Dini Değerlerin Yeniden Keşfi Bağlamında Bediüzzaman’ın Devrim Yapacak Fikirleri, Tezleri ve Görüşleri

Eklenme Tarihi: 19 Şubat 2017 | Güncelleme Tarihi: 04 Mart 2017

Sayın Valim, sayın rektörüm, Bediüzzaman Hazretlerinin muhterem talebeleri, güzel Van’ımızın güzel insanları ve değerli basın mensupları hepinizi saygı ile selamlıyorum.

Bediüzzaman hazretleri ile ilgili özellikle onun tutkulu projesi olan medresetüzzehra üniversitesi ile ilgili eğitim felsefesi konusunda sempozyum, bilimsel toplantı yapmak Van’ın hakkı idi ve bunu da başlattı. Buna sebep olan herkese teşekkür ediyorum.

Sadece Türkiye’nin değil, insanlığın geleceği için önemli bir adım bu. Belki bunu şu anda fark etmeyenler var ama 10 sene, 20 sene sonra bu daha iyi anlaşılacak. Zamanın ruhu bunu söylüyor. Biliyorsunuz zamanın ruhu var. Bahar mevsimi geldiği zaman isteseniz de istemeseniz de çiçekler açacaktır. Şimdi materyalizmin çöküşe geçtiği bir zaman. Dini değerlerin yeniden keşfedildiği, yeniden tanımlanmaya çalışıldığı bir zaman ve bu zamanda Bediüzzaman’ın fikirleri, tezleri ve görüşleri devrim yapacak güçtedirler. Çok fazla vaktinizi almadan bununla ilgili bir özetleme yapmak istiyorum.

Şimdi neden Bediüzzaman’ın eğitim felsefesinin devrim yapabilecek özellikleri var? Birincisi İslam dünyasında 500-600 senedir var olan bir düşünce tembelliği vardı. Yeni düşünce üretilemiyordu. Bu düşünce tembelliği konusunda kendisi Barla’da ve diğer çilehanelerde sürekli düşünüp değişik çözümler ve yorumlar üreterek bu asırlardır biriken problemlere çözümler getirdi. Yeni orijinal fikirler üretti. Bu, İslam dünyasında düşünce tembelliğini değiştiren bir şeydir. Bunun sonuçlarını da vefatından 50 sene sonra eserlerinin dünyada 50’den fazla dile çevrilmesi ve bunun bütün dünyada okutulması, tartışılması ve toplumda değişim yapması ile görebiliyoruz. Bu düşünce tembelliğinin İslam dünyasındaki değiştirici rolü çok önemlidir.

Bediüzzaman Hazretlerinin ikinci yaptığı değişim de materyalizmi yine materyalizm metotlarıyla ciddi şekilde çürütmüş olmasıdır. Bu eserleri okuyan pozitif ilimlerle meşgul olan kimselerin Allah’ı tanımasına, Allah’a yaklaşmasına sebep olmuştur. Psikiyatride önemli düşünürlerden birisi Yung’dur biliyorsunuz. Yung bu asrın insanının sorununun Tanrıya yabancılaşma sorunu olduğunu söylüyordu.  Bediüzzaman benim gözlemlediğim kadarıyla Allah’a yabancılaşmış olan çağımızın insanını Allah’a yaklaştıran bir yol çizmiş ve bunu Asr-ı Saadetin bu zamandaki temsilcisi gibi yapmıştır.

Birincisi, 1913’te Bernard Russell isimli bir matematikçi mantıkla matematiği birleştiriyor. Hatta buna bilim felsefesinde mantıkla matematiğin nikâhı deniyor. Daha önce biliyorsunuz pozitivizm, pozitif bilimle deney ve gözlemin dışında olan bilgiyi, bilgi kabul etmiyordu. İspat edilmeyen bilgi, bilgi değildir. Deney ve gözlemden geçmeyen, ampirzm, pozitivizm tarzının dışındaki bilgileri bilgi olarak kabul etmiyorlardı. Bunu ilk değiştiren mantıkla ve matematiği birleştiren Russell oldu. Bunun sonucunda 1913’te yazdığı Matematiğin Prensipleri kitabıyla bilgisayar devrimi ortaya çıktı. Matematiğin mantık içerisinde teorik boyutunu ortaya çıkardı. 1936 yılında Türenk dijital hesap makinesini ilk defa bularak bir devrim yaptı.

