Dilde Sadeleşme ve Sadeleştirme

Eklenme Tarihi: 06 Eylül 2014 | Güncelleme Tarihi: 07 Ocak 2017

 

Araştırmacı-Yazar Mustafa AKCA'nın Cuma Semineri sunumudur

I. Bölüm: Sadeleştirmeye genel bir bakış

1- Kavram Olarak Sadeleştirme

SADELEŞTİRME NEDİR?

Herhangi bir konuda veya işte, insani bir faaliyet ürününün veya düşüncesinin, çeşitli yöntemler kullanılarak, belirli amaçlar ve insan kitleleri baz alınarak; yapısı, özü, bilgisi ve anlamı korunacak şekilde bir kısım özelliklerinden ve bileşenlerinden sıyırılması, yalınlaştırılarak tekrar üretilmesidir.

SADELEŞTİRME ÖRNEKLERİ

Resimde Kübizm ve Fütürizm gibi soyut sanat yaklaşımları
Felsefede indirgemecilik
Bilimde, örneğin Matematik’te sadeleştirme yapılması
Düşünce tarihinde: Katolik ahlakının Protestan ahlakı ile değiştirilmesi.

2- Felsefi arka plan

Hümanizm, Naturalizm ve Realizm’in etkisi

AMAÇ: Kutsal kitaplar ile bilim, edebiyat ve güzel sanatların Kilise’nin hâkimiyetinden kurtarılması.

ARAÇLAR: Romanlar, fabllar, deneme ve fıkra yazıları ile ansiklopedik metinler, güzel sanatlara ilişkin eserler.
Bu eserler, duygu, düşünce ve fikirlerin yalınlaştırılması yaklaşımıyla; metinlerin halkın anlayacağı dile indirgenmesi, doğallık, sadelik, aklîlik, günlük hayata uygunluk, gerçekçilik perspektifiyle ortaya konulmuştur.

NİHAİ HEDEF: İnsanın «Süperego»ya dönüştürülmesi, tanrı yerine insanın tanrı bilinci yerine hümanist felsefenin yerleştirilmesi

3- Bizde sadeleşme/sadeleştirme

Divan Edebiyat’ından Tanzimat Edebiyatı’na geçiş

Tanzimat edebiyatı bizde dilde sadeleşme işlevlini üstlenmiş bir kuşağın serencamıdır.
Son devir Osmanlı ve Cumhuriyet devri Edebiyatı

Tanzimat Edebiyatının hemen tüm özellikleri genel itibariyle korunmakla birlikte (hümanist yaklaşımlar) araya “Milliyetçilik” gibi bir kavram da eklenmiştir. Bu bakımdan Milliyetçilik, sadeleşme meselesinde, Hümanizmden sonra 2’nci Aşama olarak göze çarpar.

Tanzimat edebiyatı modernleşme, Cumhuriyet dönemi edebiyatı Batılılaşma ve Uluslaşma anlayışı etrafında döner.
1876 Anayasası’nda resmî dil olarak kabul edilen Türkçe, Cumhuriyet’le birlikte devletin müdahale ettiği bir alan olmuştur.
Bu dönemde zihniyet değişiminin ve ulusal birlik kaygılarının beraber harmanlanması söz konusudur.

Amaç, «Ülkesini, yüksek istiklalini korumasını bilen Türk milletinin kendi dilini de yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarması; hedef de “milli bir kültür yaratma» olarak belirlenmiştir.
«Sade Türkçe» ülküsü; Genç Kalemler Dergisi’nin 1911’de Selanik’te yayınlanan ‘Yeni Lisan’ makalesi ile su yüzüne çıkmıştır.

Türk kültürü ve tarihi el değmemiş bir hazine olarak kabul edilmiştir.

Sade bir dil savunulmakta, dilde karşılığı bulunan Arapça ve Farsça sözcüklerin kullanılmasından kaçınılmıştır.

Tanzimat Dönemi’nde dilde sadeleşme süreci yaşanırken, Cumhuriyet Dönemi’nde dilde Türkçeleşme çabaları göze çarpmaktadır.

Bu husus Harf İnkılabı’nın gerçekleştirilmesi ile beraber, yeni kelimeler uydurulması, Kur’an’ın Türkçeye tercüme edilmesi çalışmaları, Ezan’ın Türkçe okutulması, ibadet dilinin Türkçe olmasına çalışılması, edebi eserlerin sade ve günlük dile uyarlanması amacıyla tekrar yazılmaları gibi bir dizi faaliyetle ortaya çıkmıştır.

