DOST VE DÜŞMAN DÜNYA ALGISININ PSİKOLOJİK ARKA PLANI

Eklenme Tarihi: 10 Haziran 2017 | Güncelleme Tarihi: 23 Temmuz 2017

Giriş

Çok renkli albenileri olan dünyada, insan olarak yeterince yararlanacağımız, özgürce kullanabileceğimiz çok zengin potansiyelimiz ve sayısız yeteneklerimiz vardır. Ömür biter ama bizdeki iyiye ve kötüye yatkın enerjimiz asla bitmez.  İnsan eşi ve benzeri olmayan çok derin ve karmaşık bir varlık, iradesiyle baş başa kalmakla diğer varlıklardan ayrılan tam bir özgür.

Diğer taraftan dünya muhteşem bir mozaik… Dünyada tekdüzelik asla yoktur. Birbirinden farklı sayısız türler var. Böyle olmasına rağmen kâinat tomarının bir elden çıktığına ilişkin bir izlenim ve kâinatın bütününde gözle görülecek netlikte bir birlik, muhteşem bir uyum var. Deyim yerindeyse, yazının konusuyla da ilişkili olan, içinde asla küskünlük, kin ve düşmanlık olmayan saf bir dostluk tüm varlıklara sinmiş durumda.

Varlıkların içinde kutsallığı ile ün yapmış insan, üzülerek ifade etmek gerekirse, kâinatta görülen diğer varlıkların uyumunu ne kendi türü içinde ne de dış dünyaya karşı pek gösteremiyor. Bazen kendine ve en yakınındakilere bile yabanileşiyor, çevresindekilerle iyi bir dostluk kuramıyor, sonunda güzelim dünyaya düşman olup hayatı allak bulak oluyor. Kâinat boşluğundaki varlıklar içinde görmediğimiz dargınlık ve düşmanlığı insan türünde çokça görebiliyoruz. Öylesine ki insanların birbirine uyguladıkları toplu katliamlara çok vahşi hayvanlarda bile rastlamak mümkün değil.

Donanımlı bir varlık

O halde, çok donanımlı olan insanın en çok muhtaç olduğu birlik, dostluk ve sevecenliği çok az görmenin talihsizliğini neden yaşıyoruz? İnsan bazen durup dururken yanındakine neden düşman kesiliyor?  İbrahimî bir dostluğu içimizde yeşertmenin zorluğu nereden kaynaklanıyor? Neden kâinat çapında bir dostluğun rahatlığına çoğunlukla erişemiyoruz? 

 İnsan, “Bütün envâ-ı hayvânâtın muhtelif derecâtı kadar, bir tek nevi olan insan ile o vezâifi gördürmek irade etmiş ki insanların kuvâlarına ve hissiyatlarına fıtraten bir had bırakmamış, fıtrî bir kayıt koymamış, serbest bırakmış[1]cümlesinde anlamını bulan Yaratıcı’nın zengin donanımıyla donatılmış. İnsanın gerek olumlu gerekse olumsuz tutum ve davranışlarında hareket alanı son derece geniştir. Melekten şeytana kadar sayısız iniş çıkışları olan acayip bir varlık. Zaten onu eşsiz hale getiren de bu yanıdır. Onun bu özelliği, kendisi için sınav olduğu gibi aynı zamanda ona bir gelişim fırsatı da vermektedir. Ne olursa olsun, insanın dünyaya gelişinin biricik amacı fıtratının gereğini yerine getirmesi, kendiyle barışık olması, doğasına, yani doğuştan getirdiği kabiliyetleri doğrultusunda hareket etmesidir; başka bir deyişle fıtratının doğal gelişiminden uzaklaşmamasıdır, kendine ve çevresine yabancılaşmamasıdır.

İnsan, amacını böyle gerçekleştirdiğinde kendini dost dünyanın tam ortasında bulur.  Bu halde dünyanın en mutlu insanı, yaratılmışların en şanslısıdır. Öyle bir bakış açısına sahip olur ve öyle bir hale gelir ki kimse ona kem gözle bakamaz. Hiçbir olumsuzluk onun huzurunu kaçıramaz. Herkes ve her şey ona dost olur. Etrafı gülücüklerle halkalanır.İnsan güler, hayvan, bitki ve kâinat güler. Böylece kendini bir cümbüşün içinde bulur; dünyada iken cennetimsi bir hayat sürer. Yok, kendini bulmada, doğasını gerçekleştirmede başarısız olma durumunda kuracağı dünya ise düşman dünyadır.  Böylesi bir dünya ona bütünüyle zindandır. Herkes ve her şey ona bir ucube gibi görünür; yabancı, vahşi ve sevimsiz. En iyi dostundan bile kuşku duyar.

Ama insan doğuştan getirdiği donanımlarıyla mutluluğu hak edemez ve dünyayı dost hale getiremez mi? Elbette fazlasıyla buna hak eder ve dünyayı dost hale getirebilir. O halde bu nasıl olacak?

Dünya bir mozaik

İşte insana ilişkin üzerinde asıl durulması gereken burasıdır; onu kendiyle barışık hale getirmek, dostluk sınırını kâinat kadar geniş tutmaktır. İnsanların kavramlarla konuşup birbirini anlamaları ve çevreleri ile iletişim kurmaları bir gerçekse, her kavramın kişiden kişiye farklı algılanması o denli bir hakikat; hele duygusal yönü olan kavramların her zaman psikolojik arka planlarının olması ise daha başka bir hakikat. Aynı kavramları kullandığımız halde aynı şeyleri çoğunlukla söylemiş olamayız. Çünkü kullandığımız kavramlara sübjektifliğimizi, kendi duygu ve düşüncelerimizi katarız.  Ağaç, nehir, yıldız gibi kavramlardan belki hepimiz aynı şeyleri anlayabiliriz, ama daha çok duygu yüklü sevgi,  dostluk ve düşmanlık gibi kavramlardan, özel duygu ve düşüncelerimizi katacağımız için aynı şeyleri anlamada güçlük çekebiliriz. Her insanın farklı donanıma sahip olurken, her insanın yetişme tarzı da edindiği bilgi de çok çok farklı. Niceleri kucaklayan bu dünyada herkesin ayrı, kendine özel bir dünyası var.  Dünya, ayrı dünyalar mozaiği. Herkes bu dünyada, bu atmosferde kendi dünyasını yaşamaktadır. Herkes, herkes kadar kendi dünyasını yaşama hakkına sahiptir. Kimse başkasının özgürlük alanına tecavüz etme hakkını kendinde göremez. İnsanın “…herkes harekât-ı meşruasında şahane serbest” [2] olması gerektiği güzelim bir dünya kime yetmez ki?

Yaşadığımız çevrede bizim en çok dikkatimizi çeken olaylarla duygu ve düşünceler değil mi? Bütün bu olup bitenlerin bir oluşum mekanizmaları var; her birinin sebepleri değişik ve psikolojik arka planları farklı. Böyle olunca duygu ve düşüncelerin yalnız sonuçları üzerinde durarak değerlendirmenin, bizi anlamadan, haksız ve yüzeysel yargıların girdabına sürüklemesi kaçınılmaz olur. Herkesten aynı şeye aynı tepkide bulunmayı beklemek de doğru değil. Olayların psikolojik arka planını bilmeyen insanlar, her zaman içli dışlı oldukları tam bu kavşakta hata üstüne hata yaparlar. Bu hatalar bazen cinayetlere kadar varır, dost dünyayı düşman hale getirir, muhabbet ve dostlukların tadını kaçırır.

