DİN HİZMETİNDE GÖNÜLLÜLÜK

Eklenme Tarihi: 09 Mayıs 2015 | Güncelleme Tarihi: 23 Ocak 2017

 

Din Hizmetleri ve İhlas Sempozyumu tebliğidir

DİN HİZMETİNDE GÖNÜLLÜLÜK

(Yakın Tarihimizden Samimi Hocalarımızın Örnekliği Çerçevesinde)

Prof. Dr. Mustafa YILDIRIM *

Din hizmeti bir aşk işidir. Din hizmetlisi bir gönül eri olarak, hiçbir mesai mefhumu tanımadan iyi, güzel ve faydalı olan her işe, karşılığını sadece Allah’tan bekleyerek koşan kişidir. “Allah’ın, sadece kendisi için ve sırf kendi rızası gözetilerek yapılan amelden başkasını kabul etmeyeceği[1]ne dair hadis-i şerif, özellikle din hizmetinde bulunanlar tarafından çok daha önem arz eder. Din hizmeti, tamamen Allah rızası gözetilerek yerine getirilmesi icap eden iştir. Verdiği hizmetin verimli ve etkili olabilmesi, onun ihlâsıyla orantılıdır. Ne kadar ihlâsla hizmet ederse hizmeti o kadar etkili olur. Sırf Allah'ın rızasını gözeterek hareket ettiği, İslâm'ın yücelmesi için elinden gelen çabayı sarf ettiği zaman, hiç tahmin edemeyeceği şekilde verimli sonuçlar ortaya çıkmaya başlar. Çünkü Yüce Allah sırf kendi rızasını gözeterek çalışanlara yardım eder. Bütün peygamberlerin, dini tebliğ görevlerine karşılık halktan maddî bir talepte bulunmadıkları ve geçmişte din hizmeti yapanların fedakârlıkları hatırlanırsa, bu hususun din hizmetinin esasını oluşturduğunu söylemek mümkündür.

Hz. Peygamber (as)’ın İslam davasında başarıya ulaşmasında başta Allah’ın lutfu olmak üzere elbette pek çok sebep sayılabilir. Bunlar arasında onun davasına olan inancı ve samimiyeti önemli bir yer tutar. Peygamberimizin hayatının her safhasında, onun bu özelliğini çok açık bir şekilde görebiliyoruz. Biz, bu tebliğimizde onun yolunda din ve Kur’an hizmeti sevdasıyla tutuşan ve en zor şartlarda dahi yüreklerindeki hizmet aşkı sönmeyen yakın dönemde yaşamış hizmet erlerine dair bazı tespit ve hatıraları paylaşmaya çalışacağız. Anlatacağımız şeyler eminim, buradaki dinleyicilerimizin pek çoğuna yabancı gelmeyecektir. Anadolu’nun hemen her köşesinde böyle hizmet erleri hiç eksik olmamış, içimizden pek çok kimse onlarla mülaki olmuş ya da anlatacaklarımıza benzer menkıbelerini dinlemişlerdir.

Eskişehir’e 7 km mesafede Muttalip kasabasındanım. Kasabamızda Hacı Hilmi Efendi isminde bir Nakşî şeyhi vardı. Vefat ettiğinde ben yedi yaşındaydım. Kendisini hayal meyal hatırlasam da onun Kur’an hizmetlerini akrabalarımdan ve onu tanıyan kimselerden defalarca dinledim. Yüzlerce hafız yetiştirmiş, Rahmetli Bediuzzaman Said Nursi de onun hafızlık icazeti merasimlerinden ikisine katılmış. Vefat edeli 51 yıl oldu, hala rahmetle anılır.

