EĞİTİMDE USÛL VE ÜSLUP

Eklenme Tarihi: 26 Aralık 2018

Serdar BİLGİN

      Bir önceki yazımızda insanı adlandıran değil anlamlandıran bir eğitime ihtiyacımız olduğunu ifade etmiş, insana dokunduğumuzda başarının ve kalitenin de beraberinde geleceğine değinmiş, eğitim ve öğretimde temel noktamızın “öğrencilerin yüreklerine dokunabilmek, onları önemli ve özel hissettirebilmek” olduğuna vurgu yapmıştık. Bugün “eğitimde usûl ve üslup” üzerinde durmaya çalışacağız inşallah! Bugünkü yazımız, konuyu çok geniş ve kapsamlı irdelemek isteyenler için bir giriş niteliği taşıyabilir.

     Öğrenme ve öğretme süreklilik arz eder ve sınırları okul ile çizili değildir. İnsanın olduğu her yerde ve her vakitte bu faaliyet vardır. Eğitim fıtri bir faaliyettir. Bu açıdan yazıda geçen “öğrenen, öğrenci, öğretici, öğretmen”  ifadelerini daha geniş anlamda düşünmenizi rica ediyorum.  

    Eğitim-öğretim dediğimizde “öğrenen ve öğreten” olmak üzere iki varlıktan bahsediyoruz. Öğrenmenin gerçekleşmesinde belirleyici unsur öğrenendir.  Öğrenen istemedikçe ona hiçbir şey öğretemeyiz. O nedenle ilk adım öğrenme ihtiyacının hissettirilmesi, öğrencide merak uyandırılmasıdır. Öğrenmeye adım merakla atılır, öğretici sahneye çıkar ve öğrenme süreci başlar.

   Öğretici olarak ilk görevimiz  “öğrenciyi öğrenmeye hazır ve istekli hale getirmek; öğrenciye neyi, nerede, niçin ve nasıl öğrenmesi gerektiği hususunda rehberlik yapmak” olmalıdır. Öğrenme ortamında “öğrenci” merkeze alınmalı, öğrenci ile “özel bir bağ” kurulmalı, öğrencinin önemli ve özel olduğu hissettirilmelidir. Öğrencinin “geçmiş yaşantıları, ilgileri, kaygıları ve beklentileri” hesaba katılmalıdır.

        Sınıf öğretmeni bir arkadaşım, ödev kontrolü için öğrencilerden ders defterlerini alır, aldığı ders defterlerinden birinin sayfa aralarındaki yazı dikkatini çeker ve o yazıyı okur.

    “O akşam babam gelecekti, çok heyecanlıydım. İki gündür heyecandan uyuyamamıştım. Ve babam geldi, onu çok özlemiştim, çok mutlu oldum. O akşam ödevimi yapamadım. Ertesi gün öğretmenim ödevimi yapmadığım için beni arkadaşlarımın yanında azarladı, çok üzüldüm, ağladım. Öğretmenim keşke dün çok mutlu olduğumu bilseydi.”

     Öğretmeni çok mutlu olduğunu bilseydi öğrencisini azarlamayacaktı, öğrenci de üzülmeyecekti. Öğrenci “değerli olduğunu bilmek, dinlenilmek, anlaşılmak, umursanmak, beğenilmek, takdir edilmek, fark edilmek, kabul görmek, fikri sorulmak” ister. Ancak bu şekilde öğrenci ile öğretici arasında sağlıklı bir etkileşim alanı oluşturulabiliriz. Öğrenme ortamını da böyle sağlıklı bir etkileşim alanı üzerine inşa etmeliyiz.

     Her öğrencinin öğrenme düzeyi ve hızı farklı farklıdır. Öğretici bir orkestra şefi gibi her öğrenci ile “özel bir bağ” kurar, onlara yeteneklerini fark ettirir, içlerindeki hazinenin ortaya çıkmasına vesile olur. Bilgi, tutum ve becerilerinin hayatına nasıl katkı sunduğuna, hayat kalitesini nasıl etkilediğine kendisini şahit ettirir ve onlara şahsiyet kazandırır. Öğrenci kendinin, kişisel yeterliliklerinin farkına varır; kendini doğru değerlendirir; duygularını doğru yönlendirir ve özgüven sağlar. Bu süreçte ikinci adım öğrenciyi tanımak olmalıdır.

