Eşyanın Sebeplerle ve Kendi Kendine Oluşumunun İmkânsız Senaryoları

Eklenme Tarihi: 14 Ocak 2016

Tabiat Risalesi Açılımları -3-

Zamanının bütün modern fenlerini tetkik etmiş ve yüksek bir İslam alimi ve modern bir din yorumcusu olan Bediüzzaman Said Nursi tarafından kaleme alınan bir ilim hazinesi olan ve bu vatan topraklarında ortaya çıkmasıyla iftihar ettiğimiz Risale-i Nur Külliyatı içinde mümtaz bir yer kazanan, mükemmel tespitleri halen geçerliliğini koruyan, meşhur ve eskimez bir eser olarak 1930’lu yıllarda ortaya çıkan ve eser sahibinin ifadesiyle tabiattan gelen inkâr fikrini dirilmeyecek bir şekilde öldüren ve temel taşını darmadağın eden Tabiat Risalesi’ni incelediğimiz seminerlerin üçüncüsüne hoş geldiniz.

Seminerimizin bu bölümünde eşyanın oluşumunu yaratıcıyı konu dışı bırakarak açıklamak için öne sürülen üç yol olan “Maddî sebepler, kendi kendine oluşum ve tabiat”tan birinci yol olan maddî sebeplerin eşyayı yaptığının kabulü halinde ortaya çıkacak üç imkânsız senaryodan ikincisini, yani Tabiat Risalesi’nin ikinci muhalini inceleyeceğiz.

İlk senaryoyu, önceki iki seminerimizde ele almış ve maddî sebeplerin tesadüfen biraraya gelerek canlı oluşumları meydana getirebilme ihtimalleri üzerinde durmuştuk. Bu konuda yapılan matematiksel ihtimal hesaplarının sonuçlarından ve detaylı incelemelerimizden yaptığımız çıkarımda, kâinatın ve insan hayatının rastgele oluşabilme ihtimalinin, bu kâinatın çok dışına taştığını ve imkânsızlık derecesinde düşük olduğunu tespit etmiştik.

Ayrıca söz konusu oluşumların sürekli yenilenmesi ve tekrarlanmasının, bu çok düşük ihtimali de tamamen ortadan kaldırdığını görmüştük. Şimdi Tabiat Risalesinin birinci yol olan maddî sebepler hakkında ortaya koyduğu üç adet imkânsızlıktan ikincisini ele alacağız. Bu ikinci maddede maddî sebeplerin canlıların vücudu üzerinde ve içinde çalışarak onları yapmalarının imkânsızlığını anlamaya çalışacağız.

İlk olarak şunu ortaya koyalım: Her şeyi kendi yapan ezelî bir kudretin ve manen her eşyanın yanında bulunan bir yaratıcının, zaman ve mekân kayıtlarına bağlı olmaması nedeniyle, eşyaya etki ederken maddeten yanında olması gerekmez.

İlk seminerde verdiğimiz “ekranda oluşan yazı” misalindeki gibi. Manevî bir sebep gibi düşünülebilecek elektrik sinyallerinin etkisi, o ekranın her bir pikseline aynı anda etki eder. Etkisi süreklidir ve her bir noktasının manen yanında olarak işler. O sinyalin etki etmesinde, ekranın tamamı ile tek bir noktası arasında zorluk ve kolaylık farkı yoktur, hepsi birdir. Bir anda zamansız gibi vücuda gelebilir. Fakat maddî bir sebeple o yazıların oluşması için, her bir harfin tek tek maddî bir kalemle yazılması gerekecektir. Buna benzer olarak, bir sineğin oluşumunu eğer tabî sebepler ve maddî unsurların hareketiyle açıklayacaksak, o unsurların sineği oluşturma esnasında maddeten yanında bulunduklarını ve içinde çalıştıklarını elbette kabul edeceğiz. Peki bu nasıl olacak? İşte bu çok ilginç bir sorudur. Çünkü önceden de incelediğimiz gibi tabiattaki maddî sebepler, her biri farklı bir yöne ölçüsüzce hareket eden, oldukça düzensiz ve birbirleri ile uyum içinde olmayan, dışarıdan bir müdahale olmadıkça da hudutsuzca rastgele akıp giden bir özellik gösterirler.