Dilde sadeleşme ile sadeleştirme girişimlerinin her iki devirde de en önemli aktörlerinden birisi basındır.

4- Bölümün değerlendirilmesi

a)Modern manada sadeleşme/sadeleştirme yaklaşımının felsefi temelini hümanizma felsefesi oluşturmaktadır.

b) Sadeleştirme ameliyesi, kutsal metinlerin indirgenmesi, onların yerini alacak yeni bilimsel, edebi, görsel, felsefi unsurların alması; insan düşüncesinin kutsal olan karşısında üstün gelmesi gibi pek çok arka plan hedefin genel bir ifadesidir.

c) Dil, insan aklı, düşüncesi ve üretimi için en önemli ve vazgeçilmez unsurdur; hatta biriciktir. İnsanın kullandığı dil, onun zeka, akıl, düşünce seviyesini; dini algı ve inancın durumunu; varlık yaklaşımını ortaya koyar.

İkinci Bölüm

Risale-i Nurların Sadeleştirilmesi

1- Sadeleştirmenin gerekliliği söylemi – Gerekçeler

Risaleler sanat eseri değil, Kur’an tefsiridir yaklaşımı: Risalelerin dili pek güzel ve sanatlı diye sadeleştirilmesine karşı çıkmak bağnaz aydınların sanat sanat içindir yaklaşımına benziyor.

Tercüme ve sadeleştirmenin aynı olduğu şeklindeki yaklaşım: Hadis bil mana oluyor, Kur’an’ın farklı dillere tercümesi oluyor da Risalelerin bil mana veya bil mana ittifak metinleri niye olmasın? Müceddid-i Elf-i Sani İmam Rabbani’nin tüm eserleri her ülkede kendi dilleriyle basılmış ve herkesin anlayacağı dilde yayınlanıyor. Bunda ne kötülük var?

Sadeleştirmeden maksat, eserlerdeki günümüz dilinde kullanılmayan kelimelerin günlük dilde kullanılan karşılıkları ile yer değiştirilmesi, böylece eserlerin daha iyi anlaşılmasını sağlamaktır. Risâle-i Nur'un lisânı ağır ve ağdalıdır; bu yüzden anlaşılamamaktadır. Bu eserler herkesin daha rahat anlayabilmesi için sadeleştirilmelidir.

2- Sadeleştirme teşebbüsleri

Yaşanmış olaylardan örnekler

1. Bediüzzaman tarafından “Nur’un manevi avukatı” olarak iltifat gören edib ve âlim insan Ahmed Feyzi (Kul) Efendi 1949 yılında Afyon hapsinde Bediüzzaman’a mektup yazarak Gençlik Rehberini sadeleştirerek yayınlamak arzusunda olduğunu arz edince, Bediüzzaman bu işe razı olmadığını şu cümleyle ifade eder: “Ancak o zaman benim imzamı değil, kendi imzanı atarsın.”

2. Bediüzzaman 1955’te talebesi Hüsrev Altınbaşak’a Muhakemat isimli eserini Kur’an hattıyla teksiri için gönderir. Hüsrev Altınbaşak ise Bediüzzaman’ın daha önce kendisine iltifaten verilmiş tanzim izinlerine binaen “Muhakemat bu haliyle anlaşılmaz” diyerek sadeleştirerek mumlu kâğıda basıp Bediüzzaman’a gönderir. Muhakemat’ın yeni halini gören Bediüzzaman neşri durdurur. Sonra talebelerini toplayarak, “Siz hakem olun. Bakın şurada ben şu manayı kastetmiştim, fakat o, bakınız başka şekilde anlamış ve yazmıştır. O halde bu şekilde Muhakemat olarak neşri caiz midir? diye sorar.”

3. Şu örnek de şair ve edip Necip Fazıl Kısakürek ile ilgilidir. 1952’de Necip Fazıl Risale-i Nur’dan bazı metinleri sadeleştirerek Büyük Doğu mecmuasında neşretmeye başlar. Bunun üzerine Bediüzzaman talebelerini harekete geçirerek neşriyatı durdurur.

4. 1952’de Zübeyir Gündüzalp’in Necip Fazıl’a mektubundan iktibasla: «Şu ince noktayı siz gibi tasavvuf ehline arz ederiz ki; Risale-i Nur Bediüzzaman hazretlerinin irade ve ihtiyarı ile telif edilen bir eser değildir. Zaman zaman şedit ihtiyaç sıralarında ihtar-ı Rabbani ve ilham-ı İlahi ile yazdırılan Kur’an-ı Hakim’in yirminci asırdaki bir mucize-i maneviyesidir. Bu hüccetli ve aşikar hakikate nazaran; allâme-i cihan bir müellif dahi, Risale-i Nur’un bir cümlesinde bile değişiklik yapmaya asla cesaret edemez.»