İkincisi fizikte oluştu. Mantıkla fiziğin birleşmesi teorik fiziği ortaya çıkardı. Teorik fiziğin ortaya çıkmasında da biliyorsunuz Şurendinger’in teorisi nükleer fizik, atom parçacık fiziği ile nano teknoloji ortaya çıktı. Nano devrimi ortaya çıktı. Bu nano devriminin ortaya çıkması teorik fiziğin yani fizikle matematiğin nikâhı sonucu orta bir yoldu. Peki bunun Bediüzzaman’la ilgisi ne? Bediüzzaman Hazretleri de din ile mantığı nikâhladı diyebiliriz ve böylece modern mantıkla din ilimlerini bir arada kullanarak inanç meselesinde devrim oluşturdu. İman konusunda devrim oluşturdu ve kullandığı metodu da tahkik mesleği olarak tanımladı. Tahkik mesleği adı altında ispat edilmeyen hiçbir şeyle ilgilenmedi, ispat edilmeyen hiçbir fikri savunmadı, yazmadı. Hatta Risale-i Nur eserlerine dikkat edersek hüccet, bürhan, delil kelimeleri çok kullanılır. Bunların hepsi ispat ve ispatlama ile ilgili kelimelerdir.

Bediüzzaman Hazretleri ile ilgili kitap çalışması yaparken bu yön çok dikkatimi çekti. Bu arada İhsan Atasoy Hoca bana bir hadis-i şerif söyledi. Hazret-i Peygamber (asm) “Ben ahirzamanda eğer gelmiş olsaydım hüccet silahını/kılıncını kullanırdım.” demiş.  Hüccet, delil, ispat demek. Başka bir hadis-i şerif daha var. “Ahirzamanda cihat geceleri olacak” diyor Hazret-i Peygamber. Cihat geceleri olacak ve kullanılacak silah da kanıt, hüccet, bürhan silahı. Bakıyorsunuz Bediüzzaman da bu silahı kullanmış, Hazret-i Peygamberin Asr-ı Saadette öngördüğü şeyi bu zamanda kanıt, hüccet silahını kullanarak fikirleri teker teker çürütmeyi başarmıştır. Bu eserlerin kabul görmesinin arka planında da bu var benim gördüğüm kadarıyla. Bununla ilgili birkaç örnek vermek istiyorum.

Şimdi biliyorsunuz mantık doğru düşünmenin yollarını gösteriyor. Nasıl insan doğru düşünür? Gerçeğe nasıl ulaşılır? Gerçeğe ulaşmanın dört yolu vardır.

Birincisi, deney ve gözlemdir. Ateş yakar, arsenik zehirler gibi.

İkincisi, akıl yürütme yöntemleri, mantık, muhakeme kuralları.

Üçüncüsü sezgiler.

Dördüncüsü inançlar.

Burada pozitif bilimle doğrulanmamış bilgiler akıl yürütme, rasyonel sezgi ve inançlarla insan gerçeğe ulaşır. Çünkü insanın yaratılışında insan beyni eksik bilgiyi kabul etmiyor, benimsemiyor. Bu nedenle onu ya varsayımlarla ya da inançlarla tamamlıyor. Bir şekilde eksik bilgi -beyin bir bakıma bilgisayar gibi çalıştığı kabul ediliyor- tamamlanıyor. Enter tuşuna basmak suretiyle “Bu bilgi belleğimde kalmalı” dediği zaman, o kişinin o bilgiyi tanımlaması lazım. Yarım bilgiyi beyin tanımlamıyor ve kalıcı olarak hafızada yer almıyor.

