Çeşit Çeşit SariHastalıklar Gibi İntişar Eden İstibdadlara Karşı Fikr-i hürriyeti ve Serbesti-i Kelamı Var Edebilecek Bir Zemin Olarak Adem-i Merkeziyetçilik

Eklenme Tarihi: 12 Şubat 2017

Deniz Işıker Bedir[1], Ali Bedir[2]

ÖZET
“Çeşit çeşit sari hastalıklar gibi intişar eden istibdatlara karşı fikr-i hürriyeti ve serbesti-i kelamı var edebilecek bir zemin olarak adem-i merkeziyetçilik” adlı bu bildiride, “Risale-i Nur Hizmeti”nin Türkiye özelinde, modernlik ve kimliğin dinamikleri arasındaki ilişkiyi vurgular nitelikleri değerlendirilecektir. Said Nursi’nin eserlerinin, bu bağlamda, dini bir cemaat yapılanmasından, laik ulusal bir topluma dönüşüm sürecini yaşayan insanlar açısından “değişimi anlamlandırabilecekleri kavramsal çerçeveler”i nasıl sağladığına bakılacaktır. Zira bu kavramlar Müslüman aktörler için bir anlam haritası oluşturarak,  İslami halk kavramlarını ve pratiklerini, yeni modern şartların üstesinden gelebilmek için yeni dayanışma ağları ve gündelik hayat stratejileri oluşturabilmek amacıyla yeniden tanımlanmış ve böylelikle modern meydan okumalarla baş edebilme taktikleri olarak kullanmışlardır. Said Nursi’nin “müsbet iman hizmeti” olarak nitelediği bu hareket, kendisini ezeli-ebedi merkez olarak konumlandıran devletçi zihne karşı girişilmiş ferdi önceleyen bir imani kurtuluş teorisi olarak okunmalıdır. Zira özellikle iktisadi temelli anlaşılmaya çalışılan Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu ideolojisinin altı okundan biri olan “devletçilik” ilkesi sadece iktisadi bir ifadeden ibaret değildir. “Devleçilik”in bir düşünme ve eyleme siyasası ve biçimidir; tabiri diğerle, her hangi bir konuda bireyi ve haklarını öncelemeyen düşünce ve eylem repertuarıdır. Nursi, böylesi bir devletçilik ilkesinin İslami versiyonuna karşı Osmanlı döneminde, seküler şekline de Cumhuriyet döneminde şiddetle karşı çıkmış, bireyi ve onun potansiyellerini savunmuştur. Nursi’ye göre devletçi bir İslam ile ferd, “taklitçi bir iman”a yönelirken laik devletçilikle de şahısların kişiliksizleşeceklerdir. Böylesi bir açmazdan birey ancak, merkez-taşra ikileminden kurtarılan bir dünya veahiret saadet dengesi ile kavuşacağını vurgulayan Nursi açısından insanın bu dünyaya gönderilmesindeki gaye ve hikmet sahip olduğu, insani-imani potansiyeli ortaya çıkarmaktır. Dolayısyla bu potansiyelin ortaya çıkmasındaki engeller yani her nevi istibdatlar kaldırılmalı ve özgür düşünce ve eyleme yetisi her birey için ulaşılabilir kılınmalıdır.

ABSTRACT

The qualities of “the Service of Risale-i Nur” emphasizing the relationship between modernity and identity, specifically in the case of Turkey, will be examined in this paper entitled as; “Decentralization as possible grounds for freedoms of thought and speech against the tyrannies that spread like various kinds of contagious diseases”. The way how Said Nursi's works are providing “the conceptual frameworks that allow to make sense of the transition” from a religiously structured community to a secular national society, to a people who has lived through will be taken into consideration. Forasmuch as these concepts have formed a map of meaning for Muslim actors, they have redefined the Islamic concepts of people and practices for the purposes of constituting new networks of solidarity and everyday life strategies to overcome the new modern conditions and thus they have been used as tactics to cope with modern challenges. This movement that Said Nursi qualified as “positive service of faith”, must be read as a religious theory of emancipation prioritizing the individual, embarked against the statist mind that positions itself as the eternal and everlasting center. Because statism, one of the six arrows of the constituent ideology of the Repblic of Turkey, that has been first tried to be understood on an economic basis doesn't simply consist of an economic expression. “Statism” is a form of policy concerning thought and action; in other words, it's the repertory of thoughts and actions that doesn't involve prioritizing the individual and its rights in any subject whatsoever. Nursi denounced the Islamic version of such a principle of statism during the Ottoman period as well as its secular version during the period of the Republic, and defended  the individual and its potential. According to Nursi, individuals will tend towards an “imitative faith” with a statist Islam, while the secularist statism will depersonalize them. From the viewpoint of Nursi who emphasizes that the individual can overcome this kind of predicament only in a world emancipated form the contradiction of center-periphery and with the balance of afterlife and bliss, the intention and wisdom of man's being sent into this world is to be found in the exposition of his humane and faithful potential. Consequently, obstacles to the revelation of this potential, in other words all kinds of tyrannies, must be removed and the capacity of free thought and action must be made accessible for every individual.