Aynı dünyada yaşasak ve aynı havayı teneffüs etsek bile yanımızdakilerle çok ayrı dünyaların insanı olmamız pekâlâ mümkün. Çünkü herkesin dünyası özeldir; düşünceleri ve algıları da. Böyle ayrı dünyaların insanı olanlardan aynı düşünceyi paylaşmalarını beklemek realiteyle ne kadar bağdaşabilir? Sosyal hayatın bu karman karışık kalabalığına kendi düşüncemizi dayatmak ise bir ruhsal bozukluğun sonucu değil de ne olabilir?

Din, bu farklı dünyaları en aza indiren büyük sosyolojik gerçek. Kaldı ki din bile ayrı özelliklere sahip üyelerinin duygu ve düşünce farklılıklarını tamamen ortadan kaldırmaz, kaldırmamıştır ve kaldırılmasına da gerek yoktur. Çünkü herkesin algısı farklıdır. Sosyal hayatta insanların çoğu olana değil de olması gerekene kendi açısından bakmaya daha yatkın. Oysa karar verirken olanla olması gerekenin arasında bir bağın kurulması gerekmez mi? Hal böyle olunca, kavramların da içeriği kişiden kişiye değişiyor, farklılaşıyor.

Bu durumda aklı başında olana, hastalıklı olmayana, olaylara sübjektif değil de objektif bakmak isteyene düşen kendi düşüncesini, görüşünü başkasına dayatmaktan azami derecede kaçınmak, herkese hoşgörü ile bakmak ve realiteleri göz ardı etmemektir. Kur’an bile tek kaynak olduğu halde sayısız tefsir ve yorumlara sahne olmuştur. Tek açıklamayla kimse yetinmemiştir. Zaten Kur’an da buna izin vermez. İnsanın düşünmesine vurgu yapan ayetlerin sayısının bir hayli kabarık olması bu haklı ve insanın fıtratına uygun bu duruma teşvik etmiyor mu?  Evet, Kur’an yoruma izin vermekle kalmıyor, hatta teşvik ediyor. İnsanın önünü açıyor. “Düşünün, çok düşünün!” diyor. Tefekküre ibadet nazarıyla bakıyor. Ne kadar alternatif düşünceler varsa o kadar doğruların aralanması söz konusu. İslam dünyasında Hıristiyan dünyasında olduğu gibi mezhepler arası kanlı savaşların, yani fikrî boğuşmaların olmaması Kur’an’ın insanın fıtratına bakış açısındandır. Algılar, anlayışlar kişiden kişiye değişince, ister istemez birçok bakış açıları ortaya çıkacaktır. Bu bir olumsuzluk değil, tam aksine bir zenginliktir. Mezhep ve meşreplerin değişik olması İslam’ın düşünce zenginliğinin bir sonucudur.

İnsanlar, dünya kurulalı beri çok farklı fikirler söylemiş, bundan sonra da söylemeye devam edecektir. Dünyada tek fikrin olması gibi bir durum olamaz. Bunu istemek muhali istemekle eşdeğerdir. Tek fikirlilik, tek görüşlülük, tek seslilik istibdattır, baskıdır, fıtrata ters gelen bir tutumdur. Koyu baskıcı rejimlerde bile iç konuşmalara kimse engel olamamıştır.  İnsanların olduğu yerde çok sesliliğin olmaması ihtimal dışı… O halde, sağlıklı olanlar, fıtratın dışına çıkmayanlar, iç çatışmaları az olanlar, toplumlarının bu çok sesliliğini yerinde ve normal görmelidirler. Algıların farklılığını hoş karşılamalıdırlar. Algıların değişik oluşunun gerekliliğine o denli sebepler var ki saymakla bitmez; insanın olduğu yerde farklılıklara neden olan kişisel durumlar, aileler, sosyal konumlar, ekonomik şartlar ve daha birçok faktörler mutlaka vardır.

Şaşılası bir durum

Algıların değişkenliği karşısında insanları sağlıklı ve sağlıksız diye kaba bir şekilde ayırıma tabi tutmak hiç de yanlış olmaz. Sağlıklı insan, kendisiyle barışık, doğasından uzaklaşmamış, yeteneklerini fıtrata uygun amaçlarına yönlendiren insan demektir. Herkesi olduğu gibi kabul eder, kendi düşüncesini başkasına dayatmaya kalkmaz, insanların her an hata yapabileceğini bilir, çevresinden çok fazla beklentileri olmaz, güven duygusuna sahip olduğu için hiçbir konuda hiç kimseye bağımlı halde değildir. Ama özellikle ruhsal yönden sağlıksız, bir başka deyişle nevrotik insan, temel güven duygusundan yoksun olduğu için takıntıları olan, dış dünyaya kendi sübjektif penceresinden bakan, davranışlarına özel durumlarını yansıtan ve birçok konularda bağımlı olan insandır. Nevrotikler, kendi düşüncelerine uymayanlara tahammül edemezler. Tek boyutlu oldukları için hoşgörülü de olamazlar. Hayata karşı iyimser değildirler. İyi bir dostluk kuramazlar. Çevreye, birilerine uyumları da eksiktir.

Çevremizde uyumlu, bir başka deyişle dostluk görüntülerinden çok birbirine rakip, küs, düşmanca tutumlar, hatta barbarca davranışlar daha çok dikkatimizi çekiyor. İstenmediği halde öylesine olaylar meydana geliyor ki “Bunlar nasıl oluyor?” diye insanlığımızdan utanır hale geliyoruz. Üstelik insanın kanını donduran olaylar birbirinden uzak, birbirine düşman, din, vatan ve kültür bakımından birbirinin tam karşıtı olan insanlar arasında yalnızca cereyan etmiyor; birçok yönleri ortak olan, hatta uzun bir süre aynı davayı paylaşan kişiler arasında da olabiliyor. Bazen bu gibi olayların tam ortasında kendimizi görebiliyor ve bazen de bu hoş olmayan olaylar burnumuzun tam dibinde cereyan edebiliyor. Sevecen, son derece uysal bir insan aniden patlayıveriyor. Bunlar bizi şaşırtan olaylardır; tarihte de günümüzde de ve günlük yaşantımızda da sıkça rastladıklarımız…

Bunların sebebi nedir? Sözü fazla uzatmadan sebebinin ta bebeklik çağına kadar uzandığının ve hatta bu tür çatışmaların temelinin bebeklikte atıldığının altını, hem kalın çizgiyle çizmek gerekir. Bunu irdelemek belki de bizi yeni bir hoşgörüye, iyimser bir yakınlığa, İbrahimî bir dostluğa, evrensel bir barışa götürebilir. 

