Dedem Abdülmecid Ünlükul

Eklenme Tarihi: 25 Kasım 2013

Seyda ÜNLÜKUL'un Konya AğabeyleriPanelinde yaptığı konuşmadır

Değerli ağabeylerim Sayın Vakfı Başkan ve yetkilileri çok muhterem beyefendiler ve hanım efendiler,

Evvela, sizlerin şahsında bütün Alem-i İslam’ı muhabbet ve sadakatle selamlıyorum.
Haddimin üstünde bir teveccühle davet edildiğim bu konferans ve bu kürsüden öncelikle mahcubiyetimi arz ederek bana tevcih edilen bu konuşma için teşekkürlerimi arz ederim.

Dedem Abdülmecid Ünlükul 1884 yılında Bitlis'in Hizan Kazasının İsparit nahiyesine bağlı Nurs köyünde doğdu. İlk eğitimini burada aldı. Nurs köyünden sonra Arvas'ta eğitimine devam etti. Buradan ayrıldıktan sonra Van'da kaldığı on dört yıl, eğitim süreci de ayrı bir öneme sahiptir. Buradaki Horhor Medresesinde ağabeyinin nezaretinde iki yüzü aşkın talebe ile birlikte eğitimine devam etti. Özellikle Arap Dili ve Edebiyatı dalında çok büyük bir aşama katetti.

Birinci Dünya Savaşı'nın başlaması ve Ruslardan cesaret alan Ermenilerin saldırıları üzerine abisi Bediüzzaman'ın idaresinde savaşa katıldı. Bu savaşta Bediüzzaman Hazretleri yaralı olarak Ruslara esir düşerken, yeğeni Ubeyd şehit oldu. Bilindiği gibi Van ve çevresi Rusların eline geçti. Şehir harabe haline geldiği gibi uzun süre eğitim gördükleri medreseleri de bu tahribattan nasibini aldı. Dedem Abdülmecid, Rusların hücumundan ve istilasından kurtulan bazı akrabaları ile birlikte Van'dan ayrılarak Diyarbakır üzerinden Şam'a gitti. Üç yıl burada kaldıktan sonra 1917 yılında Diyarbakır'a geri döndü.

Diyarbakır'da bulunan Askeri Rüştiyede Arapça öğretmenliğini yaptı. Ancak bir süre sonra bu okulun kapanarak Erkek Sanat Enstitüsüne dönüştürülmesinden sonra buradan da ayrıldı ve tekrar (1920) Van'a döndü. Van'da da öğretmenliğe devam etti. Bu kez yedi yıl burada kaldı (1927). Şeyh Said hadisesi ile başlayan ve abisi Bediüzzaman'ın sürgün edilmesiyle neticelenen süreçten kendisi de nasibini aldı. Öğretmenlik görevinden alınınca Van'dan Ergani'ye geçti. Ergani'de bir manifatura dükkânı açarak hayatını devam ettirdi. Bazen Camide fıkhi konuların ağırlıklı olduğu vaazlar verdi.


24 Kasım 1934 yılında 2258 Sayılı soyadı kanunu çıktı.
Abisi Bediüzzaman sana çok eziyet verdiler soyadını adının anlamı olan Ünlükul yap ben de soyadımı Nursi ve Okur olarak alacağım diyerek kardeşini yönlendirdi.
1936 yılına kadar Ergâni'de yaşadıktan sonra çocuklarının eğitimi sebebiyle Malatya'ya göç etti. Burada (Eski adı Kürtler Çarşısı) olan cumhuriyet çarşısında manifaturacılık yaptı. Örnek bir ticari ahlaka sahip olması kısa zamanda çevresinin dikkatini çekti. Siftah ettikten sonra gelen müşterilerini henüz siftah yapmamış komşu esnafa göndermek suretiyle ticari ahlaka katkıda bulundu. Hiçbir komşusunu incitmemesi, sempatik oluşu ve sürekli bir şekilde sohbetlerinde imani konulara ağırlık vermesi, etrafındaki sevgi çemberinin giderek büyümesine sebep oldu. Malatya'da dört yıl kaldıktan sonra Ürgüp'e 1940’da müftü olarak tayin edildi.

Ürgüp'te on iki yıl müftülük yaptı. Acı-tatlı çok sayıda hadiseye tanık oldu.