Hâlbuki o sineğin vücudunun oluşması için, birçok maddenin belli ölçülerde bir araya getirilmesi lazımdır. Daha sonra da, o bir araya getirilen maddelerin birbirleriyle uyumlu olarak doğru yerlerine yerleştirilmeleri lâzımdır. O maddelerden oluşturulacak ve belli ölçülerde bulunan vücut parçalarının, her birine özel olarak belirlenmiş şekilleri ve ince kıvrımları vardır.

Bu ölçüler tam olarak tutturulmazsa, o sineğin vücudu meydana gelemez. Özellikle ilk seferinde plansız ve kalıpsız olarak, geçmişten aktarılan bir Dna bilgisi de olmadan üretilecek bir sineğin küçücük vücudunun hem dışında hem de içinde, bu kaba saba, düzensiz ve birbiriyle uyum içinde çalışmayı düşünemeyen tabiî unsurlar, nasıl bir araya gelerek bu sineği yapabileceklerdir?

Rüzgâr bir yerden eser, estiği eşyayı diğer tarafa sürer götürür. Su bir yerden akar, aktığı yeri ölçüsüzce ıslatır ve rastgele akıp, sürüklediği eşyayı diğer bir tarafa götürür. Güneş bir eşyayı ısıtır, sıvı halden katı hale döndürür, bazen tamamen kurutur ve o halde bırakır, gider. Yerçekimi ise düşen bir eşyanın kırılmasına aldırış etmez, onu düştüğü yerde terk eder. Bir kaya, ya yılların geçmesiyle un ufak toz hale gelir ya da parça parça irili ufaklı taşlara dönüşür. Toprak ise ıslandığında balçık gibi bir çamur ve kuruduğunda kendine menfaati olmayan cansız bir maddedir. İçinde yapılacak bir maddenin gerekli nem, ısı ve basıncının hassas ayarını belirlemeyi bilmez. Yıldırımlar, yanardağlar, fırtınalar da temas ettikleri yeri küle çeviren, dağıtan, yapısını bozan ve zarar vermekten başka bir işe yaramayacak gibi görünen diğer büyük unsurlardır. Eldeki malzemeye ve sahip oldukları kabiliyete bir bakın. Bu hiç bir işe yaramayacak gibi görünen maddeler ile oluşturulmasına çalışılan bir sineğin gözünün ne kadar detaylı bir sanat ve teknoloji harikası olduğuna dikkat edin bir de.

Sineğin gözündeki birkaç milimetrelik alan içinde 8000 tane mercek mevcuttur. Bu merceklerin her biri görüntüyü farklı açılardan görürler. Sinek bir çiçeğe baktığında çiçeğin tüm görüntüsü, sineğin sahip olduğu 8000 ayrı mercekte ayrı ayrı belirir. Sineğin beynine ulaşan bu farklı görüntüler, bir yap-boz oyunundaki parçaların birleşmesi gibi birleşirler. Bu binlerce farklı parçanın birleşmesi sonucunda ise sinek için anlamlı bir çiçek görüntüsü oluşur”.[1]

Sadece birkaç milimetrelik bir alan içine 8000 tane mercek yerleştirebilecek ve bunların her birine görme yeteneği verebilecek bilgi ve teknoloji, günümüzde mevcut değildir. Bunların ışığı algılamasını sağlayacak ve bu algıyı mükemmel bir şekilde görülür hale getirecek bir sinir sistemini oluşturmak ise, şu an itibariyle sahip olduğumuz en hassas ve küçük makinelerle bile tamamen imkânsızdır.

Vücudunun ince kıvrımlarıyla, şaşırtıcı göz yapısıyla ancak ilahî bir teknolojinin sanat eseri olabilecek harika bir canlı makine olan bu karşımızdaki sineğe bir bakın.

Bu sineğin “benim tesadüfe ve tabiata havale edilmem imkân haricidir” diye yüksek sesle ilan ettiğini görüyor musunuz?

