Bir talebe-Üstad ilişkisi örneği olarak: Ref’et Barutçu’nun Bediüzzaman ile olan “soru-cevap” muhavereleri

Eklenme Tarihi: 16 Şubat 2021

Caner KUTLU

Sorular ve cevaplar üzerine kurulu varlığımız. “Bilmiyorum” ise ilk cevabımız. VIII. asır âlimlerinden Şa'bî’ye bir sual sorulduğunda “Bilmiyorum” demiş; “Sen Kûfe’nin en büyük âlimisin, bilmiyorum demek sana yakışır mı?” dediklerinde “Meleklerin en üstünleri ‘bilmiyoruz’ dediler, ben desem ne çıkar” şeklinde karşılık vermiş. Melekler dediler ki: “Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen, ilmi ve hikmeti her şeyi kuşatan Alîm ve Hakîmsin.”

Bediüzzaman’a göre, sorulardan cevaplara, yeniden sorulara atlamakla geçecektir hayatımız. Ancak bir uyarısı var Üstad’ın: “Şu birbirinden uzak suallerden senin hayâlin atlamakla jimnastiğe alışır. Lâkin dikkat et; bir şey ayağına dolaşıp, düşürttürüp ayağın kırılmasın.” Çünkü, aşırı ifadeler aşırı cevaplar doğurur. Bunlar da tekrar aşırı sorular!

Bilim, evrendeki en büyük değerin soru sorabilmek olduğunu düşünüyor: Kâinat, soru ve cevaptan ibarettir. “Hangi duvar yıkılmaz sorular doğruysa” diyor şair (Ahmet Telli).

Buradan şu soru da çıkabilir: Hangi sorular? Sorular cevabını vermek için olabilir. Bazıları ise aramak içindir. Kimi, cevapların bilindiği soruları bulmak içindir. Kimisi bozmak için. Bazısı ileride cevabını bulmayı umut ettiğimiz sorulardır. Dolayısıyla; soru/cevaplar çok yönlü bir makinenin işletim sistemini kuracaklardır. Muzaffer İzgü bu süreci şöyle anlatıyor: “Düş kuran insan düşünüyor demektir. Düşünen insanın beyni çalışıyor demektir. Beyni çalışan soru sormaya başlar. Soru sordu mu o kişi bireydir.”

Diğer taraftan; gerçek özgürlük eşitlikten çıkar. İlmin hürriyeti de (muhatapların/fenlerin/ihtisasların arasındaki) soru/cevap eşitliğinde kazanılır. Talep edenin çabası da bu şekilde kanatlanacaktır. Çünkü soru ve cevap tarafları eşit ve özgür kabul eder. Fen ve din ilimlerinin füzyonunu gerçekleştirecek yöntem de soru/cevap tarzında olabilecektir. Hikmetin sorduğuna din, dinin sorduğuna hikmet cevap verecek; fen ve bilim aradaki ilişkileri kuracak ve dil karşılıklar üretebilecektir.

Bediüzzaman, soru ve cevaplara bilim ve din terkibinde büyük önem veriyordu. Bu bağlamda modern bilime atıf yaparken aynı anda geleceğe yönelik de bir projeksiyon tutuyordu. Özellikle münâzara ve müsabaka ile soru ve cevap ona göre, hayatî bir meseledir. Bediüzzaman'a göre: “...talebelerde adem-i münazara ve sual ve cevap sebebiyle; şevksizlik ve melekesizlik ve atalet gibi bazı hâli intac etmiş” olacaktır. Buna karşılık olarak yapılması gereken “...müsabakayı müntic olan sual ve cevap gibi bir şevk-i kasrî ve haricî lâzımdır.”

Sonuç olarak: İstediğin soruyu sorabilirsin; istediğinden başlayabilirsin. İstediğini atlayabilir, istediğine dönebilirsin. İstediğin sorunun cevabını arayabilirsin. Ancak şart, Bediüzzaman’ın dediği gibi: Halt etme (karıştırma, saçmalama) ve safsata etme! Gördüğün ve işittiğin gibi söyle!