Diğer taraftan hayatında çok büyük iz bırakan evlat acısını burada tattı. Üniversitede okuyan ve gelmesini dört gözle beklediği oğlu Fuat'ın vefat haberini burada aldı. Oysa ki, Köprü mevkiinde, Ankara'dan gelen kamyonlardan birinden oğlunun inmesini bekliyordu. Postayla ölüm haberini aldı. Oğlunun adına kaleme aldığı ve "Fuadiye" adını verdiği eserinde acısını şöyle kaleme dökmüştür:

Ey mezarcı! Göm beni de şu Fuad'ın kabrine
Firkatın dayanmaz vallahi asla kahrine.
Katılsın zerratımız, alem-i berzahta keza,
Sarılsın birbiriyle ruhlar, ilayevmi'l-ceza.
Ey mezarcı! Cebeci'de bana da kaz bir mezar,
Olalım ünlü Fuad'ın komşusu leyl ü nehar.

Evet, dedem Abdülmecid'in acılarla dolu hayatı neredeyse vefatına kadar devam etti. Yıllarca ağabeyi Bediüzzaman ile görüşemedi. Oğlu vefat etti. Yine çok sevdiği yeğeni Abdurrahman'ın vefatı, diğer taraftan görevden alınması sıkıntılarını arttırdı. Abisi Bediüzzaman, kardeşinin yaşadığı sıkıntılı halet-i ruhiyeyi şu şekilde kaydetmiştir:

"Kardeşim Abdülmecid, biraderzadem Abdurrahman'ın (rahmetullahi aleyh) vefatı üzerine ve daha sair elîm ahvâlât içinde bir perişaniyet hissetmişti. Hem, elimden gelmeyen mânevî himmet ve medet bekliyordu. Ben onunla muhabere edemiyordum. Birden bire, mühim birkaç Söz'ü ona gönderdim. O da mütalâa ettikten sonra yazıyor ki:

'Elhamdülillâh, kurtuldum. Çıldıracaktım. Bu Sözler'in her biri birer mürşid hükmüne geçti. Çendan bir mürşidden ayrıldım, fakat çok mürşidleri birden buldum, kurtuldum' diye yazıyordu. Ben baktım ki, hakikaten Abdülmecid güzel bir mesleğe girip, o eski vaziyetlerinden kurtulmuş." (Mektubat, s. 342)

Dedem Abdülmecid, on iki yıl boyunca sürdürdüğü müftülük görevinden alınınca Ürgüp'ten ayrılmak istedi. Ancak, sevenleri bir süre daha yanlarında kalması için ısrar ettiler. Talebelerinin ve Ürgüplülerin ısrarı üzerine üç yıl daha burada kaldı. Gerek müftülüğü sırasında ve gerekse görevden alındıktan sonra iman hizmetini devam ettirdi. Çok sayıda talebe yetiştirdi. Her fırsatta imani konularda çevresinde bulunanları aydınlatmaya gayret sarf etti. Mantık adlı eseri yazdığı gibi, Haleb-i Sağir ve Kaside-i Bürde şerhini Şafii ve Hanefi fıkhına dair Dü Mezheb, İslam Akaidlerini de kaleme aldı.

Öğretmenlik görevini sürdürmeye devam ederken sebepsiz yere tekrar görevden alındı. Yaşadığı acı olaylardan bir tanesi de, agabeyi Bediüzzaman'ın Konya'ya gelmesine rağmen kendisiyle görüşmesine izin verilmemesidir. Abisi Bediüzzaman, vefatından önce bir kez daha Konya'ya geldiyse de uzun süre görüşmeleri mümkün olmadı. Zaten bu görüşme veda görüşmesi olup, dedemin evin önünde gerçekleşti. Bediüzzaman, arabadan inmeden kapının önünde kardeşiyle vedalaştı ve Urfa'ya doğru yola çıkacağını söyledi.

Dedemi en çok sarsan olayların başında kuşkusuz, abisinin ebedi istirahatgahında bile rahat bırakılmaması gelir. Vefatından birkaç ay geçtikten sonra, kendisine zorla imzalattırılan bir yazıya dayanılarak abisinin kabri açıldı ve naaşı bir gece Urfa'daki mezarından alındı. Dedemin, gözleri bağlanarak abisinin naşı ile helikoptere bindirildi nereye gittiğini bilmeyen dedem, yoldaki konuşmalardan Ispata’ya gittiğini anlamıştı. Şehir mezarlığının yakınında bir yere helikopter inmiş ve dedemin gözlerini açmışlardı. Askerlerin yardımı ile Üstadın naaşını kabrine indiren dedem, anlından öperek ebedi istirahatğahına yolcu etti. Bediüzzaman'ı hayatta iken rahat bırakmayanlar, vefatından sonra da rahat bırakmamışlardı.