TEBLİĞ
Otorite de her şeyden önce akla dayanır. Sen kalkıp halkına kendilerini denize atmalarını buyurursan, halk ayaklanır, devrim yapar. Akla yakın buyruklar verdiğim içindir ki, yerine getirilmelerini istemek hakkımdır.

                                                                                              Antoine de Saint-Exupéry

Seneler öncesinde Radikal Gazetesi’nin ilk çıktığı zaman diliminde, tüm televizyon kanallarında kendilerini tanıtmak için vermiş oldukları bir reklamda, bir fotoğrafı eşliğinde şu cümlelerle ekranlara getirilmişti Said Nursi: ‘O bir radikal; Abdülhamit’le anlaşamadı, İttihat ve Terakki’yle anlaşamadı, Tek Parti Yönetimi ile anlaşamadı, Demokrat Parti ile anlaşamadı: o bir radikal’. Aklımda kaldığı şekliyle hatırlıyorum bu reklamı. Anlaşamadığı kişileri taşıdıkları zihniyetler açısından değerlendirdiğimizde aslında Said Nursi’nin anlaşamadığı “İslamcılık”, “Turancılık”, “Türkçülük”, “Medeniyetçilik” ve de “Jakoben Laiklikçilik”ti. “Peki o zaman O’nun isteği neydi?”sorusu burada çok hayati bir önem kazanmaktadır ki zaten bu yazının asıl üzerinde duracağı nokta da bu sorunun ve cevabının imkanat veçheleri olacaktır.

Said Nursi'nin yazılarının pek çok ilginç yönü bulunmakla birlikte bu yazıya konu olan en ilginç yönlerinden bir tanesi de 1925 sonrasında, merkezî bir İslâmî kurum olarak “hilafet”ten hiç söz etmemesidir. Bu özellik, Nursi’nin, halifeliğin, temsilî kurumların tüzel kişiliği ile kaynaştırılması gerektiği yönündeki inancıyla tefsir edilerek okunmalıdır.(1) Said Nursi'nin söyleminin odak noktasını, mümin kişilerin kardeş müminlerle etkileşim içinde harekete geçmeleri oluşturmaktadır. İslâmi anlayıştaki, liderlerden, liderlik konumundan İslâm topluluğuna yapılan bu vurgu kayması, diğer İslâm toplumlarında ancak zamanla benimsenebilecek bir olguya karşılık gelmektedir. Diğer taraftan bu olgu, onun hayat hikâyesinde tekrar tekrar ortaya çıkan bir tema olarak Müslümanların artık belirli bir siyasî düzenin uyrukları olarak değil, bireyler ve bir cemaatin üyeleri olarak harekete geçirilmeleri gerektiği yolundaki düşünceleriyle paralellik arz etmektedir.(2)

Asıl ironik olan ise, modernleştirici kemalistlerin bir kez modern öncesi dünyayı yıktıklarında artık dünyada var olma nedenlerini de ortadan kaldırmalarıdır: Bütünüyle modern bir toplumda modernleşme trajedisi -trajik kahramanıyla birlikte- sona ermek zorunda olduklarının farkına varamayanlar, modernleşen bireylerin önündeki asıl ve yegane engeli teşkil ederler. Zira modernleşmeyi mümkün kılan geliştirici bir kez tüm engelleri ortadan kaldırdıktan sonra kendisi de yolu tıkamaya başlar ve onun da gitmesi gerekmektedir.(Berman, 2004, s.103) Modern dünya ekonomisinin baskılar altındaki gelişme sürecinde her şey ve herkes sürekli gelişmek zorundadırlar. Böylesine bir halde, bir tarihsel anda çığır açıcı ve avangart olan insanlar, nesneler, kurumlar ve ortamlar bir sonraki anda geri ve eski olurlar. Dünyanın en gelişmiş bölgelerinde bile tüm bireyler, gruplar ve topluluklar sürekli olarak kendilerini yeniden inşaya zorlanmaktadırlar: bir an durdular mı, ne olursa olsunlar, süpürülüp atılmaya hazırlıklı olmalıdırlar. (Berman, 2004, s.113-4)