Bediüzzaman'ın: "Risale-i Nur'un erkân-ı mühimmesinden ve resail içinde sualleriyle ehemmiyetli bir mevki tutan ve onunla beraber manen yaşayan kardeşimiz" (Kastamonu Lahikası) dediği Re'fet Bey (Ref'et Barutçu) soru-cevap ikililerinin Risale-i Nur'daki değeri üzerine ayrıcalıklı yere sahip bir örnek kişisi olarak görülmektedir. Bediüzzaman Ref'et beyi ve soruları hakkında:

"Re'fet kardeş! Hulusi ve Sabri gibi senin de suallerinin Risale-i Nur'da ehemmiyetli neticeleri ve tatlı meyveleri var" demiştir.

Ref'et Bey için, durmak bilmeyen sorular, merak duygusunun getirdikleri uzun bir geçmişe uzanır. Bu birikimler Bediüzzaman'ı bulmasıyla engellenemez bir noktaya ulaşmış ve patlamıştır. Şöyle diyor:

"Çocukluğumdan beri hakaik-i diniyeye çok merak eder ve her fırsattan istifade ederek tedkikat ve tetebbuatta bulunurdum. Ne yazık ki, emelime muvaffak olamazdım. Bu sebebden yeis ve nevmîdiye düçar olurdum. Nâmütenahî şükürler olsun ol Hallak-ı Azîm'e ki, zat-ı âliye-i fâzılaneleri gibi, her asırda emsaline ender tesadüf olunan bir dâhî-i a'zama bizleri mülâki kıldı da, otuz seneden beri ruhumun çok büyük iştiyak ve tahassürle beklediği bir üstad-ı muhtereme nâil eyledi."

Ref'et Barutçu yerini bulmuş bir zihnî çabanın getirdiği suallerinden yakalayabildiklerini Üstad'ına iletmeye çalışır. Sordukça artan bir hızla yükselen ilmî seviye yeni soruları tetikler. Soruyu arttıran aslında cevapların kalitesidir. Bunu Üstad'ına da söylüyor:

"Muhterem Üstadım, fakirin bir nokta çok hayretini mûcib oluyor. Sizden bir mes'elenin izahını rica ediyorum. İzah ediyorsunuz. O izahta da, muhtac-ı izah noktaları bulunuyor. Öyle latîf ve şümullü cümlelerle cevab veriyorsunuz ki, o cümleleri de anlamak için sual îcab ediyor. Bundan şu netice çıkıyor ki; Sözlerinizin her satırı, bir kitab teşkil edecek kadar şümullü ve manidardır. İstenildiği kadar izah olunabilecektir. Re'fet" Barla

Soruların beklenmeyen kapılar açacağı muhakkaktır. Her sorunun bir kaderi vardır. Bu kader cevabıyla birlikte yazılıdır. Gerçekte soru, belli ki çoğu sorandan bağımsızdır; soru cevaba aittir. Tohum meyvedendir. Bu sebeple bir cevaba şöyle bir yorumla başlar Üstadı: "Bu defaki iki sualin çendan cüz'îdir. Fakat iki nükte-i Kur'aniyeye münasebetdar olduklarından ve Küre-i Arz'a dair sualiniz, Coğrafya ve Kozmoğrafya'nın yedi kat zemin ve yedi tabaka semavata tenkidlerine temas ettiğinden, bana ehemmiyetli geldi. Onun için sualin cüz'iyetine bakmayarak ilmî ve küllî bir surette, iki âyet-i kerimeye dair iki nükte icmalen beyan edilecek. Sen de cüz'î sualine karşı ondan hisse alırsın."

Re'fet Bey diğer talebelerle tartışma konusu olan bir mesele ile ilgili mektubunda ilettiği "Lihye-i Şerife hakkındaki suali münasebetiyle" Bediüzzaman soru bulma ve cevabı tartışma usulü hakkında talebesine şöyle bir ders verir: "Bu mes'ele ihvanlar beyninde medar-ı münakaşa olmuş. Kardeşlerime tavsiye ediyorum ki: İnşikaka ve iftiraka sebebiyet veren münakaşa etmesinler. Yalnız müdavele-i efkâr suretinde niza'sız mübahaseye alışsınlar."

Yoksa, Sadece Üstad değil, diğer mühim talebeleri de Ref'et Bey'in sualleriyle genişleyen ders halkasından memnundur. Hulusi bey, şöyle diyor:

"Ondördüncü Lem'anın Birinci Makamını teşkil eden iki mes'ele bence çok mühimdir. Bu dersin takrir ve tahririne vesile olan Re'fet Bey kardeşimizden Allah razı olsun." Barla

Barutçu'nun soruları o kadar çoktur ki; bazen Bediüzzaman için bile çoktur.

