Dördüncü Meselenin Şerhi Olarak Kastamonu Lahikası

Eklenme Tarihi: 03 Ağustos 2015 | Güncelleme Tarihi: 23 Ocak 2017

 

Harran Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Atilla Yargıcı’nın Kastamonu Lahikası Sempozyumu tebliğidir

Dördüncü Meselenin Şerhi Olarak Kastamonu Lahikası

Giriş

Asay-ı Musa isimli eserdeki Dördüncü Mesele, kendisi dördüncü mesele olmasına rağmen, hayatta bizim için “ en birinci olan meselenin” önemine vurgu yapmaktadır. Bediüzzaman’ın talebeleri Üstadlarına bir soru soruyorlar. Soru 1939 yılında başlayıp 1945 yılında ABD’nin japonya’ya iki atom bombası atarak 280 bin insanın ölümüne sebep olması sonrasında Japonya’nın teslim olmasıyla biten ve 40 milyon insanın ölümüne yol açan İkinci Dünya savaşı münasebetiyle soruluyor. Said Nursi, ikinci dünya savaşının başlamasından bitişine kadar böyle bir savaşla hiç ilgilenmemiş, merak etmemiş, herkesin camiyi ve cemaati bırakıp radyo başına koştuğu bir zamanda o bu konuyu gündemine almamıştır. Asa-yı Musa’da Dördüncü Mesele’nin zikredildiği yerdeki bir dipnota göre 1946 yılına gelindiğinde bile bu konuyla hiç ilgilenmediği anlaşılıyor. Hatta 13 sene de geçme yine merak etmeyeceğini bildirmektedir. Bunu merak eden Üstadın talebeleri niçin islamın mukadderatı ile de alakalı olan böyle dehşetli bir savaşı merak edip ilgilenmediğini, bundan daha büyük bir mesele olup olmadığını sorarlar.

Bediüzzaman, bir dava adamı. İslam ve iman davasının son savunucusu. Bu yüzden dert edindiği davaya hizmet etmekten başka gözü hiçbir şeyi görmüyor, kulağı hiçbir şeyi duymuyor. Laiklik adı altında dinsizliğin yayılmaya çalışıldığı bir ülkede yaşıyor. Milli Eğitimde okutulan derslerde dinsizlik dersleri veriliyor. Fen ve dinsiz felsefe kol kola girmiş, omuz omuza vermiş bilim adı altında dinsizlik ve inançsızlığı aşılıyor. imansız, gününü gün eden, hedonist, yani kendi zevkine düşkün, maddi lezzetlerden başka gözü bir şey görmeyen, helal haram ayırımı yapmayan bir gençlik yetiştiriliyor. Üstelik tek parti istibdadı var. Diktatörlük var. Dindarlara göç açtırılmıyor, bir faaliyet yapmalarına izin verilmiyor. Böyle bir ortamda iken Nursi’nin kendisine tevdi edilen misyon nedeniyle başka şeyle ilgilenmesi, uğraşması boşa kürek çekmek demek. Dünya siyasetine yön vermek mümkün değil. Savaşı durdurmak imkansız. Ve ilgilenmenin büyük riskleri var. İşte bu atmosferde Nursi, odaklanmış olduğu davayı ön plana çıkarıyor ve bizim için, biz Müslümanlar için çok önemli bakış açıları, prensipler ortaya koyuyor. Bediüzzaman’ın dördüncü mesele ve onun ağırlıklı olarak Kastamonu lahikasında kısmen de Emirdağ Lahikasındaki şerhlerinde ortaya koyduğu kalp hayatından toplumsal ve siyasal hayata kadar koymuş olduğu prensipleri şöylece sıralayabiliriz.

1.Ömür sermayesinin azlığı, lüzumlu işlerin çokluğu: Materyalizmin yaralarını sarma misyonu

Bediüzzaman kendisine dünya siyasetinden neden uzak kaldığı ile ilgili sorulan soruya verdiği cevapta, “ömür sermayesinin pek az, lüzumlu işlerin ise pek çok olduğunu” söyler. Ona göre insanın kalp, mide, cesed, hane, mahalle, şehir, vatan, memleket, küre-i arz, nev-i beşer, zihayat ve dünya daireler gibi bir çok çevre ile ilişkisi vardır. Bu daireler büyüdükçe insanın o daireler ile ilgili vazifesi azalmakta, küçüldükçe de bu vazife artmaktır ve daha da önem kazanmaktadır. Buna göre en küçük daire olan kalp dairesinde “en büyük, ehemmiyetli ve daimî” görev vardır ve öncelik bu dairenindir. En geniş daire olan dünya dairesinde ise “en küçük, muvakkat ve ara sıra” vazifeler vardır. Ona göre insan, bütün mesaisini, imkanını, gücünü küçük dairedeki “büyük, ehemmiyetli ve daimî” olan kalp dairesini ihtiyaçlarını gidermek için sarfetmelidir. Bu da insanın mümin olması, imanını tahkiki hale getirmesi ve tahkiki imanı korumasıyla en sonunda da imanla kabre girmesiyle mümkündür. Çünkü bazı İslam alimlerimizin bildirdiği gibi, imanlı olmak, imanlı ölmek demektir.İnsanın mümin olması, imanlı ölmesiyle bir anlam kazanır. Bu yüzden insan bütün çabasını bunun için harcamak zorundadır. Nursi, insanlarda gerek devletin dinsiz eğitim sistemiyle, gerekse dinsiz felsefenin hayatı etkilemesiyle ortaya çıkan iman zafiyetini ortadan kaldırmak için elinden gelen gayreti göstermiştir. Geniş dünya ve siyaset daireleriyle meşgul olmak, bu dairedeki çok önemli görevi geri bıraktırdığı için doğru olmayan bir meşguliyettir.