Dedem 1967 yılına geldiğinde herkes ile vedalaşmaya başladı. Ona göre ölüm vakti gelmişti. Çünkü, abisi Bediuzzaman son buluşmalarında kardeşine, kendisinden yedi yıl sonra öleceğini söylemişti. Dedem, abisi Bediüzzaman'ın her söylediğinin gerçekleştiğini müşahade edenlerden biri idi ve buna bütün kalbi ile inanıyordu. Nitekim de öyle oldu. 11 Haziran 1967 Cuma günü vefat etti.

Evet, Bediüzzaman’ın ve kardeşi Abdulmecid Ünlükul'un karakterinin ve kişiliğinin iki yönü var. Birincisi dış yönü, diğeri iç yönü. Bu iki hayat birbirini tamamlayan hayatlardır. Biri kendi nefsi ile mücadelesinin, diğeri hariçteki düşmanları ile mücadelesinin hayatı.
Yani bütün eylemlerin kaynağı olan ruhun fiillerde olan görüntüsünün anlatılması.

Bediüzzaman kendi ruhunun şarihi, şerhedicisi yani anlatıcısıdır. Dördüncü Şua’nın başında şöyle bir kaydı vardır. “Birinci mertebe çok kıymettar bir hakikat olmakla beraber çok ince ve derindir. Hem bu birinci mertebe bana mahsus gayet ehemmiyetli bir muhakeme-i hissi ve gayet ruhlu bir muamele-i imani ve gayet gizli bir mükâleme-i kalbi suretinde mütenevvi ve derin dertlerime şifa olarak tebarüz etmiş. Bana tam tevafuk eden tam hissedebilir der.
Evet kardeşi Abdülmecid Ünlükul bu hisleri kendisiyle bir fiil paylaşan en birinci talebelerindendir.

Ayetü’l-Kübra’da seyyahın özellikleri Bediüzzaman’ın ideal talebe örneğidir. Bunların birini kendinde gösteren ileri düzeyde bir talebedir.

Okuduğu eserler, özellikle müsbet ilimler alanında okuduğu eserlerin püf noktalarını yakalaması, ilimin tevhid ile tezad gibi görülen yerlerini bulması ve onları açması.

Bediuzzaman hazretlerinin Özellikle İstanbul’dan Şam’a giderken büyük bir kısmını yazdığı Mesnevi isimli eserinde beş yüze yakın bahsin olduğu, bunların özetler ve aforizmalar tarzında onlarca ilim alanına temas eden paragraflarının taranması ve tasnifi, telifi ve sentezi ile böyle bir ilmi tamamen benliğine nakşetmiş insanın
ilmin dinle çatışan noktalarını bularak bizlere eşi bulunmaz eseri en ince noktalarına kadar Bediüzzaman'ın kaleminden çıkmışçasına tercüme ederek aktarmak
ancak onu tanımak ve bilmek, şiddetle merakle etmek olur.

Bediüzzaman’ın tefekkür üslubunun özelliklerini, teknik donanımlarını anlatmak, eşyaya ve nesnelere, olaylara bakışını kurallarını belirlemek büyük bir çalışma olacak mahiyettedir.

Tefekkür ederken o kadar farklı noktalardan hareket eder ki, bu onun zekâsının tek boyutlu değil, ihata edilmez boyutlarının olduğunu gösterir. Hep aynı kalıplardan hareket eden İslam düşüncesi, onunla hiç görmediği yeni ifade modları ve üslubları kazanmıştır.

Fas’ın en büyük mütefekkirlerinden biri olan Taha Abdurrahman,
Bediüzzaman Said Nursi’nin Hazretlerinin okuduğu evrad kitabı Hizbü’l-Hakaik-i Nuriye’deki münacatları ve zikirleri görünce şunları söyler:

“İşte bu, Muazzam Külliyat’ın menbaı... Bu derecede kalblerde ve ruhlarda tesir eden böyle bir eserin arkasında, böyle kuvvetli ve kesif bir ibadet olduğunu tahmin ediyorum. Onun için ısrarla Bediüzzaman Said Nursi’nin evradını soruyorum.” Der.

Kalbin etrafındaki günlük meşgalelerden, günahlardan biriken perdeler, muhatabın kalbine ve ruhuna tesir ederek bir cümlenin kalbin ta derinliğinden gelip çıkmasına mani olurlar. Nurlar’da mademki, külli bir tesir var, bu, o derslerin, kalbin tam umkundan ve derinliğinden geldiğine en büyük delildir.

Üstad Bediüzzaman ise Lem’alar’da “Bu hizmetimizde başıboş değiliz. Mühim bir nazar altındayız ve dikkatli bir inayet nazarındayız ve kuvvetli hıfz u himayet tahtındayız.” Der.

