Birinci Söz'ün Hüccet ve Bürhan Direkleri

Eklenme Tarihi: 09 Temmuz 2014 | Güncelleme Tarihi: 07 Ocak 2017

 

Mehmet Akif Yazıcı’nın Kur'an'daki 6 Vecihle İzah Denemesi Çalışmasıdır

“Bismillah hakikatini yükselten direkler olarak hangi hüccet ve burhanlar öne sürülebilir?” sorusundan hareketle bir izah çalışması

Bu soruyu cevaplayabilmek için öncelikle “Bismillah hakikati”nin ne olduğunu anlamak lazımdır. Bu bir izah çalışması olduğundan, derin tahliller yerine elimizdeki metin (Birinci Söz) ve mezkûr soru açısından bu hakikati anlamlandırmaya çalıştım.

“Bismillah” nedir? Bunun cevabı şöyle sıralanmış:

Her hayrın başıdır.
İslâm nişânıdır.
Bütün mevcudâtın virdidir.
Büyük tükenmez bir kuvvettir.
Bitmez bir berekettir.
Bunu, isbat değilse bile, tasdik ve te’kid eden deliller, temsiller sûretinde verilmiş. Verilen temsillerdeki ana mesaj şudur:

Görünüşteki tâkâtinin (kapasitesinin) çok çok üzerinde iş yapanlar, mutlaka kendilerinden çok daha üstün bir mercinin adına hareket etmektedirler.

Bu iddianın isbata ihtiyacı pek yoktur, zira bedihi olduğunu söylemek çok yanlış olmaz. Hem çok örneklerini etrafımızda görüyoruz. İnsanî ilişkilerde ve toplumsal hayatta bunun böyle olduğu herkesçe kabul edilir. Bunun paraleli olan tabiattaki yansıması ise, çok defa göz ardı ediliyor. Bu da bizi, Üstad’ın tanımındaki son üç maddeye götürüyor.

Tabiatta sürekli şahit olduğumuz ve adiyat sınıfına girmiş birçok hadisede, bu prensip iş başındadır. Bunu kabul etmeyecek insanların itirazlarını dayayabilecekleri iki nokta görüyorum:

“Bunlar tesadüfen oluyor.” Bunun cevabı ve aksinin bürhanları için Tabiat Risalesi meydandadır. Kanaatimce ref’i daha zor olan, nisbeten daha aklî olduğundan ikinci iddiadır.
“Tabiatta geçerli kanunlara göre böyle bir şey olmaz. Herşey, kapasitesince iş görür. Kapasitesinin üzerinde iş yaptığı zannedilen şeylerin kapasitelerini yanlış biliyor olmalıyız. Söz gelimi, demiri parçalamak, donan suyun takatinin haricinde değildir. Buz kristallerindeki bağlar, demir atomları arasındaki metalik bağlardan daha kuvvetlidir. Ya da, yazın hararetine dayanan yeşil yapraklar, terleme mekanizmasıyla ısıdan korunurlar.” Bu bakış açısı, tabir-i caizse ‘Besmele’ye mahal ve ihtiyaç bırakmayan (!) maddeci bir bakıştır. Burada ıskalanan, Besmele’nin rahmet vechesidir. Buna daha sonra temas edeceğim.
Birinci Söz’de Besmele’ye dair iki tema var. Birincisi: “Bütün mevcudât lisân-ı hal ile, ‘Bismillâh’ der.” Bunun delilleri olarak zikredilen temsiller şunlardır:

Çekirdeklerin koca ağaçları taşımaları (onlarla gebe olmaları)
Ağaçların meyvelere tezgahtarlık etmeleri
Bostanların, kudret mutfağında birer kazan olması
Koyun, inek vb. hayvanların birer süt çeşmesi olması
Bitkilerin hassas köklerinin taş ve toprağı delip geçmesi
Yeşil yaprakların yaz sıcağında kuruyup gitmemeleri
Bunların neticesinde herşeyin manen ‘Bismillâh’ diyerek bize Allah’ın namına hediyeler sunduğu, adeta bu amaçla var oldukları anlaşılıyor. Daha sonra, buna paralellik kurularak, insanın da ‘Bismillâh’ deme gerekliliği bizi ikinci temaya götürüyor. Bu da zikir-fikir-şükür üçlüsünün ilk ayağı olan ‘Besmele ile zikir’dir.

