Epistemolojik Açıdan Din bilim-felsefe üzerine geliştirilen Kuramsal Temellerin Önerme-Paradigma Düzleminde İlişkisi

Eklenme Tarihi: 11 Mart 2017 | Güncelleme Tarihi: 11 Mart 2017

Bu tebliğimizi uzun bir süredir Dokuz Eylül Üniversitesi’nden arkadaşım Gökçe Ok beyefendi ile beraber hazırlıyorduk. Belki Medresetüzzehranın ortaya yapmaya çalıştığı hedefi birlikte gerçekleştirmeye gayret ettik. Ortak bir metin oluşturmaya çalıştık. Özellikle din bilim ve felsefenin nasıl bir ilişki içerisinde ele alınması gerektiği düşünce tarihinin en önemli tartışmalarının yapıldığı bir alan olmuştur. Din insanın hem dünyayı, hem de dünyanın ötesini içine alan kapsamlı soruları ve sorunları cevaplamaya çalışırken teorik ve pratik karşılığı olan bir düşünce zemini oluşturmaktadır.

Felsefi kaygılarda da yine insanın en temel, “Ne? Neden? Niçin? Nasıl? sorularına cevaplar aranmaktadır. Fesefi metodların dini metodolojilerden farklılaştığı tartışılırsa da aslında temel problem bilginin yorumlanmasında ve bilginin kullanılmasında bizim geliştirmeye çalıştığımız kavram, kuram, konteks ve kategorik tercihler üzerinden ortaya konmalıdır.

Yine batı aydınlanması diye bilinen özelikle XVI. ve XVII. Yüzyıllarda olgunlaşmaya başlayan batının din ve felsefe karşısındaki kendine özel durumu, bilimi farklı bir zemine çekmiştir. Bu durum sömürge altındaki İslam dünyasında da ciddi zihinsel kırılmalara yol açmıştır. Bu gün bilim diye tanımlanan tarih boyunca insanlığın en temel meraklarını araştırırken son dönemde ise vurgu deneyve gözlem verilerinin mekanik nedenselliği üzerine yeni paradigmalarkurmaya dönük olmuştur. Bu paradigmalar dini, bilim vefelsefeden tamamen ayrıştırarak denetlenebilir bir bilgi alanınındışında varsaymıştır. Bunun sonucu olarak din, bilim ve felsefeninkarşısına veya dışına konumlanarak adeta yok sayılmıştır. Bu şekildedinin, hayatın tüm alanlarına karşı geliştirdiği, ilahi, insani ve tecrübi kaynaklı olarak ürettiği cevaplar anlamsızlığa indirgenmeyeçalışılmıştır. Mesela mantıksal pozitivistler, Viyana çevresi gibiokullarda.

Bütün bunlara karşılık Medresetüzzehra projesi zihin kırılmalarını yeniden toparlayıcı, din, bilim ve felsefe ekseninde, kuram medeniyeti açısından yeniden inşa edici külli, bütüncül bir teklifi barındırmaktadır. Bu bütüncül teklifleri gerçeklik, hakikat, tutarlılık ve geçerlilik değerleri bağlamında vurgulanması gerektiğini düşündüğümüz kavram, kuram, konteks bağlamında ve kategorik tercihler üzerinden değerlendirmek epistemolojik açıdan teorik ve pratik temelleri konuşmamıza yardımcı olacaktır.

Paradigma İnşası

Önermeler, kaziyeler, akıl yürütmelerin en temel cümleleri olarak argümanların öncüllerini oluştururlar. Aslında bütün önermeler, bir düşünce sistematiği içerisinde anlam kazanır. Bu sistematik anlamlı yorumlamalarla bir paradigma oluşturur. Bu paradigma kendine ait kavram ve kuramlar bütünüyle kendi konteksi bağlamında bir değer ortaya koyar. Said Nursî, kuram medeniyeti içerisindeki teorik ve pratik tüm düşünce alanlarını kapsayıcı ve kuşatıcı anlayışı ile âlem, insan ve Rab ilişkisini kurarken, Kur’an’dan mülhem kavramlaştırmalarıyla mesela “kitab-ı kebir-i kâinat”, “Sani-i Hakîm”, “ilm-i ezelî” gibi kavramları üretir ve kullanır. Risale-i Nur Külliyatı’na ait eserlerde kullanılan önermelerin, ifade, iddia ve kabullerindeki bu kavramsallaştırma, sistematik olarak bir paradigmanın parçasıdır. Bu paradigma kendi sabitelerine sahip olmakla beraber durağan, monalitikdeğildir. Tam tersine hakikat peşinde yeniden yeniye üretmeyi sağlamaamacına dönüktür. Said Nursî’nin önerdiği ve pratiğini medresetüzzehra projesiyle tahayyül ettiği paradigma öncelikle kendi içerisinde önermelerin bilgi değerinden başlayarak ontolojik kurgusu içerisinde birbirini desteklemektedir. Bu açıdan kurulan önermeler hem akla, hem insanın farklı letaif, sır gibi vurguladığı duyu ve duygularını da dışarıda bırakmaz. Bu metod Nursî’nin Kur’an’ın bu asırda yeniden vurgulanmasını düşündüğü bir temel paradigmadır. Yani din, bilim ve felsefe ile beraber insanlığın en temel sorularına ancak bunları bir bütünlük ve hedef içerisinde ortak bir paradigma ile yorumlanmasıyla mümkün olduğunu göstermektedir.