"Aziz sıddık kardeşim Re'fet Bey! Senin bu müsaadesiz zamanımda suallerin, beni müşkil bir mevkide bulunduruyor" der.

Bazen özürle birlikte, yine de talebesine cevabını verir: "Maatteessüf şimdilik sünuhattan başka ilmî mesail ile iştigalime mani bazı haller var. Onun için sualinize göre cevab veremiyorum. Eğer sünuhat-ı kalbiye olsa, bilmecburiye meşgul oluyorum. Bazan suallere, sünuhat tevafuk ettiği için cevab verilir, gücenmeyiniz. Onun için herbir sualinize lâyıkınca cevab veremiyorum. Haydi bu defaki sualinize kısa bir cevab vereyim."

Bir keresinde de:

"... sualiniz hakikaten ehemmiyetli ve yümünlüdür. Fakat meymenetsiz bir zamana rastgeldi. Hem zihnim kapalı, hem hal müsaid değil, hem ve hem... Yalnız bu kadar var ki,..." diyerek kısa da olsa cevapsız bırakmaz.

Gençliğinde, İstanbul'a geldiğinde, Şekercihan' da: " Burada her suale cevap verilir, ancak sual sorulmaz" diyerek ehl-i ilme meydan okuyan Bediüzzaman'ın bir durdurulamaz talebenin suallerine "dur" demesi elbette düşünülemez. Öyle olsa, Üstad, bunu hata olarak görür; açıkça itiraf eder ve cezasını da kabul eder.

"Aziz, sıddık, müdakkik, meraklı kardeşim Re'fet Bey!

Sizin gibi hoş-sohbet bir kardeşimi, haksız olarak sual sormamaya ve sükûta davet ediyordum. Çendan bu davette mazurum, belki mecburum. Çünki bugün dört saat mütemadiyen kâtibi bekledim ki, bir mektub yazacağım, olmadı. Tâ ben yirmi dakikadaki mesafeye gittim. Bağ suyu başında bularak uykusuz yorgun buldum. Onu aldattım, az bir işim var dedim. Halbuki on dakika zannedip, iki saat zarurî yazılar yazdırdım. Zâten kafam da yorgun ve istirahata muhtaçtır.

Fakat Re'fet gibi bir müştakı susturmanın cezası olarak bir tokat yedim. Senin bu hafta edeceğin kolay, latîf sualine bedel; Senirkent'li arkadaşlarımız müz'iç, Eski Said'in kuvve-i hâfızasına havale edilecek acib sualleri sordular. Dedim kendi nefsime müstehak oldu, sen Re'fet'i dinlemedin, işte bunları dinle. Halbuki onlara cevab vermek lâzım geliyor; çünki onlara, böyle mes'elelerde dinsizler ilişiyorlar. Mecburî gayet muhtasar ve nâkıs ve kısa cevab yazdım, fakat yine Re'fet'in hatırı için yazdım."

Üstad Bediüzzaman her hâlde talebesinden ve suallerinden memnundur. Hatta müteşekkirdir. Damla deniz olur.

"Aziz, sıddık kardeşim Re'fet Bey! Senin âlimane suallerin Risale-i Nur'un "Mektubat" kısmında çok ehemmiyetli hakikatların anahtarları olmasından senin suallerine karşı lâkayd kalamıyorum" der.

Bediüzzaman'a göre sual ile cevap aralarında mukarenet eder, beraber gelir. Onun için talebe ile Üstad, soruyu soran ile cevabı veren bütünün iki parçasıdırlar. Sonuçta nimet ikisine birden aittir. Bunu da şöyle açıklıyor:

