Dost ve Düşman Dünya Algısının Psikolojik Arka Planı Bireylerin Kendi Olmaları Bağlamında İman ve Dostluk İlişkisi

Eklenme Tarihi: 04 Ağustos 2017 | Güncelleme Tarihi: 04 Ağustos 2017

Tabi bu bir değerlendirme ve sonuç toplantısı olduğu için şu ana kadar benim izleyebildiğim kadarıyla konuşulanlardan hareketle yaptığım bir takım tesbitleri ve bu tesbitlerden hareketle düşüncelerimi sizlerle paylaşacağım. Tabi paralel oturumlar yürütüldüğü için hepsini aynı anda izlemem mümkün olmadı. Seçici davrandım dolayısıyla diğer salonlarda nelerin konuşulduğunu tüm detaylarıyla takip etme imkânım olmadı. Ama belli konularda hemfikir olunduğumu düşünüyorum. Böyle bir hissim var.

Gerçekten gündeme getirilen konular dinlemesek bile belki aklın, düşüncenin doğal bir sonucu olarak aynı mecrada oluşacaktır. Çünkü konumuz gerçekten çok boyutlu, çok yönlü, çok disiplinli, çok derin bir dostluk konusu. Tabi Hz. İbrahim’in ortaya koyduğu ilkelerle de ilişkilendirince, bu doğal olarak böyle olmak zorunda.

Benim tesbitlerimden biri şu; “Hz İbrahim (as) bugünkü insanın algı dünyasında nasıl bir anlama, nasıl bir yere sahiptir?” biçimindeki bir soruya cevap olarak şunu tesbit ettim. Hz. İbrahim katıksız imanın remzidir, sembolüdür. Bu iman seviyesidir ki Hz. İbrahim’in Allah ile kurduğu ilişkinin dostluk seviyesine çıkmasını sağlıyor. Bütün dostluk tanımlarımızda benim izleyebildiğim kadarıyla bu nokta sık sık gündeme getirildi. Dendi ki: “Dostluk arkadaşlıktan da öte, hiçbir menfaatin, hiçbir beklentinin olmadığı bir ilişki biçimidir.” Yani dostluk hangi düzeyde olursa olsun hasbi bir ilişkidir. Hiçbir beklenti yoktur. Dolayısıyla Hz. İbrahim’in Allah ile kurduğu ilişki benim dünkü konuşmamda da söylediğim gibi bir benzetme yaptım altın örneğinden hareketle. “Som altındır” dedim, hiçbir katık yoktur.

Peygamberimizin imanı da bu düzeyde bir imandır. Hani peygamberliğin ilk yıllarında kendisine bazı tekliflerle gelir, müşrikler aracı koyarlar. “Ya Muhammed sana istediğin her şeyi verelim. Para mı istiyorsun, şöhret mi istiyorsun, ne istiyorsun?” Teklifi karşısında Peygamber Efendimizin cevabı: “Sağ elime güneşi, sol elime ayı koysalar ben bu davadan vazgeçmem.” Yani o ilişki öyle bir ilişkidir ki, hiçbir menfaat ona karışamaz, onu kirletemez. Buradan hareketle ben mü’min olmanın nasıl bir hal olduğu üzerinden dostluğun zorunluluğuna gitmeye çalışacağım, kafamdaki düşünce bu. Bilemiyorum. Hocamız aramızda mı? Dün akşam Ahmet Taşgetiren hocamız vardı. Şimdi değerlendirmeler yaparken benim yaklaşım biçimim tüm konuşmalardan edindiğim birtakım izlenimlere de atıfta bulunacağım. Çünkü bu sempozyumdan ayrılırken benim hafızamda neler kalacak, neler götüreceğim, ben buradan neler edindim? Daha önceden bilmediğim diye baktığım için bazı atıflarda bulunacağım.