5. 1946’da İstanbul’da Şemsettin Yeşil sadeleştirme teşebbüsünde bulunur. Bediüzzaman’ın ikazı ile durdurulur.

6. 1963’te “Risâle-i Nur’un telif haklarını almaya çalışan Kayhan Selek ve Erdoğan Bakkalbaşı adlı avukatlar, garnizon komutanı, emniyet amiri ve bir manga askerle birlikte Said Nursî’nin varisi olan Abdülmecid Efendinin evine gelirler ve eserlerin telif haklarının devredilmesi için yazı imzalatırlar. Telif hakları alınarak Risale-i Nur’un müsaderesine çalışılması üzerine, Zübeyir Gündüzalp, Bekir Berk’i, Fırıncı’yı, Aytimur’u, Birinci’yi de alarak Ankara’ya gider.

Tahsin Tola’nın evinde Said Özdemir, Mustafa Sungur, Tahirî, Bayram, Hüsnü, Abdullah, Kırkıncı gibi on beş, on altı kişi ile meseleyi müzakere eden Nur Talebeleri mahkemeye müdahale etme kararı alırlar ve hemen Konya’ya hareket ederler.

“Mustafa Kırıkçı hapiste olduğu için Konya’da önce Abdülmecid Efendiyi ziyaret edip mahkemenin seyri hakkında bilgi alan Bekir Berk, Said Nursî’nin sağlığında kendisine verdiği vekâletnameyi mahkemeye verdikten sonra Risâle-i Nur’daki konu ile ilgili ifadeleri de içine alan hararetli ve haşmetli bir müdafaa yapar.

“Dâvâya bakan Balıkesirli hâkim, Bekir Berk’in yaptığı müdafaadan sonra ibraz ettiği belgelere dayanarak avukatların iddialarını reddedip veraset davasının düşmesine karar verince, Risale-i Nur Külliyatı hukukî bir tasalluttan kurtulur.

3- Risale-i Nur metinlerinde sadeleştirme meselesi

Risale metinlerinden örnekler

1. “Risale-i Nur’un mesaili ilimle, fikirle ve kastî bir ihtiyar ile değil, ekseriyet-i mutlaka ile sünuhat, zuhurat, ihtarat ile oluyor.” Kastamonu Lahikası.

2. “Hakaika dair mesailde külliyatları ve bazan da tafsilatları sunûhat-ı ilhamiye nevinden olduğundan hemen umumiyetle şüphesizdir, kat’idir.” Barla Lahikası

3. «Malum olsun ki, bana deniliyor: insanlar diyorlarmış ki; onun eserlerinin çok yerlerini anlayamıyoruz. Böyle kalırsa, bu eserlerin zayi olmasından korkulur. Ben de derim: Her şeyin anahtarı elinde olan Cenab-ı Hakk’ın izniyle inşallah zayi olmayacaklardır. Ve bir zaman gelecek ekser dindar mütefekkirler onları anlayacaklardır. Çünkü bu risalelerdeki ekser meseleleri nefsimle tecrübe ettim. Furkan-ı Hakîm’in bana ita etmiş olduğu ilaçlardır. Bununla beraber mümkündür ki, sair insanlar, benim bitamamiha anladığım gibi anlamasınlar. Hem de ben sünühât-ı kalbiyemde, izahat için tasarruf yapmıyorum ki, tahririnden gelen acz ve tağyirinden gelen havf dolayısıyla… ancak kalbime doğduğu gibi yazıyorum.» Mesnevi-i Nuriye . A.Badıllı tercümesi.

4. « ‘Hattâ, evet, işte, şimdi, hem de, zîrâ, olan, şu, bu’ tekrarları, sizin gibi beni de usandırıyor. Başkasının tashîhine katiyen râzı olamıyorum. Zirâ, külahıma püskül takmak gibi, başkasının sözü, sözlerimle hiç münasebet ve ülfet peyda etmiyor. Sözlerimden tevahhuş eder.» Münazarat

5. “Hem telif ihtiyarımız dâhilinde değil.” Kastamonu Lahikası

6. «Âyet, (Hak dini onlara açıklasın diye, her peygamberi Biz kendi kavminin lisanıyla gönderdik. İbrahim Sûresi, 14:4) Risâle-i Nur’un Türkçe olmasını tahsin eder. ...Âyet, mânâ-i remzî cihetinde, vazife-i irsiyeti yapan Risâle-i Nur’u, efrâdı içinde hususî bir iltifatla dahil edip, lisân-ı Kur’ân olan Arâbî olmayarak, Türkçe olmasını takdir ediyor.» Sikke-i Tasdik-ı Gaybi.