Nursi, büyük dairenin “cazibedar” yani çekici olmasından, küçük dairedeki “lüzumlu ve ehemmiyetli hizmeti” bıraktırıp, lüzumsuz malayani, afakî işlerle meşgul ettiğini, ömür sermayesini boş yere imha ettiğini dile getirmektedir.

Nursi’ye göre insanın en küçük dairesi kalptir. Ama o dairede en büyük, ehemmiyetli ve daimi bir vazife vardır. Diğer dairelerdeki görevler buna göre çok daha az önemlidir. Kalbe ait vazife ise, “iman vesikasını sağlam elde etme” vazifesidir. Bunun anlamı, insanın imanlı bir şekilde ölmesidir. Bunun için imanlı bir şekilde yaşaması, Hayatını iman ile hayatlandırması gerekir. Nursi, “bu asırda, maddiyyunluk taunuyla çoklar o davasını kaybediyorlar. Hatta bir ehl-i keşf ve tahkik, her yerde kırk vefiyattan yalnız birkaç tanesi kazandığını sekeratta müşahede etmiş; ötekiler kaybetmişler. Acaba bu kaybettiği davanın yerini, bütün dünya saltanatı o adama verilse doldurabilir mi?” diyerek, niçin bu dava ile ilgilendiğini de açıklar. Bunun sebebi, maddiyyunluk taunudur. Yani materyalizm. Bu akım, her şeyin aslının madde olduğunu söyleyen, maneviyata savaş açan bir akımdır. Materyalizm diğer bütün bilimleri de etkilemiş, psikolojik rahatsızların bile sebeplerinin maddi olduğu iddiasında bulunmuştur.

Nursi, “her şeyin maddiyatta arayanların akılları gözlerindedir. Göz ise maneviyatta kördür” cümlesiyle bir materyalizm eleştirisi yapmaktadır. Gençleri dünyevi geçici, basit zevk ve eğlencelerle meşgul etmeye teşvik eden hedonist ahlak da materyalist bir yorumdur. Bunlar sadece teoride kalan hususlar değil, batı ülkelerinden başlayarak bütün İslam ülkelerini etkiyen, yaşamı ve zihinleri etkileyen bir cereyandır. Bu hastalığının tedavi edilmesi gerekmektedir. Risale-i Nurlar için Bediüzzaman’ın kullandığı “gıda ve ilaç” tabirleri bu açıdan çok önemlidir.

Nursi, Kastamonu Lahikasının baş tarafındaki bir mektubunda, Risale-i Nur’un fonksiyonunu açıklarken bunun, “çok deliller ve parlak bürhanlar ile imanın ispatına, tahkikine ve muhafazasına ve şüphelerden kurtarmasına hizmet etmek” olduğunu söyler. (Nursi, Kastamonu Lahikası, Sözler Yayınevi, İstanbul, 1978, s.10) buradan anlaşılmaktadır ki, Risale-i Nurların en önemli misyonu ve hedefi materyalizmin kalp ve kafada açtığı yaraları sarmaktır. Kastamonu’daki lise talebelerinin sorduğu soru da tam bu konuyla ilgilidir. Öğrenciler, eğitimde materyalizm kıskacındadırlar. Kitaplar materyalist bakış açısıyla yazılmıştır. Öğrenciler, öğretmenlerinin Allah’tan bahsetmediğini söylerler. Ve “Bize Halıkımızı tanıttır” diyerek ondan bu konuda yardım talep ederler. Üstad da materyalizmin araç olarak kullandığı bilimlerin lisanıyla onlara cevap verir. Bilimin verilerini kullanarak Allah’ı anlatır. Son cümlelerinin birinde, “işte bu fenlere kıyasen, yüzer fünundan her bir fen, geniş mikyasıyla ve hususi aynasıyla ve dürbinli gözüyle ve ibretli nazarıyla bu kainatın Halık-i zülcelalini esmasıyla bildirir. Sıfatını, kemalatını tanıttırır” der. (Nursi, Asa-yı Musa, s.24) Kastamonu lisesi bir numunedir. Bütün şehirlerde ve okullarda aynı durum devam etmektedir. böylece Nursi, kalp dairesindeki iman davasını kazanmanın nereden başladığını ifade etmektedir. Bu, varlıklara esma penceresinden bakmayı gerekli kılar. Varlıklar Allahın isimlerini gösteren bir aynadır, bir kitaptır. Onlara bakıp okudukça marifet nurlarıyla tanışır insan. Marifetullaha giden yol bu yoldur. Tahkiki iman bu yoldan giderek elde edilir ve korunur.