Said Nursi, Kemalist rejimin bizatihi modernleşme önündeki engel olduğunu yazdıklarıyla, düşünceleriyle gösterdiğinden olsa gerek rejim tarafından bir türlü sevilmedi. Bu sevilmeyişin altında yatan etmenlere baktığımız ilk göze çarpan unsurlardan biri de Türkiye’de din karşıtı “militan devlet eliti” ve onun ideolojisi ile toplum çoğunluğu arasında mevcut mücadele göz önüne alarak bakıldığında gözlemlenen, İslam’ın birçok Türkiye’li Müslüman için, gelişmenin sıkıntılarıyla baş edebilmek için bir repertuar ve devlet karşıtı söyleme karşı mahalli olmanın yanı sıra, sosyal mobilizasyon için kuramsal bir çerçeve olarak işlev görmeyi sürdürmesindeki katkıdır. Devletten gördüğü şiddete dayalı muamelelere karşı, “iman”ı temel alan Nur hareketinin kurucusu olan Said Nursi, içe dönük, enfüsi, imana dayalı yeni ağlar kurmuştur. “Risale-i Nur Hizmeti” adını verdiği eserleriyle yeni bir “eylem repertuarı” (3)geliştirme yolunu seçerek, yazılarından oluşan manevi terbiye ve sabrı tavsiye eden en güçlü iman hareketini doğurdu. Bu eylem repertuarı aracılığıyla Nursi, yeni bir İslami söylemle Müslümanlara bir manevi gelişme vasıtası ve fert olarak kemale ermeleri ve kişiliklerinin inşası için bilgi birikimi sağlamıştır. 

“Risale-i Nur Hizmeti”ne Türkiye özelinde, modernlik ve kimliğin dinamikleri arasındaki ilişkiyi de değerlendirmek gerekmektedir. Nursi’nin eserleri, dini bir cemaat yapılanmasından laik ulusal bir topluma dönüşüm sürecini yaşayan insanlar açısından değişimi anlamlandırabilecekleri kavramsal bir çerçeve sağlamıştır. Bu kavramlar Müslüman aktörler için bir anlam haritası oluşturmaktadır. Müslüman aktörler, İslami halk kavramlarını ve pratiklerini, yeni modern şartların üstesinden gelebilmek için yeni dayanışma ağları ve gündelik hayat stratejileri oluşturabilmek amacıyla yeniden tanımlayarak, modern meydan okumalarla baş edebilme taktikleri olarak kullanmışlardır.(Yavuz, 2005, s.207-220)

Said Nursi, II. Meşrutiyet’in kazanımlarını devrin Kürt aşiretlerine anlatmak amacıyla yaptığı “sorulu cevaplı” konuşmalarını toplayarak bir araya getirdiği “Münazarat”(4) adlı eserinde, özgürlüğü ve sorgulayıcı olmayı imanın tamamlayıcı bir parçası olarak ele almış, yoksulluğu, cehaleti ve dâhildeki düşmanlığı(5) Müslüman cemaatin temel problemleri olarak teşhis etmiştir. Zaman ve zemin itibariyle artık İslami bilincin canlandırılmasında devlet ölçeğinin mümkün olmadığının (devlet eliyle İslam’a artık hizmet edilemeyeceğinin), onun yerine “yeni olanın” ferdi ölçekte ve fertten hareketle gerçekleştirilmesinin zorunlu olduğu sonucunu çıkardı.(6) Ferdi maneviyatın deruni boyutuna ve tefekküre dayalı İslami bilince vurgu yapan Nursi’ye göre, reformcu seçkinlerin zihinlerinin şüphecilik ve pozitivist felsefe tarafından kuşatılmıştı. Tüm bu şüpheciliğe karşı koyabilmek için, gündelik hayatta İslami bilinci yükselterek “Allah’ı geri getirme”nin önemini vurguladı. Siyasi meşguliyet aracılığıyla toplumsal dönüşümün gerçekleşeceğine olan inancını yitiren Nursi’ye göre, imkânı olan dönüşüm ancak, Kemalist modernleşmeye İslami kimlik ve ahlak konusunda karşıt bir “söylem” ortaya koyacak “entelektüel açıdan muktedir bir grup”(7) ile mümkündü. Bunun geliştirilmesinin zorunluluğunun ve zorluğunun farkındaydı.