    Öğretici olarak ikinci görevimiz “öğrencinin ilgisini, sorunu olup olmadığı bilmek ve öğrencinin kendisini anlamasına yardımcı olmak” olmalıdır.

     Geçenlerde bir anaokulu müdürünü ziyarete gittim. Öğleye yakın bir zamandı. Çocuklara öğle yemeği veriliyordu. Müdür Bey, çayın yanında öğle yemeğinden küçük bir ikramda bulundu. Tadına baktım. Daha önce alışık olmadığım bir tattı ama lezzetli idi. Merak ettim ve ne olduğunu sordum.  Müdür Bey, karnabahar dedi. Karnabaharın besin değerinin oldukça yüksek olduğundan ve insan sağlığına ciddi faydalarından bahsetti. Ve son söz olarak şunu söyledi, “Besin değeri oldukça yüksek bu sebzeyi çocuklar hiç sevmiyorlar ancak bu şekilde fırında börek gibi pişirdiğimizde çok seviyorlar ve yiyorlar.”

     Müdür Bey, son sözü söylediğinde duraksadım, düşündüm. Müdür Bey, öğrencilerini tanıyordu. Onların faydaları yönünde bir usûl belirliyor ve onlara faydalı olan her şeyi sevdiriyor, onların sevgisini kazanıyordu. Bilgi, tutum ve becerilerin davranışa dönüşmesi sürecinde anaokulu müdürünün usûlü dikkate alınmalıydı. Mecellede ifade bulan  “Usûl esastan mukaddemdir.” sözü hatırıma düştü. Malumunuz usûl olmadan asıla varılamıyor.

     Öğrencinin seviyesine ve dersin niteliğine göre bir usûl belirlenmeli; somuttan soyuta, basitten karmaşığa bir yol takip edilmeli; öğrenilenlerin temsil ya da drama ile hayatla bağı kurulmalı; yaparak yaşatarak, öğrenme işlemine katılan duyu organlarının sayısı artırılmalı idi.

     Ben başarısız, öğrenemeyen öğrenci olmadığını düşünüyorum. Başarısız öğrenci yoktur, yetenekleri keşfedilmeyen ve yanlış yönlendirilen öğrenci vardır. Ortada bir usûl hatası vardır.  Usûl hatasını ifade edince bir hatıra düştü aklıma, müsaadenizle paylaşayım.

     Annem ve babam, asansörü olmayan bir binanın son katında oturuyordu. Binanın merdivenleri bir hayli dikti. Babamın kalp yetmezliği ilerlemiş, merdivenleri inip çıkamaz duruma gelmiş, eve mahkûm olmuştu ancak halinden hiç şikâyetçi değildi. Ben birkaç kez, evi değiştirmeleri, giriş kattan ya da asansörlü bir binadan daireye yerleşmeleri hususunda telkinlerde bulunmuştum ancak yıllardır burada oturduklarını, alışkanlıklarını ifade edip kibarca hayır demişlerdi.

    Ankara’nın ayazının başladığı bir gündü. Tarihi hatırlamıyorum. Babamın kontrolü vardı. O gün izin aldım. Kalp yetmezliği bir hayli ilerlediği için küçük adımlarda bile büyük yorgunluklar yaşıyordu. Babamı bir komşu ile birlikte aşağıya indirdik ve arabaya bindirdik. Hastaneye doğru yol aldık. Yolda, sesimi yükselterek “evi değiştirmedikleri takdirde bir daha o eve girmeyeceğimi” söyledim. İyi niyetli bir söz idi ancak ses tonumun yüksekliği bütün iyi niyeti bertaraf etmiş, yanlış anlaşılmıştım. Babam; bir yük olduğunu hissetmiş, üzülmüş, hatta ağlamıştı. Babama sarılmış ve ben de ağlamıştım.

     Usûl ve üslup sözün hakkını vermemiş, ses haddini aşmış ve sureti çirkin eylemişti. Usûl hatası yapmış, karşımda beklediğim tutum ve davranışı görememiştim.

     Mesele güzel bir söz, güzel söylenmeli, usûl ve üslup sözün hakkını vermeliydi. Usûl ve üslubun hakkını verdiğimizde eğitimde önemli adımlar atabileceğimizi ifade ederek sözlerimi bitirmek istiyorum.  

- Reklam -


popüler cevapdünya atlası