Bediüzzaman Hazretleri bu yüzden, Asa-y-ı Musa isimli eserinde, “Risale-i Nur’un iman davasını kaybettirmeyen, kazandıran bir dava vekili olduğunu” ifade eder. Bu asırda çeşitli etkenlerle yanıp tutuşan “imanları” kurtarma misyonuna kendisine adayan bu büyük insan, her şeye iman açısından bakar. Gözüne tevhid gözlüğünü takar. İmanı kurtarmaya ve tahkiki yapmaya faydası olmayan hiçbir şeyle ilgilenmez. Buna göre mide dairesinde, midesine girecek yiyeceğin haram helal olmasına dikkat etme vazifesi bulunmaktadır. Cesed dairesinde, bedenini fani zevkler uğrunda değil, Allah’a ibadette kullanma görevi bulunmaktadır. Hane dairesinde eş ve çocuklarının materyalist inanç ve ahlakın girdabına ve bataklığına girmemesi için ciddi bir çaba gösterme vazifesi var. Radyodaki dünya siyasetini takip etmek, bugüne gelirsek, televizyon, gazeteler ve internet vasıtasıyla dünya siyasetiyle zamanımızın önemli bir kısmını vererek meşgul olmak, işte insanın bu önemli vazifelerini geri bıraktırmaktadır. Zaten kalbe ait iman görevinin ihmal edilmesi, aslında materyalizmin kurduğu tuzağa düşmenin başlangıcıdır. Kendisini, aile fertlerinin imanı kurtarmak için zaman ayırmayan bir kimse bu zarara bilerek giren bir insanın durumuna düşmektedir.

2. Dünya siyasetiyle ilgilenmenin en büyük zararı: Tarafgirlik veya siyasal narsizm.

Bediüzzaman, Kastamonu lahikasında, Asa-yı Musa’daki Dördüncü Mesele’nin şerhi olan mektubunda kendisine sorulan konuyla ilgili soruya daha ayrıntılı bir cevap verir. Soru şöyledir: “Bize verdiğiniz cevapta diyorsunuz: siyasi geniş daireleri merak ile takip eden, küçük daireler içindeki vazifelerinde zarar eder. Bunun izahını istiyoruz.”

Buna verdiği cevapta, konuyu yine iman açısından değerlendir ve başka yerlerdeki konuyla ilgili izahlarıyla birlikte sosyal ve siyasi hayata bakışta önemli ölçüler takdim eder. Bunlardan birisi tarafgirliktir.

Ona göre merak ile radyo vasıtasıyla, ciddî, alakadarane küre-i arzdaki boğuşmaları merak edip bakanlar, bir çok tehlike ve zararlarla karşılaşır. Bu tip insanlar, ya aklını dağıtır manevî bir divane olur, ya kalbini dağıtır manevî bir dinsiz olur, ya fikrini dağıtır manevî ecnebi olur. (Nursi, Kastamonu Lahikası, s.31)

Nursi, bu divaneliğin ve aklı dağıtmanın nasıl olacağını da şahit olduğu bir olayla anlatır. Bir insanın bir İslam düşmanı ve kafirin mağlup olmasından üzülmesi, seyyidler cemaatinin ise kafire karşı mağlubiyetinden sevinmesi, geniş siyaset dairesi hatırı için olmaktadır. Bu divanelik ve aklı dağıtmak demektir. (Nursi, Kastamonu Lahikası, s.31)

Böyle bir divaneliğin ve aklı dağıtmanın sebebi, “tarafgirlik” hissinden kaynaklanmaktadır. Onu bildirdiği gibi, tarafgirlikle insan taraf olduğu grubun ayıplarını örter, karşı tarafa kızgın olduğundan onunda bütun hatalarını ortaya çıkarır. (Nursi, Mektubat, Sözler Yayınevi, İstanbul, 1979, s.44) Nursi’nin burada dünya siyaseti, dahilî siyaset ve içtimaî hayat ile ilgili bir ölçü vermektedir. tarafgirlik grup ırkçılığıdır, grup narsizmidir. Cahiliye dönemindeki kabilecilik anlayışının çağımızdaki yansımasıdır. Buna asabiyet-i cahiliye denmektedir. İslam bunu kaldırmıştır. Ama Müslümanların kalplerinde hala yaşamaktadır. Bu yüzden islamın kaldırdığı bu tarafgirliği kalplerimizden ve akıllarımızdan da çekip almalıyız.