"Onlar derler ki: "Eğer Üstadımız buraya gelmeseydi, biz bu dersi alamazdık. Öyle ise onun ifadesi, istifademize illettir." Ben de derim: "Ey kardeşlerim! Cenab-ı Hakk'ın bana da sizlere de ettiği nimet beraber gelmiş, iki nimetin illeti de rahmet-i İlahiyedir. Ben de sizin gibi iktiranı illetle iltibas ederek, bir vakit Risale-i Nur'un sizler gibi elmas kalemli yüzer şakirdlerine çok minnettarlık hissediyordum. Ve diyordum ki: Bunlar olmasaydı, benim gibi yarım ümmi bir bîçare nasıl hizmet edecekti? Sonra anladım ki, sizlere kalem vasıtasıyla olan kudsî nimetten sonra, bana da bu hizmete muvaffakıyet ihsan etmiş. Birbirine iktiran etmiş, birbirinin illeti olamaz. Ben size teşekkür değil, belki sizi tebrik ediyorum. Siz de bana minnettarlığa bedel, dua ve tebrik ediniz." Lemalar -

Ref'et Bey, suallerinin çoğunu mektupla sormak zorundadır. Halbuki, talebe üstadını daha sık görmek ister. Bediüzzaman ise talebesine şöyle cevap verir:

"Aziz, sıddık, müdakkik, müştak kardeşim Re'fet Bey!

Sen benimle ne kadar konuşmayı arzu ediyorsan, belki ondan ziyade ben arzu ediyorum. Fakat maatteessüf müteaddid esbab tahtında sıkıntılı bir vaziyetteyim." Ancak Üstad da belli ki talebesine, meraklı kardeşine müştaktır. Ona bir emanetten söz eder:

"Aziz, sıddık, müdakkik, meraklı kardeşim Re'fet Bey!

Senin bende bir üstadın, bir kardeşin, bir dostun var. Üstadını her risale içinde görüp, görüşürsün. Kardeşini sabah akşam dergâh-ı İlahîde manen ve hayalen o, seni dua ile gördüğü gibi, sen de onu o suretle görebilirsin. Bendeki dostunu görebilmek için, buraya gelmekle zahmet çekme. Çünki o dostun ziyarete liyakatı yoktur. O bir, siz çoksunuz. İnşâallah o gelir, sizi orada ziyaret eder."

Sual-cevapların; soruyu bulanla cevabı veren arasındaki gelip gitmeleri, gittikçe daha da artan çözülmeleri ve zamanla farklı ortamlarda da çözünebilecek karaktere ulaşabilmesi; bu aralarda yeni muhatapların girmesi, her birinin kurulan ikili ilişkiyi çoğaltması ve her ikilinin yeni bir mânâyı ortaya çıkarması üzerine, asıl soru ve cevabın muhatabın zihninden yayılması sonrasında genişlemesi baştaki ilişkiyi çoğul ve fakat parçalı bir çokluğa dönüştürebilecektir. Bu aynı zamanda soru ile cevabın derinleşmesi ve gelişmesi sonucunu da ortaya çıkaracaktır. Belki de soru ve cevabın ömrü buradaki uzayın genişliğine bağlıdır. Bunun için Bediüzzaman her cevabıyla talebesine yüksek ve münbit bir alan açmayı istemektedir.

"Aziz, sıddık, müdakkik, meraklı kardeşim Re'fet Bey!

Namınıza yazılan Onikinci Lem'anın izaha muhtaç noktalarının izahına şimdilik ihtiyaç yoktur. Asıl maksad, âyâta gelen evhamın def'ine kifayetidir. Ve bu nokta-i nazarda kâfi derecede herkes fehmeder. Her risalede herkesin hissesi var, fakat herkes her şeyini bilmek lâzım değildir."

Bediüzzaman'ın pek çok kereler, talebesinin cevabına olan cevabını da özellikle merak ettiği görülüyor.

"Mirkatü's-Sünnet ve Vahdetü'l-vücuda dair iki risaleyi nasıl buldunuz? Elbette kıymetşinas nazarın onları takdir etmiş."

Hatta, talebelerinin en küçük bir eleştiri ihtimalini dahi görmezden gelmek istemiyor. Ref'et Bey'in mektubunda Üstad'ını bu noktada teselli ve teşvik ettiği görülüyor.

"Aziz ve muhterem Üstadım Efendim!

Geçen hafta aldığım mektubda, "Senin ve Şerif Efendi'nin ifadeleri kısadır, birşey anlaşılmıyor. Tenkid mi? Takdir mi?" buyurdunuz. Bütün eserlerinizi takdir ve kemal-i istihsan ile karşıladığımız malûm-u âlîleridir. Esasen tenkid edecek kudret-i ilmiye değil bizde, Türkiye ulemasında olmadığı hâdisat ile sabittir.