Dostluk temelin atıldığı dönem

Nevrotik[3] ile nevrotik olmayan (normal)lerin ihtiyaçları, olaylara bakışları çok farklı olduğu için olaylar karşısında tutumları da farklıdır. Bu iki tip insanın dünyaları da farklıdır. Dolayısıyla bu iki tip insandan birbirinin hoşuna gidecek davranışları beklemek de boşunadır.

Nevrozların temeli, üzülerek söylemek gerekir ki farkına varmadan bebeklik yıllarında atılmış olur.  Bunu irdelemede fayda var.

İnsanları hayatları boyunca ruhsal bozukluğa iten, yani onları nevrotik yapan en yakınlarıdır; canları olan anne ve babaları, saydığı öğretmenleri, sevdiği arkadaşları vs… Nevrotikin en çok güven kaybına uğratan ise anne-babadır, üstelik farkında olmadan. İnsanın kişilik oluşmasının büyük bölümümün tamamlandığı (0-6) yaş döneminde nevrozun temelleri atılır.  Anne fıtratının gereği olan şefkati vermiş olsa bile gereken özgüveni, belki de elinde olmayan sebeplerden ötürü veremeyebilir. Bu onun fıtrat gereği yetişmemiş, kendisiyle barışık olmamış, nevrozlu oluşundan kaynaklanır. İç çatışmaları olan, mutsuz bir anne özgüven denen ruh sağlığını çocuğuna nasıl versin? O verse verse boğuşup durduğu temel endişedir; korku, kaygı, mutsuzluk, tedirginlik, sabırsızlık, daha birçok uygunsuzluklar… Yoksa her anne fıtratı gereği çocuğunu sever, çocuğuna şefkat duyar.

Oysa annenin çocuğuna vermesi gereken çok daha önemli bir şey var; mutluluk, sessizlik, yaşama hazzı, özgüven… “Annenin çocuğuna süt vermesi yeterli değil; buna balı ilave etmesi gerekir”[4] diye söylediği anlamlı özlü sözle ErichFromm,  sütten sevgiyi ve baldan da mutluluğu kast etmektedir. O halde balı, yani mutluluğu verebilmesi için anne her şeyden önce hasta, nevrotik olmaması, mutlu olması gerekir. Mutsuz anne ancak kendisinde olanı verebilir. Mutsuz anneler kadar mutsuz çocuklar! Mutsuz anneden mutlu, ruhsal bütünlüğü tam olan bir çocuğun ortaya çıkması oldukça zordur.

Hiçbir anne çocuğunu bilerek ateşe atmaz; onu derinden etkileyecek, bütün hayatını allak bulak edecek hastalığı aşılamaz. Bu annenin iyi niyetinden hiç kimse de kuşku duymaz. Ama iyi niyet de yeterli olmuyor bazen. Cehennemin yolu da iyi niyet taşlarıyla döşenmiş.  “Hiç kimse bile bile kötü olmaz. Her kötülük bilgi sanılan bir bilgisizlikten ileri gelir.”  diyen bir düşünür ne güzel söylemiştir! Demek iyi niyet adı altında çok büyük kötülükler yapılabiliyor. Buna zekâ düzeyinin düşüklüğünü de eklersek annenin çocuğuna neler yapabileceği az çok tahmin edilebilir.

Despot insanların hayatları incelendiğinde bebeklik yıllarında özgüveni alamadıklarını, ebeveyninden sürekli baskı gördüklerini rahatlıkla söyleyebiliriz. Batıl mezhep kurucularında da özgüven eksikliğini görmek pekâlâ mümkün… Oluşumlar, mezhepler, çığırlar incelenirken psikolojik arka planlarıyla irdelenmesinde yarar var.

Çocuğun ta bebeklik döneminde en çok muhtaç duyduğu şey “temel güven” duygusudur;  bunu verecek olan başta yalnız ve yalnız anne-babalardır, bakıcılardır ve bütünüyle aile ortamıdır. Aynı ailede yaşayan herkesin ilgi derecesine göre çocuğun özgüvenine olumlu ya da olumsuz etkisi vardır. Orada yaşananlar çocuğun ruhsal yapısını olumlu yönde destekliyorsa, temel güven taşları yerine yavaş yavaş konuyor demektir. Çocuğun en çok rahatsız olduğu annesinin kısa süreli de olsa yanından ayrılma halidir. Annenin yokluğuna dayanamaz çocuk; yokluğunu uzun süre hissetse önce derinden sarsılacak olan güven duygusudur. Yetim ve öksüzlerin nasıl bir psikoloji ile büyüyecekleri ise açıktır. İslam’ın yetim haklarını çok titizlikle gözetmesinin esprisi burada yatar.

Çocuk iyi bir gözlemcidir. Söylenenlerden çok söyleyenlerin davranış ve tutumlarına dikkat eder. Muhatabının gözlerinden niyetini, ona dost ve düşman olup olmadığını anlamada hiç zorlanmaz. Çünkü gözler ruh dünyasını ele veren pencerelerdir. Yalan söyleyen insanın sürekli gözlerini kaçırmak istemesinin nedeni bu. Bunun için ebeveyn ya da çocuğun terbiyesiyle yakından ve uzaktan ilgilenen kim varsa, yalan asla söylememeli, şaka yollu da olsa aldatır pozisyonuna düşmemelidir. Doğrusu çocukla bir büyük gibi ilişki kurulmalıdır.

Açıkçası, özgüvenin gelişmesi için çocuk, dış yardıma şiddetle ihtiyaç duyar, yani yakınlığa, kıvanç duygusuna, bakıma, korunmaya, bir güven ortamına, etkinliklerinde özendirmeye, yapıcı disipline ihtiyaç duyar. Bu etkenler var olduğu sürece çocuk, hem kendine, hem başkalarına güvenmeyi içeren “temel güven” duygusunu geliştirecektir.[5] Bu etkenleri doyasıya alan çocuk, hayatı boyunca kendisiyle barışık olduğu gibi, yetişkinliğinde de kusursuz bir kişilik sergileyecektir; artık hayata ve herkese temel güven duygusu içinde bakacaktır, çevresindekilere barış ve dostluk şuaları yayacaktır, kâinata gülecek ve kâinat da bütün varlıklarıyla onun yoluna seferber olacaktır.

Fıtrata uygun telkin

Anne-babanın vereceği özgüven çocuğun garantisidir; bu ona verilecek en değerli servettir ve sağlıklı yarınlar bu büyük mirasın üzerinde kurulacaktır.