Yine tarafgirliğinin tehlikesine şöyle işaret eder: “Bir zaman, bu garazkarane tarafgirlik neticesi olarak gördüm ki: Mütedeyyin bir ehl-i iman, fikr-i siyasisine muhalif bir alim-i salihi tekfir derecesinde tezyif etti. Ve kendi fikrinde olan bir münafığı, hürmetkârâne methetti. İşte siyasetin bu fena neticesinden ürktüm, “euzü billahi mineşeytani vessiyase” dedim. O zamandan beri hayat-ı siyasiyeden çekildim.”(Nursi, Mektubat, s.247)

Nitekim, Münazarat isimli eserinde “Kim fasık bir siyasetdaşını, mütedeyyin muhalifine suizan bahaneleriyle tercih etse, muharriki siyasetçiliktir” der. Bu bir yönüyle cahiliye asabiyetidir. Bir yönüyle siyaset ırkçlığıdır. Bir başka yönüyle siyasal narsisizmdir. Bediüzzaman Said Nursi, mektubat isimli eserinde ise “siyaset cerayanlarında; hem muvafıkta, hem muhalifte nurların aşıkları var” diyerek siyasî tarafgirliğin iman davasına zarar vereceğini bu yüzden tarafgirlikten uzak durulması gerektiğini dile getir. (Nursi, Mektubat, s.46.)

Bediüzzaman’a göre, İkinci dünya savaşı gibi kimin elinin kimin cebinde olduğunun bilinmediği bir savaşı merak ile takip etmek de insanda böyle bir tarafgirlik hissi uyandırır. Bu tarafgirlik hissi, Kastamonu lahikasındaki ilk şerhte şöyle anlatılır:

“Evet ben kendim gördüm; lüzumsuz bir merak ile mütedeyyin iken âmi bir adam, biri de ilmi mensubiyeti varken, eskiden beri İslam düşmanı olan bir kafirin mağlubiyetiyle ağlamak derecesinde bir mahzuniyet; ve Al-i beyten seyyidler cemaatinin, bir kafire karşı mağlubiyetinden mesruriyetini gördüm. Böyle ami bir adamın alakası bir geniş daire-i siyaset hatırı için böyle kafir bir düşmanı, mücahid bir seyide tercih etmek, acaba divaneliğin ve aklı dağıtmaklığın en acip bir misali değil midir?” (Nursi, Kastamonu Lahikası, s.31)

Elimdeki Kastamonu lahikasının 80. Sayfasında “çok ehemmiyetlidir” başlığı altında verilen konuyla ilgili şerhte yine bu tarafgirlik meselesine temas eder ve şöyle der:

“Risale-i Nur dairesi haricinde bulunan ulemalar, belki de veliler; o siyasi ve içtimai hayatın rabıtaları sebebiyle, hakaik-i imaniyenin hükmünü, ikinci, üçüncü derecede bırakıp, o cerayanların hükmüne tabi olarak hemfikri olan münafıkları sever. Kendine muhalif olan ehl-i hakikati belki ehl-i velayeti tenkid ve adavet eder.”

84. sayfasında ise bu böyle bir tarafgirlik anlayışının “Allah için sevmek, Allah için buğz etmek” olan Rahmani düstur yerine, “siyaset için sevmek, siyaset için buğz etmek” olan şeytani düsturu kabul ettirdiğine dikkat çeker ve “melek gibi hakikat kardeşine adavet ve elhannas gibi bir siyaset arkadaşına muhabbet ve taraftarlık ile zulmüne rıza gösterip cinayetine manen şerir” olur.

Sayfa 108’de de Bediüzzaman yine şerh olarak yazılan bir yerde bu tarafgirlik meselesine temas eder, bir önceki mektupta zikredilen tarafgirlik zulüm ilişkisine biraz daha açar ve şu ifadeleri kullanır:

“Bakmakta bir tarafa tarafgirlik hissi uyanır, tarafgir nazarı, taraftar olduğu cerayanın kusurunu görmez, zulmüne rıza gösterir; belki alkışlar. Halbuki küfre rıza küfür olduğu gibi, zulmü rıza dahi zulümdür. Elbette zemin yüzünde bu dehşetli düelloda semavatı ağlatacak zulümler ve tahribat oluyor. Çok masum ve mazlumların hukukları kayboluyor; mahvoluyor. Mimsiz, gaddar medeniyetin zâlimâne düsturu olan “cemaat için ferd feda edilir; milletin selameti için cüzî hukuklara bakılmaz” diye, öyle dehşetli bir zulüm açmış ki, kurun-u ula vahşetlerinde de emsali vukubulmamış. Kur’an-ı mucizulbeyanın adalet-i hakikiyesi, bir ferdin hakkını cemaate feda etmez; ‘hak haktır; küçüğe büyüğe, aza, çoğa bakılmaz’”

Yine Kastamonu ve yine aynı konunun şerhi. Konu Sorulan bir soruya cevap mahiyetindedir. Soru Bediüzzaman’ın bu elim hadiseyi merak edip sormaması üzerinden epey zaman geçmiş yine aynı soruya sormaktadırlar ve onlara verdiği cevapta tarafgirlik ve zulüm ilişkisinin nazarlara verildiği görülür:

“‘İnnehu kane zalumen cehula’ ayetine en azam bir tarzda şimdiki boğuşan insanlar mazhar olmalarından, onlara değil taraftar olmak veya merakla o cerayanları takip etmek ve onların yalan, aldatıcı propagandalarını dinlemek ve müessirane mücadelelerini seyretmek, belki o acip zulümlere bakmak da caiz değil. Çünkü zulme rıza zulümdür; taraftar olsa zalim olur. Meyletse, “vela terkenü ilellezine zalemu fetemessekümünnar” (zalimlere meyletmeyiniz yoksa size ateş dokunur” ayetine mazhar olur.