7. “Benim gibi Türkçesi az, sözleri muğlak, çoğu anlaşılmaz ve zahir hakikatleri dahi müşkülleştiriyor diye eskiden beri iştihar bulmuş ve eski eserleri o sû -i iştihârı tasdik etmiş bir şahsın elinde bu hârika teshîlât ve suhûlet-i beyân, elbette bilâ şüphe bir eser-i inâyettir ve onun hüneri olamaz ve Kur’ân-ı Kerim’in i’câz-ı mânevîsinin bir cilvesidir ve temsîlât- ı Kur’âniyenin bir temessülüdür ve in’ikâsıdır.”

8. «İçinizde ve ahbabınızda, bu fakir kardeşinize karşı bir kıskançlık damarı bulunmak, en tehlikelidir. Sizlerde mühim ehl-i ilim de var. Ehl-i ilmin bir kısmında bir enâniyet-i ilmiye bulunur. Kendi mütevazi de olsa, o cihette enâniyetlidir; çabuk enâniyetini bırakmaz. Kalbi, aklı ne kadar yapışsa da, nefsi, o ilmî enâniyeti cihetinde imtiyaz ister, kendini satmak ister, hattâ yazılan risalelere karşı muaraza ister. Kalbi risaleleri sevdiği ve aklı istihsan ettiği ve yüksek bulduğu hâlde, nefsi ise, enâniyet-i ilmiyeden gelen kıskançlık cihetinde zımnî bir adâvet besler gibi, Sözlerin kıymetlerinin tenzilini arzu eder-tâ ki kendi mahsulât-ı fikriyesi onlara yetişsin, onlar gibi satılsın. Halbuki, bilmecburiye bunu haber veriyorum ki:

Bu durûs-u Kur'âniyenin dairesi içinde olanlar, allâme ve müctehidler de olsalar, vazifeleri, ulûm-u imaniye cihetinde, yalnız yazılan şu Sözlerin şerhleri ve izahlarıdır veya tanzimleridir. Çünkü, çok emârelerle anlamışız ki, bu ulûm-u imaniyedeki fetvâ vazifesiyle tavzif edilmişiz. Eğer biri, dairemiz içinde nefsin enâniyet-i ilmiyeden aldığı bir hisle, şerh ve izah haricinde bir şey yazsa, soğuk bir muaraza veya nâkıs bir taklitçilik hükmüne geçer. Çünkü, çok delillerle ve emârelerle tahakkuk etmiş ki, Risale-i Nur eczaları Kur'ân'ın tereşşuhâtıdır; bizler, taksimü'l-a'mâl kaidesiyle, herbirimiz bir vazife deruhte edip o âb-ı hayat tereşşuhâtını muhtaç olanlara yetiştiriyoruz. » Mektubat-29.Mektup

II. Bölümün değerlendirilmesi

Risale-i Nurun davası tağutlarla mücadele olduğundan metni de, dili de ona muvafıktır.

Bu dilin en bâriz vasfı; Anadolu halkının, Türk ve Kürt dünyasının bilip kullandığı, İslâm Âleminin de âşinâ olduğu, yaşayan Türkçe ve Türkçeleşmiş kelimelerden müteşekkil, her türlü dinî duygunun, ilmî hakikatin dile getirilip, hayal zenginliğinin ve sanat güzelliğinin terennüm edilebileceği hayattar bir dil olmasıdır.

Risâle-i Nur’un nurlu lisânı, lâfızdan ziyade mânâya bakar, mânâya ehemmiyet verir. Yani sanat sanat içindir gibi bir yaklaşım ona izafe edilemez. Bu yönüyle de, Risâle-i Nur’un lisânı yeterince arıdır, durudur, sadedir, berraktır, sarihtir, fasîhtir.
Risale-i Nur’un her bahsini herkes anlamaz; anlaması da şart değildir.