Tarihte de özgüveni tam almışların hayatları gözler önündedir. Sırası gelmişken, ebeveynin özellikle annenin attığı tohumların ta yetişkinlikte nasıl ürün verdiklerini günümüzde Asrın Adamı Bediüzzaman’ın sözlerinde, ayrıntılı bir şekilde görmek pekâlâ mümkün: 

 “Ben bu seksen sene ömrümde, seksen bin zatlardan ders aldığım halde, kasem ediyorum ki, en esaslı ve sarsılmaz ve her vakit bana dersini tazeler gibi, merhum validemden aldığım telkinat ve mânevî derslerdir ki, o dersler fıtratımda, adeta maddî vücudumda çekirdekler hükmünde yerleşmiş. Sair derslerimin o çekirdekler üzerine bina edildiğini aynen görüyorum. Demek, bir yaşımdaki fıtratıma ve ruhuma merhum validemin ders ve telkinâtını, şimdi bu seksen yaşımdaki gördüğüm büyük hakikatler içinde birer çekirdek-i esasiye müşahede ediyorum. Ezcümle: Meslek ve meşrebimin dört esasından en mühimi olan şefkat etmek ve Risale-i Nur'un da en büyük hakikati olan acımak ve merhamet etmeyi, o validemin şefkatli fiil ve halinden ve o mânevî derslerinden aldığımı yakînen görüyorum.”[6]

İşte bunun gibi “temel güven” duygusunu tam alamayan çocuk, hayata vereceği çok fazla bir şeyi yoktur.  Annenin ona verdiği şefkat de etkisiz kalır. Çünkü bilinçsizce şefkati verirken, asıl ihtiyaç duyduğu manevî telkinlerden, mutluluk şualarından, temel güven duygusundan mahrum bırakmıştır. İstemeyerek de olsa ona aşıladığı ne yazık ki “temel endişe” duygusudur.  Çocuk bu duygusunu önce en yakınlarına, sonra derece derece çevresindekilere, dünyaya, kâinatın bütün varlıklarına yansıtır. Kuşku ve güvensizlik onun yaydığı tek şeydir.

Ama bu onu ciddi rahatsız eder; içinde çatışmalar yaşatır. Kurtulmak için çarelere başvurur, daha doğrusu bu çatışmaların acılarından kaçmayı dener. Bir takım savunmalara başvurur. Oysa her savunma başvurulan sağlıksız çaredir,  bir süreliğine sağaltıcı etkileri de olsa bir anlamda öteye beriye vurmalardır. Sağlıksız bir durumu ortadan kaldırmak için başvurduğu savunmalar ruhsal bozukluğunu böylece daha derinlere indirir. Çocuk bu kısır döngüsünü hayatının ileri safhalarına taşımak durumunda kalır.

Oysa anne çocuğunu şartsız sever; çünkü şefkat karşılıksız, saf sevgidir ve karşılıksız sevgiyi, yani şefkati yalnız anneler gösterebilir; babalar bile bu şefkati hakkıyla veremez. Bu böyle olmasına rağmen, özellikle annede görülen bir kusur istenmese de çocuğunun ruh dünyasına yansımada da gecikme olmaz. Annenin çocuğuna vereceği en değerli manevi gıdası ise çocuğun en çok ihtiyaç duyduğu şefkat, karşılıksız sevgidir, fıtratıyla ilgili telkindir, güven duygusunu sağlam temele oturtan imandır. Şefkat bütün kâinatın özünde var. Allah’ın da insanı yaratması karşılıksızdır; beslemesi, yaşatması, ihtiyaçlarını gidermesi… Kâinatın yaratılması Rahim ve Rahman sıfatlarının bir tezahürü…  Bozulmamış insanın konumu da bunu gerektirir. Fıtrat dini olan İslam da insana kazandırmak istediği bu vasıftır. Fıtrat, yani doğallık, yani davranışlarımızı fıtrata uygun düzenlemek arzu edilen bir düzeydir.   

Özgüvenden mahrum ailelerde ve depresif annelerin korumasında yetişen çocukların kuracakları dünya düzeninin de erdem olarak kabul ettiğimiz karşılıksız sevgi, özveri ve barışı simgeleyen dostluk kavramının hakkıyla yerleşmesinden mahrum bir düzen olması kaçınılmaz. Bu çocuklar içlerinde henüz barışı sağlamış değil ki başkalarına, başka şeylere, nesnelere, topyekûn dünyaya ve kâinata yar olabilsinler. Bu halde çevreye nasıl dost olabilirler, nasıl hoşgörü ile bakabilirler? Bu çocuklar İbrahimî dostluk içinde dostluk medeniyetini nasıl inşa edebilirler?

Ebeveyn neyse çocuğu da o

Bu aşamada, vurgu yapılması gereken bir konuya geçmenin sanırım tam yeridir. Denilebilir ki anne-babada olan her şey olduğu gibi çocuğa geçer. Anne-baba ne ise çocuğu da odur. Böylelikle ebeveynden alınan ne varsa kuşaklar sonrasına aktarılabilmektedir. 

Kazara biri çıkıp verilen terbiyenin olumsuzluğundan söz etmemesi halinde, yanlışın her zaman doğru zannıyla alkışlanıp durması, ortaya çıkan yıkımlara da kader deyip olumsuzlukların bir türlü önüne geçilememesi ayrı bir eğitim kusuru. Pedagojiden mahrum bir şekilde şekillenen bebeklik döneminde öğrenilen yanlışlar, kazanılan alışkanlıklar, ortaya çıkan ruhsal bozukluklar, gökyüzünden inmiş değiller ki bizim kaderimize kazınmış olsunlar. Onlara bulaşmamak her zaman elimizdedir.

Özgüveni olmayan bir çocuğun hayatına yansıtacağı endişedir, kuşkudur, güvensizliktir. Çocuk bebeklikte ne almışsa yetişkinliğe taşıyacağı da odur. Çevremiz, belki de işin başında masum ama elinde olmadan yaralanan bu kusurlu insanlarla doludur. Çevremizi bu haliyle tanımak ve benimsemek zorundayız. Bebeklikten taşınılan bu ruhsal bozuklukların bolca çevremizde olduğunu gördükten sonra, kusursuz bir insanı aramanın yersizliğini söylemeye gerek var mı? Dostluk bazına indirdiğimizde ideal bir dost bulmak muhal gibidir. Sıradan edindiğimiz bir dosttan çok büyük beklentiler içine girmek, olmayanı istemek gibidir.

Yetişkinler, çocukluklarının mirasına oturmuştur. İyi bir çocukluk geçirmemişlerden dört dörtlük bir yetişkinlik dönemi beklemek ne denli doğru? Çocukluk döneminden yetişkinliğe taşınılan kusurlar bir toplumda daha da yıkıcı olabilir. Bildiklerini ya da etkilerinden kurtulamadıkları tutumlarını çevrelerine dayatmaları halinde yıkım daha da yaygın hale gelmiş olur. Bu hal dinden uzak kitlelerde olduğu gibi dindar çevrelerde de aynı katılık ve şiddette kendini gösterebilmektedir. Hatta ortak noktaları bir hayli olan dava dostları arasındaki anlaşmazlıklar, daha vahim sonuçlar verebilir. Birlik ve beraberlik içinde aynı davayı paylaşan dava dostlarının, çıkan küçük bir pürüzden zıt kutuplarda yer alıp birbirine düşman kesilmeleri ise normal bir mantıkla çözülecek bir hal değildir. Bunların özgeçmişlerini hesaba katmadan haklarında hüküm vermeye kalkışmak doğruyu hiçbir zaman yansıtmayacaktır.