“Evet, hak ve hakikat ve din ve adalet hesabına olmadığına ve belki inat ve asabiyet-i milliye ve menfaat-i cinsiye ve nefsin enaniyetine dayanan dünyada emsali vuku bulmayan gaddarâne bir zulüm hesabına olduğuna kat’î bir delil şudur ki: bin masum çoluk-çocuk, ihtiyar hasta bulunan bir yerde, bir-iki düşman askeri bulunmak bahanesiyle bombalarla onları mahvetmek ve tabakat-ı beşer cereyanları içinde, burjuvaların en dehşetli müstebitleri ve sosyalistlerin ve Bolşeviklerin en müfritleri olan anarşistlerle ittifak etmek ve binler, milyonlar masunların kanlarını heder etmek ve bütün insanlara zarar olan bu harbi idame ve sulhu etmemektir.”

Burada Risale-i Nur eserlerini yorumlama noktasında şu hususa temas etmekte yarar var. Tarihsel bakış açısıyla değerlendirdiğimizde bu olay ve ifadeler geçmişte kalmış, bize bir şey söylemeyen, bizimle konuşmayan ölü metinler haline gelir. Bu yüzden Risale-i Nur eserleri Kur’an’ın bu asra bakan tefsiri olmasından ve gelecek asırları da aydınlatacak bir nur olarak nitelendirilmesinden dolayı buradaki anlatılanları evrensel bir okuyuşla okumak gerekir. Nursi, burada büyük içtimaî, dünyevî, siyasî hadiselere bakışta bir ölçü sunmaktadır. Savaş durumları bunun en geniş dairesidir. Barış durumlarında iç siyaset ona göre daha dardır. Ama yine de kalp dairesine göre çok geniş bir dairedir. Bu yüzden Nursi’nin dikkat çektiği tarafgirlik çok önemlidir. Nursi, cemaat tarafgirliğini, siyaset tarafgirliğini ve ırk tarafgirliğini reddetmektedir. Çünkü bunlar asabiyet-i cahiliye denilen kabile tarafgirliğinin, kabile ırkçılığının ya da kabile narsizminin başka versiyonlarıdır. Tarafgirlik gözü insana doğruyu eğri, eğriyi doğru gösterir.

3. Tarafgirliğin aklın istikametinin bozulmasıyla ilişkisi

Nursi’ye göre, geniş siyasî dairelerde hadiseleri merak ile takip etmek, yani merakı yaratılış istikametinin dışında kullanmak kalbi ve ruhu gıdasız bırakıp, kalbi dağıttığı ve ruhu serseri ettiği gibi insanın aklını da geveze eder. Bu da çok orijinal bir tabirdir. Gevezelik etmek, lüzumsuz, malâyâni boş şeylerle meşgul olmaktadır. Peygamberimiz s.a.v., kişinin boş şeyleri terk etmesinin kişinin Müslümanlığının güzelliğinden olduğunu bildirir. Nursi, gevezeliğin çözümlemesini de İşâratu’l–i’câz isimli tefsirinde yapmaktadır. Ona göre akıl, faydalı ve zararlıyı, iyi ve kötüyü birbirinden ayırt etmek için verilmiştir. İnsan, iman ve islamın irşadıyla aklını hikmet olan vasat yolda, istikamette tutamazsa, ifrat ve tefrite düşürür. İnsanın siyasi geniş hadiseleri merak ile takip etmesi sonucunda gerçek vazifesi olan kalbini iman, ruhunu ibadet ile tatmin etmekten uzaklaşması kendi gerçek menfaatinin farkına varamaması, unutması demektir. Bu da tam bir akıl tutulmasıdır. Akıl bu sarhoşlukla istikametini kaybedince ifrat ve tefriti olan gabavet ve cerbeze arasında gidip gelerek gevezelik yapar bir hale maruz kalır.