Materyalizm burada doğru bilgiye ulaşmanın yolları olarak neyi kullanmış? Şimdi materyalizm şunu kullanmış. Şekilden hareket ederek özellikle evrimin ortaya çıkışında hep şekli incelemiş. Şekil üzerinden çeşitli kol, bacak, kanat gibi şekilleri inceleyerek gitmiş. Ve buradan evrim diyalektik materyalizmi oluştururken maddeyi esas almış. Bilgiyi ikinci planda almış. Soyut bilgi, somut bilginin sonucu olarak ortaya çıkar demiş bu materyalizm. Fakat kuantum felsefesi, kuantum dinamiği oluştuktan sonra önce madde yok, önce bilgi var, sonra madde var. Hatta foton telepatisi diye yapılan bu İsviçre’deki deneylerde bilginin esas olduğu, maddenin ondan sonra ortaya çıktığı tarzındaki evrendeki enerji tabanına evren tezi, şu anda evrenin var oluşunu açıklayan en büyük tez. Enerji tabanına evren.

Bütün evrende, enerjide, matematik, fizik, kimya var ama ondan önce bilgi var. Yani Allah’ın önce ilmi var. Ondan sonra ilmi fizikle matematikle enerji tabanlı evren içinde ifade ediliyor. Ondan sonra madde oluşuyor. Kuantum dinamiğindeki bu yaklaşım, Bediüzzaman’ın eserlerinde, özellikle Sözler’i okuduğumuz zaman hep bilgiyi, manayı ön plana çıkarmış olduğunu görürüz. Madde ikinci planda, önce mana, sonra madde. Hatta verdiği bir örnek var: Bir kitap düşünün. O kitap çok mükemmel bir kitap. O kitabın harfleri altından, gümüşten, pırlantadan yazılmış, şöyle kaliteli mürekkep kullanılmış, böyle harika kâğıt kullanılmış diye inceliyorsunuz. Bu kitabın manasına bakmadan sadece onun güzel eserlerine, kâğıdının kalitesine bakarsanız. O kitabı yazana karşı saygısızlıktır bu. Kâinat da aynı bu şekilde. Kâinat kitabına materyalistler, “ne güzel yazılmış, ne kadar mükemmel hücre, DNA ne kadar mükemmel, evren ne kadar güzel çalışıyor” diye söylüyorlar, ama onun mana boyutunu, anlam boyutunu göz ardı ediyorlar.

Bediüzzaman mana-yı harfî mana-yı ismî paradigmasını ortaya çıkararak tahkik mesleği sonucunda bakışı değiştirmiş. Madde aynı madde, aynı fen bilimleri, pozitif bilimler fakat, bakış açısını değiştirerek, nazar niyet paradigmasıyla bunu değiştirerek kişide varoluşla Yaratıcı arasında bağlantı kuran bir tema ortaya çıkarmıştır. Bediüzzaman hazretlerinin mantığı Risale-i Nur’larda kıllanmasıyla ilgili birkaç örnek vermek istiyorum. Mesela mantıkta çeşitli mantık ve muhakeme kuralları var. Bildiğimiz bu kurallar içerisinde en önemlilerinden birkaç tanesi dedüksiyon, indüksiyon, analoji, kıyas var. Basit kıyas, kesin kıyas, birleşik kıyas ve bütün bu mantığın gayesi bilinenden hareketle bilinmeyeni, görünenden hareketle görünmeyeni anlamaya çalışmak yani yanlış davranışla, hareketle doğru davranışa ve gerçeğe ulaşmaktır. Bediüzzaman Hazretleri burada bunu yaparken kavram analizleri yapıyor.