Din bilim ve felsefe arasında farz edilen ayrışmanın giderek çatışma olarak ortaya konulan dualist ve çoklu paradigmalar, bilginin kaynağı ve yorumlanması üzerine güvenilirlik, geçerlilik ve gerçeklik tesitlerine karşı birçok problemin kaynağını oluşturmuştur. Özellikle pozitivist, materyalist veya septik şüpheci yaklaşımları ortaya çıkarıp üretmiştir. Said Nursî’nin Risale-i Nur eserlerinde hâkim olan tüm akıl yürütmelerinde ve yorumlarında bürhanî bilgiye vurgusu, açık ve yalın, aklî, tecrübî ve isbat yöntemlerini kullanması söz konusudur. Bu ise onun niyet, nazar, mana-yı ismi, mana-yı harfi üzerinden kavramsal, kuramsal ve kategorik tercihini belirgin olarak bütünlüklü bir paradigma sunulmasına yardımcı olmaktadır, bunu sağlamaktadır.

Her asrın söylenecek sözü farklı olacaktır. Nursî’ye göre eski zamanda ve yeni zamanda diye yapılan ayrım, bu asrın, pozitivist, materyalist ve ideolejileşmiş fen ve felsefesinden gelen problemlere karşı, insanın sorularına yeni cevaplar üretebilmesidir. Medresetüzzehra projesi ile önerilen aslında bu tarzda yeni bir paradigma teklifidir. Asrın ihtiyaçlarıyla gelişen fen, doğa bilimleri ve teknoloji karşısında insana ait varlık alanını yeniden tanımlamak gerekmiştir. Tam da burada medresetüzzehra projesi ile yetişecek insan, bilim ve felsefe sarmalından elde ettiği bilgiyi, vahiyle öğretilen esma süzgecinden geçirerek yalın, pozitivist bir insan değil, çok yönlü, bütüncül bir insan-ı kâmil modeline yaklaşmış olacaktır.

Klasik olarak fıkıh, kelam, tefsir gibi ilimler farklı bilgi düzeylerini hedefleyerek hem teorik, hem de pratik anlamda insanların, toplumların, bireysel ve toplumsal ihtiyaçlarına ve sorularına cevap verme çabasındaydı. Zamanla aynı sorulara gerek sosyal bilimleri, gerekse fen bilimleri de cevap üretmeye çalıştı. Fen ve felsefenin Kur’an’la barışık olacak yeni kavramsal, kuramsal, kategorik tercihleri, belli, yeni bir bağlamda karşılıklarının bulunmasını gerektirmektedir. Bu ise yeni bir paradigmanın inşası anlamına gelir.

Kavramların anlamlarında değişiklik olması, bulunduğu dönemin, sistemin ve kuramın farklılığını oluşturmaktadır. Thomas Kuhn’a göre sistematik olarak düşüncedeki farklılaşmaların ya da kırılmaların yeni paradigmaların değişmesiyle bu farklılıkların mümkün olabileceğini ortaya koymuştur. Mesela epistema kavramı Eski Yunan’da Platon ve Aristo tarafından kullanılıyor. Fakat yüzyıllar boyunca İslam düşüncesi içerisinde, batı düşüncesi içerisinde bunun bu gün sözlüklerdeki karşılığı “bilgi” kavramının yetersiz bir şekilde anlaşıldığını görüyoruz ve tarih boyunca aslında bunun nasıl tanımlanacağı ile ilgili bir tartışmanın olduğunu görüyoruz.