Şu da bir realitedir ki, aklın istikametine kaybeden bir insan, Nursi’nin ifadesine göre cerbezeye sarılan bir insan olur. Cerbezeci insan, onun tarifine göre, hakkı batıl, batılı hak gösterir. Zekasını yanlış yerde kullanır. Bir insanın tarafgirlikte münafığı müslümana tercih etmesi, kafirin galip olmasına sevinmesi, seyyidlerin mağlup olmasına üzülmesi, meleği şeytan, şeytanı melek olarak görmesi aklın gevezeliğimden, aklın yolunu şaşırmasından başka bir şey değildir. Çünkü bu durumda hak olan bir şeyi bırakıp batıl olan bir şeyi ona tercih etmiş olmaktadır. Aklın ölçüyü kaybetmesi, insanı zalim yapmakta, ya da zalimlere meylettirmektedir ki, bu da zulümdür.

4.İnsandaki duyguların mecazî ve hakîkî yönleri

Said Nursi, Mektubat isimli eserinde insanda binlerce hissiyat bulunduğunu, bunların mecazî ve hakikî olmak üzere iki yönünün olduğunu söyler. Aşk, istikbal endişesi, makam hırsı ve inad gibi hissiyatın mecazî değil hakikî yönde kullanılması gerektiğini bildirir. (Said Nursi, Mektubat, Sözler Yayınevi, İstanbul, 1979, s.30) Ona göre bu duyguların yönlerini sadece dünyaya yöneltmek geçici hayat için kullanmak mecazî, ahiret yönünde kullanmak da hakikîdir. Bu duyguları manevi cihazlar olarak nitelendiren Nursi’ye göre, bunları “nefis ve dünya” için, hayatta ebedi kalacakmış gibi kullanmak,”ahlak-ı nezileye, israfat ve abesiyete” sebep olur. Manevî ve uhrevî vazifelere sarfetmek ise, ahlak-ı hamideye menşe, hikmet ve hakikate uygun olarak iki dünya saadetine vesile olur. (Nursi, Mektubat, s.30)

Nursi’ye göre insandaki bu duyguları, manevi cihazları kaldırmak mümkün değildir. Bunları kaldırmak, fıtratın değiştirilmesi demektir. İnsan fıtratını değiştiremez. Fakat bunların yönlerini hayırlı olan şeylere çevirebilir.(Mektubat, s.31)

5. Merakın yanlış yerde kullanılmasının kalbi dağıtması, ruhu serseri yapması.

4. Mesele’de bahsedilen, Kastamonu Lahikasında ve daha geniş olarak Emirdağ Lahikasında şerh edilen “merak” da mecazî ve hakîkî yönü bulunan bu duygulardan birisidir. Emirdağ Lahikasında bu konunun enine boyuna ele alındığını görüyoruz.

Said Nursî’ye göre, merak ile afakî hadiselere bakmak, sarhoşâne bir gaflet verir. Merak’ın farz vazifeler zararına geniş boğuşmalara sevk etmesini doğru bulmayan Bediüzzaman, merakın manevi fıtri bir ihtiyaç olduğunu, bu yüzden merak ile siyasi boğuşmalara takip etmek gerektiğini dile getirenlerin düşüncelerine katılmaz ve bunun sebebini de açıklar. Nursi’nin bu konudaki tahlili, insandaki bu önemli duygunun nasıl yanlış yerde kullanıldığını hatırlatmaktadır. (Said Nursî, Emirdağ Lahikası I, Sinan Matbaası, İstanbul, 1959, s.56)

Nursi’ye göre insan merakını yanlış yerde kullanmaktadır. İnsan, insanın çok mucizeli yaratılışı merak etmesi gerekirken, iki başlı ve üç ayaklı bir insanı büyük bir merak ile seyreder. (İkincisi insanın şaşkınlığını artırır. Birincisi üzerinde tefekkür etmek ise, enfüsî tefekküre girer ve insanın kendisini tanıyarak Allah’ı tanımasına vesile olur.) Aynı şekilde insanın merakını örneğin bir üzüm ve arı gibi varlık üzerinde yoğunlaştırması gerekir. Yani afakî tefekkürü yapması gerekir. Bunların insanlığın geniş dairesindeki siyasi hadiselerinden daha fazla meraka değer. Merakın gerçek anlamda tatmin olmasını sağlar. Allah’ın Esmasına ayna olan bu varlıkları merak etmek, incelemek, tefekkür etmek, ruhanî, manevî zevkler verir. Bunlar hakikî zevklerdir. (Nursi, Emirdağ lahikası I, s.56) Burada afakî tefekküre vurgu yapması, afakî hadiselerle alâkalıdır. Afak ile ilgilenecek merakını verecekse, insan âfakî deliller üzerinde düşünmeli, onların hikmetleri araştırmalıdır. Başka yerlerde afaki tefekkürün bile fazla yapılmamasını ister. Enfüsi tefekküre ağırlık verilmesine vurgu yapar.