Sinn-i sabavetinizde şark ulemasını ilzam etmeniz ve ondan sonra İstanbul'a gelerek bil'umum ulemanın nazar-ı takdir ve hürmetini celbetmeniz, bu hususu isbata kâfidir. Gerek Şerif Efendi ve gerekse Hikmetü'l-İstiaze ve Besmele sırrını okuyan diğer arkadaşlar duydukları hazz-ı manevîden gaşy olmuşlardır.

Fakire gelince, Sözler hakkında hiçbir şey yazmazsam bile o kemal-i takdirdendir. Zira şimdiye kadar büyük bir zevk ile mükerreren okuduğum ve daima okumaktan hâlî kalmadığım Sözler ve Mektubat hakkında kanaatlerimi daima üstadıma arzettiğimden, yazacak kelime bulamıyorum. O da âcizliğimden olsa gerektir. Bir risale ne kadar parlaksa, onu takib eden ondan çok ziyade parlaktır. Binaenaleyh ne yazsak hakkıyla ifade-i meram etmiş olamıyorum."

Her soru bir çok cevabın da başıdır. Her verilen cevap da çözülmüş bir sorudur. Soru çözüldükten sonra ayrıntıları soranın zekâ ve dikkatine emanettir. Zeki bir muhatap "leb" i alır, leblebiyi tamamlar. Sıcak su içine atılmış şeker gibi zihninde eritir. Bediüzzaman'ın talebesinin zekâ ve dikkatine emanet ettiği cevabı ona olan güveni gösterir;

"Aziz, sıddık ve ziyade müteharri ve müstefsir kardeşim Re'fet Bey! Senin faik zekân ve dikkatin, sorduğun suallerin çoğuna cevab verebildiği için, muhtasar cevab veriyorum, gücenme."

Bediüzzaman'ın Ref'et beye ve sual soran diğer talebelerine cevaben kullandığı dil dikkat çekicidir; nezaket, zarafet, edeb; hem saygı hem hakiki muhabbet duyan muhataplara aynı şekilde mukabele edildiği görülür. İncecik, hassas ve kırılgan meselelerin üzerinden talebenin zekâ ve dikkatini tahrik ederek ne hakikati ne de muhatabı incitecek bir dokunuşla talebenin ruhunu okşamak; meseleleri tam yerine yerleştirip, doğru sorunun doğru cevapla buluşmasını sağlamak ve geri kalanı talebenin zekâ, dikkat, himmet ve gayretine bırakarak aradan çekilmek maharetini göstermek, Bediüzzaman'ın bir özelliği olsa gerektir.

Ref'et Barutçu'nun bir örnek suali; çoğu gibi Risale-i Nur talebeleri için çok yüksek tefekkürün anahtarı olabilecek kavramlar, anlamlar ve metodlar içerir. O da: insandaki latifeler ve mânâ-i harfî ile mânâ-i ismî kavramları hakkında, Üstadı ile olan mektuplaşmasıdır.

Aziz, sıddık, meraklı kardeşim Re'fet Bey!

Mektubunda Letaif-i Aşere'yi sual ediyorsun. Şimdi tarîkatı ders vermek zamanında olmadığımdan, tarîk-ı Nakşî muhakkiklerinin Letaif-i Aşere'ye dair eserleri var. Şimdilik vazifemiz ise, istihrac-ı esrar olduğundan, mevcud mesaili nakil değildir. Gücenme, tafsilat veremiyorum. Yalnız bu kadar derim ki: Letaif-i Aşere; İmam-ı Rabbanî kalb, ruh, sırr, hafî, ahfâ, insanda anasır-ı erbaanın herbir unsurdan o unsura münasib bir latîfe-i insaniye tabir ederek, seyr ü sülûkta her mertebede bir latîfenin terakkiyatı ve ahvalinden icmalen bahsetmiştir.

Ben kendimce görüyorum ki, insanın mahiyet-i câmiasında ve istidad-ı hayatiyesinde çok letaif var. Onlardan on tanesi iştihar etmiş. Hattâ hükema ve ulema-i zahirî dahi o letaif-i aşerenin pencereleri veyahut numuneleri olan havâss-ı hamse-i zahirî, havâss-ı hamse-i bâtına diye o letaif-i aşereyi başka bir surette hikmetlerine esas tutmuşlar.

