CUMHURİYET DÖNEMİ DİN EĞİTİMİNE ELEŞTİREL BİR BAKIŞ

Eklenme Tarihi: 25 Şubat 2017 | Güncelleme Tarihi: 04 Mart 2017

CUMHURİYET DÖNEMİ DİN EĞİTİMİNE ELEŞTİREL BİR BAKIŞ

Dr. Yasin YILMAZ*

GİRİŞ

Dünyamız yaklaşık üç asırdır batının kontrolü ve kurguladığı yöntemlerin baskısı altındadır. Batı, gerçeği görünene indirgeyerek, metafiziği yok saymış insanı her şeyin ölçüsü haline getirmiş ve insanı ve toplumu kutsallarından ayırmıştır. Modernizmle; insan aklını, postmodernizmle de duygularını baskın kılarak bu anlayışını üretmeye ve yaymaya devam etmiştir. Toplumu da böyle bir konuma yerleştirdiği insanın bir uzantısı olarak organize etmiş; seküler-din dışı kutsalları, Pazar ekonomisi çerçevesine indirgenen bir yapı haline getirmiştir. Her şeye haz merkezli bakmaya başlamıştır. Bilgiyi, suje-obje ilişkisi olarak aldığından varlığı ve onun arka planını aydınlatamamış, sadece görünenin gerçek olabileceği zannına kapılmıştır. Bu; vahyin önünü kapatmış, dolayısıyla var olanların Allah’la bağını koparmıştır. Böylece insan; maddeye, maddî ilişkilere yani arkasındaki dünyaya göre tanımlanmıştır. Onun bir ruhunun, gönlünün, sevgisinin olabileceği düşünülmemiştir. Makinenin, teknolojinin hâkimiyeti doğrultusunda faaliyette bulunulmuş, daha ziyade insanın maddeye, dünyaya hâkimiyeti kutsanmıştır. Bütün bunlar insanın daha çok kazanca, çıkara sahip olmasını ve dolayısıyla teknolojik üstünlüğü başkalarını ezmek için kullanmasına sebep olmuştur.

Batı hem toplumsal hem de kurumsal yapılanmasını bu doğrultuda kurduğundan, dünyanın geri kalanını dışlamış, sömürmüş ve dünyamızı bugünkü manzara ile karşı karşıya getirmiştir. Dolayısıyla dünyanın büyük kesimini, ferdi ve toplumu acı çekmeye terk etmiştir. Ama bütün bunlara sebep olan Batı cephesi de üstesinden gelemediği bir bunalıma epey zamandan beri girmiştir. Yerküre üzerinde Batının empoze ettiği bu büyük resim bizi de etkilemiştir. Çünkü Tanzimat’tan beri gerçeğine bir türlü vakıf olamadığımız bu yapılanmayı taklide devam etmekteyiz.[1]

            Önemi büyük olan bu hususlar tamamen yeni kurulan Türkiye Cumhuriyetini etkilemiş ve büyük ölçüde eğitim sistemimizi ve dünya görüşümüzü de tayin etmiştir. Bu yüzden önce insanın manevi yönünü sonra da bütün kutsal değerlerini yok saymıştır. 

Cumhuriyet Döneminde Batı Felsefî Sistemlerinin Eğitimimize Etkileri
Osmanlının din ve düşünce hayatında popüler olduğu dönemde, Ahmet Cevdet Paşa’ya Pozitivizm’in[2] kurucusu olan Auguste Comte bir mektup yazmıştır. Mektubunda artık dünyada dinler döneminin bitip pozitivizmin hâkim olacağını belirterek, bunun Osmanlı toplumuna da benimsetilmesini istemiştir. Ayrıca pozitivizm sayesinde Osmanlı toplumunun geri kalmışlıktan kurtularak, Batı toplumları gibi ilerleyeceğini söylemiştir. Ancak Ahmet Cevdet Paşa buna bilimsel bir cevap yazarak teklifini reddetmiştir.

Ahmet Cevdet Paşa’nın basiretiyle Pozitivizm, Osmanlı’da devlet eliyle var olma imkânı bulamamıştır. Fakat özellikle Fransa’ya eğitime gönderilen “Jön Türkler” başta olmak üzere Batıya dönük olan Osmanlı aydınları arasında çok benimsenmiştir. Ayrıca Osmanlı Devletinin yıkılıp, yeni Cumhuriyetin kuruluşunda daha fazla etkili olduğu görülmüştür. Çünkü pozitivizm sonrası Avrupa’ya yayılan laisizm, sekülerizm, kapitalizm-materyalizm, modernizim-postmodernizim akımlarının devletin kuruluş felsefesine hâkim olduğunu görüyoruz. 

Yeni Türkiye Cumhuriyeti doğudan ziyade Batıya dönük bakışıyla, siyasî alanda laikliği kabul ederek dini, mabetlere ve vicdanlara hapsetme çabasına girmiştir. Sosyal alanda da sekülerizm (dünyevîleşme) anlayışını hayata geçirerek, bütün çabaların tamamen dünya merkezli olmasıyla ahlak başta olmak üzere bütün kutsallar dumura uğramakla olmakla karşı karşıya kalmıştır. Ekonomik alanda kapitalizm anlayışıyla “sen çalış ben yiyeyim-ben tok olduktan sonra başkası acında ölse bana ne” anlayışını yerleştirilmiştir. Hatta bunu daha da ileri götürerek hayatı maddeciliğin içine gömerek maddeyi her şeyin ölçütü haline getirmiştir. Düşünce alanında modernizm ile vahiy başta olmak üzere metafizik yok sayılmış her şeyi suje-obje bağlamında değerlendirilmiştir.

Cumhuriyet Döneminde milli devlet, pozitivist bir anlayışın oluşmasında, eğitimin gücünden azamî ölçüde yararlanılmıştır. Çünkü bu dönemde eğitim alanında köklü ve müşahhas çalışmalara girilmiş, ilköğretimden yüksek öğretime kadar bütün örgün eğitim-öğretim kurumlarında yukarıda bahsettiğimiz esaslar doğrultusunda yeniden yapılanmaya gidilmiştir. Siyasi alanda laikliği, sosyal alanda sekülerizmi, ekonomik alanda kapitalizmi ve düşünce alanında da modernizmi esas alan çalışmalarla fert ve toplum hayatını yeniden farklı bir şekilde dizayn etmişlerdir. Bunu gerçekleştirmek için de eğitim araç olarak kullanılmış ve eğitimin her alanına da laiklik, sekülerizm, materyalizm ve modernizm hâkim olmuştur. Hatta eğitimdeki bu anlayışa katkı sağlaması için 1930’lu yıllarda edebiyat ve düşünce alanındaki bütün Batı klasikleri Türkçeye tercüme edilmiştir. Türk toplum hayatındaki bu yapılanma çalışmaları da, toplumdaki tepkileri asgariye indirmek için tedricen yapılmıştır.

Osmanlı Devletinin mirası üzerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarından itibaren eğitim programları, tek tek derslere göre değil, bir bütün olarak geliştirilmiştir. Ancak din öğretimi, programları Cumhuriyet dönemi eğitim felsefesi ve uygulamalarından ayrı tutulmuştur.[3] Çünkü din öğretimi programları Cumhuriyet Dönemi laiklik anlayışına ters düşmeden, din-devlet, din-siyaset ilişkileri içerisinde yorumlanmış ve şekillendirilmiştir. Cumhuriyetin kurucuları laik eğitim sistemine bilimsellik, bilginin uygulanması, millilik, yerellik, evrensellik ve herkese eğitim derken din eğitimine de farklı yaklaşmışlardır.[4] Dolayısıyla söz konusu bu esasların yanında din önemi olmayan tali bir mesele olarak görülmüştür. Din eğitimi ve din eğitimi veren kurumların bu farklı yaklaşım içerisindeki durumunu tarihî gelişim içerisinde gözden geçirmenin faydalı olacağı kanaatindeyim.

B. Cumhuriyetin Başından 1950'ye Kadar Din Eğitimi

1. Din Eğitimi Veren Kurumların Durumu

Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulması üzerine tekke, zaviye ve medreseler kapatılarak 3 Mart 1924 yılında "Tevhid-i Tedrisât Kanunu" çıkarılmış ve Türkiye dâhilinde bütün ilmiye ve tedrisiye müesseseleri Maarif Vekâleti’ne, yani Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlanmıştır.

