırf yeniliğinden dolayı makbul olmadığı gibi, kadim de kıdeminden dolayı kötü değildir. Onları iyi yapan ayırıcı vasıflarıdır. İşte Medresetüzzehra modeli bu ayırıcı vasıflar üzerine bina edilir. Cemalüddin Latiç’in Bosna için istediği numune medresenin mahiyeti de budur (4)...

MEDRESETÜZZEHRA MİSYONERİ

Malezya asıllı ilim adamı Osman Bakar bir Medresetüzzehra modeli misyoneridir. Osman Bakar ilmi şizofreni yerine dini ve müspet ilimlerin aynı kaynağın ürünü olduğunu ve dolayısıyla bu ilimlerin kaynaştırılması gerektiğini savunmaktadır. Bu hususta en fazla kendisini etkileyen iki isimden birinin Gazali diğerinin de Seyyid Hüseyin Nasr olduğunu söylemektedir.

19’uncu yüzyılda Medresetüzzehra modelini terviç eden isimlerden birisi Hüseyin Cisr Efendidir, Oğlu Nedim Cisr, Kıssatu’l İman kitabıyla babasının yolundan gitmiştir. Onların ertesinde bayrağı bir şekilde Bediüzzaman devralmıştır. Günümüzde ise Malezyalı ilim adamı Osman Bakar bayraktar olarak karşımıza çıkmaktadır. Tevhid ve İlim adlı eserinde ilimlerin hepsinin Allah’ın isim ve sıfatlarına baktığından aralarında ayrım gözetilemeyeceğini ve matematik ve fizik ve kimya gibi tabii ilimlerin de İslami sayılması gerektiğini ve hepsinin Allah katından olduğunu ifade etmektedir. Gelenek ve Bilim adıyla çevrilen kitabında din ile ilim münasebetine aynen Bediüzzaman gibi yaklaşıyor. Gelenek ve Bilim'de, matematik ve tabiat bilimlerine dair modern anlayış ile İslam geleneği, metodoloji ve bilgi felsefesini karşılaştırıyor. Osman Bakar, İslami bilimlerde kullanılan metodolojinin modern ilmi yöntemden çok da farklı olmadığını, dini bilimlerde nesnelliğe en az modern bilimler kadar hassasiyet gösterildiğini ifade ediyor. Gelenek ve Bilim, İslam alimlerinin çoğunun dini bilimlerde yetkin oldukları kadar doğa bilimlerinde de söz sahibi olduklarını ve dolayısıyla kainat kitabı ile Kur'an-ı Kerim'i aynı düzlemde değerlendirdiklerini ortaya koyuyor (5). İslam hem bir din hem de bir ilimdir. Birbirinden ayırmak mümkün değil. Tevhit de bunu iktiza etmektedir. Bu itibarla, Bediüzzaman’ın kız kardeşini kurmayı tasarladığı Ezher de hem bir cami hem de bir camia yani üniversite olarak nitelendirilmiştir. Zira Şam’da Ebu’d Derda hem kadılık hem de öğretmenlik yapmış ve camiyi medrese olarak kullanmıştır. Zaman zaman teknik anlamda ihtisaslaşma için medrese ile cami birbirinden ayrılsa da ruhları birdir. Tekke de medrese de caminin başka bir ünitesidir. Aynı ruhu barındırmakta ve aynı havayı teneffüs etmektedir. Tekke ve medrese caminin farklı boyutları ve rükünleridir. Buralarda okutulan ilimler dahi öyledir.

1-http://www.milligazete.com.tr/makale/devrimin-islamilestirilmesi-211967.htm

2-Mecmuatu Resail, 7’inci Risale, s: 125-128, daru’l Kütüb el İlmiyye, Beyrut.

3-Dr. Sadettin Osmani, Fi fıkhid’din ve’s siyase, İntişar el Arabi, s: 113

4-26.09.2003 –Yeni Asya.

5-http://www.cis-ca.org/voices/b/bakar.htm

popüler cevapdünya atlası