Müsamahalı bakış ancak davranışların psikolojik arka planını ve temelini hesaba katmakla mümkün.  Çok sevdiğimiz bir dosttan kişiliğine yakışmayan davranışı her an beklemek, bu psikolojik olgunluğun bir gereğidir. Hoşumuza gitmeyen bir davranışı, bilinçli olarak bize karşı kurgulamadığı halde, çocukluk döneminin henüz tedavi edemediği takıntısından kaynaklanmış olabilme ihtimalini göz ardı etmek, yanlışa yanlışla karşılık vermek demek değil mi? İşte iyi dost, bunu görebildiği için hoşgörülü olabilendir.

Aynı davayı paylaşanların ve ortak fikir etrafında dost olanların en çok dikkat edecekleri husus budur. Dostlukları uzun soluklu olabilmesi için, önce bu temel kültüre sahip olmaları, her davranışın gerisinde psikolojik bir arka planın olduğunu iyice bilmeleri gerekir. Ani ortaya çıkan bir davranışın psikolojik sorgusu yapılmadan kesilecek ceza haksızlıktır. Dostumuzu bir kalemde silme kolayına kaçamayız. Oysa bu dostla nice ortak noktalarımız var. Yalnız bir noktanın ihlali durumunda yıkılan dostluklar zaten çıkara dayanan dostluklardan başka değil. Çıkarı ön planda tutan dostların birbirinden beklentileri de çoktur. Acaba bu, gerçeği ne denli yansıtabilir? 

Kusursuz dost var mı?

Kur’an, çok değişik yerlerde gündeme getirdiği “Allahtan başka size ne bir dost ne de bir yardımcı vardır”[7] ayetiyle aslında bize dünyada mutlak güzel, mutlak iyilik ve mutlak hayrın olamayacağını, dünyada özellikle dost kavramında kusursuzluğu aramanın yersizliğini ihtar ediyor. Kusursuz dost yalnız ve yalnız Allah’tır; gerçek yardımcı da O’dur. Bundan şöyle bir sonuç da çıkarabiliriz: Eksik, kusurlu, gelişimsiz, depresif, zaafları olan insanlardan hatasız bir dost aramak, yani ideal bir dost bulmak mümkün görülmemektedir. “Dost istersen Allah yeter. Evet, O dost ise her şey dosttur.”[8]diye çerçevelenmesini hak eden bu söz, gerçek dostun ancak bizi yaratan Allah’ın olabileceğini ve O’na dost olana her varlığın dost olacağını vurgulaması da kendi türümüzden dostlara bağımlı hale gelmemizin doğru olmadığını göstermektedir. Hz. Peygamberimiz bile “Bu dünyada bir dost edinseydim Ebubekir’i dost edinirdim” diye söylediği hadisiyle dost konusundaki zaaflarımıza ışık tutmaktadır. 

“Heyhât! Âlemin her halinde hayr-ı mahz olamaz“[9] kaidesine göre, katıksız hayır ve iyilik var mıdır? Baştan aşağıkusurlarla dolu olan bizim, bu dünyada her konuda olduğu gibi dost konusunda da mükemmeli istemek bir ütopyadır, muhali istemektir. Mükemmel dost aramak aslında bir takıntıdır; hastaların, ruhsal açıdan sıkıntılı olanların, nevrozların takıntısı. 

Kusursuz bir dostu kim arar? Doğrusu, ancak nevrotik bir insan kusursuz bir dostun peşinden koşup durur. Bu da olamayacağına göre nevrotik insan dostsuz kalmaya mahkûmdur.

Nevrotik ihtiyaçlar katıdır. Temel kaygısı olan nevrotiklere bir şeyi beğendirmek çok zor. İşte bu yüzden temel endişeleri baskın olanlar kolay kolay birini dost edinemezler, birini sevemezler. Kendilerinde olmayan özellikleri başkalarında aramaya kalkarlar. Bir dosttan beklentileri o denli çoktur ki hoşuna gitmediği yalnızca bir kusura bile tahammülleri yoktur. Nevrotiklerempati de kuramaz.

İşte ta bebeklikten kazanılan “temel güven” yoksunluğu, yetişkin çağlarda uyumsuzluğa sebep olarak, sosyalleşmeye, bir arada yaşamaya, hayata hoşgörü ile bakmaya, hangi şartlarda olursa olsun insanlara ısınmaya engeldir. “Temel güven” duygusundan mahrum olan, kendi iç çatışmalarına o denli yoğunlaşmıştır ki başkalarının isteklerinin farkında bile değildir. Küçük kusurlar gözünde çok büyüktür. Bu kusurlar için mazeret de kabul etmez. Kafasına takılan nesneler bile onun için kocaman birer kâbustur. Hayat onun için çekilmezdir.

Sırası gelmişken, annesinden sağlam bir güven duygusu kazanan, Asrın Adamı Bediüzzaman’ın hayatından kendi kişiliğine yaraşır bir uygulamadan söz etmek yerinde olur. Bir beldenin müftüsü sürekli aleyhinde konuşuyordu. Bundan bilgilendirilen Bediüzzaman’ın tepkisi son derece ilginçti. Bediüzzaman, müftünün aleyhte konuşmalarının dine karşı değil de şahıslara yönelik olduğunu, kendisi dâhil şahısların da hatadan korunmuş olmadığını söyleyerek, kendisine sürekli selam göndererek iltifatta bulunmuştu. Bu selamlardan sonradır ki müftü sesini kesip dost hale gelmişti.[10] Hatasız insan olamayacağına göre, doğru olan, müftünün de hata yapabileceğini kabullenmek değil mi? Kaldı ki onu sürekli kışkırtan ve bu kanıyı beslemesine sebep olan çok kusurlu bir şahsın ya da şahısların olmadığı ne malum?

Yeniden doğum

İnsan hayatında çocukluk döneminin son derece önemli olduğunu az çok anladıktan sonra, fıtrata uygun, pedagojik bir terbiyeden geçmeyenlerin sonraki hayatlarında hangi zorluklarla karşılaştığını, iç dünyasında geçirdiği travmalarını, insanlar içinde oldukları halde nasıl yabancılaştıklarını ve sonuçta ne tür acılarla boğuştuklarını ele alıp özlü de olsa irdelemek, insanları tanımak ve onlarla güzel ilişki kurmak noktasında önemlidir. Bu yol, artık bundan sonra bir bakıma kendimizi, dünyayı ve bizi yaratanı tanımanın da yoludur.

Sevgi, şefkat ve birtakım manevi telkinlerle çocuklukta güvenlik duygusunu alamayanlar ister istemez temel endişe denilen karamsarlık duygularının sarmalına düşerler. Oysa çocuğun bütün isteklerini temin edecek ve korkularını giderecek bir güce, bir dayanağa ihtiyacı vardır. Hayatta her an değişik olaylar karşısındadır. Sağlıksız da olsa bu olaylar karşısında bir tutum sergilemek zorundadır. Böyle bir aşamadan sonra çocukta yavaş yavaş normal kişiliğin dışında ideal kişiliğin temelleri atılmaya başlar. Bu, normal yolun dışında elde edilen sağlıklı olmayan bir kişiliktir. Temel endişe sonucunda oluşan bu sağlıksız kişilik, beraberinde birtakım sorunları getirir. Bunlardan en önemlisi yabancı bir unsur olarak “Ben değersizim, ben suçluyum, beni kimse sevmiyor” diye benliğine kök salan değersizlik duygusudur. Zamanla bu da öz nefrete dönüşür; kendinden de soğur. Kendinden nefret eden başkasına karşı hoşgörülü olması mümkün mü?  Böylece çok yönlü bir güven sarsılması gündeme gelir. Bu o denli sessiz olur ki ne anne-babanın ne de çevrenin haberi olabilir. Kendi haline terk edildiğinde de rahatsız edici duygular onu baştanbaşa sarar. Çocuğun bu duygularla yaşaması elbette zordur.