Nursi’nin hareketini, kendisini ezeli-ebedi merkez olarak konumlandıran devletçi zihne karşı girişilmiş ferdi önceleyen bir imani kurtuluş teorisi olarak okumak mümkündür. Özellikle iktisadi temelli anlaşılmaya çalışılan Türkiye cumhuriyetinin kurucu ideolojinin altı okundan biri olan “devletçilik” ilkesi sadece iktisadi bir ifadeden ibaret değildir. “Devleçilik” bir düşünme ve eyleme biçimidir: Her hangi konuda bireyi ve haklarını öncelemeyen düşünce ve eylem repertuarıdır. Nursi böylesi bir devletçilik ilkesinin İslami versiyonuna karşı Osmanlı döneminde, seküler şekline de Cumhuriyet döneminde şiddetle karşı çıkmış, bireyi ve onun potansiyellerini savunmuştur. Ona göre devletçi bir islam ile ferd taklitçi bir imana yönelirken laik devletçilikle de şahısların kişiliksizleşeceklerini dile getirir. Merkez-taşra ikileminden kurtaılan bireyin hem dünya hem ahiret saadetine kavuşacağını vurgulayan Nursi açısından insanın bu dünyaya gönderilemesindeki gaye ve hikmet sahip olduğu potansiyeli ortaya çıkarmaktır. Dolayısyla bu potansiyelin ortaya çıkmasındaki engeller kaldırılmalı ve özgür düşünce ve eyleme yetisi her birey için ulaşılabilir kılınmalıdır.     

Böylece, bu amaç için Said Nursi hedefinde özgür İslami bilinç olan, gündelik hayatı yönlendirebilecek yeni bir anlam haritasının inşasına koyulmuştur. Nursi, Kemalist modernleştiricilerin nihai hedefinin, yeni Cumhuriyetin vatandaşlarının bilincini, Osmanlı-İslam geçmişiyle mümkün olan tüm bağlarından koparmakla birlikte devletçi zihniyetteki değişmeyişin farkındaydı.(8) De Certeaucu anlamda taktiklerle Said Nursi, bu projeye cevap niteliğinde, ailede ifadesini bulan ve siyasi alanda potansiyel olarak sakıncalı dış tezahürleri olmayan, yüz yüze ilişkilere dayalı, alternatif bir dini cemaat oluşturma mücadelesine girişmiştir. Geçmiş yaşantısı ile karşılaştırıldığında bu değişimin, büyük ölçüde Nursi’nin kendisinin de yaşadığı, dış aktivizmden tefekküre dayalı İslam’ın deruni inzivasına çekilmesi olarak okumak mümkündür. Said Nursi, dışa dönük olarak yansıtılması gerekli olmayan, dini bilincin önemini vurgulayarak, devletin yeni devletçi rejiminin tasallutundan azade, tefekküre dayalı bir iç manevi alanını öncelikle kurmaya sonrasında da muhafaza etmeye çalışmıştır.(9) Nursi ve öğrencilerinin neden Kemalist projeye karşı bir tehdidi temsil ettiğini anlamanın yolu, onun Kemalist projenin sahiplenmek istediği “bilim”, “kimlik”, “benlik” ve “hukuk devleti” vb. kavramlara ilişkin alternatif kavramsal yaklaşımlar sunmasında gizlidir. Bu yaklaşımıyla Said Nursi, Kemalist devletçi zihniyet açısından “ezeli düşman” konumuna gelmiştir. Bu alternatif kavramsallaştırmalar, modernliğin bir “yerlileştirme” biçimi olarak, devletçi zihniyet karşısından kendisi için yaşam alanı açmaya çabalayan fertler için hayati önem taşımaktadır.

Siyasetin önceliğinin bu biçimde reddi ve toplumsal seferberliği, eyleyen bir fail olarak ferdlerden müteşekkil şekilde tanımlamasıyla, Said Nursi'nin düşüncelerinin içerisinde, Kemalist rejimin yöneticilerini muhtemelen en çok endişelendiren özelliklerini oluşturmaktadır:

Said Nursi Urfa'da öldü ve orada gömüldü. Bundan üç ay sonra da bir askeri darbe sonucu Demokrat Parti iktidarı devrildi. 1960'ın Temmuz ayında Said Nursi'nin mezarı açılarak kemikleri buradan alındı ve bir askerî uçağa konularak, Isparta dolaylarındaki dağlarda bilinmeyen bir yere gömüldü. Bu, seksen yılı aşkın bir süre önce, bir bilinmezden gelip İslâmiyet'in yeni alanları konusunda yeni fikirlerle ortaya çıkan parlak bir dağlı çocuğa uygun bir sondu.(Mardin, 2003, s.164)

 

DİPNOTLAR:

(1)Said Nursi, hilafet konusunda ne düşündüğünü “Birinci Meclis”te (1338/1923) vekillere hitaben yaptığı konuşmada dile getirmiştir:

“Şu inkılab-ı azîmin temel taşları sağlam gerek. Şu meclis-i âlînin şahsiyet-i maneviyesi, sahib olduğu kuvvet cihetiyle mana-yı saltanatı deruhde etmiştir. Eğer şeair-i İslâmiyeyi bizzât imtisal etmek ve ettirmekle mana-yı hilafeti dahi vekaleten deruhde etmezse, hayat için dört şeye muhtaç, fakat an’ane-i müstemirre ile günde lâakal beş defa dine muhtaç olan, şu fıtratı bozulmayan ve lehviyat-ı medeniye ile ihtiyacat-ı ruhiyesini unutmayan bu milletin hacat-ı diniyesini Meclis tatmin etmezse; bilmecburiye mana-yı hilafeti, tamamen kabul ettiğiniz isme ve lafza verecek. O manayı idame etmek için kuvveti dahi verecek. Halbuki meclis elinde bulunmayan ve meclis tarîkıyla olmayan böyle bir kuvvet, inşikak-ı asâya sebebiyet verecektir. İnşikak-ı asâ ise,

وَ اعْتَصِمُوا بَِبْلِ اللّٰهِ جَمِيعًا

âyetine zıddır. Zaman cemaat zamanıdır. Cemaatın ruhu olan şahs-ı manevî daha metindir ve tenfiz-i ahkâm-ı şer’iyeye daha ziyade muktedirdir. Halife-i şahsî, ancak ona istinad ile vezaifi deruhde edebilir. Cemaatın ruhu olan şahs-ı manevî eğer müstakim olsa, ziyade parlak ve kâmil olur. Eğer fena olsa, pek çok fena olur. Ferdin, iyiliği de fenalığı da mahduddur. Cemaatin ise gayr-ı mahduddur. Harice karşı kazandığınız iyiliği, dâhildeki fenalıkla bozmayınız. Bilirsiniz ki ebedî düşmanlarınız ve zıdlarınız ve hasımlarınız, İslâmın şeairini tahrib ediyorlar. Öyle ise zarurî vazifeniz, şeairi ihya ve muhafaza etmektir. Yoksa şuursuz olarak şuurlu düşmana yardımdır. Şeairde tehavün, za’f-ı milliyeti gösterir. Za’f ise düşmanı tevkif etmez, teşci’ eder…” Said Nursi, Mesnevi-i Nuriye, İstanbul: Envar Neşriyat, 1999, s.101-102

(2)Bu mealdeki düşüncelerin daha “Eski Said” olarak nitelendirdği dönemlerde dile getirmiş olması ilgi çekicidir:

“Padişahların padişahı olan Sultan-ı Ezelî, Kur’an denilen musika-i İlahiyesi ile umum âlemi doldurarak kubbe-i âsumanda şiddetli ses getirmekle, sadef-i kehf-misal olan ülema ve meşayih ve hutebanın dimağ, kalb ve femlerine vurarak, aks-i sadâsı onların lisanlarından çıkıp seyr ü seyelan ederek, çeşit çeşit sadâlarla dünyayı güm güm ile ihtizaza getiren o sadânın tecessüm ve intibaıyla; umum kütüb-ü İslâmiyeyi bir tanbur ve kanunun bir teli ve bir şeridi hükmüne getiren ve her bir tel, bir nev’iyle onu ilân eden o sadâ-yı semavî ve ruhanîyi kalbin kulağıyla işitmeyen veya dinlemeyen; acaba o sadâya nisbeten sivrisinek gibi bir emîrin demdemelerini ve karasinekler gibi bir hükûmetin adamlarının vızvızlarını işitecek midir?
Elhasıl: İnkılab-ı siyasî cihetiyle dininden havf eden adamın dinde hissesi; beyt-ül ankebut gibi zayıf düşmüş cehalettir, onu korkutur.. takliddir, onu telaşa düşürttürür. Zira itimad-ı nefsin fıkdanı ve aczin vücudu cihetiyle, saadetini yalnız hükûmetin cebinden zannettiğinden; kalbini, aklını da hükûmetin kesesinden tahayyül eder, korkar.” Said Nursi, Münazarat, İstanbul: Envar Neşriyat, 2006, s.11

(3)“Risale-i Nur Hizmeti” geleneğinde bu repertuara verilen isim “müsbet hareket”tir:

“Üstad gelenlerle ne konuşurdu?