Tevhid-i Tedrisât Kanununun 4. maddesi ile İmam Hatip Mektepleri’nin ve İlahiyat Fakültesi’nin açılması hususunda Milli Eğitim Bakanlığı’na görev verilmiştir. Bunun üzerine 1923-1924 öğretim yılı itibariyle 29 yerde öğretim yılı 4 sene olan İmam ve Hatip Mektepleri açılmıştır. Ancak bunlardan 5 tanesi açılışlarının daha birinci yılının sonunda kapatılmış, 2 ayrı yerde yenileri açılmıştır. 2. yılının sonunda 8 tanesi kapatılmış, iki ayrı yerde yenileri açılmıştır. 3. yılının, yani 1925-26 öğretim yılının sonunda ise, İstanbul ve Kütahya'da bulunanların dışında bütün İmam ve Hatip Mektepleri kapatılmıştır. Bu iki yerdeki İmam ve Hatip Mektebi de, yapılan araştırmalarda zamanın şartlarına göre yeterince öğrenci bulunmasına rağmen[5] 1929-1930 öğretim yılında "öğrenci bulamamaları" gerekçesiyle kapatılmıştır.[6]

Bunun sebebi de mezunlarına hiçbir şekilde istikbal vaat edilmemesi, yani resmî bir görev verilmemesidir. Hatta 15.12.1927 tarih ve 846 sayı ile "Şûra-yı Devlet"in (Yargıtay) aldığı bir kararla, din görevliliği "memurîn" sınıfından sayılmamış ve bütün elemanlar görevlerinden ihraç edilmişlerdir. Artık devlet onlara maaş vermemiş ve imamlık ve hatiplik gibi görevler tamamen fahrî olarak yürütülmeye başlanmıştır. Diğer yandan bazı camiler ibadete kapatılmış, bazıları ise yıkılmış veya satılmıştır.[7] Böylelikle İmam ve Hatip Mektepleri’nden mezun olacakların önü kesilmiştir. Ama buna rağmen bu mekteplere ilgi devam etmiş ancak bu sefer de ek tedbirlere başvurulmuştur.

İmam ve Hatip Mektepleri 4 yıllık bir ortaokul seviyesinde tutulmuş, lise kısmı açılmadığı için mezunlarının yüksek tahsil yapmaları söz konusu bile olmamıştır. Hatta aynı yıllarda açılmış olan Darülfünun İlahiyat Fakültesi’ne dahi gitme imkânından mahrum bırakılmışlardır.[8] İmamlık ve Hatiplik hor ve hakir görülmüştür. Bu görevi yapanlarla alay edilmiştir. Öğrenci ve mezunlarına dolayısıyla din görevlilerine sosyal baskı uygulanmıştır. Bir tespite göre "İmamlık ve Hatiplik ülkede rağbet gördüğü halde, bazı düzenleme ve uygulamalarla önemsiz ve adeta süflî bir meslek gibi gösterilmiştir."[9]

İlk ve ortaöğretim kurumlarında olduğu gibi yüksek öğretim için de, Tevhid-i Tedrisât Kanunu’nun 4. maddesi gereği, 1924 yılında İstanbul'da Dâru'l-Fünûn'a bağlı bir de İlahiyat Fakültesi açılmıştır. Öğretim süresi 3 yıl olarak belirlenen bu fakülteye de tıpkı İmam ve Hatip Mektepleri gibi alınan birtakım tedbirlerle yaşama şansı tanınmamıştır. Çünkü bu fakülte mezunlarına da istikbal vaat edilmemiş ve görev verilmemiştir. 1933 yılında Dâru'l-Fünûn "İstanbul Üniversitesi"ne çevrilirken İlahiyat Fakültesi "öğrencisizlik" gerekçesiyle kapatılmıştır.[10]

2. Devlet Okullarında Din Eğitimi Müfredatı

Cumhuriyet ilân edildikten sonra, eğitim sistemindeki köklü değişikliklere paralel olarak ilkokul programlarında da bazı değişikliklere gidilmiştir. Yeni dönemin ilk programı da 1924 tarihli "İlk Mekteplerin Müfredat Programı"dır ve bu programla aynı tarihte toplanan "II. Heyet-i İlmiye" kararlarına göre, Osmanlı eğitim sistemindeki devreler ortadan kaldırılmış, ilkokul öğretim süresi 6 yıldan 5 yıla indirilmiştir, erkek ve kız öğrenciler için ayrı ayrı ders dağıtım çizelgeleri düzenlenmiştir. Ancak bazı farklı yönleri olmasına rağmen bu program, 1914 tarihli "Mekâtib-i İbtidaiye Ders Müfredatı"nın[11] bir tekrarı gibidir. Çünkü yeni müfredatta, öncekinde bulunan yabancı dil dersi dışında bütün dersler mevcuttu. 1924 programında "Kur'ân-ı Kerim ve Din Dersleri", 2. sınıftan itibaren yer almış ve 2, 3, 4 ve 5.[12] sınıflarda haftada ikişer saat okutulmuştur.[13]

Cumhuriyetin ilk yıllarında, lise birinci devre denilen ortaokullar müfredat programlarına, II. Heyet-i İlmiye'nin çalışmaları sonucunda ulaşılmış ve bu programda kız ve erkek sınıflarına din dersleri için 1. ve 2. sınıflarda haftada birer saat[14] ayrılmıştır.[15] Lise ikinci devre programında ise din derslerine hiçbir sınıfta yer ayrılmamıştır.[16]

1926 yılında "İlk Mekteplerin Müfredat Programı" yeniden değiştirilmiş ve 5 yıllık ilkokullar, ilk üç yılı birinci devre, son iki yılı ikinci devre olarak eğitim vermeye başlamıştır. Yeni müfredat programında din dersi 3. sınıftan itibaren haftada birer saat olarak yer almıştır.[17] İlk mekteplerde 3. sınıftan itibaren öğretimi yapılan din dersinin muhtevası şöyle olmuştur. Cami, bugünkü Türklerin dini, Hz. Peygamberin Hayatı, Allah'a iman, İslâm dininin esasları, hayırlı insan olmak, çalışmak, tevekkül, şükür, hoşgörü, taassup, riyâ, aklın her şeyden üstün olduğu, Allah ile kul arasında vasıta olmadığı ve İslâm'a en fazla hizmet eden millet Türkler olduğu gibi konuların yer aldığını görmekteyiz.[18]

1926 ilkokul programında 3. 4. ve 5. sınıflarda birer saat olarak okutulan din derslerinin, "Maarif Vekâleti Talim ve Terbiye Heyeti"nin 30.11.1929 tarihli kararında, önce şehir İlkokullarında "Müfredat programlarında din derslerinin okutulacağı, fakat öğrencilerin imtihana tabi tutulmayacakları" ifadesi yer almıştır. Daha sonra 28.10.1930 tarihinde de Bakanlıkça, "ilkokul programları içerisindeki müfredatın ancak arzu eden 5. sınıf öğrencilerine perşembe günü öğleden sonra yarım saat okutulabileceği" kararı alınmıştır.[19] 1936 yılında yürürlüğe giren ilkokul programında, şehir ilkokullarında, ne program dışı ne de isteğe bağlı olarak din derslerine yer verilmemiştir.[20]

Köy ilkokullarında ise, 1927’de yapılan bir düzenlemede din dersi, program içinde yer almıştır. 1930’da ise "Köy Mektepleri Müfredat Programı"nda da din derslerine yer verilmiştir.[21] Şehir ilkokullarında 1936 yılında kaldırılan din dersleri köy ilkokullarında, program dışı olarak 1938'e kadar okutulmuştur.[22] Ancak 1939 yılında yapılan düzenlemede din dersinin artık hiçbir programda yer almadığı görülmüştür.

Bu şekilde, Türkiye Cumhuriyeti eğitim sistemi içerisinde ne din eğitimi ve öğretimi ne de bunları verebilecek eğitim kurumları kalmamıştır. Ancak 1940'lı yıllardan itibaren ülkede namaz kıldıracak ve cenazeleri kaldıracak elemanların bulunamaması,[23] bundan dolayı halkın tepkisinin artması,[24] batıl inanç ve hurafelerin ortaya çıkması üzerine din eğitim ve öğretimi veren yerlerin -yeterli olmasa da- açılmasına karar verilmiştir.

Sonuç itibariyle baktığımızda 1939’dan 1950’li yıllara kadar Türkiye’de her türlü din eğitim ve öğretimi yasaklanmıştır. II. Dünya Savaşının sonrasında Batının Faşist ve totaliter rejimleri yıkılarak demokrasi rüzgârları esmeye başlamıştır. Bu ortamda meclisteki eski din adamları ve onlara katılan Hamdullah Suphi Bey ve arkadaşları, Tevhid-i Tedrisat uygulamalarının halkın “ölü yıkayacak adam bulamıyorum” sözüyle özetlenen içtimai hayatın ortaya çıkardığı din eğitimi boşluğunu dikkate alarak, bir kanun önerisi sunmuşlardır. Bunun üzerine 10 aylık kurslar açılarak bu boşluğu doldurmaya çalışmışlardır.[25] 

1946 yılından itibaren yeni bir döneme girilmiştir. Çünkü bu dönem din öğretimi açısından yeni bir başlangıç olmuştur. Fakat bu dönemden sonra da devletin lâik sistemi göz önüne alınarak din öğretimi, din-devlet ve din siyaset ilişkileri içerisinde kalmaya devam etmiş ve doğru İslâm'ı öğretecek ve yaşatacak programlar hazırlanmamıştır.