İşte saniyede iki yüz defa çırptığı kanatlarıyla ve uçaklara ilham veren uçuş sistemiyle böyle hayranlık uyandıran bir sineğin fantastik vücudunu, tabiatın ve maddî sebeplerin oluşturduğunu iddia etmek için, sineğin o küçücük gözünde tabiattaki maddî unsurların bir fabrika işçisi gibi, inanılmaz ince bir ustalıkla çalıştıklarını kabul etmek gerekiyor.

Böyle bir şeyi kabul etmenin ise, en mümkün olmayan hayalleri bile zorladığı, ihtimal ve akıl dairesinin dışında kaldığı gözle görünüyor.

Şimdi Tabiat Risalesinin birinci yolunun üçüncü muhali olan ve maddî sebeplerle ilgili imkânsız senaryoların üçüncüsüne geldik. Bu maddede kullandığımız argümanımız şudur: Birden çok parça bir araya gelerek düzenli tek bir yapı oluşturmuş ise, elbette bir elden, bir tek merkezden, bir tek fabrikadan, bir tek plandan çıkmıştır.

Buradaki “bir tek elden çıkması” ifadesini, birbirinden bağımsız çalışan birden farklı elden çıkmaması ve bir tek iradenin hükmetmesi anlamında anlamak gerektir. Bir arabanın üretimi esnasında pek çok kişi çalışmıştır. Fakat arabanın gerçek manada üreticisi bir tek firmadır. Üretimde çalışanlar, tek bir firmanın altında ve emrinde çalıştırılmaktadırlar.

Aynen bunun gibi, bir canlının oluşumunda birbirinden bağımsız ve farklı maddî sebeplerin birbirleriyle uyum içinde çalışmak şöyle dursun, her birinin diğerinden farklı hareket etme meyilleri sebebiyle, beraber bulundukları her yerde, içinden çıkılmaz bir karmaşıklığı netice vermeleri gerekir. Çünkü içlerinden hiçbirinin, bir hedefe yönelik olarak çalışmak maksadıyla diğerlerini bir araya getirme ve yönetme özelliği yoktur. Dolayısıyla birlik içinde ve ekip olarak çalışmaktan uzak olduklarından, eşyaya rastgele müdahale edeceklerdir. Bu durumda ise, bütünlük içindeki bir canlıyı meydana getirip çalıştırmaktan aciz olacaklardır.

Denilebilir ki: Ama gözümüz önündeki canlıları o maddî sebepler gayet de düzenli bir şekilde yapıyorlar ve mevcut organizmaları sürekli çalıştırıyorlar gibi görünüyor.

Cevabımız şu olacaktır: Evet! Yüzeysel ve ilk bakışta öyle görünüyor. Fakat hayır! Öyle olmamalı ve olamaz! Çünkü o sebeplerin böyle düzenli bir canlıyı yapabilme ve çalıştırabilme kabiliyetinden mahrum oldukları, dikkatle analiz edildiğinde açıkça anlaşılmaktadır ve bir tek merkezden emir alan fabrika işçileri gibi emir altında çalıştırıldıkları ve kendi başlarına işlemedikleri kesin olarak ortaya çıkmaktadır.

Bizim de şunu sormamız gerekmektedir: Temel özelliklerikör, sağır, cahil,cansız,şuursuz olmak olan ve tek tek gözlemlendiklerinde rastgele ve düzensiz hareket ediyorlarmış gibi zannedilen karmaşık tabiî sebeplerin, bir araya getirildikleri ve birbirlerine karıştırıldıkları bir ortam içindeki vaziyetleri, normal şartlarda acaba ne şekilde olmalıdır? Maddî sebeplerin değişik tarzlarda birleşmesiyle meydana gelebilecek muhtelif şekil, vaziyet ve durumların, ihtimal hesaplarıyla ifade edilebilecek neredeyse sonsuz sayıda mümkün şekli ve çeşitli muhtemel varyasyonları vardır.