İmanın kuvvetinden ulvi bir zevk-i hakikat alan kardeşi Abdulmecit Ünlükul’un da aynı doğrultuda “her yerde Rabbini arayan” cümlesine hâkim olan arayış içinde
“Elhamdülillah her yerde aradığım ve her şeyden sorduğum halıkımın ve malikimin
vücub-u vücuduna ve vahdetine şehadet eden Otuz Üç Hakikatı gördüm ve dinledim.”
diyen kardeşi Ayetü’l-Kübra vasıtası ile Bediüzzaman’la birlikte seyyah olup, bu menzillerdeki hakikatlere intikal etmiştir ki, Bediüzzaman, O’nu tercüme, tashih gibi mühim vazifelerle vazifelendirmiştir.

Hep aynı kalıplardan hareket eden,İslam düşüncesini farklı bir üslupla anlatan abisi Bediüzzaman’ın üslubunu kalbinin derinliklerine nakşeden Abdülmecid Ünlükul da şu kelimelerle o cihan-baha o cevher-baha olarak addettiği Risale-i Nurlar için Mesnevi-i Nuriye’nin başlangıcında ﺑِﺴْﻢِ ﺍﻟﻠَّﻪِ ﺍﻟﺮَّﺣْﻤَﻦِ ﺍﻟﺮَّﺣِﻴﻢِ diyerek...

“Risale-i Nur Külliyatı'ndan "El-Mesneviyyü’l-Arabî" ile muanven büyük Üstad'ın cihanbaha pek kıymetdar şu eserini de Allah'ın avn ü inayetiyle Arabîden Türkçeye çevirmeye muvaffak olmakla kendimi bahtiyar addediyorum. Yalnız, aslındaki ulviyet, kuvvet ve cezaleti tercümede muhafaza edemedim. Evet o cevher-baha hakikatlara zarf olacak ne bir harf ve ne bir lafız bulamadım. Tercüme lisanı da, fikrim gibi nâkıs ve kasır olduğundan, o azîm imanî ve cesîm Kur'anî hakikatlere ancak böyle dar ve kısa bir kisveyi tedarik edebildim. Ne hakkın ve ne hakikatın hatırı kalmış. Fabrika-i dimağiyemin bozukluğundan bu kadarını da
müellif-i muhterem Bedîüzzaman'ın manevî yardımları ile dokuyabildim.” Diyerek…

“Evet bir tavuk kendi uçuşuyla, şahinin veya kartalın uçuşlarını taklid ve tercüme edemez. Bu, hakikaten aslına uygun ve lâyık bir tercüme değildir. Çok yerlerde yalnız mealini aldım. Bazı yerlerde de tayyettim. Ancak aslındaki hakaiki,evlâd-ı vatanagösteren küçük bir âyinedir...” Sözleri.

Risale-i Nur müellifinin neseben küçükkardeşi ve onbeş sene ondan ders alan
Abdülmecid Ünlükul

Aslında Üstad Bediüzzaman nazarında Mevlana Halid-i Bağdadi hazretlerinin ilminde gördüğü maneviyattan hiç irtibatını kesmediği tevazu dolu bir insandı.

Evet kendilerini ön plana çıkarmayan kendilerini bir üzümün sapı gibi görüp Allah’ın inayetiyle ahirete kadar ziyalarını saçacak Risale-i Nuru daima ön planda tutan
Bediüzzaman hazretlerinin, “Bizler hakaik-i İslamiyenin kemalatını efalimizle izhar etsek, sair dinlerin etbaları fevc fevc kıtalarla İslamiyete dehalet edeceklerdir”sözlerinazarlarımızı Risale-i Nur’da formüle edilen İslam hakikatlerinin temsili noktasına çevirmektedir.

Evet değerli misafirler,

Bizler de, Bediüzzaman hazretlerinin kendi nefsini vakfettiği İslam hakikatlerinin temsili noktasında yoğunlaşmalıyız.

Özellikle, sadece Âlem-i İslam’ın değil, bütün insanlığın kurtuluşu için çekirdek bir toplum olan Risale-i Nur camiasının küresel boyutta iletkenlik kazanabilmesi; bütün İslam âlemine, bütün insanlığa örnek olması için, temsil sorunlarının ve ihtilaflarının İhlâs Risalesindeki düsturlar rehberliğinde çözülmesi birinci dereceden vazifemizdir.

Bilimde, sanatta, ahlakta, felsefede, sosyolojide ve eğitimde Risale-i Nur eksenli akademik açılımlar gerçekleştirmek ise önemli bir mesuliyetimizdir.