Buradan anlaşılan şudur: üzüm ve arı gibi bütün varlıklar Esmâ-i Hhüsnânın aynalarıdır, ya da ilahî birer mektuptur veya kainat kitabının tefekkür edilmesi gereken parlak sayfalarıdır. Nursi, aynalara bakmayı, mektupları ve kitap sayfalarını okumayı önerir. İşte bu okuma insanın yaratılış amacına uygun, merakın hakiki yönünün kullanıldığı tevhid eksenli bir okumadır. Bir başka ifadeyle mânâ-yı harfî ile okumadır. Merak tevhid eksenli okumanın bir aracı haline getirilir “hayatınız zevk ve lezzetini isterseniz, hayatınızı iman ile hayatlandırınız” ifadesinden anlaşılıyor ki, bu tevhid eksenli bakış, okuma ve tefekkür insanın gerçek zevk ve lezzete erişmesine sebeptir. Bu derin tefekkür insanın Esma okumalarıyla tahkiki imanı, kazanmasına, devam ettirildiği takdirde korunmasına ve insanın şüphelerden kurtulmasına sebep olur. Böyle kuvvetli bir iman, marifetullah ile muhabetullahı beraberinde getirir. Muhabbetullah ise Allah’a kulluk yapmayı gerektirir. İbadet Nursi’nin Sözlerdeki ifadesine göre, insana büyük bir mutluluk verir.(Said Nursi, Sözler, Sözler Yayınevi, İstanbul, 1978, s.17) Mutluluk, insanın ibadetten aldığı manevi lezzetten ve zevkten kaynaklanır. Hedonist zevkler insana geçici mutluluk hissi verir. Ruhani zevkler ise insana ebedi, daimi zevk, lezzet ve huzur verir.

Öyleyse merak ilmin hocasıdır hakikatine göre, merak imanî ilimlerde insana bir mürşitlik görevini yapar. kalbin iman ile gerçek mutluluk ve hakiki zevke erişmesine sebep olur. Başka meraklar insanı uçurumlara sürükleme potansiyeline sahiptir. İnsana geçici zevkler verse de hakiki ve ebedî zevk, lezzet ve mutluluktan mahrum bırakır.

Burada Said Nursi hadiselere ve olaylara tevhid açısından bakmayı öğretmektedir. İnsan merakı tefekkür ile tevhid mühürlerini bulmak için kullandığı zaman, hadiselere de bu açıdan bakmayı öğrenir. O zaman her şeyde bir hikmet olduğunu düşünür, kainatın sahibinin Allah olduğunun farkına varır. Tevhidi bakışa sahip olmadan kalbin ve aklın dağılmaması, divane olmaması mümkün değildir.

6. Geniş siyaset dairelerinin insanı manevi sarhoş etmesi.

Said Nursi, merakın geçici dünya hadiselerine ve siyasetine vasıta yapılmasının büyük zarar olduğunu beyan etmektedir. Ona göre geniş olan siyaset dairesi insana gaflet verir ve insanı dünyaya boğdurur. İnsanın hakikî vazifesini ve ahireti unuttur. (Emirdağ Lahikası I, s.57) Ona göre umumî mücadele suretindeki hadiseler kalbi de boğar.(a.g.e,s.57) Hakiki vazifesi, iman, ibadet, ahlaktır insanın. Bunu unutması, yaratılış gayesini unutması demektir. Ahirete inandığı halde başka şeyleri merak edip ilgilenmesi ve sarhoş olması neticesinde ahireti unutması da, insandaki sorumluluk duygusunu dumura uğratır, ortadan kaldırır. Allah’a karşı hesap vereceğini unutan bir insanın helal ve mübah olmayan şeylere yönelmesi de kuvvetle muhtemeldir. Geniş siyasi dairelerle meşgul olanların insanlara Allah’ı ahireti hatırlattığına şahit olmuyoruz.

Nursi’nin geniş dünya siyaseti ile merak vasıtasıyla meşgul olmak ile sarhoş arasında kurmuş olduğu ilişki son derece ince ve son derece önemli bir ilişkidir. Ona göre, insanın sarhoş olması hakiki vazifeleri yapmamaktan meydana gelen elemleri ve ihtiyaçları sarhoşlukla geçici olarak unutturduğu gibi, böyle fani boğuşmaları ve hadiseleri merak ile takip etmek de bir nevi sarhoşluktur. Bu sarhoşluk, hakiki vazifelerimizden gelen ihtiyaçlar ve yapmamaktan gelen elemleri geçici olarak unutturduğu için de menhus bir zevk verir. (Emirdağ Lahikası I, s.57)

Bu ifadeleri tahlil edersek şunu görürüz: Merak duygusu imani tefekkür için hakiki anlamda kullanılmayıp, geçici siyasi hadiselerin ayrıntıları için kullanılması insanı sarhoş eder. Özellikle bugün televizyon ve bilhassa avucumuzun içinde olan internet sayesinde bu sarhoşluk daha da artmaktadır. İnternet bağımlığı insanın alkol ve uyuşturucu bağımlısı bir insanın durumuna düşürmektedir. Böyle bir durum, merakın kalbin ihtiyacı olan imanı tahkiki hale getirmekte kullanılmadığı için kalbin imanî ve İslamî hakikate ait zevk ve şevkini kırar, kalbi dağıtır. Hadiseleri merak ile takip etmekteki sarhoşane gaflet ve lezzet, ruhun ihtiyacı olan ibadetin yapmamasından kaynaklanan elemleri, sıkıntıları unutturduğu için Kastamonu lahikasındaki şerhte ifade edildiği gibi, “ruhu serseri” yapar. Ruhun serseri olması, insanı sıkıntıya sokar. nitekim gençlik rehberindeki ifadeye göre, kalp ve ruhun gıdasızlığı ve vazifesini yapmamasından meydana gelen sıkıntı insanı “meyhâneye, sefâhethâneye veya mezaristana” götürür. (Nursi, Asay-ı Musa, Sözler Yayınevi, İstanbul, 1978, s.21)