Bilerek, görerek ve birbirleriyle haberleşerek iş yapma özelliği olmayan bu unsurların,

*Sınırsız sayı ve çeşitlilikteki karışık ihtimaller ve sonuçsuz kalacak yollar karşısında şaşkınlıklarıyla beraber,

*Birdenbire o çıkmaz yollardan sıyrılarak neticeli bir yola maharetle girmeleri,

*Ve belli bir ihtimali tereddüt etmeden tercih etmeleri,

*Ve her seferinde kararlılıkla, doğru ve isabetli adımlar atmaları,

*Ve her şeyde en kısa yolu, en kolay tarzı ve en faydalı şekli rahatlıkla seçerek, maddenin görünen kararlı halini netice vermeleriyle beraber, düzgün ve sanatlı bir canlıyı yapmaları,

*Ve o canlının vücudunu sürekli çalıştırmalarının imkânsızlığını hayal etmeye çalışmak bile akıl ve hayal sınırlarının çok ötesinde bir fantazidir.

Diğer taraftan bu sebepler, canlıların sadece dış yüzeyleri ile temas edebildikleri halde, ilk defa bir canlının oluşturulması esnasında nasıl olup da, o canlının içini de aynı ustalıkla dokudukları merak konusudur! Şimdi Amsterdam'daki Corpus İnsan Vücudu Müzesi'ne gidip, bir insan vücudunun iç organları arasında dolaşacağız.

Bir canlının içinin ilk defa yapılması anına özellikle dikkatinizi çekiyoruz ki, “ama hücre içinde Dna’lar var, onlar sayesinde vücut içindeki hücreler nasıl hareket edeceklerini biliyorlar” gibi bir fikir akla gelmesin. Bu sayede daha Dna ortada yokken ve o büyük ve kaba unsurlar sadece dışarıdan etki edebilirken, böyle kompleks yapıda bir canlının gerçek sebebinin o maddî sebepler oldukları iddiasının temelsizliği ve saçmalığı, iyice meydanda görünsün. Canlıların anatomik özellikleri, bir canlının vücudunun içinin, dışından çok daha karmaşık olduğunu göstermektedir. Bir canlının iç sistemleri, adeta bir fabrika ve bir bilgisayar gibi çalışmakta ve bu harika sistemin işleyişi hakkında azıcık bilgi sahibi olan herkesi şaşırtarak hayran bırakmaktadır.

Evet, yüzümüzve derimiz çok harika bir mucizedir ve o kaba saba, ölçüsüz ve aletsiz maddî sebepler, derimizin incelikli kıvrımlarına ve benzersiz parmak izlerine ve kimlik tespitinde kullanılan eşsiz göz retinasının ayrıntılı yapısına dışarıdan bile tam ve hassas temas edemez. Nerede kaldı ki, tüm vücudun içini saran sinir ağına ve kafatasının içindeki beynin müthiş yapısına içerden etki edip yapımını üstlensin.

Şimdi vücudumuz içinde saklanmış Solunum sistemi,dolaşım ve sindirim sistemi, yürüme ve hareket sistemi gibi mükemmel sistemlerin yapılarını 3 dk.lık bir videoda hızlıca gözümüzün önüne getireceğiz.

Şimdi de BBC’de yayınlanan "Inside Human Body" (İnsan bedeninin İçinde) adlı belgeselde gösterilen ve çekilen ultrason görüntülerinin birleştirilmesiyle elde edilen üç boyutlu görüntülerle anne karnındaki bir bebeğin yüzünün nasıl yaratıldığına şahit olacaksınız. 27 sn.lik çok etkileyici bir video.

Açıkçası bunu seyrettikten sonra, böylesine muhteşem ve karmaşık bir sistemi, özellikle ilk yapım esnasında, hem de o vücudun içine girerek, o sözüm ona “sebeplerin” nasıl yapabildiklerini çok merak ediyoruz!

Böyle bir şeye imkân verebilmek, akıl ve şuur ile nasıl bir araya gelebilir? Öyle sanıyoruz ki, sebeplere mucidlik verenler, bu düşüncelerine gerçekten ve kasten müşteri olsalar, kabul ettiklerinin ne kadar imkân harici ve hayal ürünü bir bilim kurgudan ibaret olduğunu kendileri de görecekler.