Bu iki noktada uygulanabilir, kapsamlı bir ortak proje geliştirilerek, düsturları iman, ihlas, uhuvvet, tesanüd ve ittihad olan Risale-i Nur hizmetlerinin, farklı hizmet boyutlarının koordine edilerek, özellikle tabandaki karşılıklı yabancılaşma ve peşin hükümlerin, zanların ve evhamların izalesine çalışmalıyız. Bu düsturu bize Üstadımız vasiyet etmiştir.

Risale-i Nur hizmetinin farklı boyutlarının bulunması tabiidir. Risale-i Nur hizmeti, tek bir boyuta tahsis edilemez. Edilse, eksik ve nakıs kalır. Önemli olan, maksatta birliğin sağlanması ve bütün Nur camiasının meşveret ve dayanışması ile ifa edilecek büyük boy hizmetler için, camianın her kesiminden temsilcilerin yer aldığı akademik seviyede bir -üst hizmet gurubu, istişare kurulunun oluşturulması ve bu kurulun bütün camia tarafından benimsenip- desteklenmesinin büyük bir öneme sahip olduğunu öngören Üstadımız
Risale-i Nur hizmetinin devamında bu görevi en birinci talebeleri olan çoğu aramızdan ebediyete ayrılan manevi varisleri Gül ve Nur fabrikalarının heyetine, başta Hüsrev ve Tahirî olan o heyetten {Kardeşi Abdülmecid, Zübeyr, Mustafa Sungur, Ceylan, Mehmed Kaya, Hüsnü Bayram, Rüşdü, Abdullah, Ahmed Aytimur, Âtıf, Tillo'lu Said, Mustafa ve Seyyid Sâlih.} hevermiş, bizlere Risale-i Nur hizmetinin bir üst istişare kurulu örneklemesini yapmıştır.

Üstadın resmi varisleri olan biz aile bireyleri de Üstadın bu örneklemesini yaptığı ve şu anda kurulması elzem olan bu yüksek istişare kuruluna resmi verasetimizi devretmeye hazırız.
Çünkü "Risale-i Nur, yalnız bir cüz'î tahribatı ve bir küçük haneyi tamir etmiyor. Belki küllî bir tahribatı ve İslâmiyeti içine alan ve dağlar büyüklüğünde taşları bulunan bir muhit kal'ayı tamir ediyor. Ve yalnız hususî bir kalbi ve has bir vicdanı ıslaha çalışmıyor, belki bin seneden beri tedarik ve teraküm edilen müfsid âletler ile dehşetli rahnelenen kalb-i umumîyi ve efkâr-ı âmmeyi ve umumun ve bahusus avam-ı mü'min in istinadgâhları olan İslâmî esasların ve cereyanların ve şeairlerin kırılması ile bozulmaya yüz tutan vicdan-ı umumîyi, Kur'an'ın i'cazıyla ve geniş yaralarını Kur'an’ın ve imanın ilâçları ile tedavi etmeğe çalışıyor. Elbette böyle küllî ve dehşetli tahribata ve rahnelere ve yaralara, hakkalyakîn derecesinde, dağlar kuvvetinde hüccetler, cihazlar ve bin tiryak hâsiyetinde mücerreb ilâçlar ve hadsiz edviyeler bulunmak gerektir ki; bu zamanda Kur'an-ı Mu'cizü’l-Beyan'ın i'caz-ı manevîsinden çıkan Risale-i Nur o vazifeyi görmekle beraber, imanın hadsiz mertebelerinde terakkiyat ve inkişafata medardır." diyen amcam Bediüzzaman; “Bu zamanın en birinci farz vazifesi,ittihad-ı İslam’dır. Mümin olan kimse, iman ve tevhit iktizasıyla, kainata bir mehd-i uhuvvet nazarıyla baktığı gibi; bütün mahlukatı, bilhassa insanları, bilhassa İslamları
birbirleri ile bağlayan ip de uhuvvettir.” diyor. Çünkü iman bütün müminleri bir babanın cenah-ı şefkati altında yaşayan kardeşler gibi kardeş addediyor.

Evet ittihad-ı İslam vazifesinin çekirdek toplumu Risale-i Nur camiası ise, umum
ehl-i hakk'a, layık olacak bir şekilde, Allah'ın izni ile -ittihadın- camiada ve âlem-i İslamda tesisi,bu zamanın en birinci farz vazifesi olmalıdır. Bunu gerçekleştirmek de Allah'ın izni ile bize düşmektedir.Yoksa bu vazifeyi bizden sonraki nesillere devretmek, büyük manevi mes’uliyeti mucip olacaktır.

Bu düşüncelerle bu konferansın hayırlara vesile olmasını diler, selam ve saygılarımı sunarım.

popüler cevapdünya atlası