Öyleyse ruhun serseri olması, insanı sefahate sürükleyen unsurlardan birisidir. Bu yüzden ruhu gerçek ihtiyacından uzaklaştıracak şeyleri bir kenara bırakmak gerekir. Konumuzla birlikte düşünecek olursak, siyasi boğuşmaları merak ile takip etmenin verdiği sarhoşluk ve menhus lezzet, insanın kalp ve ruhunu gıdasız bırakır, bu gıdasızlık da insanı ruhunu başka gerçek olmayan sefahet ve eğlencelerle doyurmaya sevk eder.

Sonuç

Said Nursi, Kastamonu lahikasının başında Risale-i Nur’un “bu asrın ehemmiyetli ve manevî ve ilmî bir mürşid”i olduğunu söyler. (Nursi, Kastamonu Lahikası, s.9) Dördüncü meselede ikinci dünya savaşı münasebetiyle sorulan soruya verilen cevap ve onunla ilgili farklı sorularla yapılan şerhler, açıklamalar bu mürşitliğin en güzel yansımalarından birisidir. Bu mürşitlik asra uygun olarak şahısların, şeyhlerin, alimlerin mürşitliği değil, eserin mürşitliğidir.

Risale-i nurun irşadıyla anlaşılan hususları şöyle ifade edebiliriz:

a. Dördüncü mesele ve şerhleri insanın ilgisini, merakını yanlış kullanmasının nasıl bir domino etkisi yaptığını anlatmaktadır. Müslüman bir insan önce kendi manevi ve maddi ihtiyaçlarını gidermekle mükelleftir, sonra da şefkatin verdiği digergamlıkla çevresiyle ilgilenecek, kendi imanını kurtardığı gibi başkalarının da imanını kurtarmak için büyük bir çaba içerisine girecektir. Ama bir yanlış adım, düşünmeden, tahlil etmeden yapılan bir hata, insanın kendisiyle beraber toplumun diğer kesimlerini de olumsuz yönde etkilemektedir. İnsanın kendisinin ve başkalarının ıslahı için harcayacağı şevk, motivasyon ortadan kalkmaktadır.

b. İnsanın ömrü kısa, lüzumlu işleri çoktur. İnsanın en elzem işi, en küçük daire olan kalp dairesinde en büyük vazifeyi yerine getirmektir. Bu vazife, imanı kurtarmak, imanı tahkiki yapmak, onu korumak ve sonunda iman ile kabre girmektir. İmanlı olmak demek, imanlı ölmek demektir.

c. tarafgirlik İslami inanç ve anlayışla bağdaşmaz, zulme ya da zalime meyletmeye sebep olur, bu hem siyasal hem de gruplar, cemaatler nezdinde de aynı sonuçları doğurur.

d.tarafgirlik aklın istikametinin bozulması demektir. Hakkı hak, batılı batıl görmek aklın hikmeti ve istikametidir. Hakkı batıl, batılı hak görmek ise ifratıdır. Tarafgirlik insana hakkı batıl, batılı hak olarak gösterebilmektedir.

e. Merak duygusunu müsbet yönde kullanmak gerekir. Yani, merakı afakî siyasî boğuşmalarda boğmak, ona yapılacak en büyük haksızlıktır. Merakı Allah’ın yarattığı varlık mektuplarını okumak ve oradan marifet ballarını çıkarmak için kullanmalıdır.

f. Geniş siyaset daireler ile merak ile meşgul olmak, insanın aklını geveze, ruhunu ve kalbini serseri yapmaktadır. Kalbin imanî hizmete olan şevkini kurmaktadır.

g. Siyasetin geniş daireleriyle meşgul olmak, insanı manen sarhoş etmekte, bu sarhoşluk menhus bir lezzet vererek insanın asıl vazifesi olan ibadet zevkini unutturmakta, ibadetleri yapmamaktan gelen elemleri de hatıra getirtmemektedir. Bu yüzden akıl ve kalbinin istirahatını isteyen siyasetten uzak durmalıdır.

h. Nursi’ye göre siyasetin geniş dairesi ile meşgul olması gereken gerektiği kadar meşgul olmalıdır. Onların dışında bu geniş siyaset daireleriyle meşgul olmak, ruhî, dinî, şahsî, evle, mahalle ve köy ile ilgili lüzumlu vazifeleri geri bıraktırır.

 

popüler cevapdünya atlası