Hemen umumiyetle, Risale-i Nur hizmetinin yegâne maksadı olan imanın kuvvetlenmesinin vatan ve milleti tehdid eden dinsizlik ve komünistlik tehlikesine mani’ olduğunu; şimdi en elzem vazifenin, ferdlere ve cem’iyete düşen hizmetin imanı kurtarmak ve kuvvetlendirmek bulunduğunu; zamanın en büyük davasının Kur’ana sarılmak olduğunu, Risale-i Nur bütün kuvvetiyle bu mes’eleye hasr-ı nazar ettiğinden, vatan ve millet düşmanları, gizli dinsizler, bahanelerle hücuma geçip aleyhte tahriklerde bulunduklarını; “Fakat biz müsbet hareket etmeye mecburuz. Elimizde Nur var, siyaset topuzu yok. Yüz elimiz de olsa, ancak Nur’a kâfi gelir.” diyerek Nur’un din düşmanlarını mağlub edeceğinden, müsbet hareket etmenin atom bombası gibi tesiri bulunduğundan, Risale-i Nur’un siyasetle hiçbir alâkası bulunmadığını, mesleğimizin en büyük esasının ihlas olduğunu, rıza-i İlahîden başka hiçbir maksad ittihaz edilemeyeceğini, Nur’un kuvvetinin işte bu olduğunu; ihlasla, müsbet hareket etmekle inayet ve rahmet-i İlahiyenin Risale-i Nur’u himaye edeceğini.. ilâ âhir.. beyan ederdi.” Said Nursi, Tarihçe-i Hayat, İstanbul: Envar Neşriyat, 1993, s.462

(4)Tam adı, “Azametli Bahtsız Bir Kıt’anın, Şanlı Tali’siz Bir Devletin, Değerli Sahibsiz Bir Kavmin Reçetesi Veyahut Bedîüzzaman’ın Münazaratı”.

(5)Burada daha, “meş’um” 1915 olayları, “meds yeghern”, gerçekleşmeden Said Nursi’nin Osmanlı coğrafyasındaki düşmanlıklara dikkat çekmesi gayet manidardır, zira “Münazarat” adlı esere konu olan konuşmalar, 1909 yıllarının son aylarında geldiği Van’dan 1910 yazına kadar Kürt aşiretlerinin arasında yapılmıştır, kitaplaştırma tarihi ise 1911’dir. Cemalettin Canlı, Yusuf Kenan Beysülen, Zaman İçinde Bediüzzaman, İstanbul: İletişim Yayınları, 2010, s.167
S - Ermeniler bize düşmanlık edip, hile ve hıyanet ediyorlar. Nasıl dostluk üzerinde ittifak edeceğiz?

C - Düşmanlığın sebebi olan istibdat öldü. İstibdadın zevaliyle dostluk hayat bulacak. Size bunu kat'iyen söylüyorum ki, şu memleketin saadeti ve selâmeti Ermenilerle ittifak ve dost olmaya vabestedir. Fakat mütezellilâne dost olmak değil, belki izzet-i milliyeyi muhafaza ederek, musalâha elini uzatmaktır.

Bir şey söyleyeceğim: Eğer mümkündür, Ermeniler birden sahife-i vücuttan silinsin. Olabilir; yalnız, size husumetin fay­dası olsun. Yoksa mutlaka husumet zarardır. Hâlbuki Âdem zamanından, yolda arkadaşlık eden bizimle gelmiş büyük bir unsurun zevali değil, belki küçük bir kavmin mahvı dahi “di­kenli bir dalı elle soymak”dır.

Amrdellan kabilesi bin senedir yine Amrdellan'dır.

Hem de onlar uyanmışlar, siz uykudasınız; rüya görüyorsu­nuz. Hem de fikr-i milliyetle müttefik ve kavidirler; siz ihtilafla şimdilik boşsunuz. Hem de galebe etmek istiyorsunuz; onlar, sizi mağlup ettiği silah ile; yani akıl ile, fikr-i milliyetle, meyl-i terakki ile, temayül-ü adalet ile mağlub edebilirsiniz.

Bence şimdi kılıç vuran, o kılıncın aksi döner yetimlere do­kunur. Şimdi galebe kılıç ile değildir. Kılıç olmalı, lakin ak­lın elinde... Hem de dostluğun sebebi vardır, zira komşudurlar. Komşuluk, dostluğun komşusudur. Hem de onlar uyandılar. Dünyaya yayıldılar. Terakkiyat tohumlarını topladılar. Vatanı­mızda ekecekler. Bizi medeniyete mecbur, terakkiye ikaz, biz­deki fikr-i milliyeti hüşhar ediyorlar.

İşte şu noktalara binaen, onlarla ittifak etmek lâzımdır. Hem de bizim düşmanımız ve bizi mahveden cehalet ağa; ve oğlu zaruret efendi; ve hafidi husûmet beydir. Ermeniler bize düşmanlık etmişlerse, şu üç müfsidin kumandası altında yapmışlar.” Said Nursi, Asar-ı Bediiyye, İstanbul: Envar Neşriyat, 2009, s.330

(6)Risale-i Nur ıstılahınca, devlet eliyle İslamiyet’e hizmet edilebileceğini düşündüğü devirde Said Nursi’nin kendisine verdiği isim “Eski Said” iken, değişimin ve İslamiyet’e hizmetin ferdi ölçekte ve fertten hareketle gerçekleştirilmesinin zorunlu olduğu sonucuna vararak harekete geçtiği dönemde kendisini “Yeni Said” olarak nitelendirmiştir.