Bunun üzerine 1948 yılında, MEB Talim ve Terbiye Heyeti'nin 25.11.1948 tarih ve 232 sayılı kararı ve Bakanlık Özel Kalem'inden çıkan I/II/1949 tarih ve 70/54-26 sayılı yazı ile ilkokulların 4. ve 5. sınıflarına 15 Şubat 1949 tarihinden itibaren din dersi konulmuştur. Bundan dolayı okullara yeni karar ek olarak bir tamimle valiliklere bildirilmiştir.[26] Tamime göre zikredilen tarihten itibaren ilkokulların 4.ve 5. sınıflarına din dersi, ihtiyarî olarak haftada birer saat, program dışı fakat okul içinde programı aksatmayacak şekilde, isteyen okul öğretmenleri tarafından, sınıf geçmeye etkisi olmaksızın ve öğrenci velilerinden çocuklarının bu derse devamını isteyenlerin vereceği yazılı belge ile okutulmaya başlanmıştır.[27]Ayrıca hiçbir millet dinsiz yaşamaz gerçeğini teyit eden olayların ortaya çıkmasıyla ve büyük talepler üzerine 1949 yılında Bakanlığa bağlı, öğretim süresi on ay olan imam hatip kursları açılmıştır.[28]

3. Cumhuriyetin Başından 1950’ye Kadar Eğitim Felsefesi

Yeni cumhuriyetle beraber uygulanan eğitim politikalarıyla aşağıdaki hususlar ortaya çıkmıştır:

a. Laik sisteminin iyice oturmadığı milli mücadele yıllarının da etkisiyle başlangıçta dindar mebusların da etkisiyle iyi niyetle yola çıkılmış ve din öğretiminin isteğe bağlı, mezhepler üstü, mümkün olduğu kadar Türkçe olarak her türlü batıl fikirlerden uzak ve sade bir biçimde ayrıntıya girilmeden, özellikle ahlâk ve irademizi güçlendirecek bir biçimde işlenmesi amaçlanmıştır. Ancak ilerleyen yıllarda din-siyaset ve eğitim ilişkileri içerisinde siyasîler tarafından belirlenen genel amaçlar, hedeflenen davranışlara dönüştürülememiş, öğretim stratejileri açık bir şekilde belirtilmemiş ve ölçme ve değerlendirme ile ilgili yeterli açıklamalar yapılmamıştır. Muhteva açısından ise toplumsal amaçları gerçekleştirecek şekilde düzenlenmiş olmasına rağmen, bireysel amaçları uygulamada yeteri kadar doyurucu olmamıştır. Daha çok bir ilmihal kitabı görünümünde kalmıştır. Ferdin gerek kendi yaşamında gerek toplumsal yaşamında din ile ilgili karşılaştığı problemleri göz önünde bulundurulmamıştır. Şuurlu, duygulu, toplumsal ve ahlâkî gelişim basamakları göz önüne alınmadan hazırlanmış bir muhteva görünümünde olmuştur.[29] Ayrıca Allah'ın varlığı, birliği, isimleri ve sıfatları gelişen bilimsel metotlarla incelenmemiş ve öğrenci diğer derslerde aldığı bilgilerle inkâra kadar gitmiştir.

b. Cumhuriyetin başından 1950'ye kadar olan süreçte din öğretimi programları "nasıl bir din öğretimi" yapalım yerine "niçin din öğretimi", ya da "dinin ve din öğretiminin bilimsel veriler arasında yeri olabilir mi" konusu sorgulanmıştır. Bu da daima din öğretimi programlarında bilimsel görüşlerin değil, siyasî görüşlerin ön plâna çıkması sonucunu doğurmuştur. Bu tavır da o dönem itibariyle ülkemizin içinde bulunduğu sosyal yapıya uygun bir din eğitimi-öğretimi programı geliştirilmesini engellemiştir.[30]

c. Türkiye Cumhuriyeti’yle beraber eğitim sisteminde özellikle de din eğitiminde büyük bir paradigma değişimi yaşanmıştır. 1924'ten 1950'ye gelinceye kadar kademeli olarak Türkiye Cumhuriyeti eğitim sistemi içerisinde din eğitimi ve öğretimi veren okullar ile okul programları içinde dini bilgilerin yer aldığı ders bırakılmamıştır. Laik devlet sistemi oturdukça Türk eğitim sistemi tamamen dinden ve dini unsurlardan uzak

tutulmuştur. Diğer yandan din derslerinin müfredattan kaldırılmasıyla kalınmayarak İslâm Dini ve Hz. Peygamberle ilgili olumsuz fikirler de yaymaya çalışılmıştır.[31]

d. Cumhuriyet Döneminde yapılan eğitim faaliyetlerinin, daha önce Osmanlıda yapılan yenileşme hareketlerinden tamamen ayıran fark, bunların ıslahat değil, “inkılâp” ve hatta “ihtilal” niteliğinde olmasıdır. Yeni dönemin metodu iki yüz yıllık Batılılaşma sürecinin sonunda ortaya çıkan sosyal, siyasî ve kültürel problemlerin artık ıslahatla çözülemeyeceği yaklaşımından ayrılarak, siyasî ve toplumsal değişimi gerçekleştirmeye yönelik radikal ve hatta çoğu kez sertleşen bir hareket halini almıştır.[32]     

 e. Cumhuriyet Dönemindeki eğitimin özellikle de din öğretimi ve eğitiminin gelişimine baktığımızda bu dönemde eğitim alanında yapılan değişikliklerin toplumun beklentilerine cevap vermediğini görüyoruz. Bundan dolayı modern çağın şartlarına göre eğitim alanındaki müfredat ve metotlar güncelleştirilip geliştirilerek, eğitimde ulaşılan bilgi birikimi, yeni anlayışa ilave edilmediğinden, Cumhuriyet Dönemi eğitim tecrübeleri özellikle de din eğitimi açısından istenilen seviyede olmamıştır.[33]

C. 1950'den Günümüze Kadar Din Eğitimi

1. Din Eğitimi Veren Kurumların Durumu

14 Mayıs 1950 yılında yapılan seçimlerde büyük çoğunlukla iktidara gelen Demokrat Parti, dinî hayat ve din eğitimi açısından halkın beklentilerine cevap vermeye başlamış ve ilk olarak 18 seneden beri Türkçe okutulan ezanı aslına çevirmiştir. Daha sonra Milli Eğitim Bakanlığı "Müdürler Komisyonu" kurulmuş ve bunlara yetki verilerek, 13 Ekim 1951 tarih ve 601 sayıyla "İMAM HATİP OKULU" açılmasına karar verilmiştir. Bu doğrultuda Adana, Ankara, Isparta, İstanbul Kayseri, Konya ve Maraş'ta yedi adet İmam Hatip Okulu açılmış ve bunlar 17 Ekim 1951 tarihinde eğitim ve öğretime başlamışlardır.

Bu İmam Hatip Okulları’nın açılması, Türkiye'de din eğitiminin yeniden başlaması açısından çok önemli bir gelişmeydi. Onun için 17 Ekim 1951 tarihi, Türk halkı için dini öğrenmede yeni bir ümit olmuştur. Açılan yedi İmam Hatip Okulu’na 1958'e kadar 12 okul daha ilave edilerek sayıları 19 olmuştur. 27 Mayıs 1960 ihtilalinin etkili olduğu yıllarda kurulan hükümetler döneminde (1962) yedi adet İmam Hatip Okulu daha açılmıştır. 1966-1970 yılları arasında 46 yeni İmam Hatip Okulu açılmış ve sayıları 72'ye ulaşmıştır. 12 Mart 1971 askerî muhtırası üzerine bir süre duraklayan İmam Hatip Okullarının 1974'den itibaren peş peşe kurulan koalisyon hükümetleri döneminde çok sayıda yenileri açıldı ve 1980'e gelindiğinde İmam Hatip Okulu/Lisesi sayısı 374'ü buldu.