İşte bu aşamada, çocuk ya da yetişkin bu acılardan kurtulmak için, tutunacağı bir dalı olmadığı, yani güvenlik duygusunu yitirdiği için savunma mekanizmalarına sığınmak zorundadır. Eğer kendini değersiz olarak görüyorsa, “ben öyle bir insan olmalıyım ki herkes beni sevsin, bana saygı duysun” diyerek, kendine saygı uyandıracak bir avutma yolu seçecektir. Bu yolda savunmalar, sağlıklı yolun dışında geliştirdiği çareler ve dinmeyen acılar onu bekler. Gelişimin sağlıksız yolu olan savunmalarla birlikte belki de hayatın sonuna kadar etkisinden kurtulamayacağı gurur sisteminin tuzağına da düşer. Çok yönlü ortaya çıkacak gururunun tatminini, ruhsal hastalıklarının bir çaresi olarak görmeye başlamak zorundadır.

Oysa gurur, başlı başına bir hastalıktır; insanın doğal gelişimin önünde en büyük engeldir. Gururun öylesine bir yapısı vardır ki aynı anda kişi hem kendinden nefret eder hem de savunma bağlamında kendini üstün görür. Böylece fıtrattan, yani doğallıktan o denli uzaklaşır ki asıl kişiliği örtük kalır, ortaya bir türlü çıkamaz. Hayatın her karesinde kendini gösteren, yapay, ideal kişiliktir. Asıl olması, fıtrata uygun gelişmesi gereken ve bize faydası dokunacak kişilik, savunmalarla insanın giriştiği amansız mücadelede çok silik kalır; doğrusu neredeyse unutulmuş olur.

Ama insanın bir de gündelik karşısında çıkan olaylara karşı takınacağı kişiliği, bir üçüncü kişiliği de var. İdeal kişilik, yani ikinci kişilik olan bu gündelik ortaya çıkan kişilik arasında da çatışmalar olur. Böylece insan, kendini temeli çocuklukta atılan onulmaz acıların, streslerin ve amansız savaşların içinde bulur. İçin için ağlamalar ve dökülen gözyaşları ümitsizliği gidermeye yetmez. Belki de iç çatışmalar yüzünden başını kaşıyacak zaman da bulamaz. Böylelikle yeni terapik bir yol ya da hakiki iman gibi manevi bir güç almadan devam edecek hayat, kısır bir döngü içinde sürüp gider. Böyle bir kişilik sahibi insana, belki derin bir farkındalıktan, çok yönlü bir terapiden ya da hakiki imanın vereceği bir doyumdan sonra ancak normal bir gelişim, doğal gelişim yolunun kapıları aralanabilir.

Tam bu aşamada yabancılaşma devreye girer. İnsan kendinden, başkalarından, kalabalıklardan tiksinmeye başlar. Asıl olması gereken gerçek kişilik, sonradan oluşan ideal ve güncel kişiliklerin gerisinde kalır. Yabancılaşan insan suçlamaları da gündeme taşır. Kendini suçlayacağı gibi başkalarını da suçlar. İnsanlarla ilişkilerinde elbette aksaklıkları çoktur. Çevresini düşman görür. Varlıklara, nesnelere karşı da soğuk durur, kâinat bütünüyle ona yabancılaşır. Çektiği acıları dünyaya gelişine, başkalarının ona karşı takındığı tavra ve hatta varoluşa bağladığı için, kimseyle arkadaşlık, dostluk kurma yolunu deneme girişimine de sıcak bakmaz. Artık onun için dünya dost değil, düşman dünyadır. Ona göre dünya acılarla dolu bir cenderedir, bir zindan, vahşilerin kıyasıya vuruştuğu bir arena…

Böyle bir algıda olan insan için ahlaki değerlerin de bir hükmü yoktur. Ahlak sonuçlarla ilgilendiğinden ahlakın katı yapıları da böylesi nevrotik, ruhsalı bozuk insanlara bir şey veremez. Çünkü bu insanın güven duygusu temelden sarsılmıştır; ahlakî yapıyı içinde oturtacak bir yeri yoktur. Bazen ahlak bu gibilere bir şey vermediği gibi nevrotik yapının daha da derinleşmesine neden olabilir. Çok ahlaklı gözükse de onun bu hali nevrotik yapısından, takıntısından kaynaklandığından bir değer ifade etmez. İşte bu bağlamdainsanları anlayabilmenin tek yolu, davranışları değil, davranışların arka planındaki psikolojik duruma bakmaktır. Acaba davranışların nedenleri nelerdir? Böyle bir araştırma yapmadan verilecek hükümlerde ne denli isabet edilebileceği de belirsizdir. Oysa yalnızca sonuçları yargılamak haksızlıktır.

Toplumumuz çoklarınca fark edilmeyen ruhsal bozukluklarla yaralı. Hiç olmazsa bu durumların farkında olanların, ellerinde olmadığı halde saplandıkları bu sorunlu davranışların cezasını hemen vermeye kalkışmamış olsalar; bu gibileri mazur görüp ilişkileri daha sempatik hale getirebilseler!

Bir merkezi çatışmadan daha söz eder Karen Horney. Gerçek kişiliğin içine aldığı sağlıklı güçlerin toplamıyla nevrotik yıkıcı güçlerin toplamı, yani ideal kişilik[11] arasındaki iç ruhsal çatışma. Bu merkezi çatışma temel çatışmalardan daha ağır seyreder. Merkezi çatışma olarak nitelenen bu çatışma, belli bir aşamadan sonra bu noktaya gelindiği için bir bakıma iyidir. Belki de ilk kez sağlıklı gelişme ile sağlıksız durum karşı karşıyadır. Arap saçı gibi birbirine geçmiş karmaşa ortadan kalkmıştır. Saflar netleşmiş, çözüm iki alternatife inmiştir; bir tarafta gerçek benin diğer tarafta ideal benin güçleri. Üstelik bir farkındalık yakalanmıştır. Doğrusu bu bir iyileşme belirtisidir. Zaten belki de yıllarca edinilen zor deneyimlerle bir tercih aşamasına da gelinmiştir. İşte bu kendine geliş asıl benliğin, sağlıklı benliğin de ortaya çıkmasına sebeptir. Bu aynı zamanda bir terapi yöntemidir. Asıl benliğe, fıtrata dönüş olan bu sağaltım, yabancılaşmanın da ortadan kalkması demektir.