Tarih boyunca İslam düşüncesi içerisinde geçerli olan “kim daha çok Platon’a yakın, kim daha çok Aristo’ya yakın?” diye ekoller, sistemler içerisinde epistema kavramı anlatılmaya, tartışılmaya çalışılmış ve bu sistemler içerisinde ancak epistemadan ne anlaşıldığı, bilgiden ne anlaşıldığı ortaya konulabilir hale gelmiştir. Said Nursî’nin İslam düşünce geleneği içerisinde kullandığı terminoji ve kavramları bazen aynı klasikteki, kullanılan hikmetteki, tasavvuftaki, tefsirdeki birçok kullanılan kavramı, aynı ama bazen de içeriğini yeniden tanımlayarak kullandığını görmekteyiz. Bu

kavramların zihin dünyasının kurulmasındaki etkin görevi, eserlerde yüzlerce kavramlaştırma üzerinden takip edilebilir. Eserlerin bütününe ait olan bu kavramsallaştırma aslında yeni bir medeniyet dili kurmanın ilk aşamasıdır. Buradaki kavramlar Kur’an’dan mülhem olmakla birlikte, asrın insanının zihin inşası için gerek duyacağı kavramlardır. “Sâni-i Hakîm”, “kitab-ı kebir-i kâinat”, “tasavvurât”, “ene”, “istişare”, “uhuvvet” gibi bir çok kavramları hatırlamak mümkündür. Eserlerin din, bilim ve felsefe açısından ortak olarak kullanılabilecek kavramsallaştırma esas vurgumuz burası. Din, bilim ve felsefe açısından ortak olarak kullanılabilecek kavramsallaştırmaları, ayrı ayrı, bölük pörçük, birbirine karşı değil din bilime, bilim felsefeye karşı değil, hepsinin ortak olarak kullanabilecekleri kavramsallaştırmaları, Kur’anî bakış açısını, oluşturabilmek için kullanılan metodik bir kavram eğitimidir aslında.

Biraz da kuramlarla ilgili bahsetmek istiyorum. Hepinizin malumu niyet, nazar, mana-yı ismi ve mana-yı harfi kuramsal olarak yani Bediüzzaman’ın Risale-i Nur’larda medresetüzzehranın temel fikriyatını, temel sistematiğini vurguladığını düşündüğümüz kuramlardan bahsedeceğim. Aslında insanın bilgisinin sınırlılığı, gelişmesi ve ilerlemesi üzerine olabilecek kuşatıcılık, ileri sürülen iddiaların ifade edildiği önermelerin kurgusu ontolojik ve epistemolojik bütünlüğü bulunan bir paradigma ile mümkün olabilecektir. Bütün bunların tamamına paradigma ismini vermek mümkün. Said Nursî’nin en temel iddiasını ve eğitim hedefini bu dört kavram üzerinden niyet, nazar, mana-yı harfi, mana-yı ismi kavramları üzerinden incelemek ve pratiğini medresetüzzehra projesinde görmek mümkündür. İnsanın temel merakları akıl düzeyinin eşyanın mahiyeti, şeyler yani eşya ve insan ilişkisini ortaya çıkardığı kâinatla olan ilişkisini sorgulayan problemlerdir. Bu problemlerin klasik çerçevesi insanlık tarihi boyunca üçlü çerçeve içerisinde konuşuyor. Tanrı, âlem, insan ilişkisi ile ifade edilen bir çerçeve içerisinde kurgulanıyor.

Niyet kavramı bilginin mahiyeti ve kullanımı ile ilgili kişilerin, olaya, olgulara ve iddiaya hangi hedefle yaklaştığını işaret eder. Esas niyetin buradaki karşılığı aslında bilgi açısından, Hedefin faydasının mı? Bilginin faydasının mı? Sonucunun mu? Bilginin kökeninin mi? Yoksa üretim sürecinin mi? Ele alınmasının önemli olduğunun ortaya konulmasıdır. Bir ifade var; “Her ki dânâ bud, tuvânâ bud.” (Her kim ki bilgili olur, güçlü olur) ifadesi başka bir niyetle batı aydınlanmasında Beykıncı bir anlayışa döndürerek, “bilgi güçtür” anlayışı içerisinde evrilmiştir. Bilginin güç ile olan ilişkisi, teknolojik sonucuna ve hâkimiyetine göre kurgulanmıştır. Özellikle XVI. ve XVII. yüzyılda Batı’da ki uygulama böyle olmuştur. Bu günde dünyada birçok ülke hatta üniversitede iddialarını teknolojik sonuca göre üretebilecek güce göre projelerini desteklemeye, düşüncelerini geliştirmeye devam emektedir.