Bir hadis-i şerife atıfta bulundu hocamız akşamleyin. Dostluğu, mü’minin durumunu ifade ederken yanlış hatırlamıyorsam bizim söylemimizde çokça atıfta bulunduğumuz bir hadis-i şerif. Kütüb-i Sitte’de büyük bir ihtimalle Tirmizi’nin Sünen’inde geçtiğini hatırladığım bir hadis-i şerif vardı. “Müslüman Müslümanın elinden ve dilinden emin olduğu” bu kısmını tekrar ederiz. Akşam hocamız da bu kısmına atıfta bulundu ama hadis-i şerifin devamına bakacak olursak, “Mü’min o kişidir ki insanların mallarının ve canlarının emniyette olduğu kişidir” der. Şimdi mü’minin niçin dost olmasını, zorunluluğunu, gerekliliğini, bu hadis-i şerifin ikinci kısmından çıkarıyorum ben. Çünkü burada yapılan konuşmaların bazılarından sık sık olmasa da gündeme geldiğini hissediyorum. Hatta Adnan Demircan hocamın bildirisinde de geçmişti. Kendisine de bizzat sordum. Hocam “ben nasıl anlıyorum” diye. Hocamız da demişti ki, Müslümanlar arasında hayf olmaz hayf ne demektir dedim? “Ayrıca bir barış anlaşmasının yapılmasına gerek yoktur” dedi. Niye? Çünkü bir insan Müslüman olduktan sonra bir başka Müslümana zarar vermesi tenakustur. Dolayısıyla Müslümanlar arasında ayrıca bir anlaşma, “ben sana bunu yapmayacağım” sözü vermesi zaid bir durumdur. Bakın hadis-i şerifte ifade edilen husus bu. Müslüman Müslümanın elinden ve dilinden emin olduğu kişidir. Eğer Müslüman kardeşi diğer Müslüman kardeşinden emin değilse yani “Dilinden emin olmak ne demek?” Gıybetini yapmayacak, onun aleyhine çalışmayacak, onun hoşuna gitmeyen sözler söylemeyecek. Dolayısıyla ayrıca bir sözleşmeye gerek olmaması onun Müslümanlığından zorunlu olarak çıkan bir sonuçtur. Biz tabi bu yönünü vurguluyoruz ama bu sempozyumun konusu olan dostluk açısından baktığımızda bu hadis-i şerifin ikinci bölümü çok daha derin çok daha şümullü sonuçlar ortaya çıkarıyor. Şimdi bu hadis-i şerifte mü’min, iman sahibi kişi tanımlanırken onun sadece Müslüman kardeşine yönelik davranışı değil, tüm insanların mallarının ve canlarının emniyette olması ifade ediliyor. Bu hadis-i şerifte benim hep dikkatimi çeken, derslerimde vurguladığım husus budur. Mü’min yani gerçek iman sahibi sadece kendisi gibi inanlara değil, bütün insanlara ve o insanların yaşam alanındaki her şeye karşı güven duygusunu verebilen insandır. Dolayısıyla mü’minden kurtlar, kuşlar, taşlar bile ürkmez. Kaldı ki insanlar ürksün.

Hz. İbrahim’in Allah ile kurduğu dostluk neticede onu tevhidi bir imana götürdü. Dolayısıyla Hz. İbrahim’in sadece Allah’la değil, Allah’tan aldığı güçle bütün varlığa karşı sergilediği davranış yekünü dostluğu içeriyordu. Dostluktan başka bir şey beklenemezdi o imandan. Çünkü mü’min o iman seviyesine çıktığı zaman hayatı bir bütün olarak algılar, onun içinde bütün canlılar hangi seviyede olursa olsun mü’minin o imanından nasibini alır. O nasip de nedir? Güvende olmaktır. Benim bir tesbitim bu.

Özellikle günümüzde bu imani boyutun, inanmanın belki derin psikolojisinin çok daha iyi kavranması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü biz genelde meseleye yaklaşırken tabi bu hadis-i şerifte ben kelami olarak Müslümanlar, mü’minler ayrı mıdır, değil midir, gayrı mıdır, tarzında kelami tartışmaların gündeme getirilmesi çok uzun sürer. Geçmişte tarihte bunlar tartışılmış ama ben Kur’an’dan hareketle Kur’an’ın bakış açısıyla bu kavramlara bir anlam yüklemeye çalışırken aradaki farkın da gözetilmesi gerektiğini düşünüyorum. Aksi takdirde şu ayet-i kerimede işaret edilen durumu anlamamız ve bugüne aktarmamız mümkün olmaz diye düşünüyorum. Bir kabilenin nezdinde ayet-i kerimede şöyle buyurulur: “Siz Müslüman olduk deyin mü’min olduk demeyin. Çünkü iman henüz sizin kalblerinize yerleşmedi.” Şimdi burada işaret edilen olgu Müslümanla mü’mini karşı karşıya getirmek değil. Ama inanan bir insanın iç dünyasında o imanın ulaşabileceği noktaya işaret etmesi bakımından önemlidir. Bu hadis-i şerifin de aynı noktaya işaret ettiğini düşünüyorum. Yani bizim günlük yaşamımızda inanma biçimimizi değerlendirirken hangi seviyede kaldığımızı çok iyi bilmemiz lazım.