Gelelim eşyanın oluşumunu açıklamak için öne sürülen ikinci yol olan “kendi kendine oluşum” iddiasına ve Tabiat Risalesi’nin İkinci meselesinin birinci muhaline. Bütün eşya, kâinatın tamamıyla vazgeçilmez bağlarla bağlıdır ve delilimizin dayandığı temel de bu iç içe girmiş bağlantılardır. Ayrıca meydana gelen her canlı durağan, sabit ve basit bir madde olmayıp sürekli yenilenen bir özelliktedir. Bu maddede ele alacağımız imkânsızlığın dayandığı temel, bu iki önemli noktadır. “Kendi kendine oluyor” iddiasının beraberinde getirdiği neticeler vardır. Bu sözü öylesine söyleyip de bir kenara çekilmek olmaz.

Bir eşyanın veya işin biri tarafından kendi başına hariçten müdahale olmadan ve yardım alınmadan yapıldığını söylemek ne demektir? O eşya veya iş yapılıyorken neler olup bitiyorsa hepsinin, bu işleri kendi başına yaptığı iddia edilen tarafından bizzat meydana getirildiğini ve o eşya veya işin yapılması için nelere ihtiyaç varsa onun kendi öz kaynaklarıyla karşılandığını söylemek demektir.

Bir insanın vücudu sürekli yenilenmekte olan ve çevresinden bağımsız düşünülemeyecek bir makine, hatta sürekli işleyen bir fabrika gibidir. Ölen hücrelerin sistem dengesini bozmalarına fırsat vermeden, yerlerini alacak yeni hücreleri muntazaman üretebilen ve belli zaman aralıklarında tüm hücrelerini yenileyen organlarıyla hayret verici bu yapı içinde çalışan kalp 20 yılda, akciğer 1 yılda, kemikler 10 yılda, karaciğer 6 ayda, cilt 2 haftada, saçlar 3 yılda, mide duvarı 3-5 günde bir tüm hücreleriyle yenileniyor.

Yaygın bir görüşe göre ise, altı aylık bir zaman içinde tüm vücut hücreleri büyük oranda tazeleniyor. Canlı vücudundaki hücrelerin çalışma ve işleyişlerini anlatan biyoloji ve tıp ilmine göre her canlı, ekosistemin dengesine hizmet eden vazifelerine tamamen uygun mükemmel davranışlar sergilemektedir.

Bir hücrenin kendi vücudu ile irtibatlı birçok işlevi ve vazifesi bulunur. Yani hiçbir hücrenin ekosistemden ve vücud işleyişinin bütünlüğünden bağımsız hareket etme lüksü yoktur ve zaten tam da bu şekilde yani adeta içinde bulunduğu bu düzeni bozmamak için çok büyük bir dikkatle hareket etmektedirler. Böyle olduğu ise, üstlendikleri vazifelerin aksatılmadan yapılmasına bağlı bulunan hassas dengenin ve düzgün işleyişin bozulmadan devam etmesinden anlaşılmaktadır.

Örneğin gözümüz kendisinden başka birçok organımızla koordineli çalışır ve diğer organların da vazifelerini yerine getirmekte yardımcı rol oynar.

Yürürken ve koşarken göz, beyin, sinir sistemi ve iskelet sisteminin tam bir işbirliği ve veri alışverişi vardır. Dengemizi kaybetmeden yürüyebilmemiz ve bir tehlikeyle karşılaştığımızda doğru ve zamanında karşılık verebilmemiz, gözümüzün reflekslerimizle koordinasyonuna bağlıdır.

Gözün görebilmesi için güneş ışığına ihtiyacı vardır. Acaba şu an gördüğümüz dünya zihnimizde nasıl oluşmaktadır? Dış âlemdeki ışığın, gözümüz ve beynimiz tarafından alınıp işlenmesiyle değil mi? Peki acaba gözün belirli yapısını bildiği için mi, güneş ışığını göze göre ayarlamıştır, yoksa güneşin gökteki konumunu ve ışığının özelliklerini gözeterek göz hücreleri mi kendilerini güneşe göre tasarlamıştır?