(7)Said Nursi Risale-i Nur Talebeleri’nin “entelektüel açıdan muktedir” olmalarını, avamı ehl-i imanın imanlarını muhafaza edebilmeleri için istediğini dile getiriyordu:

“Aziz, sıddık kardeşlerim!
Sizin tesanüdünüze benim ziyade ehemmiyet verdiğimin sebebi yalnız bize ve Risale-i Nur’a menfaati için değil, belki tahkikî imanın dairesinde olmayan ve nokta-i istinada ve sarsılmayan bir cemaatin kat’î buldukları bir hakikata dayanmağa pek çok muhtaç bulunan avam-ı ehl-i iman için dalalet cereyanlarına karşı yılmaz, çekilmez, bozulmaz, aldatmaz bir merci’, bir mürşid, bir hüccet olmak cihetiyle sizin kuvvetli tesanüdünüzü gören kanaat eder ki; bir hakikat var, hiç bir şeye feda edilmez, ehl-i dalalete başını eğmez, mağlub olmaz diye kuvve-i maneviyesi ve imanı kuvvet bulur, ehl-i dünyaya ve sefahete iltihaktan kurtulur.” Said Nursi, Şualar, İstanbul: Envar Neşriyat, 2005, s.320

“Evet bu asrın dehşetine karşı, taklidî olan itikadın istinad kal’aları sarsılmış ve uzaklaşmış ve perdelenmiş olduğundan; her mü’min, tek başıyla dalaletin cemaatle hücumuna mukavemet ettirecek gayet kuvvetli bir iman-ı tahkikî lâzımdır ki dayanabilsin. Risale-i Nur bu vazifeyi; en dehşetli bir zamanda ve en lüzumlu ve nazik bir vakitte, herkesin anlayacağı bir tarzda, hakaik-i Kur’aniye ve imaniyenin en derin ve en gizlilerini gayet kuvvetli bürhanlar ile isbat ederek, o iman-ı tahkikîyi taşıyan hâlis ve sadık şakirdleri dahi, bulundukları kasaba, karye ve şehirlerde -hizmet-i imaniye itibariyle- âdeta birer gizli kutub gibi, mü’minlerin manevî birer nokta-i istinadı olarak, bilinmedikleri ve görünmedikleri ve görüşülmedikleri halde, kuvve-i maneviye-i itikadları cesur birer zabit gibi, kuvve-i maneviyeyi ehl-i imanın kalblerine verip, mü’minlere manen mukavemet ve cesaret veriyorlar.” Said Nursi, Sikke-i Tasdi-i Gaybi, İstanbul: Envar Neşriyat, 1991, s.132

(8) “Tarihçe-i Hayat” adlı kitapta süreç şöyle aktarılır:

“Bedîüzzaman, İlahî kudretin tecellisiyle ve ihsanıyla, böyle en elzem bir vakitte, dine revaç verebilecek bir teşekkülün zuhuru dolayısıyla ve kendisi de beraber çalışmak ümidiyle Ankara’ya gelmişti. Avn-i İlahî ve mu’cize-i Peygamberî ile düşman taarruzlarını def’eden ve milletin idaresinin başına geçen yeni Hükûmet-i Cumhuriyede, doğrudan doğruya Kur’an’a istinad eden ve Âlem-i İslâm’ın vahdetini nokta-i istinad yapacak ve İslâmiyet’in hakikatında mevcud kuvve-i ulviye ile maddî ve manevî medeniyeti meydana getirecek bir niyet ve gayeyi bulundurmak ve aşılamak üzere mecliste çalışıyordu. Fakat pek kuvvetli maniler karşısına çıktı.

Âlem-i İslâm’ı alâkadar eden ve bin üçyüz yıllık ümmetin, dehşetli tehlikesinden istiaze ettiği (Allah’a sığındığı) bir zamanın ve fitneyi ateşlendireceklerin kimler olduğunu anlamış bulunuyordu. Bir gün riyaset odasında, M. Kemal Paşa ile iki saat kadar konuştular. İslâm ve Türk düşmanlarının arasında nam kazanmak emeliyle, şeair-i İslâmiyeyi tahrib etmenin, bu millet ve vatan ve Âlem-i İslâm hakkında büyük zarar tevlid edeceğini; eğer bir inkılab yapmak îcab ediyorsa, doğrudan doğruya İslâmiyet’e müteveccihen Kur’an’ın kudsî kanun-u esasîsi noktasından yapmak lâzım geldiği mealinde ihtarlarda bulunur. M. Kemal Paşa itiraz ile, içindeki niyet ve halet-i ruhiyesini ifade ile, Bedîüzzaman’ı kendine çekmek ve nüfuzundan istifade etmek ister. Ve Bedîüzzaman’a meb’usluk, hem Dâr-ül Hikmet’teki eski vazifesini, hem şarkta Şeyh Sünusî’nin yerine vaiz-i umumî, hem bir köşk tahsisi gibi teklifler yapar.