Risâle-i Nur Külliyatı’nda muhataplarının yalnız akıllarına seslenmekle kalmayıp ruh, kalp, his, heves, hayal, duygu, düşünce gibi diğer insani hasselerine de de hitap ettiğinden, dilinde, insanı bütünü ile ihata eden bir müessiriyet de bulunmaktadır.
Risâle-i Nur’un üslûbu, vehbî ilmin mânevî merâtibini, âsumanî genişliğini, ruhanî yumuşaklığını, muhabbet sıcaklığını ve ikram-ı İlâhî ulviyetini taşıdığı için, akla ve ruha çok daha âşina ve yakındır.

Sadeleştirilme yoluyla Risale-i Nur’un Kur’an ve Hadis’ten süzülmüş kavram mimarisi bozulacaktır. Mimari hem estetik hem akustik hem ihtiyaç hem sağlam bir metin çatkısı hem de tenakuzlardan arınmışlığı sağlayan şeydir.

H.Bir eserin sadeleştirilmesi ile yabancı bir lisana tercümesi ise farklı şeylerdir. Tercümede kelimelerin ve kavramların karşılıkları değil, manaların karşılıkları esastır. Sadeleştirmede ise, kelimelerin karşılıkları esastır. Basit kelimeler de sorun ortaya çıkmayabilir fakat kavramların kelime karşıtlarının bulunması çoğu zaman mümkün olmaz. Ya kelime uydurma ya da yabancı başka lisandan alma yoluna gidilir. Bediüzzaman bazı kelimelerin eş anlamlılarını beraber kullanır (havf ve korku gibi) fakat kavramlar söz konusu olduğunda (uluhiyet, kader, haşr gibi) bunu yapmaktan kaçınır. Kavramları bir dilden bir dile veya aynı dilin tarihi süreç içindeki bir döneminden bir başka dönemine aktarmak, kelimeleri aktarmak kadar kolay değildir. Her bilimin ve alanın kendine mahsus bir terminolojisi vardır. Ancak bu kavramlar aracılığı ile o kavramın anahtarı olduğu, kapısı olduğu manalara ulaşılabilir. Ancak, kavram yok edilmiş ve yerine bir kelime konulmuş ve bu kelime de o kavramın anahtarlık ettiği manalara kapı açmıyorsa, artık ne anahtar ve ne de bu anahtar ile açılacak kapı ve arkasındaki mana hazinelerinden bahsetmek imkânı kalmamıştır.

Risale-i Nur bir kelimeler değil kavramlar mecmuasıdır. Çünkü bir Külliyat’tır. Külliyat bütün kelimeleri, kavramları, paragrafları, bölümleri kitapları birbirine entegre olan sistematik bir yazın topluluğu demektir. Bir kavramı değiştirdiğinizde, bütün sistem bozulur ve külliyat özelliğini yitirir.

Sadeleştirmenin mantığında Risale-i Nur dilinin tarihsel ve dönemsel olduğu, te’lif edildiği dönemin hâkim lisanına tabi olduğu düşüncesi yatmaktadır.

Aynı dilden aynı dile tercüme olan sadeleştirme orijinal metnin tahrif edilmesidir.

Sadeleştirme yerine Risale-i Nur’da şerh ve izah yapılmasına müsaade edilmiştir. Hatta bunun bir müsaadeden çok ehil olanlar için bir vazife olduğu bizzat Lahikalarda vurgulanmıştır. Ancak, bu şerh ve izah kelime karşılıklarının değil mana karşılıklarının anlaşılır bir dille anlatılmasıdır.

Risale-i Nurlarla ilgili olarak yapılması gereken işler Bediüzzaman tarafından belirlenmiştir: 1-şerh 2-izah 3-tekmil 4-tahşiye 5-neşir 6-talim 7-telif 8-tanzim 9-tertip 10-tefsir 11-tashih 12-beyan 13-ispat 14-cem 15-tafsil”. 15 vazifeye ilaveten başka yerlerde geçen “Tasvir ve Tasfiye” olarak sayılan iki adet vazifeyi.

Risale-i Nurlar; bir risaleler, mektuplar, aforizmalar, deneme ve hikâyeler manzumesidir; hem (b)ilim hem tasavvuf hem tefsir hem de sanat ve felsefe unsurlarını hâiz çok özel bir külliyattır. “Bediüzzaman” unvanına layık bir insanın hayat serencamı, birikimdir.

Zengin kelime dağarcığı ve tamlamalar, onun hayret veren bir edebi üsluba sahip olmasını da sağlamaktadır. Risalelerin, klasik tefsir anlayışı açısından pek de alışılmadık bir durum olarak bir ideologya/mefkûre ve filoloji/dil davası da vardır denilebilir.

 

popüler cevapdünya atlası