12 Eylül 1980 ihtilaliyle bu okulların sayısı bir müddet dondurulmuştur. Ancak 1994-1995 öğretim yılına gelinceye kadar, 391'i klasik, 4'ü de Çok Programlı Liselerin çatısı altında olmak üzere toplam okul sayısı 395'e ulaştı. Bu arada 1985 yılında İstanbul Kartal'da Almanya'daki Türk işçilerinin çocuklarının eğitim görmeleri için Almanca eğitim yapacak ilk Anadolu İmam Hatip Lisesi açılmıştır. 1989 yılında aynı okulun İngilizce eğitimi yapan bölümü de açılmıştır. Daha sonraları Anadolu İmam Hatip Liseleri’nin sayısı 55'i bulmuştur.[34] Bunlardan altısı bağımsız, 49'u da klasik İHL müdürlüklerinin yönetimindedir.

28 Şubat 1997 yılında yapılan bir Milli Güvenlik Kurulu toplantısından sonra İmam Hatip Liselerinin sayılarının dondurulmasına karar verilmiştir. Bu karar doğrultusunda 8 yıllık temel eğitim kanunu çıkarılmış ve İmam Hatip Liselerinin orta kısımları kapatılmıştır. Bununla da kalınmayarak İmam Hatip Lisesi mezunlarının kendi alanı dışındaki yüksek öğrenim programlarına girişlerini engellemek için katsayı engeli uygulanmıştır. 

            2. Türkiye’de Yüksek Din Eğitimi Veren Kuruluşlar

1924 yılında, TBMM'nde eğitim-öğretim meseleleri görüşülürken, İlâhiyat Fakültesi açılması hususu yeniden gündeme gelmiş ve 21 Nisan 1924'te çıkarılan ve İstanbul Dâru'l-Fünûn'unda hükmi şahsiyetini taşıyan kanunun birinci maddesiyle öğretim süresi 3 yıl olan bir İlâhiyat Fakültesi’nin açılması kararlaştırılmıştır. Ancak 1933 yılına kadar eğitim veren bu fakülte, Dâru'l-Fünûn'un İstanbul Üniversitesi olarak değiştirilmesi üzerine kapatılmıştır.[35]

Türkiye'de günümüzde yüksek din eğitimi/öğretimi üniversitelerin İlahiyat Fakülteleri’nde verilmektedir. Bu fakültelerden ilki Ankara Üniversitesi bünyesinde 1949 yılında açılmıştır. Türkiye'de bu fakülteleri açma fikri, bugünkü anlamı ile modern üniversiteler kurma fikri ile birlikte doğmuştur. Çeşitli bilimlerin, bu yeni üniversitelerde, daha düzenli ve yepyeni metotlarla öğretilmesi ihtiyacı "dinî ilimler" alanında da hissedilmiş ve medreselerin yerini alacak olan üniversitelerde İlâhiyat Fakülteleri’nin açılması düşünülmüştür. Bu konu ilk adım, 1912'te İstanbul Dâru'l-Fünûn'da "Ulûm-u Şer'iyye" bölümünün açılması ile atılmıştır. Bu bölüm 11 Ekim 1919 yılında çıkarılan bir kanunla kaldırılmıştır.

1949 yılında Ankara Üniversitesi Senatosu bir İlâhiyat Fakültesi açmayı kararlaştırmış, karar TBMM'ne sunularak kanunlaşmış ve fakülte, eğitim-öğretime yılında 1949-1950 başlamıştır. Bu fakültede 1972-73 öğretim yılına kadar dört yıllık eğitim ve öğretim programı uygulanmıştır. 1950’lil yıllarda ise İmam Hatip Liselerinin devamı mahiyetinde Yüksek İslam Enstitüleri açılmış, bunlar 1982 yılında Yüksek Öğretim Kurulu kanunuyla beraber İlahiyat Fakültelerine dönüştürülmüştür. Günümüzde ise yeni açılan üniversitelerle beraber İlahiyat Fakültelerinin sayısı 50’yi açmış durumdadır.

3. Din Eğitimi Veren Kurumlar ile Devlet Okullarında Din Eğitimi Müfredatı

Türkiye'de yeniden başlayan dinî eğitimin ilk kurumları daha önce de belirttiğimiz gibi İmam Hatip Okulları’dır. Bu okullar kuruldukları ilk yıllarda 4 yılı ortaokul, 3 yılı da lise kısmı olmak üzere 7 yıllık idi. 1972-73 öğretim yılından itibaren ise 3+4=7 yıllık bir ortaöğretim kurumu haline getirilmiştir.

İmam Hatip Okulları/Liseleri’nin başladığı günden beri yaklaşık %40 meslekî (dinî), % 60'da kültür ve fen derslerine göre programlandığı görülmektedir. Kuruluşundan günümüze kadar birkaç defa programları değişmesine rağmen bu denge hep korunmuştur.

İmam Hatip Liseleri dersleri ve bu derslere ait müfredat, diğer ortaöğretim kurumları gibi MEB "Talim ve Terbiye Kurulu" tarafından hazırlanmakta ve yürürlüğe girmektedir. Meslekî olsun kültür olsun bütün ders kitapları yine bu kurum tarafından onaylandıktan sonra okutulmaya başlanmaktadır. Bu liselerin öğretim kadrosu da yine devlet tarafından istihdam edilmekte ve maaşları da devlet tarafından ödenmektedir.

2000 yılına kadar uygulanan müfredat programına göre İmam Hatip Liselerinde okutulan dersler: Üç farklı program uygulanan İmam Hatip Liseleri’nde meslekî dersler, ders saatleri farklığı olmasına rağmen hemen aynıdır.

Hazırlık sınıflarında, Arapça(15), Kur'ân-ı Kerim(8), Temel Dinî Bilgiler(2), Yabancı Dil(15), 9. sınıflarda Kur'ân-ı Kerim(4), Arapça(4) ve Siyer(2), Temel Dinî Bilgiler(2), 10. sınıflarda Kur'ân-ı Kerim (4), Arapça(4), Hadis(2), Fıkıh(2), İslâm Tarihi(2), Tefsir(2) ve Psikoloji(2), 11. sınıflarda Kur'ân-ı Kerim(4), Arapça(4), Kelâm(2), Hitabet ve Meslekî Uygulama(4), Karşılaştırmalı Dinler Tarihi(2) ve Sosyoloji(2) dersleridir. Bu liselerden klâsik olanın haftalık meslekî ders saati 71, Süper ve Anadolu İmam Hatip Lisesi kısımlarının ise 65 saattir.

Ancak okutulan ders kitaplarının öğrencinin dinî anlama ve yaşamada yeterli olduğunu söylemek biraz zordur. Çünkü kitaplarda İslâm'ın temel bilgileri verilmesi gerekirken, öğrencinin seviyesi gözetilmeden, akademisyenler arasında tartışma konusu olan meselelerin kitaplara girmesiyle, onu şüpheye düşürecek bilgiler verilmektedir. Öğrenci henüz olayları değerlendirecek bilgi birikimine sahip olmadan, bu meselelerle karşılaşınca, zihninde birtakım şüpheler oluşmaktadır.

İmam Hatip Liseleri dışında devlete bağlı İlköğretim ve Liselerde ise din dersleri yine 1950 yılından itibaren tekrar başlamıştır. Milli Eğitim Bakanlığı’nın 7.11.1950 tarih ve 2-2064 2949 sayılı kararı ile valiliklere bir genelge gönderilerek, din dersleri haftada bir saat olmak üzere eğitim müfredatı içine alınmıştır.[36] 1953 yılı şubat ayında Ankara'da toplanan Beşinci Maarif Şurası'nda din derslerini incelemek üzere kurulan komisyon raporunda din dersinin içeriğinde yer alan bazı konuların nasıl öğretileceğinin yanı sıra "ihtiyarî olan bu dersler için not takdiri lüzumlu görülmüştür. Fakat bunun sınıf geçmede müessir olmaması" esası kabul edilmiş,[37] ancak komisyonun bu kararı Şurada kabul edilmemiş ve din derslerinin sınıf geçmede etkili olması kararına varılmıştır.[38]

1948 yılında kabul edilip 1968'e kadar ilkokulun 4. ve 5. sınıflarında okutulan din dersleri programında yer alan konular ise; "besmele, imanın şartları, İslâm'ın şartları, Hz. Peygamberin hayatı ve İslâm ahlakı" olmuştur.[39]

13 Ağustos 1956 tarihinde Bakanlar Kurulunun 7805 sayılı kararı[40] ve Talim ve Terbiye Dairesi’nin 19.9.1956 tarih ve 4286[41] sayılı genelgesi ile resmî ortaokullarda ve bunlara denk diğer ortaokulların 1. ve 2. sınıflarında din dersleri konulması kararlaştırılmıştır. Bu genelgeye göre, isteyen Türk öğrencilere verilecek olan bu derslerde, İslâm'ın iman, ibadet ve ahlak ile ilgili esasları öğretilecektir. Veliler bunun için öğretim yılı başında okul idaresine bir dilekçe ile başvurmaları gerekiyordu. Bu dersi alan öğrenciler için din dersleri mecburî ve sınıf geçmede etkili olacaktır. Bu derslerin öğretiminde terimler mümkün olduğu kadar Türkçe olacak, konular her türlü batıl fikirlerden uzak ve sade bir şekilde, özünü kaybetmeden ayrıntıya gidilmeden işlenecektir.