Bedîüzzaman, rivayetlerde gelen eşhas-ı âhirzamana ait haberlerin mühim bir kısmını ve hürriyetten evvel İstanbul’da tevilini söylediği hadîslerin ihbar ettiği âhirzamanın dehşetli şahıslarının Âlem-i İslâm ve insaniyette zuhur ettiğini görür. Ve yine gelen rivayetlerden, onlara karşı çıkacak ve mukabele edecek olan Hizb-ül Kur’an hakkında, “O zamana yetiştiğiniz zaman, siyaset canibiyle onlara galebe edilmez; ancak manevî kılınç hükmünde i’caz-ı Kur’an’ın nurlarıyla mukabele edilebilir.” tavsiyesine müraatla, Ankara’da teşrik-i mesaî edemeyeceği için, kendisine tevdi’ edilmek istenen meb’usluk, Dâr-ül Hikmet-il İslâmiye gibi Diyanet’teki azalığı, hem vilayat-ı şarkıye vaiz-i umumîliği tekliflerini kabul etmez. Kendisini fikrinden vazgeçirmek için çalışan ve Ankara’dan ayrılmamasını rica için istasyona kadar gelen bir kısım meb’usların da arzularına uyamayacağını bildirerek Ankara’dan ayrılır, Van’a gider.” Said Nursi, Tarihçe-i Hayat, İstanbul: Envar Neşriyat, 1993, s.145-147

 

(9) Tefekküre dayalı manevi iç alanı korumak için,  devlet eliyle yapılabilecek saldırılara, bireyin özel alan dokunulmazlığını dile getirerek karşılık vermeye çalıştı:

“Sen ve bir-iki risalen rejime ve usûlümüze muhalif gidiyorsunuz?

Elcevab:

Evvelen: Bu yeni usûlünüzün münzevilerin çilehanelerine girmeğe hiçbir hakkı yoktur.

Sâniyen: Bir şeyi reddetmek ayrıdır, kalben kabul etmemek ayrıdır ve amel etmemek bütün bütün ayrıdır. Ehl-i hükûmet ele bakar, kalbe bakmaz. İdare ve asayişe ilişmeyen şiddetli muhalifler, her hükûmette bulunur. Hattâ Hazret-i Ömer’in (R.A.) taht-ı hâkimiyetindeki hristiyanlara, kanun-u şeriatı ve Kur’anı inkâr ettikleri halde ilişilmiyordu. Hürriyet-i fikir ve serbestiyet-i vicdan düsturu ile Risale-i Nur’un bir kısım şakirdleri; idareye dokunmamak şartıyla rejim ve usûlünüzü ilmen kabul etmezse ve muhalif amel etse hattâ rejimin sahibine adavet etse, onlara kanunen ilişilmez.” Said Nursi, Şualar, İstanbul: Envar Neşriyat, 2005, s.350

 

KAYNAKLAR:
Cemalettin Canlı, Yusuf Kenan Beysülen, Zaman İçinde Bediüzzaman, İstanbul: İletişim Yayınları, 2010

Marshall Berman, Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor, İstanbul: İletişim Yayınları, 2004

Şerif Mardin, Bediüzzaman Said Nursi Olayı, İstanbul: İletişim Yayınları, 2003

Said Nursi, Sikke-i Tasdi-i Gaybi, İstanbul: Envar Neşriyat, 1991

Said Nursi, Tarihçe-i Hayat, İstanbul: Envar Neşriyat, 1993

Said Nursi, Mesnevi-i Nuriye, İstanbul: Envar Neşriyat, 1999

Said Nursi, Şualar, İstanbul: Envar Neşriyat, 2005

Said Nursi, Münazarat, İstanbul: Envar Neşriyat, 2006

Said Nursi, Asar-ı Bediiyye, İstanbul: Envar Neşriyat, 2009

M. Hakan Yavuz, Modernleşen Müslümanlar, İstanbul: Kitap Yayınevi, 2005

 

[1]MA, Deniz Işıker Bedir

Mardin Artuklu Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Psikoloji Bölümü

Mardin Artuklu Üniversitesi Yenişehir Yerleşkesi, Diyarbakır Yolu Yenişehir Mardin

[2]MA, Ali Bedir

Mardin Artuklu Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Antropoloji Bölümü

Mardin Artuklu Üniversitesi Yenişehir Yerleşkesi, Diyarbakır Yolu Yenişehir Mardin

 

popüler cevapdünya atlası