Mantığın ilkeleri var. Mesela özdeşlik ilkesi var, çelişmezlik ilkesi var. Bütün bu ilkelere bakıyorsun üçüncü halin imkânsızlığı ilkesi mesela bunu Tabiat Risalesinde kullanmıştır. Burada “Bir kâinat var olmuştur. Bu kâinatı ya bu sebepler yapmıştır ya tabiat yapmıştır ya kendi kendine olmuştur ya da bir Yaratıcı tarafından yapılmıştır” diyor. Bu üç tanesinin yanlışlığını ispat ederek dördüncüsünün doğruluğunu ortaya çıkarıyor. Bu kullanılan mantık, akıl yürütme yöntemlerinden bir tanesi. Bir dağa çıkan dört tane yol var. Bunun bir tanesi muhakkak çıkıyor. Üç tanesinin yanlışlığı ispat edilince dördüncüyü kabul etmek gerekir. Diğer kullandığı metodlardan bir örnek vermek gerekirse, diyelim dedüksiyon metodu var, tümden gelim metodu var. Burada analiz analitik metod da denilen bir metod, bürhan-ı limnî de denilen bir metod yani ateşin dumana delil olması gibi. Bir yerde ateş varsa duman olduğunu akıl yürütmeyle anlarsınız. Bediüzzaman Hazretleri bunu nasıl kullanmış? Şöyle bir örnek veriyor: “Gelincik dağını, Süphan dağını bir işaretle kaldıracak mucize gösteren Zata şu derede yolumuzu kaplayan şu koca taşı kaldırabilir misin denilir mi?” diyerek ahiret, yeniden dirilme ve ahiretin varlığıyla ilgili hüccet sunuyor.

Diğer bir metodu, dedüksiyon metodunu yani tümden sonuçtan sebebe, genelden özele ispatlama metodudur. “Madem Allah var. Elbette kendini vahiyle bildirecektir” diyor. Kullandığı metodlardan birisi de indüksiyon metodudur. İstikra yahut da bürhan-ı limnî denilen metodda ise, eserden müessiere, sonuçtan sebebe gidiş var. Burada birincisi dedüksiyon metodunda ateşin dumana delil oluyordu. Burada da dumandan ateşe delili ortaya çıkıyor. Duman varsa akıl yürütmeyle ateşin varlığını anlıyorsunuz. Burada bir sanatttan sanatçının maharetinden, sanatçının ustalığını anlamak gibi sanatın mükemmelliğinden hareketle çok maharetli sanatçıyı anlıyorsunuz. Burada şöyle bir cümle örnek verebiliriz: “Nasıl güneş ziya vermeksizin mümkün değildir. Öyle de ulûhiyet de peygamberleri göndermemeksizin ve kendini göstermeksizin mümkün değildir.” Diyor. Mümkün kelimesini bu şekilde kullanıyor.

Biliyorsunuz Allah var ama peygamberler, dinler yoktur diyen deistler var. Onları da aynı zamanda bu metodla çürütüyor. Işığın güneşle bağlantısının koparılması nasıl güneşe saygısızlıksa, Yaratanın yarattıklarıyla bağlantısını koparmak da güneşi anlamamak gibi büyük bir saygısızlık olarak tarif ediyor. Deistler yarattıktan sonra yaratana müdahale etmemesi, tamamen tevhidi kabul etmeyen bu anlayışa göre ulûhiyete acizlik ve güçsüzlük atfediyor. Bu ulûhiyetin anlamına uymaz ve bu nedenle bunu yapacak güç sahibinin böyle yaptıktan sonra karışmaması imkânsızdır tarzında akıl yürütmeyi kullanıyor.