Hattâ avam ve havas beyninde tearüf etmiş olan insanın letaif-i aşeresi, ehl-i tarîkın letaif-i aşeresiyle münasebetdardır. Meselâ vicdan, a'sab, hiss, akıl, heva, kuvve-i şeheviye, kuvve-i gazabiye gibi letaifi kalb, ruh ve sırra ilâve edilse letaif-i aşereyi başka bir surette gösterir. Daha bu letaiften başka saika, şaika ve hiss-i kable'l-vuku' gibi çok letaif var. Bu mes'eleye dair hakikat yazılsa çok uzun olur, vaktim de kısa olduğundan kısa kesmeye mecbur oldum.

Senin ikinci sualin olan, mana-yı ismî ile mana-yı harfînin bahsi ise; ilm-i nahvin umum kitabları başlarında o mes'ele izah edildiği gibi, ilm-i hakikatın Sözler ve Mektubatlar namındaki risalelerinde temsilatla kâfi beyanat vardır. Senin gibi zeki ve müdakkik bir zâta karşı, fazla izahat fazla oluyor. Sen âyineye baksan, eğer âyineye şişe için bakarsan, şişeyi kasden görürsün, içinde Re'fet'e tebeî, dolayısıyla nazar ilişir. Eğer maksad, mübarek sîmanıza bakmak için âyineye baktın, sevimli Re'fet'i kasden görürsün.

فَتَبَارَكَ اللّٰهُ اَْسَنُ الْخَالِق۪ينَ

dersin. Âyine şişesi tebeî, dolayısıyla nazarın ilişir. İşte birinci surette âyine şişesi mana-yı ismîdir. Re'fet mana-yı harfî oluyor. İkinci surette âyine şişesi mana-yı harfîdir, yani kendi için ona bakılmıyor, başka mana için bakılır ki akistir. Akis mana-yı ismîdir. Yani

دَلَّ عَلٰى مَعْنًى ف۪ى نَفْسِه۪

olan tarif-i isme bir cihette dâhildir. Ve âyine ise

دَلَّ عَلٰى مَعْنًى ف۪ى غَيْرِه۪

olan harfin tarifine mâsadak olur. Kâinat nazar-ı Kur'anî ile, bütün mevcudatı huruftur, mana-yı harfiyle başkasının manasını ifade ediyorlar. Yani esmasını, sıfâtını bildiriyorlar. Ruhsuz felsefe ekseriya mana-yı ismiyle bakıyor, tabiat bataklığına saplanıyor.

Her ne ise... Şimdi çok konuşmaya vaktim yoktur. Hattâ fihristenin en kolay, en mühim, en âhir parçasını dahi yazamıyorum. Senin ders arkadaşların, bilhâssa Hüsrev, Bekir, Rüşdü, Lütfü, Şeyh Mustafa, Hâfız Ahmed, Sezai, Mehmedler, Hocalara selâm ve mübarek hanende mübarek masumlara dua ediyorum.

اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى

Kardeşiniz

Said Nursî

Barla -

 

Ref'et Bey'in bunların dışında da pek önemli sualleri ve mektuplaşmaları olmuştur:

  1. Rızık ve imkân meselesi
  2. Keramet
  3. Yedi kat semâ ve arzın yedi katı olması
  4. Semâda, yerde başka hayatlar var mıdır?
  5. Yerin öküz ve balık üzerinde olması
  6. Âl-i Abâ hakkında
  7. Lihye-i Şerife hakkındaki suali
  8. Uykunun türleri
  9. İsm-i Âzam
  10. Gavs-ı Azam'ın "memattan sonra hayat-ı Hızırîye yakın bir nevi hayata mazhar olma" konusu
  11. Yemen imamı olan Zeydîler Seyyidi hakkındaki suali
  12. "... bir şeyden her şeyi yapmak ve her şeyi bir tek şey yapmak her şeyin Hâlıkına has bir iştir"in mânâsı
  13. Vehhâbîler meselesi ile ilgili
  14. "Müslim-i gayr-ı mü'min ve mü'min-i gayr-ı müslim"in manası
  15. Ecel-i mübrem ile muallak,

gibi suallerle bazı ayet-i kerimelerin mânâlarını Üstad'ına sual etmiştir.

- Reklam -

popüler cevapdünya atlası