Benim hafızlık yaptığım hocam Hacı Osman Efendi onun vefatı sonrasında Kur’an hizmetini üstlenen kişiydi. Kendisi halkın verdiği ücretle cami imamlığı yapıyordu. Yıllık ücreti 40 kile, yani 80 teneke buğdaydan ibaretti. Halktan bazıları da kendisine düşen buğdayı çöplü olarak getirirdi. Sabah namazından sonra hafız dinlemeye başlar, kış geceleri yatsıdan sonra geç vakitlere kadar hafız çalıştırırdı. Bu tempoyla her yıl asgari 20 hafız yetiştirir, hafızlık icazeti merasimi yapar ve bu merasimlere binlerce kişi katılırdı. Öğle yemeği için evine gitmez, yemeğini onun evinden biz öğrencileri getirirdik. Onun dünyasında talebeden başka bir değer yok gibiydi. Cenazelerde, Ramazanlarda ya da değişik vesilelerle halk hocaya para verir, bir kuruşuna dokunmadan biz öğrencilerine dağıtırdı. Hocam hac ibadetini yaparken hakka yürüdü ve Cennet-i Mualla’ya defnedildi. Şartlar Hacı Hilmi Efendi zamanındaki kadar kısıtlı olmadığı için devlet duyarsız kalmadı. Böyle hafız yetiştiren bir kuruma resmi hoca tayin etti. Yeni tayin edilen hocanın da ilmi vardı amma aşkı yoktu. Mesai ile görev yaptı. Kendisine bahçeli bir ev tapulu olarak hediye edildiği halde 25 yılda tek bir hafız yetiştirmedi. Anlaşılıyor ki, olay, imkân ya da imkânsızlık olayı değildi. Her şey samimiyette düğümleniyordu. Samimi insanlar en olumsuz şatlarda harika işler başarırken, samimi olmayanlar ise en elverişli şartlarda yalnızca mazeretler üretiyorlardı.

Yüksek tahsil için İstanbul’a gittim. 12 Eylül öncesinin siyasi- sosyal karmaşası içinde üniversite üçüncü sınıfta, bünyesi mücessem bir Kur’an’a dönüşmüş, hizmet aşkı, samimiyeti, vakarı ve duruşuyla “hâzâ hoca” diyebileceğim Rahmetli hocam Hendekli Abdurrahman GÜRSES ile tanıştım. Onunla tanışma sürecini din hizmetinde ihlâs ve samimiyet açısından önem arz ettiği için bazı anılarımı paylaşmak istiyorum:

Haseki Eğitim Merkezinin kıraat bölümü açılınca İstanbul tariki üzere kıraat okutması için hocaefendi görevlendirilir. İki ay kadar sonra kendisine bir zarf içinde ders ücreti takdim edilir. Hocaefendi Kur’an hizmetinin ücretsiz olacağını, eslafın bu ilmi ‘meccanen’, yani ‘bilâ ücret’ okuttuğu gerekçesiyle bu ücreti reddetmek ister. Fakat resmi usulün böyle olduğu gerekçesiyle ikna edilerek ücret kendisine verilir. Hoca o gece uyuyamaz. Şimdiki YÖK başkanımızın babası Emin Saraç hoca ile dostlukları olduğu için ona gelir ve şöyle der: “Emin Efendi! Bana kıraat tedrisim vesilesiyle bir miktar ücret verildi. Almak istemesem de usulün böyle olduğunu söylediler. Aldım ama huzurum kaçtı. Eslâfımızın teamüllerine aykırı bir hal bu. Vebalden korkuyorum. Sana gelip ders okuyan talebelerden hafız olanları bana göndersen de onlara meccanen kıraat okutsam. Hiç olmazsa böylece eslafımıza, hocalarımıza karşı borcumuzu ödemiş oluruz.” Ben de âcizane, Emin Saraç Hocaefendi’nin hadis ve tefsir derslerine devam ediyordum. Hoca, hafız olduğum için bana konuyu açtı ve ben de büyük bir sevinçle kabul ettim. Böylelikle hayatımda bereketli ve feyizli bir sayfa açılmış oldu.

