Birinci Barla Lahikası Müzakerelerinden notlar

Eklenme Tarihi: 15 Ekim 2015 | Güncelleme Tarihi: 30 Aralık 2016

 

Afife Artık

Kastamonu Lahikası müzakereleri tamam olduktan sonra Risale Akademi’de hiç ara verilmeden Barla Lahikası mektubları müzakere edilmeye başlandı. Müzakerecilerin kendi çalıştıkları mektublar ile alakalı zengin sunumları ve her sunumun nihayetinde yapılan müzakereler beraber düşünmenin bereketinin bir kez daha şahidi oldular.

Ben de bu müzakerelerden kendim için aldığım notların bazılarını sizinle paylaşmak istiyorum:

• Şahs-ı manevinin teşekkülü ihlâs iledir. İhlâsın olmadığı yerde bir şahs-ı maneviden söz edemeyiz. Şahs-ı manevi ile bir deha meydana getirerek ittifak etmiş olan ehl-i dalaletin şahs-ı manevisine karşı dayanacak bir şahs-ı manevi teşekkül etmesi gerekir. Tesanüd ve fenafi’l-ihvan da ihlâs zemininde neşv-ü nema bulur.

• Risale-i Nur hizmetinin temeli otuz kırk kişi ile atılmış. Bunların içinde mühim âlimler ve şeyhler de var.

• Bediüzzaman, Kur’andan bir cadde-i kübra açıyor. Ferd-i ferit makamına mazhar bir yol ve sahabeden bu yana böyle bir yol tarihte görülmemiş.

• Bu hizmette kim ki kendi şahsını öne çıkartmış ise kaybetmiştir, kim de şahs-ı manevi içinde kalmışsa devam edip yükselmiştir.

• Zübeyir Ağabey, ders esnasında içeri girerse sessizce kapının arkasında iki dizi üzerinde oturup dinlerdi, kimsenin yer vermesine iltifat etmezdi. Hulusi Ağabey de ders dinlerken kapının yanında oturur, cemaate çay servisini kendisi yapardı. Bu insanlar başköşelerde oturmak gibi bir dertleri olmamıştır. Açılan bu cadde-i Kur’aniyede bulunmak şerefinden başka bir şeref aramamışlardır. Bizim de o şahısların ayinelerinde kendimizi bir tartmamız gerekir.

• Bediüzzaman Barla Lahikasını ve Yirmiyedinci Mektubu bir nurani meclis olarak tavsif etmiştir. Burada Kur’anın münevver ve mübarek şakirtleri birbirleri ile manen müzakere ve müdavele-i efkâr ederler. Aynı zamanda yüksek bir medrese salonudur ki her şakirt orada aldığı dersi birbirine söyler. Aynı zamanda bir dükkan ve bir menzildir ki burada Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyanın kutsi hazinesinin sandukçaları olan Risalelerin satıcı ve dellalları aldıkları kıymettar mücevherleri birbirine ve müşterilere gösterirler.

• Risale-i Nur üzerinde tetkik ederek çalışmamız gerekir bu konuda eksiğiz. Bir konuya yoğunlaşarak okumak gerekir. Çok ince ve derin hakikatlerdir, yüzeysel bir okuyuş ile kavranması mümkün olmuyor.

• Kim Allah’dan başka nelere ya da kime güveniyor ise bilmelidir ki bunlar gelip geçicidir. İhlâs ne kadar tevessü ederse o kadar hizmet olur. Barla’daki talebelere; sizdeki ihlâs ile burada az bir zamanda çok hizmet edildi diyor Üstad. İhlâsı kıracak sebepler de Hucumat-ı Sitte risalesinde izah edilen bu konulardır: tamah, hırs, korku, menfi milliyetçilik, enaniyet, tenperverlik ve vazifeperverlik, hubb-u cah.

• Mesnevi-i Nuriye bir fidanlıktır ve onun ormanı Risale-i Nur Külliyatıdır. Eski Said eserleri ise bir çekirdek gibidirler ve onların da açılımının yapılması gerekir. Sanılanın aksine bu eserler Üstadın vazgeçtiği fikirler manzumesi değildir. Hayat dairesini tanzim eden esaslardır. O zamanki şartlar hayat dairesini ikinci planda bırakmayı mecbur etmişti. Var kuvveti ile Risale-i Nur imanın kuvvetlenmesine hizmet etti. Hayat dairesinin tanzimi için ise Eski Said eserlerinin incelenmesi, açılımlarının yapılması gerekir. Bunların yapılmaması büyük bir boşluğa sebebiyet verecektir.

• İman, hayat ve şeriat dairesi. Bunların her biri ayrı bir müceddid ister. Bu alanlar bu zamanda öyle birbirinden uzak düşmüş ki bir tek şahsın bu üç alanda birden tecdid yapması mümkün görünmüyor. Dairelerin iktiza ettiği icraatlar birbirinden farklıdır.

• Barla Lahikasında mektubu bulunan Ağabeyleri anlamak zaman ve hal gerektiriyor. Biz de bu Ağabeylerin ihlâsına dâhil olmak için bu müzakereleri başlattık. Haza min fadli Rabbii.