Elbette az önce işaret ettiğim Adnan hocanın da temas ettiği hususta olduğu gibi Müslüman olma seviyesinde zaten zorunlu olarak birbirimize güven vermek zorundayız. Bu bizim dinimizin ya da inandığımız hususların bizi getirdiği noktadır. Ama bundan daha ileriye nasıl gidebileceğimizi düşündüğümüz zaman kıssada anlatıldığı gibi zaman zaman değinildi; “Ben değişen şeyleri sevmem” diyor. Bakın “inanmam” demiyor “sevmem” diyor. Çünkü orada sevgi söz konusu olduğu zaman, bir psikolojik yakınlık, bir dostluk vardır. Allah; “İnanmıyor musun?” dediği zaman Hz. İbrahim, “İnanıyorum ama mütmain olmak istiyorum, emin olmak istiyorum herhangi bir kuşkuya yer bırakmak istemiyorum.” diyor. Çünkü saf olması, o ilişki için son derece önemli. İşte bu iman düzeyidir ki, kendiliğinden inanan insanı sadece kendisiyle dindaşıyla değil, bütün evrenle dostluk ilişkisine girmesini zorunlu hale getirecek. Çünkü bu iman seviyesinin olmazsa olmazı, böyle bir ilişki biçiminin gerçekleşmesidir. Onun için hocamın söyledikleriyle ilişki kurarken belki biraz espri gibi algılandı ama bugün modern dünyanın muhtaç olduğu şey mü’minin bu imanı. Çünkü o imandan sudur edecek dostluk sadece İslama değil bütün evrene hizmet edecek.

Gerçek iman sahibi havayı, suyu kirletmeyecek. Niye? Çünkü “insanların malllarının ve canlarının” diyoruz. Eğer ben iman seviyesi o dereceye ulaşmamış bir kişi olarak çevreme zarar veriyorsam, zarar verdiğim çevreden insanlar ve diğer canlılar etkilenecek. İşte bugün “ekolojik dengenin bozulması, çevre kirliliği” dediğimiz hatta buradan hareketle ben insanlar arsındaki ilişki kirlenmesinden söz edeyim. Bütün bunların çaresi mü’minin evrenle kurduğu dostluk ilişkisinden kaynaklanıyor. Bütün insanlara öğretilmesi gereken bu inanmışlığın doğal sonucu olan karşılıksız sevgiye dayalı bu dostluk anlayışıdır diye düşünüyorum ve bu hadis-i şerifin ikinci kısmının da daha sık zikredilmesi gerektiğini düşünüyorum. Öyle bir algım var. Ben de öğrencilerime hatırlattığım zaman mü’min aynı Müslüman aynı. Evet aynı ama orada bir kalite var, bir seviye var. O seviyeye de işaret etmek lazım. Biz zorunlu olarak aynı dine sahip insanlar olarak birbirimize zaten hizmet etmek zorundayız. Bakın hocamızın tesbiti bu. Zaten Müslüman olmak bunu gerektiriyor. Ayrıca bir anlaşma yapmaya gerek yok. O zaman bu dünyanın bizden istediği nedir? Mü’min olmak, o inancı daha derine götürmek. Çünkü o derinliktir ki, dostluğa dönüşecektir.