MEB Talim ve Terbiye Dairesi’nin 21.9.1967 tarih ve 343 sayılı kararı ile 1967-1968 öğretim yılı başından itibaren liselerin ve bunlara denk öğretim kurumlarıyla lise derecesindeki meslek okullarının 1. ve 2. sınıflarına, Anayasanın laiklik ilkesine ve isteğe bağlılık kaydına uyulmak şartıyla, normal ders saatleri dışında haftada birer saat din dersi konulması kararlaştırılmıştır.[42] Karar bir genelge ile valiliklere bildirilmiş ve ortaokullarda olduğu gibi din dersleri isteğe bağlı, laiklik ilkesine uygun olarak normal ders saatleri dışında İlahiyat Fakültesi veya Yüksek İslâm Enstitüsü mezunları tarafından verilecektir. Eğer bu fakülte mezunları bulunamazsa, konuya yatkın kimseler tarafından okutulacaktır.

Din dersleri ortaokul ve lise programında 1976 yılında tekrar ele alınmış ve Talim ve Terbiye Kurulu’nun 23.9.1976 tarih ve 345 sayılı kararı ile 1976-1977 yılından itibaren ortaokul ve liselerin bütün sınıflarında yaygınlaştırılmıştır. Bu kararda Din Bilgisi Anayasanın 19. maddesi hükümlerine dayalı olarak, Milli Eğitim Temel Kanunu'nun 12. maddesine göre isteğe bağlı olarak verileceği bildirilmiştir.[43]

12 Eylül 1980 askerî ihtilalı ile yeniden hazırlanan anayasanın 24. maddesi ile Türkiye'de Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi zorunlu hale getirilmiştir. İlköğretim okullarında haftada iki saat, lise ve dengi okullarda ise haftada bir saat olmak üzere bütün sınıflarda Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersleri İlahiyat Fakültesi mezunları tarafından okutulmaktadır.

İmam Hatip Liseleri’nin müfredat olarak bu şekilde yapılandırması, öğrencinin hem din ilimlerini hem de günün şartlarına göre gelişme gösteren fen derslerini takip etmelerine imkân sağlamıştır. Bunun sonucunda bazı yerlerde öğretmenlerin, öğrencileri siyasî emellerine alet etmelerine rağmen, öğrencinin sadece din ilimleri okuyarak taassup içerisinde kalmasının önlendiği gibi sadece fen ilimleri okuyarak da inanç boşluğuna düşmesi önlenmiştir.

Ancak ilköğretim ve liselerde verilen din dersleri çok yetersiz kalmış ve istenilen hedefe ulaşılamamıştır. Çünkü bu derslerin hem haftalık program içerisindeki saatinin az hem de kendini dinî alanda yetiştirmiş liyakatli kişiler tarafından verilmemesinden dolayı öğrenciler bu dersleri angarya olarak görmüşlerdir. Nihayet son yıllarda İlâhiyat Fakülteleri’nin de bilimsel yaklaşımıyla yeni programlar hazırlanmıştır. İlköğretimin 4. sınıfından itibaren 5. 6. 7. ve 8. sınıflarında haftada iki saat mecburi olarak İlâhiyat Fakültesi mezunları tarafından okutulmasına karar verilmiştir.

4. Günümüzde Din Eğitimi Müfredatı

Son yıllarda Türkiye'de eğitim alanında ulaşılan hedeflerde, din eğitimi alanının da bundan hiç de geri kalmadığını görülmektedir. Din eğitimi verilen okul ve fakültelerin hem fizikî hem de müfredat olarak kısmen de olsa çağın normlarını yakaladığını söyleyebiliriz.

a. İmam Hatip Liseleri ve İlahiyat Fakülteleri

İmam Hatip Liseleri, günümüzde üç ayrı program halinde eğitim vermektedir. Bunlardan birincisi klasik denilen ve kurulduğu ilk yıllardan günümüze kadar devam İmam Hatip Lisesi, ikincisi Anadolu Liseleri gibi hem öğrencileri hem de öğretmenleri sınavla seçilerek alınan Anadolu İmam Hatip Liseleri ve üçüncüsü de ilköğretim başarısına bağlı olarak alınan Yabancı Dil Ağırlıklı Süper İmam Hatip Liseleri’dir. Farklı üç program halinde eğitim veren İmam Hatip Liseleri’nin hepsinde ders dağılımı %40 meslek ve %60 kültür dersleri şeklinde olmuştur. Yani bu liseler, hem mesleğe hem de yüksek öğrenime hazırlayan kurumlar olduğu için meslek dersleri yanında pozitif bilimleri de okumaktadırlar.

14.10.1999 tarih ve 40-3588 sayılı kararla MEB Din Öğretimi Genel Müdürlüğü öncülüğünde "İmam Hatip Gelişim Modeli" başlatılmıştır. Bu modele göre İmam Hatip Liseleri’nde öğrenme teknolojisi, öğrenci nitelikleri, toplam kalite yönetimi ve okul modeli uygulanmaya başlanmıştır.[44] Bu modele göre, İmam Hatip Liseleri’nin Hz. Peygamberin "İlim öğrenmek beşikten mezara kadar, her Müslüman kadın ve erkeğe farzdır" anlayışıyla hareket eden, "Kültürel mirası değerlendirebilen, yaşanan hayatı yorumlayabilen ve problemlere çözüm üretebilen bireyler yetiştirmek" vizyonuna ve "Öğrencilerimizin zihninde insana, düşünceye, özgürlüğe, ahlâka, kültürel mirasa saygıya dayanan bir din öğretimi anlayışına katkıda bulunmak" misyonuna sahip olan bir öğretim kurumları olmaları hedeflenmiştir.

Ayrıca gelişim modeli içerisinde İmam Hatip ve Anadolu İmam Hatip Liseleri öğrencisine, "seçme ve kendi başına düşünme yeteneği ile hayatın anlamını keşfetmeyi, inancını aklıyla bütünleştirmeyi ve eleştirel zihniyeti kazandırarak, insana, düşünceye, hürriyete, ahlâkî olana ve kültürel mirasa saygı" anlayışıyla bir din öğretimi veren, öğretim kurumları olması hedef alınmıştır. İmam Hatip Liseleri’nde;

Sağlıklı bir din anlayışının, Türkiye için gerekli zihniyet gelişmesinin gerçekleşmesine yardımcı olabileceğine inanan,

Düşünen, sorgulayan, inancını aklıyla bütünleştiren öğrencilerin yetişmesine hizmet edecek metotların geliştirilmesine çalışan,

Ezberci ve baskı altına alıcı bir yaklaşımı değil, konuları çözümleyici ve yorumlayıcı bir yaklaşımı benimseyen,

Dinin birleştirici, huzur verici ve barışı sağlayıcı gücünü ortaya çıkarmaya çalışan,

Şekilcilik ve sloganları değil, ahlâkî öğretilerin felsefesini benimseyen,

Din öğretiminde kavram kargaşası ve kavram belirsizliği oluşturmayan,

Sağlıklı bir anlayışının kaliteli bir eğitim-öğretim sürecinden geçtiğine inanan,

Din öğretiminde meselelere aceleci çözümlerle yaklaşmaya çalışmayan,

Din öğretiminde oku, düşün ve anla prensibini benimseyen,

Niteliğin, nicelikten üstün olduğuna inanan ve enerjisini olumlu alanlarda ve insanlığa hizmet için harcayan,

Din öğretiminde, yönetici-öğretmen-öğrenci-veli (aile) ilişkisinde güven ortamı oluşturan hususları temel değerler olarak kabul etmiştir.[45]

İlahiyat Fakülteleri ise ortaöğrenimden sonra lisans, yüksek lisans ve doktora programları doğrultusunda öğretimi veren yüksek öğretim kurumlarıdır. 1949 yılında Ankara Üniversitesi Senatosu bir İlâhiyat Fakültesi açmayı kararlaştırmış ve karar TBMM'ne sunularak kanunlaşmış ve fakülte 1949-1950 ders yılında öğretime başlamıştır. Bu fakültede 1972-73 öğretim yılına kadar dört yıllık eğitim ve öğretim programı uygulanmıştır. Bu öğretim yılında itibaren ise öğretim yılı beş yıla çıkarılmış bunun ilk üç yılı temel İlâhiyat eğitimine, son iki yılı da ihtisaslaşma eğitimine ayrılmıştır. 1982 yılına kadar devam eden bu süreçte "Tefsir ve Hadis Bölümü" ile "Kelâm ve İslâm Felsefesi Bölümü" adlı iki alanda eğitim-öğretim yapılmıştır.