Risale-i Nur’larda çok kullanılan diğer metod da analoji metodudur. Analoji metodu biliyorsunuz temsiller, meteforlar, mecazlar kullanarak uzaktaki hakikati yakınlaştıran bir metoddur.  Bu Risale-i Nur’larda çok kullanılmıştır. Buna da bir örnek olarak şu verilebilir: Mesela, ziyasız güneşin vücudu mümkün olmadığı gibi ulûhiyet de tezahürsüz olamaz. Tezahür ise irsal-i rusül ile olabilir yani peygamberliğin gelmesiyle olabilir. Kâinata baktığımızda mükemmel yaratılmışlık olduğunu görüyoruz. Kâinattaki mükemmel bir yaratılmışlık var. Hemen hemen herkes İSO gibi CSA gibi çalıştığı kurumda kalite standartları ile ilgili bir çalışma yapmıştır. Çalışma yapıyorsunuz, prosedürler, standartlar oluşturuyorsunuz. Ben hekim olduğum için hastanede gerçekleştirdiğimiz bir örnek vereyim. Mesela bir hastaya ilaç veren, ilacı hazırlayan ve onu uygulayan kişiler aynı kişi olmayacak yani hazırlayan uygulayan reçeteyi yazan farklı kişiler olacak. Bu eğer üçü aynı olursa hata ihtimali ortaya çıkıyor. Bu nedenle ayrı kişiler yapıyor. Böyle bir sistem kuruyorsunuz fakat bir müddet sonra bakıyorsunuz eğer kontrol etmezseniz, ihmal etseniz insanlar hemen kolay bir şekilde o kaliteyi düşürmeye başlıyor. Şimdi bu kadar kalite standartlarına göre mükemmeliyet merkezi olarak bir kurumu yapıyorsunuz, sistemi kuruyorsunuz çok güzel tıkır tıkır işliyor ama devamlı denetlemezseniz hemen gerilemeye başlıyor. Ama bir taraftan bakıyorum bir karınca, bir örümcek, bir arıya baktığımızda asırlardır on binlerce, belki bir milyon senedir yuvasını aynı kalitede yapıyor, balını aynı kalitede yapıyor, işini aynı kalitede yapıyor. Peki bunları denetleyen dışarıdan bir güç de yok. Sebepler içerisinde en akıllı insan, bir hastanenin yönetiminde bu kadar aciz duruma düşüyor. Bir devletin yönetiminde mükemmeliyeti bu derece kısa zamanda kaybediyoruz, bu kadar zayıf kalıyoruz. Bu kâinatta demek ki baktığımızda bir karınca insandan daha mı akıllı, bir örümcek insandan daha mı akıllı? Yoksa onlar birer memur-u ilahi mi? Genlerinde kodlanmış, onu yapıyorlar sadece.

Bunun gibi Bediüzzaman Hazretlerinin böyle akıl yürütme yöntemlerini kullanarak kâinatın ustasız olmayacağının, sahipsiz olmayacağının hep örnekler vermiş ve Risale-i Nur’da düzen metaforunu çok kullanmış. İntizam sırrı adı altında. İntizam sırrını o şekilde kullanmış. Askeri birlik örnekleri veriyor. Burada “dağılmış bir taburu, sıfırdan teşkil eden birisi bir boru sesiyle nasıl kolaylıkla toplarsa, bir araya getirebilirse, öldükten sonra vücutları çürüyüp dağılan insanları da tekrar bir araya getirebilir” tarzında analoji yaparak, asker örneği ile haşrin varlığıyla ilgili ispatlama yapıyor.

Diğer bir örnek de mesela seçmeli kıyastır, kıyas-ı istisnai de diyebiliriz. Burada Bediüzzaman son on, on beş yılda keşfedilen duygusal akıl yürütmeyi kullanmıştır. Duyguların da mantığı olduğu 1995 yılında Descartes’in Yanılgısı diye bir kitapta ortaya çıktı.  Sinir bilimcinin kitabı. Duygularında mantığı olduğu şeklinde. Bediüzzaman şöyle söylüyor: “Eğer Allah’a muhabbetiniz varsa, Habibullaha ittiba edilecek. İttiba edilmezse netice veriyor ki, Allah’a muhabbetiniz yoktur.” Şimdi burada duygusal akıl yürütmeyi kullanıyor, duyguların da mantığı olduğunu öne sürüyor ve gösteriyor. Diğer taraftan seçmeli kıyas yöntemine bir örnek de; “Ya yanlışımı bulunuz -Hazret-i Peygamberin ağzıyla- veya sizinle mahvoluncaya kadar cihad edeceğim. Hâlbuki bunlar harbi ve perişaniyeti ve hicreti ihtiyar ettiler. Demek ki bir yanlışını bulamadılar. Bir yanlış bulunsaydı onlar kurtulurlardı. Hazret-i Peygamberin yanlışını bulmak ve fikirle savaşmak yerine, kılıçla savaşma yolunu seçmişler. Bu onların acziyetini gösterir. Bu seçmeli kıyas yöntemini kullanarak peygamberliğinin ispatını ortaya çıkarmıştır.