Onunla tanıştığımda rahmetli İsmail Biçer ağabeyim ve Fatih Çollak kardeşim kendisinden kıraat okuyorlardı. Sesim ve makam kabiliyetim iyi olmadığı için Hocaefendi beni pek beğenmedi, fakat nezaketinden dolayı da kovmadı. Bir yıl derse gidip geldim, “Adın ne?” diye dahi sormadı. Benim kendiliğimden çekip gitmemi istiyordu. Ben de bırakmadım. Çünkü onun Kıraat tedrisi meclisinde bulunmak her şeye değerdi. Sonunda bana şunları söyledi: “Evladım, bu kıraati neden okumak istiyorsun? Kıraat okumakla yüksek bir makama geleceğini, şöhretinin artacağını mı düşünüyorsun? Öyle bir düşüncen varsa hemen burayı terk et.” Sustum. Hoca kibarca senden bir şey olmaz demek istiyordu. Ama ben anlamazlıktan geldim. Hoca bendeki suskunluğu görünce devam etti: “Bak evladım, bu kıraat ilmi, Kur’an’ı Allah Resulü’ nün “Fem-i Muhsin’inden Cebrail (as)’ın getirdiği şekliyle okuma hazzıdır, bereketidir. Eğer bu niyette olursan şunu hiç unutma: Kur’an’a hizmetin sonunda asla mahrumiyet yoktur.” Ben mahcup bir edayla, “İnşallah, o niyetteyim hocam.” diyebildim. Bu sözü hiç unutmadım, bir köylü çocuğu olarak, şahsıma lutfedilen maddi veya manevi her değeri, âcizane yapmaya çalıştığım Kur’an hizmetinden bildim.

Abdurrahman Gürses Hocaefendi’yle olan beraberliğimiz 14 yıl sürdü. Onu kuşatan samimiyet halesinden aldığım feyzi anlatmaktan acizim. Arkadaşları Hafız Sami’den Üsküdarlı Ali Efendi’ye kadar pek çok samimi şahsiyet ile ilgili kendisinden hatıralar dinledim. Bir başkasının onunla ilgili hatırası şöyleydi: Boğazda bir yalıda bir toplantı düzenlenir. Toplantı Kur’an-ı Kerim tilavetiyle açılacaktır. Hocaefendi “Euzubillahimineşşey-tanirracim” der, o esnada kulağına biri eğilir ve şöyle fısıldar: “Hocam aşr-ı şerifi biraz kısa okuyun, Necip Fazıl konuşma yapacak.” Hocaefendi hemen: “Sadakallahülazim” der ve salondakilere şöyle hitap eder: “Beşer kelamının ilahi kelama tercih edildiği bir mecliste Kur’an-ı Kerim okumak caiz değildir.” Ve kendisi o meclisten kalkıp gider.

Okuyuşunun kayda alınmasından hoşlanmazdı, “Birileri bunları çoğaltıp satar, ben de Allah’ın kelamının ticari meta olmasına sebep olurum” derdi. Ayrıca bu tür şeylerin şöhrete yol açacağını, şöhretin ise afet olduğunu söylerdi.

Hasan Akkuş Hoca Abdurrahman Gürses Hocaefendi’ nin samimi arkadaşlarından imiş. Ben kendisini 13 yaşımda iken Eskişehir Çarşı Camii’nde bir kere dinlemiştim. 1975’te İstanbul’a geldiğimde o vefat etmişti. Abdurrahman Gürses Hocaefendi’nin aksine Hasan Akkuş hoca şen-şakrak bir zat imiş. Bu özelliği sebebiyle de makam ve itibar sahibi eşraf ve erkandan pek çok tanıdığı ve ahbabı varmış. Böyle bir sempozyumda paylaşılmasını gerekli gördüğüm şu hatırayı, onun yanında uzun yıllar kalmış ve 30 yılı aşkın İstanbul Nur-u Osmaniye Kur’an Kursu’nda hafız yetiştirmiş (soyadını hatırlayamadığım) Nafiz ağabey anlatmıştı:

“Hasan Akkuş hoca insan ilişkileri sıcak biriydi. Bir gün dönemin paşalarından birisinin annesi ölmüş, mevlidini okuması için Hocayı çağırmış. Hoca mevlidi okuduktan sonra o mecliste hoş bir sohbet yapmış. Paşa hocayı çok sevmiş ve maddi anlamda kendisi için ne yapabileceğini sormuş. Hoca teşekkür etmiş. Paşa kendisinden bir talepte bulunması konusunda ısrarcı olmuş. Hoca kendisinin oturacak bir evi dahi olmadığı halde hiçbir talepte bulunmamış. Fakat Paşanın ısrarı karşısında: “İlla bana bir lutufta bulunmak istiyorsan, bir Kur’an kursu açtırıver Paşam” demiş. Ezanın Türkçe okunduğu, namazda kıraatin Türkçe okunma provalarının yapıldığı bir dönemde Hocanın bu isteği karşısında Paşa donup kalmış. Nezaketen elinden geleni yapacağını söylemiş. Ve evet, Hocanın bu samimi isteği karşılık bulmuş ve Türkiye Cumhuriyeti’nde ilk Kur’an Kursu olan Nur- u Osmaniye Kur’an Kursu, Hasan Akkuş Hocanın delaleti ve samimiyeti sayesinde açılmıştır. Şimdi Türkiye’de açılan binlerce Kur’an Kursu’nda çekilen her besmelenin, okunan her ayetin ilk sevabının Akkuş Hoca’ ya yazıldığı hazırunun malumlarıdır. Nafiz ağabeyin anlattığına göre, Akkuş Hoca açılan bu ilk Kur’an Kursuna “Hademe-i Hayrat” olarak atanır. Aldığı ücret, ödediği ev kirasının üçte birini dahi karşılamaz. Hoca için bunun hiçbir önemi yoktur. Aşk ile hizmet eder. 1960’ta ihtilal olmuştur. Söz konusu Kur’an Kursunu kapatmak isteyen zihniyete karşı durmuş, kendi saygınlığı ve çabaları sayesinde kapanmasına da mani olmuştur. Hocanın vefat tarihi 1973’tür ve vefat ettiğinde tapulu bir evi de mevcut değildir. O kendi ikbali yerine din hizmetinin ihyasını öncelemiş, tapu kütüğüne adını yazdırmak yerine, kıyamet gününe kadar amel defterini açık bırakmayı tercih etmiştir.

Gönenli Mehmet Efendi ile ilgili anlatılanlar başlı başına bir tebliğ, hatta bir kitap konusudur. Onun Anadolu’dan gelen talebelere iaşe, ibate ve ders verme konusunda ne kadar hasbi, ne kadar fedakâr olduğunu, dönemin Kur’an hizmetine karşı olan idarecileri karşısında ne kadar sabırlı, kararlı ve dirayetli durduğunu bizim camiamızda bilmeyen ya da duymayan yoktur.

Süleyman Hilmi Tunahan Hocaefendi’nin Kur’an hizmeti konusunda samimi gayretleri de hatırlanmalıdır. Kur’an eğitiminin yasak olduğu bir dönemde tren yolculuğu yaparak öğrencilerine trende Kur’an dersi verdiğini biliyoruz. Özellikle Haydarpaşa-Adapazarı Arifiye istasyonları arasında sırf bu amaçla adeta mekik dokumuştur. Bugün müntesipleri tarafından Kur’an ile ilgili hala kaliteli bir eğitim verilmesini de takdirle karşılıyor, dualar ediyoruz.

Bir Mahmut Mazhar Bayram hoca vardı. Derslerde kara tahtayı ceketinin koluyla siliveren, zaman kaybolur diye silgiyi alıp koymakla meşgul olmayan, bir şevk ve heyecan adamı. Onun hiç boş vakti yoktu. Ne okulda, ne imamlık yaptığı camide, ne de evinde! Mutlaka her yerde öğrencilerle birlikte olur, aynı konuyu aynı heyecanla iyi anlaşılsın diye defalarca anlatmaktan usanmazdı. Hiçbir karşılık beklemeden bütün zamanını ve istirahatini öğrencilerine feda ederdi. İhtiyaç sahibi öğrencilerin listesini alır, ihtiyaçlarını karşılamak üzere zenginlerden burs temin eder, tahsilleri bitinceye kadar onların ihtiyaçlarını karşılardı. Evinden erken saatte çıkar geç vakitlerde döner, fakat bu yorucu ve tempolu çalışmadan asla şikâyetçi olmazdı. “Derse gelmediysem cenazeme gelin. Çünkü gelmediysem mutlaka ölmüşümdür” derdi.