Uzmanlık alanları farklı olmasına rağmen bu fakültelerden mezun olan öğrencilerin, İslâmî ilimler alanında kendilerini yeterli düzeye getirebilmeleri için en az bir master yapmaları kaçınılmaz olmaktadır. Türkiye'de din eğitiminin yüksek kademesinde bulunan kişilerin farklı düşünceleri öğrencileri etkileyerek, onların dine, dini ilimlere karşı güvenini azaltmaktadır. Bunların yanında yukarıda amaçlanan hedeflere ulaşmada ciddi sıkıntılar doğmaktadır. Çünkü öğrenci okuduğu bölümü dinî alanda kendini yetiştirerek yeterli bilgi birikimine sahip olma yerine, dünyevî hedeflerine ulaşmak için basamak olarak kullanmaktadır.

b. İlköğretim ve Ortaöğretim Kurumlarında Din Öğretimi

Günümüzde din eğitimi veren kurumlar dışında yani ilköğretim ve ortaöğretimde din öğretimi, 1982 Anayasa'sının 24. maddesine göre zorunlu olarak İlâhiyat Fakülteleri mezunları tarafından verimliktedir. İlköğretimin 4. sınıfından itibaren 5. 6. 7. ve 8. sınıflarında haftada ikişer saat, ortaöğretimde ise 9. 10. ve 11. sınıflarda birer saat olarak verilmektedir.

İlköğretimde okutulan Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinin müfredatının daha önceki yıllardan farklı olmadığını görüyoruz. Ortaöğretimde ise lise birinci sınıfta okutulan Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi, İslâm dini bilgisi vermekten daha çok, dinler kültürü vermektedir. Hâlbuki öğrencinin öncelikle kendi dinini tam anlamıyla öğrenmesi gerektiği bir vakıadır. Çünkü kendi dinini tam olarak öğrenmeden batılın tasvir edilmesi öğrencinin zihnini karıştırmaktadır. Lise ikinci sınıfta okutulan ders ise ahlak ağırlıktadır. Üçüncü sınıfta da müfredata felsefî anlayışın hâkim olduğunu görmekteyiz.

İlk ve ortaöğretim kurumlarındaki Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi kitapları da yukarıda bahsettiğimiz ve olması gereken müfredat ve konulardan mahrum olduğu için öğrenci nazarında pek ilgi gördüğünü söylememiz mümkün değildir. Çünkü halkımızda özellikle de gençlikte iman buhranı ve zaafı varken, o konularda onları takviye ve ikna etmemiz gerekirken, verilen eğitimle öze inilmemektedir. Nursi, eserlerinde hep bunu vurgulamıştır ve o bir aksiyon adamı olarak olayların içinde olmuş ve gençlerin kurtuluşu için gerçek reçeteleri sunmuştur. Türkiye'nin ve özellikle de din eğitiminin durumu "temelleri yıpratılmış bir binanın odalarını tamir ve tezyine çalışmak" olarak nitelendirmiştir. Temelleri çürümüş olan bir binanın odalarını tamir etmek, o binanın yıkılmaması için ne denli fayda vereceğini düşünmek gerekir.

Çok partili siyasî hayatın başladığı 1950 sonrası din eğitim ve öğretiminde yaşanan özgürleşme sürecinin neticeleri, özellikle 1980 sonrası ihtilalin etkilerinin kalkmasıyla yavaş yavaş görülmeye başlamıştır. Dini cemaat ve tarikatlar, sağlanan bu hürriyet ortamı sayesinde bu dönemde ülkenin dört bir yanında yayılarak faaliyet ağlarını genişletmişlerdir.[46] Özellikle Cumhuriyetin başından 1950 kadar gelen süreçte toplum mühendisliği yapılmış ve Türk toplumunun kutsalları, sosyo-kültürel, mahalli şartları ve iç dinamikleri göz önüne almadan hareket etmişlerdir. Bu da bünyeye enjekte edilen ilacın, vücut tarafından geri atılmasına ya da vücudun başka yerlerinde hastalığa sebebiyet vermesi gibi olmuştur. 

Fakat yapılan yeni plan, program ve düzenlemelerle öğrencilerin iyi yetiştirildiğini söylemek çok zordur. Çünkü öğrenci aldığı eğitimin farkında olmadığından, onu içselleştiremiyor. Hâlbuki yaratılışın en yüksek gayesi ve neticesi Allah'a iman O'nu tanımak ve O'na karşı sevgi beslemektir.[47] Ancak ders kitaplarında imanî konuların öğrencilerin anlayacağı şekilde verilememesinden dolayı öğrenci câmi cemaati gibi derste aldıklarını kişisel ve sosyal hayatta kullanmadığından hemen unutmaktadır. Bundan dolayı da konuların daha etkin olarak öğrenciyi ikna edecek şekilde işlenmesi gerekmektedir. Bunu yapabilmek için de öncelikle müfredatın içinin iyi doldurulması ve öğrencileri şüpheye düşürecek konulardan uzak durulması gereklidir. Konuların fen bilimlerinin verileriyle desteklenerek verilmesi, öğrencinin imanî konuları anlamasını sağlar. Çünkü vicdanın ışığı din ilimleri, aklın ışığı da fen ilimleridir.[48] Bu iki yön ile talebe inkâr ve taassuptan kurtulabilir. Nursî, 1939 yılında Kastamonu'da yanına gelerek "Öğretmenlerimiz bize Allah'tan bahsetmiyorlar. Bize Allah'ı anlat" diyen öğrencilere; "Siz onları değil, okuduğunuz fenleri dinleyiniz. Çünkü her fen kendi alanında Allah'ın varlığını ve birliğini ispat etmektedir" demiştir.[49] Diğer yandan öğrenciyi, sosyal bilimlerin metotlarından da yararlanarak, sosyal hayata hazırlayacak, bilgilerle donatmak gerekmektedir.

Türkiye’de cumhuriyetin başından itibaren verilen eğitimin toplumu nasıl maddeci halı getirdiğini teyit eden kişisel gelişim uzmanı Doğan Cüceloğlu bir röportajında söylediği şu sözleri çok dikkat çekicidir: "Ben Amerika'da yirmi beş yıl kalmış bir insan olarak şöyle bir gözlem yapıyorum. Amerika'da hiç eğitim görmemiş bir insanla aynı odada kalmaktan korkarım. Beş dolar için gırtlağını kesebilir. Eğitim orada gerçekten bir fark yaratıyor. Eğitim düzeyi yükseldikçe, uygar, olgun, sorumluluk sahibi, verdiği sözü tutan, kişisel bütünlüğü olan bir insan olma yolunda ilerliyor. İstisnalar kesinlikle olabilir ama genellikle böyle.

"Türkiye'ye gelip baktığımda iki faktör görüyorum. Şehirleşme ve eğitim. Türkiye'de şehirleşmiş ve eğitim görmüş insandan korkuyorum. Kesinlikle insafsız, kendinden ve kendi yakınlarının çıkarından başka bir şey düşünmüyor. Bu son derece kuvvetli bir duygu bende. İliğini sömürür bitirir, hiç acıma duygusu da yoktur....."55 Cüceloğlu, tespitinde gerçekten haklıdır, ancak okumuş ve şehirleşmiş kesimin bu hâle gelmesindeki en önemli faktöre değinmemiştir. İşte burada unuttuğumuz husus, yukarıda da belirttiğimiz gibi, Türkiye'de yapılan eğitimin tek taraflı olması hem de din eğitimindeki muhteva eksikliğidir. Çünkü dinî eğitim almamış kimse İslâmiyet'i doğru bilmediği gibi İslâm'a ait doğruluğu da yaşayamaz ve devamlı dünya hayatını düşünerek, haram-helal hissi de olmayınca hedefine ulaşmak için Makyavel gibi her türlü vasıtayı meşru görerek acımadan dilediğini yapmıştır ve yapmaktadır.

İslam’ın iyi anlaşılması, öğretilmesi ve İslamî hizmetlerin onun ruhuna uygun bir şekilde verilebilmesi için, bugün yapılması gereken en önemli görev, dinin asıl kaynaklarına dayalı, hurafelerden uzak bir din eğitimi ve öğretiminin temellerini atmaktır.[50]        

D. Bediüzzaman Said Nursi’nin Eğitim Anlayışı

Bediüzzaman Said Nursi kendisini, Osmanlı’nın son döneminde İslamcılık- İttihad-ı İslam, Batıcılık ve Türkçülük görüşlerinin savunulduğu bir ortamda bulmuştur. Bediüzzaman o dönemden itibaren İslam Dünyasının dertlerini kendi derdi kabul ederek her platformda görüşlerini ortaya koymaktan çekinmemiştir.