Diğer taraftan da mesela birleşik kıyas yöntemi var. Burada bir önerme var. Üç önermenin sonucunda bir bilgi ispat ediliyor. Şu cümleyi buna örnek olarak gösterebiliriz: “Kemal-i Zatisini de ispat ederler. Çünkü eserde kemal, fiilin kemaline, fiilin kemali, ismin kemaline, ismin kemali, sıfatın kemaline, sıfatın kemali, şe’nin/yapılan işin kemaline, şe’nin kemali, zatın kemaline, hadsen, zarureten, bedahaten delalet eder. Bu cümledeki birleşik kıyas, elinize bir çiçek alıyorsunuz –Bediüzzaman’ın çok verdiği bir örnektir- o çiçekte tefekkür ediyorsunuz ve o çiçekten Allah’la bağlantı kurarak kâinat kitabını okumaya çalışıyorsunuz. İşte onu tarif ederken çiçeğin mükemmel olmasını düşünüyor. Çiçeğin mükemmel olması fiilin mükemmel olması yani çiçek yapma fiilinin mükemmel olmasını gösteriyor. Fiilin mükemmel olması o çiçeği yapan ismin yani öznenin, mükemmelliğini gösteriyor. İsmin mükemmelliği sıfatın mükemmelliğini gösteriyor. O renkleri, o özellikleri, o boyayı bir araya getirecek sanatkârlık sıfatlarının mükemmelliğini, sıfatın mükemmelliği de yapılan işin mükemmelliğini, işin mükemmelliği de Zatın mükemmelliğini gösterir. O halde bunu yapan Zat o kadar mükemmel bir Zattır” diyerek birleşik kıyas yani burada önerme üzerinden hareketle bunu yapıyor.

Bing bang teorisini hatırlatan diğer bir örnek var: “Âlem mütegayyirdir, âlem değişkendir” diyor. “Her mütegayyir hadistir, her değişen şey sonradan olmadır. Her hadisin bir muhdisi yani her sonradan olan şeyin bir var edeni vardır yani mucidi vardır.” Şimdi buradan hareketle akıl yürütme metodunu kullanarak Allah’ın varlığını tahkik mesleğini harekete geçiriyor. Bu cümleye göre âlem değişken, her değişen şey sonradan olmadır. Her sonradan olan şeyin bir var edeni yani mucidi vardır. Öyleyse kâinatın bir mucidi vardır. Bu örnekte birinci önerme, kâinatın değişken olması, kâinatın sabit olmaması değişkendir ve bu kâinat sabit değildir, değişkendir. Biliyorsunuz on beş milyar yıl önce kâinat, bing bangle/ilk büyük patlamayla var olmaya başladı ve ondan sonra da mütegayyir/değişiyor ve hala genişlemeyi sürdürüyor.

Burada birinci önerme kâinatın değişken olması, ikinci önerme değişen her şey sonradan olandır. “Bir şey değiştiğine göre değişen her şey sonradan olandır yani hadistir” diyor. Üçüncü önerme sonradan olan her şeyin bir icat edeni vardır. Üçüncü önerme sonradan olmadır, icat edeni vardır. Çıkan sonuç o halde kâinatın icat edeni vardır. Bu örnekle üç önermeden bir sonuç ortaya çıkarıyor. Bunu mantıkta birleşik kıyas yöntemi diyoruz. Bu tarz örnekler çoğaltılabilir. Ben sözü uzatmamak için bir örnekle daha izin verirseniz bitirmek istiyorum.