Samimi din hizmetkârlarının hüsn-ü hatimesine örnek olmak üzere Adalı Hafız diye tanınan Hafız Ahmet Hızal’ı ve Fatih Camii imamı Ömer Efendi’yi hatırlatmakla yetinelim.

Uzun yıllar Heybeliada’da görev yapan, “Papaz okulunun karşısında ‘granit saray’ gibi bir Kur’an kursu binası olsun” diyen, giyimi, kuşamı ve örnek davranışlarıyla ada sakinlerine örnek olacak talebeler yetiştiren, yumuşak okuyuşu, insanlarla sıcak ilişkisi sayesinde çevresindekilere İslam’ı, Kur’an’ı, camiyi ve cemaati sevdirmiş ender kişilerdendi. Vefakârdı. Bir dostunun ölüm haberi üzerine Adapazarı’na gitti. Rica üzerine vefat eden dostuna telkin vermek üzere kabrin başına geldi ve “Kul lâ ilâhe illeallah” derken mezarın üzerine yığılıverdi. İmanla ruhunu teslim etti.

Evet, samimi duygularla dine hizmetle geçen bir ömrü Yüce Allah böyle hüsn-ü hatimeyle mükâfatlandırıyor. Tıpkı İstanbul Fatih Camii imamlarından Ömer Efendi’yi mükâfatlandırdığı gibi. O, kendisine, yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde yüksek bir makam teklif eden eski meslekdaşlarına, “Ben camide doğdum, camide öleceğim” diye karşılık vermiş, bir gün sabah namazını kıldırırken ikinci rekâtın ikinci secdesinde ruhunu Allah’a teslim etmiştir.

Burada daha nice samimi din hizmetkârlarından bahsedilebilir. Esasen bir oturum boyunca samimi hizmetleri özetlenmeye çalışılan Üstad Bediuzzaman Said Nursi dahi tek başına birkaç sempozyuma konu olabilir. Tebliğimin başında ifade ettiğim gibi dinleyicilerimizden her biri bu tür şahsiyetlere ve onlarla ilgili anlatılan hatıralara hiç yabancı değildir. Jandarma baskısına, işgüzar ispiyoncu vatandaşlara, kıt imkânlara ve elverişsiz mekânlara rağmen bodrumlarda, samanlıklarda, tarlada, bahçede, kısacası imkân buldukları her yerde din ve Kur’an hizmetine aşkla şevkle sarılan daha nice isimsiz samimi hizmet erleri… İstanbul’da eğitim görenler istisna edilirse Anadolu’da hizmet gören bu hocalarımızın bir kısmının belki Kur’an-ı Kerim okuma ile ilgili mahrec ve sıfatları çok iyi değildi. Fıkıh bilgileri de belki “Mızraklı İlmihal” bilgisinden öteye geçmezdi. Fakat onlarda sarsılmaz bir iman ve hiç eksilmeyen aşk ve şevk vardı. Şimdi çok daha iyi imkân ve mekânlarımız var, çok daha iyi şartlarda yetişmiş üstad ve bilim adamlarına sahibiz belki ama bize bu emaneti bin bir zorlukla ulaştıran bu aşk ehli üstadların aşkından ne kadarını taşıyoruz yüreğimizde? Elimizdeki imkânların hakkını vermekle bitmese gerek sorumluluğumuz. Bu mübarek insanlara karşı vefa borcumuz, sorumluluğumuzu daha da artırıyor.

Teşekkür ederim. Hoşça kalın, sorumlu kalın.

 


[1] Nesâî, Cihad 24; Ahmed ibn Hanbel IV, 126

* Dokuz Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, Temel İslam Bilimleri, İslam Hukuku Anabilim Dalı Öğretim Üyesi, mustafa.yildirim@deu.edu.tr

 

popüler cevapdünya atlası