Tabi bu nazar konusuyla ilgili nazar epistomolojik olarak olaya, olguya, bakış açısına yaklaşımı belirleyen tercih eden epistemik bir temel veriyor. Bütün düşünceyi belirginleştiriyor ve buna göre önermeler üretiyorsunuz, iddialar üretiyorsunuz. Bu gün medresetüzzehra projesine başlıyorsak cümlelerimiz olması lazım önermelerimiz olması lazım ve bunların bir sistematik içerisinde bir anlamı kurulmuş olması lazım özellikle Said Nursî’nin anti-pozitivizme, anti-materyalizme bakış açısıyla nedenselliği bütünüyle reddetmemesi ama bunun yönünü ve hedefini belirginleştirmesi söz konusudur.

Mesela Sâni-i Hakîmin olay ve olgularda tecelli eden esmanın sürekliliğine ve bundaki hikmete vurgu yapmasını hatırlamak gerekir. Mesela yağmurun pek çok sebebi olur. Bunun belki, ilk nedeniyle ikinci nedeni arasındaki ilişkiyi aynı anda düşünmek gerekir. İlk neden esmanın tecelli ediyor olmasıdır. İnsanoğlu her ne kadar yağmurun yağması için gerekli nem oranlarını, bulut yoğunluğu gibi vs. birçok ikinci nedenleri de peşinden takipçisi olmalıdır, bunları bulmalıdır. Ama ikinci nedenler yani esbab hiçbir zaman bu hakikati gölgelememelidir. Sonuç olarak yağmur hem hikmeti hem illetleri nedenleriyle birlikte ilk ve ikincil nedenleri aynı anda görmelidir. Bu manada bütüncül bir bakışa ihtiyaç vardır. Bunun arasında “din böyle diyor, bilim böyle diyor” gibi bir ayrım, zihin kırılmalarına yol açmaktadır, tabi temel iddiamız bu şekilde, bir kez daha vurgulamak istiyorum.

Akıl ve bilgi arasındaki ilişki tüm illetleriyle beraber esmanın tecellileri zemininde nazara alınmalıdır. Epistemolojik olarak ortaya konacak bilgi düzeylerinde takip edilecek nedensellik, fizik ve metafizik bağlamlarının dengesi korunarak aranmalıdır. Bu denge bütüncül anlamın aynı zamanda diğer düşünce alanlarının tamamında etik, estetik, siyaset ve benzerleri bütün alanları üzerinde denetlenebilir hale gelecektir.

Konteks, her bir düşüncenin kendi bağlamı olmasıdır. Mesela XIX. yüzyılın kendine ait bir dünya bakışı, evrene bakışı vardır. Bununla beraber Risale-i Nur’lar da Medresetüzzehrada esasında böyle bir bağlam önerilmektedir. Böyle bir bağlam içerisinde bilginin bütün boyutlarının ortaya konması ve bunun arasında bir ayrım yapmadan, önermeler arasında bir ayrım yapmadan Paradigma’nın kendi bütünlüğü içerisinde bunları ortaya koymak gerekecektir.

Medresetüzzehra metodolojisi aslında Risale-i Nur’da tek bir metinde kavramsallaştırıp ortaya konmamıştır. Temel öğesellerin bütününe hakim olan bir dille paralel bir mantık kurularak medresetüzzehra paradigmasına ait metinler, eserlerde yaygın ve sürekli biçimde karşımıza çıkmaktadır. Bu hedefin eserdeki teorik kurgusunun bizzat Said Nursî’nin uygulamaları ile pratize edildiğini görürken, bunun formel bir şeklinden ziyade, tebliğimizin esas vurgusu burasıdır. Genelde bu sempozyumda formel kısmı, eğitim kısmı, okulların açılması yönünde vurgunun farklı bir vurgusunu biz ifade etmek istiyoruz. Bunun bir formel şeklinden ziyade paradigma kurmaya dönük yani bir okul değil, bir ekol olarak görülmesi gerektiğini ve bir düşünce ekolü olarak vurgulanması gerektiği kanaatindeyiz. Tabii bütün bunlarda bahsettiğimiz dört temel unsur üzerinden kavramsal, kuramsal kategorik tercihleri belli olarak, belli ortak bir bağlam oluşturan bir düşünce ekolü, tabii ki düşünce ekolü olarak ortaya konmalıdır. Böyle bir ekolün tabii ki okulları olabilir, farklı uygulamaları olabilir ama şunu fark etmek lazım bu tekçil, tekil bir düşünce değildir. Üreten, farklılıklara ve farklı düşüncelere, uygulamalara fırsat veren bir uygulamadır.

Medrsetüzzehra Sempozyumu, Van 12-14 Ekim 2012, Merak Yayınları, Risale Akademi, Bilimsel Etkinlikler Serisi: 8, s. 337-343, Ankara.

popüler cevapdünya atlası