• Üstad, Hulusi Ağabey’i üç vasıfla tavsif ediyor: Talebem, Kardeşim ve Biraderzadem. Bu üç vasıf birbirine mani değil. Talebe olduğu cihet ile ilmi müzakere ediyorlar, kardeş oldukları cihetle birbirlerini sahiplenip dualarına alıyorlar, birbirlerine muavin ve hayırhah oluyorlar ve biraderzadelik vasfı cihetinden de paylaşıp konuşamayacakları bir mevzu kalmıyor.

• Hulusi Ağabey’in mektublarından anlıyoruz ki kendini ve Üstadını yerli yerinde konumlandırıyor. Hamasi hisler ile ona bağlı değil, tefekkür ve hikmet üzerinden müzakere ve müdavele-i efkâr ediyorlar. Üstadına hitaben diyor: Allah sizi bu hizmette istihdam buyuruyor ve siz de Kur’an nurlarının lemean etmesine vasıta oluyorsunuz. Sizin bu âlî memuriyetinizde bir küçük hizmetkârlık edebilmeyi her şeyin fevkinde kıymetli görüyorum ve bu işte fahir ve gurura hakkım yok, ancak ne kadar şükretsem azdır. Bu hizmette yapmışlığım muhtemel hatalardan ve kusurdan dolayı affımı rica ediyorum. Üstadın, şahsına ait fazla takdiratta bulunmak değil, Allah’ın onu tavzif ettiği vazife üzerinden serd-i kelam ediyor.

• Hulusi Ağabey, Üstadın kendisine sorduğu sualleri cevaplarken bunlara iltica ettiğini söylüyor: inayet ve kerem-i İlahi ve meded-i ruhaniyet-i Peygamberî. Bir başka mektubunda Allah’ın ihsanı olarak salâvata devamda muvaffak olduğunu da diyor.

• Hulusi Ağabey, makamın iktizasına göre, üzerinde konuşacağı konuya göre bazen Üstadım bazen de Hocam diye hitap ediyor. Birlikteliklerinin, Allah’ın tavzif ettiği iş dolayısı ile olduğunu ikrar ediyor ve birbirlerini Allah namına sevdiklerinden 32. Söz’de zikredilen meyvelere kavuşacaklarını ümid ettiğini bildiriyor. Kendisi kim, Üstad kim ve birliktelikleri ne üzerinden olduğunun net tanımını ortaya koyuyor. Gaye ve maksatları da zikrediyor. Aynı yerde beraber hizmet ettikleri Hakkı Efendi ile de tahkiki iman yolunda buluştuklarını ve niyetlerinin hakka, sıdka ve ihlâsa iştirakleri muhakkak olduğunu bildiriyor.

• Üstadın suallerine mukabil Hulusi Ağabey; “سَمِعْنَا وَاَطَعْنَا yani; işitik ve itaat ettik” diyor. Üstadın, kendisine tevcih ettiği ve vazifesinin bitip bitmediğine dair olan suali “ağır sual” olarak niteliyor. Cevabı için de inayet ve kerem-i İlahi ve meded-i ruhaniyet-i Peygamberiye iltica eyliyor. Bu cevabı vermek ise talebe ve biraderzade sıfatı ile değil “kardeş” sıfatı iledir.

• Biz de Hulusi Ağabey’e iktidaen bir işe başlayacağımız vakit inayet ve kerem-i İlahi ve meded-i ruhaniyet-i Peygamberi’ye iltica edebiliriz. Tam iltica için acz ve fakrın müntehasında olmak icab eder. Bende biraz kuvvet var biraz da iltica edeyim diye tevhide münafi bir hale girmememiz gerekir.

• Risale-i Nur, serapa Kur’an ve iman hakikatleri olduğundan her meşrep ve meslek sahibine hoş gelir.

• Hulusi Ağabey, Üstada ölünceye kadar vazifesinin devam edeceğini delillendirerek izah ediyor.

• Hulusi Ağabey, hikmete dair ve tefekkürî sualler soruyor. Evvelki malumatın aktarılması ya da fıkıh değil. Yeni ve yepyeni bir ilmin tezahürüne kapı açan sualler soruyor Üstada. Emirdağ Lahikasındaki bir mektubda da Üstad; Risale-i Nur sadece benim ihtiyacıma ve şiddetli talebime değil muhataplarının ihtiyaçlarına da bakıyor ve ona göre zuhura gelmiş diyor. Yani; Risale-i Nur, kıyamete kadar ona muhtaç olacak taliplerinin de ihtiyaçlarına göre zuhura gelmiş yani; ilham ve Sünuhat yolu ile gönderilmiş. Elbette telif zamanında Üstada sorulan suallerin ayrı bir ehemmiyeti var. Çok meselelerin yazdırılmasına sebeb olmuşlar ve Üstada sual sorabilecek keyfiyette ve hikmet arayışındalar saff-ı evveller, hassaten de Hulusi Ağabey ve Re’fet Ağabey.