Yoksa hepsi toplu bir işbirliği içinde mi çalışmaktadırlar? Bu sorular, tesadüfen hareket eden hücrelerden kendi kendine oluştuğu söylenen göz için ne anlam ifade etmektedir? Göz hücreleri, akıl ve teknolojiyle üretilmiş en başarılı kameramızdan daha mükemmel bir görüntüyü ortaya çıkaracak teknik ayarlamayı ve tasarımı nasıl yapabilmiştir?

Bir merkezden idare ve emir altında çalıştırılmanın kolaylığından koparılarak, o hücrelerin her birinin kendi başlarına işledikleri kabul edilse, çalıştıkları yerde üstlendikleri görevlere ilave olarak, irtibatlı oldukları ve düzenine uygun hareket etmeleri gereken vücudun işleyişini de bilmeleri ve sürekli kontrol edebilmeleri ile birlikte, dış dünyada birçok ilişkileri ve alışverişleri bulunan ekosistemi dahi tanımaları ve işleyişini takip ve kontrol ederek ona göre hareket etmeleri gerekmeyecek midir?

Yoksa tabiatçı ve maddiyatçı felsefe, iddialarının böyle bir neticeyi gerektirdiğini zaten bilmekte ve bunu gayet normal ve kolay mı görmektedir?

Kendi kendine oluştuğu söylenen o hücrelerin, âlemin etrafından toplatılıp getirilen ve o vücutta bir araya getirilerek çalıştırılacak herhangi bir organın nereden toplanıp, nelerden meydana getirileceği ile ilgili kaynak temini ve üretim şekli tespitlerini, önceki nesillerden itibaren devam edip gelen, şimdiki ve gelecek nesillerde de devam edecek olan tüm vücutlar için düşünmeleri ve o kaynakları bulmaları, getirmeleri, çalıştırmaları ve hepsinin birden ekosistem içinde uyumlu ve sürekli olarak idarelerine gerekli müthiş bir bilgi ve zekâ potansiyeline sahiplik etmeleri lâzımdır ki, gözümüz önünde eserleriyle kendini gösteren bu harika işlerin hakikî işleyicileri ve gerçek sebepleri olabilsinler. Ancak ondan sonra o hücreye kendi kendine işliyor denilebilir.

Böyle akıl dışı bir işe ihtimal verecek kadar üstün(!) zekâdaki birinin her bir hücresinin, böylesine yüksek bir zekâ ve bilgiye kaynaklık ettiğini biz kabul edemiyoruz!

Kendi kendine oluşum” iddiasınınTabiat Risalesi’ndeki ikinci muhalinde, muhteşem bir misalle ve ikinci bir imkânsız senaryo ile karşı karşıya geliyoruz.

Kubbelerini oluşturan ve bir arada tutan taşların direksiz ve boşlukta durdurulduğu bin kubbeli bir saraya benzetilen insan vücudunun böyle bir misalle anlatılması, ilmî açıdan çok isabetli ve inceliklidir. Anne vücudunda tek bir hücreden çoğalarak inşa edilen insan vücudunun yapım aşamaları, aynen Tabiat Risalesi’nde verilen misaldeki gibi gerçekleşmektedir.

İnsan bedeni, her bir hücrenin bir diğeri üzerinde ve yanında birbirlerine tutunarak, harici destek ve dayanak noktaları olmadan yani “direksiz” durdurularak inşa edilmekte ve o hücreler oluşturdukları her organın yapısına göre özel bir şekil alarak, acaip bir şekilde diğer hücrelerden ayrılarak (fakat temaslarını tamamen koparmadan) önceden belirlenmiş yerlerine gitmektedirler.

Böylece meydana gelen insan vücudu, adeta “boşlukta” bir araya getirilip durdurulan taşlardan oluşturulmuş bir saray gibi, “rahim boşluğunda” bir tek hücreden bölünerek çoğalan ve baş başa veren hücrelerden yapılmaktadır.