Bediüzzaman’ın düşünce dünyasına göre, modern Avrupa medeniyetinin İslam dünyası aleyhinde oluşturduğu tehditlere etkili bir karşı koymak ancak temel değerlerden taviz vermeden bir paradigma oluşturmakla ve dinin öncülüğünde gerçekleşecek bir modernleşme ile mümkün olacağı fikrine dayanır. Nursi İslam dünyasının geri kalmasını, yanlış din anlayışının ve uygulamasının Müslümanları atalet, cehalet ve hurafelerin mahkûmu yaptığını belirterek onları aslî kimliklerini inkâr noktasına kadar varan bir Batı taklitçiliğine düşürdüğünü savunmuştur. Diğer bir ifade ile geriliğe sebep olan husus İslam’ın iman temelli değerlerinden uzaklaşılmış olmasıdır. Bunun karşısında çözüm de İslam’ın özüne dönmek ve iman-ı tahkikîyi esas alarak Asr-ı Saadetteki gibi İslamlaşmakla olabilir.

Çünkü geleneksel (medreseler) eğitim, dine önem verdiğini söylüyordu ve dünyanın bilgisini teğet geçiyordu. Türkiye Cumhuriyeti ile beraber verilmek istenen modern eğitim ise, dünyanın bilgisinin peşinden koşarken dini göz ardı etmiştir. Hâlbuki tek kanatla uçulmuyor, her ikisinin de hakkını vermek gerekiyor. Bediüzzaman yıllar önce bunun farkına vardığı için din ilimleri ile fen ilimlerinin beraber okutulması üzerinde ısrarla durmuştur.  

Bediüzzaman Said Nursi genel anlamda eğitimde özel anlamda din eğitiminde felsefî sistemlerin etkin olduğu bir dönemde yaşamıştır. Felsefî sistemlere göre dizayn edilen bir toplum içerisinde o, hep tahkiki imana vurgu yaparak eğitim anlayışını onun üstüne inşa etmiştir. Çünkü ona göre ilimlerin temelinde iman bulunmaktadır. Allah’ı tanımayıp O’nu inkâr eden bir kimsenin yağın bozulup zehir olması gibi topluma zararlı olacağını belirtmiştir.

Bediüzzaman, yeni devletle beraber dinî, siyasî, sosyal ve kültürel alanlarda yapılanları bizzat yaşamasından dolayı hayli endişeli olduğunu 1952 yılında Eşref Edib tarafından yapılan ve Sebilürreşat Dergisinde tarafından yayınlanan bir röportajında açık olarak belirtmektedir. Hatta onun bu röportajı dünyanın ve yeni Türkiye’nin içinde bulunduğu duruma bakışını açık olarak ortaya koymaktadır.

Nursi bu konuşmasında Müslümanların kendi öz değerlerinden uzaklaşmasını kurdun gövde içerisine girmesine benzetmektedir. Cumhuriyetin “izm”lerin baskısı altında kurulması Müslüman toplumun mukavemetini güçleştirdiğini söylemektedir. Ona göre, yapılan taarruz doğrudan imana olduğu için telafisi zor yıkımlara sebep olduğunu belirtmiştir.

Bediüzzaman’a göre dünya, teolojik dönemi terk ederek pozitivizmin etkisiyle ortaya çıkan felsefî sistemlerden dolayı büyük bir buhranın içine düşmüştür. Çünkü batı her şeyi görünene indirgediği için manevi temelleri sarsılmış, kutsallarını kaybetmiştir. Batıda doğan bu felsefî sistemler bir bulaşıcı hastalık gibi yeryüzüne dağılmıştır. Bu müthiş bulaşıcı hastalığa karşı İslam cemiyeti ne gibi çarelerle karşı koyacak. İslam cemiyetini Batının çürümüş, kokmuş ve bozulmuş olan batıl formülleri kurtaramaz diyerek İslam cemiyetinin hala canlı olan iman esasları sayesinde kurtulabileceğini belirtmektedir. Hal böyle iken bu işlerle uğraşan büyük kişilerin duyarsızlığı ve gaflet içerisinde olmasından dolayı bütün mesaimi iman üzerine kurguladım diye ifade etmektedir.

Nursi, Van’da Tahir Paşa’nın konağında kaldığı zaman, geçmiş İslam ulemasına ait bütün eserleri okumuştur. Sadece medrese ilimleriyle yetinmediğini bunun yanında asrın bütün fen ve felsefe ilimleriyle uğraştığını ve bazı eserler de telif ettiğini vurguluyor. Fakat medrese hocalarının modern ilimlere kapalı olmaları sebebiyle skolâstik bataklığı içerisinde olduklarını belirtiyor. Modern felsefenin, ruhu, vicdanı ve maneviyatı ötelemesinden dolayı Bediüzzaman cemiyetin manevi hayatını, vicdan ve imanını ön plana çıkarmaktadır ki, bu da Kur’an’ın ortaya koyduğu tevhid merkezli iman esasıdır.

Bediüzzaman fertlerin kurtuluşu ve cemiyetin iman selameti için uğraşırken kendisine mani olanlarla uğraşmaya vaktinin de olmadığını belirtmektedir. Çünkü imansızlık yangını karşısında bunu küçük bir hadise olduğunu söylüyor. 

SONUÇ

Felsefî sistemlerin hâkim olduğu eğitim, gerçeği, görünene indirgemiş, metafiziği yok sayarak insanı her şeyin ölçüsü haline getirmiştir. Ancak her şeyi görünene indirgeyen ve maddede arayanların akılları gözlerine inmiştir. O ise gerçekte kördür. Çünkü onun gerçeği görmesi hayatı, vicdanı ile hissetmesi ve maneviyatın farkına varması zordur. İnsan sadece maddeden ibaret bir varlık değildir. Onun ruhsuz, vicdansız ve duygusuz olması mümkün değildir.

Batı medeniyeti bilgiyi suje-obje ilişkisi olarak algılamış ve maneviyattan yoksun olduğu için varlığın arka planını aydınlatamamış, sadece görünenin gerçek olabileceği zannına kapılarak pozitivizmin kıskacına düşerek manevi hazzı kaybetmiştir. Hâlbuki dayandığı ilham aldığı batı cephesi manevi hayatı kaybetmesinden dolayı büyük bir bunalıma girmiş bulunmaktadır. Üzülerek gördük ki bütün bunlar, eğitimimizi şekillendirmiştir. Bundan dolayı toplum kutsallarını ve değerlerini tekrar kazanabilmesi için nebevî eğitime dönmesi; “Nereden geliyorum? Nereye gidiyorum? Ve niçin bu dünyaya gönderildim? sorularının cevaplarının bulunması gerekmektedir.  

Artık uzun süreden beri beyinlerimizi meşgul eden Batının felsefî sistemlerinden sıyrılarak, hukuk, ahlak, siyaset ve ekonomiyi içine alabilecek biçimde yeni bir İslamî eğitim modeli ve İslamî bir dil oluşturmalıyız. Müslümanların 20. yüzyıl boyunca sekülerleşme biçiminde uygulanan bir modernleşme ile ilerlemeleri engellenmiştir. Bugünün dünyasında genç kuşaklar tüketim kültürü ve ben de bir bireyim diyerek kişisel özgürlük peşine düşmüşlerdir. Ancak temel değerlerden uzaklaştığı için günümüzdeki bu özgürleşme büyük bir yanılgıdan ibarettir. Verilen bu eğitim etkisiyle hayatın her alanında yaşanan metalaşma, ticarileşme, maddileşme yeni bağımlılık biçimleri oluşturmuştur. Bu durum da, kitleleri düşüncesizliğe, kuralsızlığa, hissizliğe, merhametsizliğe ve duygusuzluğa yol açmıştır.

İnsanları, bilgiye ve eğitime sahip olmak değil, sermayeye sahip olmak ilgilendirmiş ve bugün modern çağların bütün toplumlarında temel problem yalnızca ekonomi olmuştur.  Modern çağın, insanî gelişmeyi, maddi gelişme olarak algılamıştır. Kapitalist hayat tarzı insanî-ahlakî dünyaları yoksullaştırmıştır. Değerler izafi duruma geldiği için vicdanlar harekete geçirilememiştir. Seküler-liberal kesimler için, Şeriat denilince sadece bedensel cezalar, kadınların konumu, alkol-faiz yasakları akla gelmiştir.           