Dünkü toplantıların birinde arka sıralardan bayan bir arkadaşımız bir soru yöneltti. Sorunun hatırladığım kadarıyla “Gerçek dost Allah ise, O’nun dışında dost nerede bulacağız? Dostluktan nasıl söz edeceğiz?” diye bir soru sormuştu. Ben onun üzerine bir not aldım. Bu benim son tesbitim olsun. Aslında hani Kur’an’dan hareketle dostluk modellerinden söz ettik. Bizim oturumlarımızın birinin başlığı da böyleydi. Şimdi Kur’an bize birtakım ilkeleri, dostluğun nasıl olması gerektiği açısından modelleri sunuyor. İşte o modeli yaşanır hale getirmenin yolu ve yöntemi ne olacak? Bu nasıl realize olacak, hayata aktarılacak? O soru üzerine benim repertuarımdan, dağarcığımdan aktardığım eğer gerçekten gerçek bir dostluk Allah ile Hz. İbrahim’in kurduğu ilişkideki bir dostluksa, tabi ki onu birebir yeniden oluşturmak mümkün olmayabilir ama modelin kavram olarak ifade ettiği şey nedir? Biz modeli önümüze koyarız, bu tarafta onu gerçekleştirmeye çalışırız. Model dememizin sebebi budur. Mimar kuracağı binanın modelini yapar. O binanın nasıl olacağıyla ilgili bizim kafamızda bir resim oluşur. O birebir değildir. Ama ondan hareketle realize olur. Dolayısıyla Hz. İbrahim’in Allah ile kurduğu dostluk bugünkü insan için bir model olacaksa, “Acaba bunu nasıl gerçekleştirebilir, hayata nasıl aktarabilir? diye düşündüğümde yine bir kültürümüzde güzel bir tesbit vardır. Allah’ın ahlakıyla ahlaklanmak diye. Eğer biz kişisel yaşamımızda bu ahlakı kendimize aktarabilirsek zaten günlük yaşamımızdaki ilişkiler de kendiliğinden dostluk seviyesine çıkacaktır diye düşünüyorum. Çünkü hedef -bir bildiride de gündeme geldi- birey üzerinden dostluk anlayışını inşa etmekti. Hatta bir yerde de kendisine teyid ettirmek için sordum. Dedim ki; “Gerçek dostluk bireyler arasında yani özgür seçim ve tercihe dayalı olduğu zaman gerçekleşir” ilkesinden hareketle gerçek bireyler arasında realize olan bir durumdur. Birey tabi nedir, ne değildir, bunun detayına girmek biraz uzun sürebilir. Ama bir yerde yazdığım makalede işlemiştim bu kavramı. Birey aslında Kur’an’ın kendine muhatab aldığı insan demektir. Birey kendi hür iradesiyle tercihlerinin peşinde koşan insan demektir. Hz. İbrahim bir bireydi. Onun için babasının inancı onu bağlamadı. Toplumdan gelen bütün itirazlara rağmen ataşe atılmayı dahi göze alabilecek kadar cesur bir bireydi. Peygamberimiz de aynı kişiliği sergiledi. Onun için toplumun bütün geçerli olan değerlerini elinin tersiyle itebildi ve sadece kendi hür iradesiyle tercihiyle başbaşa kaldı. Onun için modern insanların bugün içine düştükleri durum, birey olamama sonucunda geldikleri bencillikleri ve bireycilikleridir.

İsa hocam konuşmasında dile getirmişti. Bireycilikle bencillikle birey olmayı karıştırmamamız lazım. Birey işte ahiretteki durumumuz, tıpkı bu dünyada da aynı gerçekleşmesi gereken bir durumdur. Nedir öteki dünyadaki durumumuz? Mahşerde herkesin birbirinden kaçtığı, annenin çocuğundan, babanın oğlundan, eşin kocasından, kocanın eşinden kaçtığı bir mahşeri düşünün. Allah diyor ki: “Ahirette karşıma tek tek çıkacaksınız. Hepiniz birey olarak geleceksiniz. Hesabınızı birey olarak vereceksiniz.” İşte bu dünyada da kendisi olabilen, kendisi olmayı becerebilen insanlar içerisinde de gerçek anlamda dostluk olur. Böyle bir ilişki hiçbir beklentiye, hiçbir menfaate boyun eğmez, el açmaz.

Evet bugün modern dünyanın muhtaç olduğu şey, bu iman seviyesine ulaşabilmiş insanların imanıdır. Ben bir notu da sizinle paylaşmak istiyorum. Üstadın bir yerde bu konuya ilişkin gördüğüm için aktardığı bir tesbiti var: “İman bütün eşya arasında hakiki bir uhuvveti, irtibatı, ittisali ve ittihad rabıtalarını tesis eder. İmansızlık ise burudet gibi bütün eşyayı birbirinden ayrı gösterir ve birbirine ecnebi nazarıyla baktırır. Bunun içindir ki mü’minin ruhunda adavet, kin, vahşet yoktur. En büyük bir düşmanıyla bir nevi kardeşliği vardır.” İşte bu iman seviyesi ki, bütün hayatı, bütün olarak görebilme imkânını verir. Ve bu iman seviyesine bütün insanlığın, canlı cansız bütün kâinatın, bugün de muhtaç olduğunu düşünüyorum.

Teşekkür ediyorum.

popüler cevapdünya atlası