Ayrıca bu misali, modern bilimde ortaya koyulan "indirgenemez komplekslik" denilen bir kavrama atıf olarak görebiliriz. Şöyle ki: Misaldeki sarayın taşları, desteksiz ve direksiz, sadece birbirlerine dayanarak durdurulduklarından, bir veya birkaç tane taşın olmaması veya aradan çekilmesi durumunda yapının bütünlüğü bozulacak ve diğer taşlar da yerlerinden çıkacaklar ve yapı ayakta duramayıp yıkılacaktır.

Canlı vücutlarının ve organlarının tam da bu tarzda bir yapısal bütünlüğe sahip olduklarını, modern bilimin araştırmalarıyla artık açıkça görebilmekteyiz. Yani, canlı vücudunu bir araya getiren organlar ve organları bir araya getiren yapılar, birbirini destekleyen ve biri birisiz olamayan ve aynı anda meydana gelmesi ve birlikte çalışması gereken bütünsel özelliktedirler. "İndirgenemez komplekslik" kavramı şunu ifade eder: İyi uyumlu ve temel fonksiyonları için birbiriyle etkileşim içindeki pek çok parçadan oluşan ve bu parçaların herhangi birinin eksiltilmesinin, sistemin fonksiyonunun durmasına neden olacağı bir sistem, indirgenemez komplekslikte bir sistemdir.

Yani böyle bir sistem, herhangi bir parçası eksik olarak düşünülemez ve tüm parçaları aynı anda oluşmalı ve çalışmalıdır. Zamana bağlı olarak adım adım oluşması şansı yoktur, çünkü her bir sistem parçası ancak bütünlük içinde işlevini yerine getirebilir.

Evrim teorisinde canlıların bir tesadüfler zinciri içinde oluştukları ve birbirlerinden farklılaştıkları öne sürülür. Tesadüfî değişiklik olarak da canlı genetiğinde değişime sebep olan mutasyonlar gösterilmiştir.

Hâlbuki mutasyonların gelişime değil, hastalığa veya sakatlığa sebep oldukları veya etkisiz oldukları bilinmektedir. Mutasyonların faydalı oldukları farz edildiğinde ise, indirgenemez komplekslikteki sistemlerle karşılaşırız. Canlılardaki sistem ve organlar, çok sayıda parçanın bir arada çalışmasıyla işlev görür. Bu parçaların tek biri bile olmasa, ya da düzgün çalışmasa o organ hiçbir işe yaramaz. Bu anlamda ele alındığında, vücudumuzda bu kapsama dâhil edilemeyecek organ yoktur. Tümü karmaşık yapıdadır ve tüm parçalar, aynı anda ve beraber yapılmış olmalıdırlar.

Yoksa tek bir parçanın olmaması veya düzgün çalışmaması, o organın işlevsiz kalması anlamına gelecektir. Sistem "aşama aşama" gelişemez, çünkü ara aşamaların hiçbiri herhangi bir işe yaramayacaktır. İlginç olan, evrim teorisyeni Darwin'in de bu konuda büyük bir endişe duymuş olmasıdır. Türlerin Kökeni kitabındaki ifadesi şöyledir: "Eğer birbirini takip eden çok sayıda küçük değişiklikle kompleks bir organın oluşmasının imkânsız olduğu gösterilse, teorim kesinlikle yıkılmış olacaktır. Ama ben böyle bir organ bulamadım..."[2]

O zamandan bu zamana çok şey değişmiş ve modern bilim, tüm canlıların bütün yapılarının tam bir bütünlük içinde ve indirgenemez komplekslikteki sistemlerle donatılmış olduğunu ortaya koymuştur.

Fransa'nın 20. yüzyıldaki en büyük biyoloji otoritelerinden biri olan Paul Pierre Grasse, kendisi de bir evrimci olmasına karşın, Darwinist senaryonun "hayal kurmak"tan öteye gitmediğini şöyle açıklar:

“Şanslı mutasyonların hayvanların ve bitkilerin ihtiyaçlarını sağladığına inanmak, gerçekten çok zordur.