Merak edenler Akıldan Kalbe Yolculuk isimli kaynaktan kitaptan bunu öğrenebilirler. Eksklüzyon yöntemi var. Diğer yöntem de dışlama yöntemi. Burada hulfi kıyas olarak da geçiyor mantıktaki tanımı. İspat edilmesi istenen şeyin karşıt halini ve yanlışlığını gösteriyor ve ispat edilmesi istenen şeyin doğruluğunun bu şekilde hükmedilmesine neden oluyor. hulfi Kıyas ya da eksklüzyon yöntemine Risale-i Nur’dan şöyle bir örnek: “Eğer Allah’ın şeriki/ortağı bulunsaydı namütenahi diğer bir kudret, o nihayetsiz ve gayet kemaldeki kudreti mağlup edip bir kısım yer zapt etmek ona nihayet vermek ve manen aciz bırakıp hadsiz olduğu halde tehdit etmek, tahdid etmek/sınırlamak ve hiçbir mecburiyeti olmadan bir mütenahi/biten şey, nihayetsiz bir şey, nihayetsiz olduğu vakitte nihayet vermek ve mütenahi yapmak yani biten yapmak ve lazım gelir ki bu muhalatın aklen olması imkânsız şeylerin en gayr-ı kabili ve mümkünatın fiiliyatlı olması imkânsız şeylerin en katmerlisidir.” Bunu tersini ispat ederek kullanıyor.

Bediüzzaman’ın kullandığı en ilginç mantık yöntemi de modalite mantığı diye bilinen Kipling mantığı var, bunu kullanmış. Burada şimdi kipling mantığında evrenin dünyanın halleri var. Gerçek dünya, zorunlu dünya, mümkün dünya, muhtemel dünya. Şimdi modalite mantığına göre biz gerçek dünyada mı, zorunlu dünyada mı, mümkün dünyada mı, muhtemel dünyada mı yaşıyoruz? Bu dünyalardan birisine bizi yerleştirerek ispatlama yapıyor. Bunu mesela Vesvese Risalesinde görüyoruz. Vesvese Risalesinde namaz kılacak bir kimse, “Namazım oldu mu, olmadı mı?” tarzında vesveseye kapılıyor. Bir çoğumuzun çok rastladığı bir şeydir ya da sık görülen bir örnektir. Mesela, “Namazım temiz mi,  namazım oldu mu?” diye. Temiz değilsem namaz sahih olmaz. Şimdi Kipling mantığına göre birinci hal, gerçek dünyaya göre temiz olmayanın namazı sahih olmaz. İkinci hal zorunlu dünya hali. Bu halde de “Bağırsaklarda necaset var, o halde temiz değilsin. Eğer bu hale inanırsa, “Necis değilsin, abdestin olmadı.” diye düşünüyorsun. Birinci hal, zorunlu hal. Temiz olmayanın namazı sahih olmaz. İkinci hal “bağırsakta necaset var, temiz değilsin” zorunlu hal. Şu andaki bulunduğumuz hal, “o halde abdestin olmaz”. Üçüncü hal mümkün dünyaya göre, “Sen temizliğini yaptığını biliyorsun. Aksini hatırlamıyorsan temizsin. Mümkün dünyaya göre, muhtemel dünyaya göre pis olabilirsin abdest almamış olabilirsin. O takdirde namazın sahih değildir.”

Şimdi muhtemel dünyanın bir örneği: Geçtiğimiz yıl Van’da büyük bir deprem oldu. Şu anda da deprem olma ihtimali var. Peki bu muhtemel dünyaya göre “deprem var” diye biz sokakta yatmıyoruz. Muhtemel dünyada değil, mümkün dünyada yaşıyoruz çünkü. Mümkün dünyaya göre deprem olma ihtimali var ama bu çok zayıf bir ihtimal. “Bunun için sokakta yatmak gerekmez” diyorsunuz.

Bu modalite mantığı Bediüzzaman’dan sonra bulunmuş bir mantık yani aslında bu modern mantık diye geçiyor. Bediüzzaman’a, Vesvese Risalesini yazmadan önce belki de bu Kipling denilen kişiyle aynı anda ilham geldi yahut da bir şekilde bu mantığı almış uygulamış. Bediüzzaman’ın gerçekten mantık ve muhakeme kullanarak büyük bir deha olduğunu ve Vanlıların Bediüzzaman’la övünmesi gerektiğini düşünüyorum.

Hepinizi saygıyla selamlıyorum. Teşekkür ederim          

Medrsetüzzehra Sempozyumu, Van 12-14 Ekim 2012, Merak Yayınları, Risale Akademi, Bilimsel Etkinlikler Serisi: 8, s. 25-34, Ankara. 

popüler cevapdünya atlası