Nevrotik insanlar için bu durum, gerçekten yeni bir doğumdur. Yitik gerçek benliklerinin yeniden hayata kazandırılması…  Elbette bu bir kendine dönüştür. Fıtratı yaşamaya adım atmaktır. Hakiki dindarlık denilen ve huzur noktasında arzulanan şey de bu olgudur; Allah’a yaklaşmanın güzel halidir. Allah, şahdamarımızdan daha yakındır bize. Biz Allah’a yakın olduğumuz ölçüde fıtrata da yakın oluruz.  Başka bir deyişle fıtrata uygun terbiyeden geçtiğimiz, fıtratı ayrıntılarıyla ortaya koyduğumuz ölçüde Allah’a yakınlaşmış oluruz. Mutluluğumuz da bu nispette artar. Biz mutlu oldukça diğer insanlara da, kâinatta olan diğer varlıklara da bu güzel duygumuz yansır. Düşman olan dünya artık bizim sevimli, cennetimsi, dost dünyamız olur.

Dostlukta fıtratı yakalamak

İnsan elbette dünyaya acı çekmek için gelmemiştir. Dünya onun için bir işkence aşaması değildir. Tam aksine dünya,  doğuştan getirdiğimiz zenginliklerin alıp olasıya geliştikleri bir süreçtir. Sahip olduğumuz potansiyelimizin gayretimiz nispetinde açılımının sağlandığı bir yerdir. Eğer, dölyatağından, bebeklikten, gençlikten ta yetişkinliğe kadar her dönemde fıtrata uygun hareket etmişsek, bizi bekleyen koca mutluluktur, cennetimsi dünyadır. Yok, fıtratın dışına çıktığımızda ise bizi bekleyecek olan zindandan başkası olamaz.

Nedir bu fıtrat?  İbni Manzur’a göre "Allah Teâlâ'nın mahlûkatını kendisini bilip tanıyacak ve idrak edecek bir hal, bir kabiliyet üzere yaratmasıdır.”[12] Allah’ı tanıma, bilme yeteneğinin fıtrata uygun bir şekilde kullanılmasıdır. İslam dini de bunun gerçekleşmesi için insanlığa gelmiştir. İnsan, rahatı yakalamak isterse gelişimini buna göre ayarlaması gerekir. Bu, kendisinin diğer insanlar ve kâinatın bütün varlıklarıyla barışık olması için, sonunda mutlu bir hayat sürdürmesi için geniş bir caddedir. Aksine, Kur’an’ın gösterdiği yolun dışında bir sürü iç çatışmaların içine düşmesi an meselesidir. Kur’an “Sen Hakka yönelerek kendini Allah'ın insanlara yaratılışta verdiği dine ver. Zira Allah'ın yaratmasında değişme olmaz. İşte dosdoğru din budur, fakat insanların çoğu bilmezler."[13]diye ferman eder. Din, insanın doğallığını ortaya koymayı hedefler. Kendi kendine dost eder. Ayet şimdiye kadar işaret edilenlerin hem bir özetidir hem de çok geniş kapsamlı bilgi hazinesidir. Daha genişçe açıklanabilmesi için iyi bir psikoloji ve antropoloji bilgisinin gerektiğini vurgulamada da yarar var. Gerçek din fıtrattır; fıtrat kanunlarının dışına çıkmamaktır.

Fıtratın insanda bir maddi ve bir de manevi boyutu vardır. Tıbbın gereğine göre hareket edilmediğinde tansiyon, kolesterol, kan şekeri gibi değerler alır başını giderse biyolojik referansların altüst olmasıyla beden hastalandığı gibi, duyguların dengesi bozulduğu takdirde de manevi hayat, ruhsal kesim perişan olur. Din bu iki boyutlu fıtratı ifrat ve tefritten koruyan tek kurum. Din, yabancılaşmaya karşı da bir kalkan, bir koruyucu. İnsan fıtratta kalıyorsa, fıtratın dışına çıkmıyorsa, fıtrata uygun yeteneklerini çalıştırıyorsa -ki din de bunu sağlamaya çalışmaktadır- sağlıklı insan demektir. Ateizm fıtrattan sapmadır. Her günah, küçük olsun büyük olsun, fıtratın gereğini yerine getirmemektir; insanın beyaz sayfasına bir kara lekedir.

“Emredildiğin gibi dosdoğru ol”[14] Kur’an’ın kutsal emri gereğince Hz. Peygamberimiz fıtrat dinini bütün boyutlarıyla yaşayan büyük rehber. Sahabeler de ruhsal yönden onun en sağlıklı mucize toplumudur.  Asr-ı Saadet, nevrotik anlamda iç çatışmaların en az ve dostlukların da en geniş anlamıyla yaşandığı altın bir dönem. Her sahabenin yüce Peygamberin kontrolünde hakiki imanın terapisinden geçmiş olduğunu söylemek yanlış olmaz. 

Sonuç

Bütün iç çatışmaların ve bunların verdiği acıların az da olsa giderilmesi için otomatik olarak devreye giren savunma mekanizmalarının nedeni, çocukta olsun yetişkinde olsun, güven duygusunun yeterince olmamasıdır. Oysa insan sağlam bir dayanağı olmadan dünyada yapıp başaracağı fazla bir şeyi olmadığı gibi mutluluk noktasında da gün yüzü göremez. Güveni sağlayan dayanak insanın en büyük ihtiyacıdır

Asrın Adamı Bediüzzaman, bu büyük ihtiyacı ve bu ihtiyacın gerekliliğini, insanın fıtratı ve iman bağlamında çok güzel bir şekilde özetler: “Ey insan! Senin nokta-i istinadın ancak ve ancak Allah'a olan imandır. Ruhuna, vicdanına nokta-iistimdat ise ancak âhirete olan imandır. Binaenaleyh, bu her iki noktadan haberi olmayan bir insanın kalbi, ruhu tevahhuş eder, vicdanı daima muazzep olur. Lâkin, birinci noktaya istinad ve ikincisinden de istimdat eden adam, kalben ve ruhen pek çok zevk ve lezzetleri, ünsiyetleri hisseder ki, hem mütesellî, hem vicdanı mutmain olur.”[15] Nokta-i istinat ve nokta-i istimdat, insanın güven duygusunu pekiştiren iki kuvvet. Bu iki dayanağı bulan en büyük gücü bulmuştur. Bu gücü bulan da hayatta karşılaşacağı bütün korkuların üstesinden rahatlıkla gelebilir. Yine Bediüzzaman’ın “İmân hem nurdur, hem kuvvettir. Evet, hakiki imânı elde eden adam, kâinata meydan okuyabilir ve imânın kuvvetine göre, hâdisâtıntazyikâtından kurtulabilir”[16] diyesöylediği insanın imanla güce erişeceğine vurgu yapan sözü de son derece ilginçtir.