• Üstadın ve Risale-i Nur’un vazifesini bilen ve Kur’an nurlarını Ümmet-i Muhammed’e (asm) Intisar ettirdiğini gören Hulusi Ağabey, Üstadına diyor: “Aziz ve Muhterem Üstadım, sizin vücudunuza yalnız bizler değil, âlem-i İslam muhtaçtır.”

• Üstad ile Hulusi Ağabey’in muhaverelerinde; âlimin seviyesi ile talebenin talep ve asalet zemini öyle bir buluşma, müzakere, birbirine mülhem, aşk ve şevk içinde bir iştiyak var ki marifet vadilerinde geziniyorlar.

• Lahikalarda Hulusi Ağabey aklı, Hüsrev Ağabey vicdanı ve Sabri Ağabey de kalbi temsil ediyor.

• Mektubların metnini okuduğumuz gibi satır aralarını da okumak ehemmiyetlidir. Çok daha derin manalar vardır satır aralarında.

• Saff-ı evvel talebeler Üstad hakkında bildikleri çoktur fakat bunları anlatarak nazara vermektense Risalelere nazarları çekerler.

• Saff-ı evvellerin aleminde mazeret yok. O zamanda çok şeyleri göze almadan hizmet etmek mümkün değil. Hulusi Ağabey ise bir albay olmasına rağmen hiç davasından taviz vermeden hareket etmesi, bir suale cevap verirken bile iltica ettiği inayet-i İlahinin onu nasıl da himayet ettiğinin göstergelerinden biri değil mi? Evet, kim Allah’a iltica edip de yardımsız kalır ki! Şartlar ne olursa olsun…

• Risale-i Nur mesleği reşha mesleğidir. Saf ve katışıksızdır. Bütün Müslümanları çatısı altında toplar ve bütün Müslümanlar çekinmeden ona girerler.

• Adalet ve denge çok mühimdir. İnsanı zulümlerden alıkoyacak olan dengedir. İffet şecaat ve hikmetin mezcinden adl ve adalet tezahür eder. Sırat-ı Müstakîm de budur.

• “Allah’a istinad ettiğim için ümitsizliğe kapılmıyorum” diyor Hulusi Ağabey.

• Saff-ı evvellerin hayatında Risale-i Nur sürekli bir icraatta bulunuyor.

• Lahika mektublarındaki dilden anlıyoruz ki Risale-i Nur o zamanın dili ile yazılmamış. O zaman kullanılan dil daha ağır. Hassaten Sabri Ağabey’in mektublarında bu gün anlamakta daha çok zorlandığımız bir dil var. Demek Risale-i Nurun dili bizim kolay anlamamız ve dilimizi onunla inşa etmemize tam muvafıktır.

• Üstadın mektublarında her zaman hikmet var. Anlattıklarını hikmet lisanı ile anlatıyor. Öyle muğlâk ifadeler yok. Hulusi Ağabey’de Müslümanların bin senelik yitiği olan hikmetten sual ediyor Üstadına ve böylece bereketli bir müzakere ve Risalelerin meseleleri ile meyvelerini veren sualler ortaya atılıyor.

• Ne kadar büyük alimde olsa bu asrın insanları Risale-i Nur’a muhtaçtırlar. Abdurrahman da Abdülmecid Nursî’de çok büyük âlimler ve Risalelerden nasıl istifade ettiklerini mektubları ile ifade etmişler. Abdülmecid Nursî Ağabey Risalelere eline geçtiğinde “kendimi tebşir ettim ki sizin gibi bir mürşide bedel çok mürşidler edindim” diyor.

• Risale-i Nur bütün meslek erbabına ve bütün ilim adamlarına harika bir mürşiddir. Mesela kanın temizlenmesini anlatan haşiyeyi bir tıp muallimi kendine misal olarak alsa ve oradan hareket ile bütün olan biteni (insan bedeninde) o nazar ile anlatsa harika bir kitap ortaya çıkar. Medresetüzzehra için bunun yapılması gerekir. Bu kâinattaki her mevcudun ne iş gördüğü ve nasıl gördüğü doğru olarak, hakikatine uygun şekilde anlatılmalı. Mesele çeviri kitabı elimize alıp içindeki küfür sözlerini ayıklamak meselesi değildir. Mesele Allah’ın sanatını tevhid nazarı ile anlatmak, ortaya koymak meselesidir.

• 32. Söz tamamen susturmuş ehl-i dalaleti. Fakat bunun fen bağlamında da mekteplerde okunması gerekir. Mektebde hangi ders vardır ki zerre ile yıldızı bir ders saatinde işlesin? Kâinattaki intizamı talim için ise bu birliğin görülmesi gerekir. Yıldızın kanunu başka zerrenin başka, bitki başkadır hayvan başka gibi bölüp parçalayarak kâinatı anlamak ve anlamlandırmak mümkün müdür? Elbette farkları vardır fakat biz artık ayrılık noktalarına değil birliğe nazarımızı dikerek kâinatı anlamlandırmak durumundayız ki ehl-i tevhid olalım.

 

popüler cevapdünya atlası