Bir insanın birinci temayı kabul etmesi için, Allah’ı tanıması ön şarttır. Zira aksi durumda, etrafımızda gördüğümüz birçok hadise, rahmet penceresinden değil, tesadüf penceresinden görünür. Buna cevap vermek için, Birinci Söz’ün kendinden cüssece büyük ikiz kardeşi olan komşusu 14. Lem’a’nın İkinci Makamı’na müracaat ederiz.

Burada müellifinin düştüğü “Bu ders akıldan ziyâde kalbe bakar; delilden ziyâde zevke nâzırdır.” notuna rağmen, sağlam hüccetler buluyoruz. Özellikle Üçüncü Sır’rı dinlediğimizde, önce kâinatın hadsiz, mevcudâtın karanıklı, ihtiyacâtın hadsiz, âlemin boş ve hâlî, insanın da fani olduğunu duyuyoruz. Bunlara mukâbil, rahmetin dahliyle kâinatın ve mevcudâtın şenlendiğini, kâinatın insana müteveccih olduğunu anlıyoruz.

Bu noktada Üstad, yine mantıkça ‘ya … ya’ bağlacı ile bağlanan birbirini-dışlar iki önermeden sadece birinin doğru olabileceğinden hareketle şu iki önermeyi ortaya atıyor:

“Ya kâinatın herbir nev'i kendi kendine insanı tanıyor, ona itaat ediyor, muâvenetine koşuyor.” Bunun ise, insan gibi aciz bir varlıkta adeta bir Tanrı kudreti vehmetmeyi gerektirdiğini söyleyerek akıldan uzak olduğunu gösteriyor.
“Veyahut, bu kâinatın perdesi arkasında bir Kadîr-i Mutlakın ilmi ile bu muâvenet oluyor.” Şu halde bunun doğruluğu mantıkça kat’îdir.
Bunun neticesinde Üstad, aradığımız hüccet ve burhanların bizzat kainattaki nevler olduğunu şöyle ifade ediyor: “Demek kâinatın envâı insanı tanıyor değil; belki, insanı bilen ve tanıyan, merhamet eden bir Zâtın tanımasının ve bilmesinin delilleridir. (…) Ve o rahmetin vücudu, bu küre-i arzın sîmâsındaki mevcudâtın vücudları kadar kat'î olduğu gibi, o mevcudât adedince, tahakkukunun delilleri var.”

Demek ki kâinâtın varlığı ve insana bakan hususiyeti, rahmet hakikatinin bizatihi delilidir.

Rahmet hakikatinin ve hazine-i rahmetin anahtarı da “Bismillahirrahmanirrahim”dir.

Artık Allah’ı tanıyan bir vicdan şu neticeye varır: Nasıl ki, “Duâ eden adam anlar ki, birisi var; onun hâtırât-ı kalbini işitir, her şeye eli yetişir, herbir arzusunu yerine getirebilir, aczine merhamet eder, fakrına meded eder.”, aynen öyle de, ‘Bismillahirrahmanirrahim’ diyen adam anlar ki, Allah var; kendisiyle birlikte tüm kainatı rahmetiyle terbiye ediyor, çekip çeviriyor, ve bilir ki, lisan-ı hal ile ‘Bismillahirrahmanirrahim’ diyen her mevcut, istidât veya ihtiyac-ı fıtrî veyahut ıztırâr lisânıyla Allah’a dua etmededir. O da her işinin başında ‘Bismillahirrahmanirrahim’ diyerek hem zikrini eda eder, hem de rahmet hazinesinin kapısından içeri adımını atar.

 

popüler cevapdünya atlası