Ama Darwinizm bundan fazlasını da ister: Tek bir bitki, tek bir hayvan, binlerce ve binlerce kez, tam da olması gerektiği şekilde faydalı tesadüflere maruz kalmalıdır. Yani mucizeler sıradan bir kural haline gelmeli, inanılmaz derecede düşük olasılıklara sahip olaylar kolaylıkla gerçekleşmelidir. Hayal kurmayı yasaklayan bir kanun yoktur, ama bilim bu işin içine dâhil edilmemelidir.”[3]

Tabiat Risalesinin metninde geçen, “canlı vücudunu oluşturan her zerrenin bir diğerine hem hâkim-i mutlak hem her birisine mahkûm-u mutlak, hem her birisine misil hem hâkimiyet noktasında zıt olması gereklidir” ifadelerine de dikkat etmek gerektir. Önümüzde düzenli olarak yenilenen bir işleyişe sahip bir yapı söz konusudur. Vücudu veya bir organı oluşturan yapıtaşlarının, bir işbirliği içinde bu yapıyı oluşturmaları ve çalışmaları gerekmektedir. Başka türlüsü hayal edilemez. Bu ise, her birinin bir diğerinin emri altında çalıştığı aynı dakikada, başkalarına emir verdiğini de gösterir.

Bu çok ilginç bir durumdur. Bir hücre, diğer bir hücrenin isteğine neden riayet etme mecburiyetinde olsun ki? Vücudun veya organın bütünlüğü ve sıhhati için mi?

Peki maddiyatçı felsefenin “her canlı kendi menfaati için çalışır ve kendi yaşamı için mücadele eder” prensibine ne oldu? Bir göz hücresinin gördüklerini beyine gönderme mecburiyeti neden olsun veya beynin gözden gelen uyarıları işleme ve sinir sistemini harekete geçirecek sinyalleri gönderme zorunluluğu neden bulunsun? Eldeki bir hücre, beyinden gelen komutlara neden riayet etsin? Bir beyin hücresi, ayaktan gelen sinirsel bir uyarının sözünü neden kabul etsin?

Hücreler ve hücreleri oluşturan elementler temelde aynı ve benzer maddelerden oluştukları halde, nasıl ve neden âdeta birbirlerine hükmedercesine sözlerini geçirerek birbirlerinden farklılaşsınlar? Durup dururken haricî bir müdahale ve etki olmadan bu işler başlar ve devam eder mi hiç? Böyle bir şeyi hayal etmek akıl işi midir?

Gerçeği keşfetmek için o kadar karmaşık düşünmeye ve zorlama varsayımlara kendimizi mecbur etmeye hiç gerek yok. Zihnimizi sadece kısıtlı bir görüş alanında sıkıştırıp da, nehrin üzerinde parlayan cam parçacıklarında takılıp kalmaya hiç ihtiyaç yok.

Doğru cevap çok basit ve net, bir o kadar da akılcı ve kesindir. O cam parçacıklarının her birinin üzerinde görünen tüm parlaklıklar ve yansımalar ve ışıklar, gökteki bir tek güneşin her tarafı kaplayan ve o parçacıkların tümünü birden parlatan ışığı iledir.

Kafamızı içine düştüğümüz tabiat ve maddeden kaldırdığımızda ve akıl gözümüzle baktığımızda, gönül göğümüzde parlayan o sonsuz güneşi tüm ihtişamıyla göreceğiz ve tüm zerrelerin tek bir merkezden idare edildiğini ve emir altında çalıştırıldıklarını bileceğiz.

Foto galeri için buraya tıklayınız


[1] How Come? Planet Earth, Kathy Wollard, Workman Publishing, New York, 1999, sf. 116

[2] Charles Darwin, The Origin of Species: A Facsimile of the First Edition, Harvard University Press, 1964, s. 189.

[3] Pierre-P Grassé, Evolution of Living Organisms, New York: Academic Press, 1977, s. 103

- Reklam -


popüler cevapdünya atlası