Hakiki iman en büyük terapidir aslında. Dolayısıyla imandan kaynaklanan güven duygusu fıtratın bir gereğidir. Güven duygusu bütün duyguların da dengede olmasının temelini oluşturur. Böyle bir güvenden mahrum olan, fıtrata uygun gelişimden de uzaktır. Bedenen sağlıklı görünse de ruhen ve manen hastadır. Sevgiden yoksundur. Korkular onu çepeçevre kuşatmıştır. Çevresinden kuşkuludur. Kusurların sarmalı içinde olmasına rağmen kusursuz dost aradığı için gönlüne göre asla bir dost, bir dert ortağı bulamaz. Burnundan kıl aldırmadığı halde acılar içindedir; ya birine hükmetmek ister ya da sığınacağı birini aramaktadır. Duyguları dengede olmadığı için her an beklenmedik davranışlar sergileyebilir.

Yüce Peygamberimiz bütün duygularının dengede olduğu “Sırat-ı Mustakım” dadır. “Emredildiğin gibi dosdoğru ol!” fıtratın zirve olgusunun tek muhatabıdır. Bizim de tek amacımız, işte bu fıtratı yakalamaya çalışmak, iç doğamızı ve fıtratımızı açmaktır; gelişimimizin önündeki engelleri kaldırmaktır. Bu ise kendimizi tanımaktan, bilmekten geçer. Bunu teyit eden “Kim kendini bilirse Allah’ı da bilir” diye Peygamberimizin hadisi belki de şimdiye dek yazılanların bir özetini vermektedir.

Kendini bilmenin gerekliliği üzerinde yalnızca Kur’an ve onun indirildiği Yüce Peygamberimiz durmamıştır; diğer bazı filozof ve mistikler de durmuşlardır. Nitekim bu manada Uzak Doğu’dan bir mistik, “İnsanın kendini bulması Allah’ı bulması demektir.” demiştir. Ünlü filozof Sokrat da “Kendini bil kendini!” diyerek, insan özünün bilinmesinin ne kadar önemli olduğuna dikkat çekmiştir.

İyi dostun kendini bilmekten geçtiğini söylemekle dostluğun da bununla yakından ilişkili olduğuna vurgu yapmanın yerinde olacağını sanıyoruz. İyi dostluğun temelinde özgüven, yani kimseden yüksek beklenti içinde olmamak yatar.  İyi dost, olana razıdır, yani olması gerekene, hayalinde canlandırdığına değil. Hayalleri peşinde olanların nevrotik, ruhsal yönden hastalıklı olduklarını Karen Horney söyler.[17] Nevrotikler ya birine hayran olurlar ya da birilerinin kendine hayran olmasını isterler. Bunların arzuları çoğunlukla ya tefrittedir ya da ifratta… Oysa normal insan olana razı olduğu için her şeye hoşgörüyle bakar. Birini severken tutkulu değil, her an bu sevgiyi kaybedebileceğini düşünerek sever; birine dost olurken de yüksek bir beklenti içine girerek değil, her an onun hata yapabileceğini var sayarak, bir çıkar gözetmeyerek dostluk elini uzatır.

Bu takdirde hakiki dost, bencillik anlamında değil, önce kendini sevmesi ve kendini dost bilmesidir. Kendiyle dost olan herkesle de dost olur. Dost edineceklerinden çok büyük beklentileri yoktur. Yalnızca belli kişilerle değil, herkesle dost olur, dostları arasında ayırım yapmaz. Hatta kendisinden kimseye zarar gelmeyeceğine dikkat çekerek dostluğunu bütün varlıklara ilan eder bir hali yaşar.  Zaten kendi kendiyle dost ve barışık olan yüksek bir çekim kuvvetine de sahiptir. O istemediği halde herkes ona koşar; etrafını sevgi haleleri sarar.

Böyle olunca, herkese düşen, başkalarının dostluğunu nevrotik, tutkulu kazanma yerine, kendine olan dostluğu sağlam temeller üzerine oturtmaktır. Bu da yukarıda vurgulandığı gibi doğal gelişimin, yani fıtrata uygun gelişimin, ruhsal gelişimin yoluna girmekle mümkün. Hakiki bir imanın kazandırdığı, dinin de vermek istediği şey budur. Hakiki dost, bütün ümidin bağlanacağı tek yardımcı Allah’tır. Israrla kusursuz dostları fenerle aramaya kalkışmak, bir bakıma, her şeyi bütün ayrıntısına varıncaya kadar yaratan ve her ihtiyacı gözeten Allah’a rağmen, birilerinden yardım dilemek, yabancılaşmak demektir.  Bu ise çok su götürür.

 

 

[1]Nursî,  Bediüzzaman Said(1992), Mektubat, 26.Mektup, Üçüncü mesele, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul. 

[2] Nursî, Bediüzzaman Said (1999), Münâzarat, s.36, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.

[3]Nevrotik insan akılsız, kendini taşıyamayacak ruh dengesi bozulmuş insan değildir. Diğer normal insanlar gibi hareket etmektedir. Hatta bu insan son derece başarılı da olabilir; iyi bir yazardır, zengindir, makam sahibidir. Birçok üstün zekâlı insanlar nevrotiktir. Nevrotik çok fedakâr da olabilir. Şu farkla ki, nevrotik, yaptığı şeyleri, erdem olarak kabul ettiği eylemlerini kendini rahata kavuşturmak, iç çatışmalarını yatıştırmak için yapmaktadır. Dolayısıyla nevrotik insanın davranışı –yönü topluma dönük de olsa- dolaysız kendini ilgilendirmektedir. Nevrotik çok büyük güven kaybı içindedir.  

[4]Formm, Erich, Seme sanatı.

[5]Horney, Karen (1996), Nevrozlar ve İnsan Gelişimi, Ter: Selçuk Budak, Öteki Yayınevi, Emel Matbaası, Ankara.

[6] Nursî, Bediüzzaman Said (1994), Lem’lar/24. Lem’a, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.

[7] Kur’an, Bakara/107-120-165- Secde/4, Ahzap/7, En’am/70-71.

[8] Nursî, Bediüzzaman Said(2007), Mektubat/23. Mektup, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.

[9] Nursî, Bediüzzaman Said (1999), Münazarat, s:77, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.

[10] Zübeyir Gündüzalp Notları (2011), Üstadım Bediüzzaman, s:415, Haz: Ömer Çiçek (Yirmiyedi), İttihat Yayıncılık, İstanbul.

[11] İdeal kişilik: Kendini kendi ortaya çıkardığı ideal imajıyla özdeşleştiren nevrotik bireyin, gerçekten de olduğuna inandığı kusursuz ve yüceltilmiş kişilik.

[12]İbnManzur, Lisânü’l-Arap, Beyrut.

[13] Kur’an, Rum/30.

[14] Kur’an, Hud/112.

[15] Nursî, Bediüzzaman Said (1997), Şualar, 29.Lem’adan 2.Bab s:652, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.

[16] Nursî, Bediüzzaman Said (1997), Sözler, 23.Söz, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.

[17]Horney, Karen(1996), Nevrozlar ve İnsan Gelişimi, Ter: Selçuk Budak, Öteki Yayınevi, Emel Matbaası, Ankara.

1. Hz. İbrahim ve Dostluk Sempozyumu, Risale Akademi, Bilimsel Etkinlikler Serisi: 11, s. 125-146, 22-24 Mart 2013 

popüler cevapdünya atlası