*Araştınmacı, Yazar

[1]Necmettin Tozlu, “İnsan ve Toplum Gerçeği Yahut Eğitimin Felsefesi İnşası”, Bilge Adamlar, S. 28 Şubat 2012, s. 62

[2] Pozitivizm: Olgularla desteklenen ya da olgularla ilgili verilere dayanan bilginin tek sağlam bilgi türü olduğu görüşüdür. Genel çizgileriyle pozitivizm, deney konusu edilebilecek olgularla ilgili, yani en geniş anlamıyla bilimsel bilginin sağlam bilgi olduğunu vurgular. Bunun dışında, olguların çoğu mantık ve matematik gibi bilgi türlerinin varlığını kabul eder, ama bunların içeriksiz olduğunu ileri sürerler. Pozitivistlerin, en temel özelliği ise geleneksel felsefe görüşlerini, olumsuz bir anlam yüküyle "metafizik" olarak niteleyerek karşı çıkmasıdır. Comte, alan bu yana "metafizik" nitelemesi insanlığın geride bıraktığı bir aşamayla ilgili, gerçekliğini yitirmiş, yerini pozitif bilimlere bırakmış bir bilgi türünü çağrıştırır.


Comte'a göre insanlık tarihinin üç aşamalı zihinsel gelişiminde her aşama bir öncekine göre daha ileri ve gelişmiştir. İnsanlık başlangıçta açıklamaların doğaötesi göçlere göre yapıldığı dinsel bir aşamadır. İzleyen metafizik aşamada açıklamalar gene olgulardan uzak bazı kavramlara dayandırılır. Üçüncü aşamada ise, insanlar doğru bilginin gerektirdiği gibi, açıklamak istedikleri olguları gene bu olgulardan elde ettikleri verilere dayandırmayı öğrenirler; işte bu sonuncusu pozitif aşamadır. Comte bu süreci bir insanın çocukluktan yetişkinliği geçiş aşamalarına benzetir.


Comte'a göre bilim olgulara dayanmalıdır. İnsan kafasının soyutlanmalarından doğmuş olan metafizik, deney ve bundan ötürü de bilgi alanımızın dışındadır, nesnelerin kendilikleri de bilinemez.

[3] Recai Doğan, “1980’e Kadar Türkiye’de Din Öğretimi Anlayışları (1924-1980)”, Din Öğretiminde Yeni Yöntem Arayışları (Uluslararası Sempozyumu) Bildiri ve Tartışmalar (28-30 Mart 2001 İst.), Ankara 2003, s. 628.

[4] MEB, Cumhuriyet Döneminde Eğitim, Milli Eğitim Basımevi, 1983, s. 257-285.

[5]Mustafa Öcal, “Kütahya (Eski) İmam ve Hatip Mektebi Mezunlarından Ebezade Şerif Ahmed Efendi ile Bir Mülakat ve Bazı Belgeler”, Diyanet dergisi, 1991, C. 27, s. 125-146.    

[6]Osman Ergin, Türk Maarif Tarihi,                C. V, s. 1742.

[7] Yasin Yılmaz, Örfîzade Vakfı, Ankara 2012, s. 44.

[8]Tahirü’l-Mevlevî, Matbuât Âlemindeki Hayatım ve İstiklal Mahkemeleri, Nehir Yay. 2. Baskı, s. 198.

[9]İsmet Parmaksızoğlu, Türkiye’de Din Eğitimi, MEB Yay. İstanbul 1966, s. 25.

[10]Osman Ergin, age, III-IV, s. 1243; V, s. 1961-1963.

[11] Osmanlıda savaş yıllarında yapılan ancak pek uygulama imkânı bulunamayan 1914 programındaki Din derslerinin saatleri için bkz; Mekatib-i İbtidaiyye Müfredatı, Maarif-i Umumiyye Nezareti, Matbaa-i Amire, İstanbul 1330; Faik Reşit Unat, Maarif Düsturu, C. I, Milli Matbaa, İstanbul 1927, s. 279.

[12]İlk Mekteplerin Müfredatı Programı, Maarif Vekâleti İlk Tedrisatı Dairesi, Matbaa-i Amire, İstanbul 1341 (1925), s. 13-14.

[13]İlk Mekteplerin Müfredatı Programı,(1924), s. 13-14.

[14]Bkz; Yusuf Ziya Yörükan, Din Dersleri İman ve İbadet, Kanaat Ktp. İstanbul 1926.

[15]Hasan Ali Yücel, Türkiye’de Ortaöğretim, Devlet Basımevi, I. Baskı, İstanbul 1938, s. 172. 

[16]Hasan Ali Yücel, age, s. 171.

[17]Bkz; İlk Mekteplerin Müfredat Programı (1926), TC. Maarif Vekâleti, II. Baskı, Devlet Mat. 1927, s. 3-4.

[18] Bkz; İlk Mekteplerin Müfredat Programı (1926), s. 46-49

[19]İlkmektep Müfredat Programı (1930), TC Maarif Vekâleti, İstanbul 1930, s. 229.

[20]İlkokul Programı (1936) TC Kültür Bakanlığı, İstanbul 1936, s. 35.

[21]Bkz; Köy Mektepleri Müfredat Programı (1938), TC. Kültür Bakanlığı, İstanbul 1938, s. 9, 74-77. 

[22]Bkz; Köy Mektepleri Müfredat Programı (1938), TC. Kültür Bakanlığı, İstanbul 1938, s. 9, 74-77.  

[23]Ahmet Hamdi Akseki, “Din Tedrisatı ve Dini Müesseseler Hakkında Bir Rapor”, Sebilürreşat Mecmuası, C. V, S. 104 Haziran, s. 52.

[24]Tahsin Banguoğlu, Kendimize Geleceğiz, İstanbul 1984, s. 97.

[25]Osman Kafadar, Cumhuriyet Dönemi Eğitim Tartışmaları, İstanbul 2002, s. 354.  

[26]İlkokul Programı, TC. Maarif Vekâleti, İstanbul 1956, s. 299-302.

[27]Recai Doğan, agt, s. 618. 

[28]Parmaksızoğlu, age, s. 29.

[29]Recai Doğan, agt, s. 629.

[30]Recai Doğan, agt. S. 630.

[31]Osman Ergin, age, I-V, s. 1745; Beyza Bilgin, Türkiye’de Din Eğitimi ve Liselerde Din Dersleri, Emel Matbaacılık, Ankara 1980, s. 49. 

[32]Osman Kafadar, Cumhuriyet Dönemi Eğitim Tartışmaları, İstanbul 2002, s. 351.

[33]Halis Ayhan, agm, s. 29. 

[34]MEB APK Dairesi Başkanlığı, Din Öğretimi Genel Müdürlüğü; Mustafa Öcal, İmam Hatip Liseleri ve İlk Öğretim Okulları, s. 59-60.

[35]Bkz; Ahmed Hamdi Akseki, agm, s. 67.

[36]MEB Tebliğler Dergisi, C. 13, S. 617, 20 Kasım 1950, s. 116. 

[37]Beşinci Milli Eğitim Şurası (5-14 Şubat 1853), TC. Maarif Vekâleti, İstanbul 1991, s. 354.

[38]Beşinci Milli Eğitim Şurası, s. 453-455.

[39]İlkokul Programı, TC. Maarif Vekâleti, Maarif Basımevi, İstanbul 1956, s. 299-302.

[40]TC. Resmi Gazete, S. 9406, 13 Eylül 1956. 

[41]Maarif Vekâleti Tebliğler Dergisi, 17 Eylül 1956, C. 19, S. 921, s. 147-148.

[42]MEB Tebliğler Dergisi, 16 Ekim 1967, C. 30, S. 1474, s. 363.

[43]MEB Tebliğler Dergisi, 27 Eylül 1976, C. 39, S. 1900, s. 338.

[44]İmam Hatip Gelişim Modeli Rehber Kitapçığı, MEB Din Öğretimi Genel Müdürlüğü Ankara, 2001.  

[45]İmam Hatip Gelişim Modeli Rehber Kitapçığı, s. 6-7.

[46]İhsan Çapcıoğlu, “Laiklik İlkesi Bağlamında Türkiye’de Din Öğretimi”, Bilge Adamlar, Şubat 2012, S. 28, s. 87.

[47]B.S.Nursi, Mektubat, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 2001, s. 218.

[48] B.S.Nursi, Münazarat, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 1991, s. 127.

[49] B.S.Nursi, Asay-ı Musa, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 1994, s. 23-26.

[50] Yasin Yılmaz, “Türkiye’de Din Eğitimi ve Dinî Hizmetlerin Yeniden Düzenlenmesi İle İlgili Öneriler”, I. Din Hizmetleri Sempozyumu (3-4 Kasım 2007), Ankara 2008, I, 649.

Medrsetüzzehra Sempozyumu, Van 12-14 Ekim 2012, Risale Akademi, Bilimsel Etkinlikler Serisi: 8, s. 581-605, Ankara. 

popüler cevapdünya atlası