Bir sadakat örneği ve zarif insan: Mehmet Emin Birinci

Eklenme Tarihi: 18 Kasım 2013

Yazar Mehmet Paksu'nun Mehmet Emin Birinci Ağabey Paneli konuşma metnidir

İman hizmetinde aranan ilk vasıf, ilk özellik ve ilk şart sadakattir. Sadakat, davasına tereddütsüz, şüphesiz ve ivazsız, garezsiz, hiçbir dünyevi, hatta uhrevi bir şey beklemeden, talepte bulunmadan, sırf Allah rızası için yüzde yüz bağlılıktır.

Risale-i Nuru okuyan, hayatı boyu onunla haşir neşir olan, bir sahabe ruhu örneğinde olduğu gibi onunla yatıp onunla kalkan, onunla yaşayan ve onunla geleceğini planlayan, önce kendi imanını, beraberinde de başkalarının imanını kurtarmak için yirmi dört saatini veren bir insandır sadakat timsali Nur Talebesi.

Kiminle tanışsa, kiminle görüşse, kiminle dostluk ve irtibat kursa, kiminle yola çıksa, kiminle irtibatı ve yakınlığı olsa, tek meselesi, tek düşüncesi, tek amacı; aklında ve kafasında, kalbinde ve hayalinde o kişiyle/kişilerle Risale-i Nur üzerinde bir birliktelik kurmak, bir tanışıklık ve sohbet yapmaktır.

Üstadın Lahika mektuplarında üzerinde durduğu en önemli düsturlardan birisinin de sadakat olduğunu ve talebelerine sadakatte ileri gitmelerini tavsiye ettiğini görüyoruz. Bu konuda arz edeceğimiz iki örnek paragraf Nur Talebesinin olmazsa olmaz özelliği olan sadakati tanımlıyor.

“Risale-i Nur’unhakikîvesadıkşakirtlerininmâbeynlerindekidüstur-u esasiyeolan iştirak-i a’mâl-i uhreviye kanunuyla ve samimî vehâlistesanüdsırrıyla her birhâlis, hakikîşakirt, bir dille değil, belki kardeşleri adedince dillerle ibadet edipistiğfareder. Bin taraftan hücum eden günahlara, binler dillemukabeleeder. Bazımelâikenin kırk bin dille zikrettikleri gibi,hâlis,hakikî,müttakîbirşakirtdahi kırk bin kardeşinin dilleriyle ibadet eder, necata müstehakveinşaallahehl-i saadetolur.

Risale-i Nur dairesindesadakatve hizmet vetakvâveiçtinab-ı kebâirderecesiyle o ulvîveküllîubudiyete sahip olur. Elbette, bu büyük kazancı kaçırmamak için, takvâda,ihlâsta,sadakatte çalışmak gerektir.” (Kastamonu Lahikası, s. 123. Söz Basım Yayın)

“Risale-i Nur, kendi sadık ve sebatkâr şakirtlerine kazandırdığı çok büyük kar ve kazanç ve pek çok kıymettar neticeye mukabil fiyat olarak, o şakirtlerden tam ve halis bir sadakatve daimi ve sarsılmaz bir sebat ister. Evet, Risale-i Nur on beş senede kazanılan kuvvetli iman-ı tahkikiyi on beş haftada ve bazılara on beş günde kazandırdığını, yirmi senede, yirmi bin zat tecrübeleriyle şehadet ederler (Kastamonu Lahikası, s. 153. Söz Basım Yayın)

Benim otuz yıllık hizmet hayatında Mehmet Emin Birinci Ağabeyde gördüğüm, gözlemlediğim, onda hep öne çıkan, aşikâre olarak belli olan özelliği bu sadakati, sıddıkiyeti ve Risale-i Nurdan ve Üstadından başka bir şey görmemesi ve başka bir şeyin dikkatini çekmemesi ve ilgi alanına girmemesiydi.

Birinci Ağabeyin elinde bir Kur’an, Cevşen ve Risale-i Nurdan başka bir kitap bulamaz, göremezdiniz. Her fırsatta, her ortamda, her şartlarda ve yerlerde mutlaka bir vesilesini bulur, hemen o gür, tok ve Davudi sesiyle Risale-i Nurdan bir ders yapardır. Pek açıklama da yapmaz. Okuyuşuyla, edasıyla ve tarzıyla okuduklarını her dinleyen dikkatle dinler ve istifade ederdi.

Nâşir Mehmet Emin Birinci

Birinci Ağabeyin sadakatinin bir başka önemli ciheti: Üstad kendisini İstanbul’da nâşir olarak tavzif ettikten sonra evini, barkını, köyünü kentini, memurluğunu ve ailesini bütünüyle bir tarafa bırakarak, ömrünün sonuna kadar nerede bir hizmet varsa, nerede bir ihtiyaç varsa oraya koşması, durup dinlenmeden sürekli hareket halinde olmasıdır.

Bir sadakat, vefa insanı olan, davasının emrinden ve çizgisinden zerre kadar şaşmayan Birinci Ağabeyin öne çıkan dört özellikleri vardır.

Birincisi: Üstad tarafından Risale-i Nurun neşri, basımı, yayını ve dağıtımıyla görevlendirilmiş olması.

Birinci Ağabey Risale-i Nurun neşir hizmetleriyle ilgili Üstadla geçen tatlı bir hatırasını şöyle anlatır:

"Üstadın Tarihçe-i Hayat'ı basılıyordu. Onu gören, Onu bilen. Onu tanıyan ve hizmetinde bulunan sadık talebeleri Aziz Üstadlarının tarihçe-i hayatını, meslek ve meşrebini kaleme almışlar. Risale-i Nur'un müellifinin yüksek vasıflarını nazara vermek istiyorlardı. Hazret-i Üstad ise kendi hususî hayatı ile ilgili çoğu yerleri çıkartmış ve nazarları tamamiyle Risale-i Nur'a tevcih ettirmişti. O, 'Ben kendimi beğenmiyorum, beni beğenenleri de beğenmiyorum, herşey Risale-i Nur'a aittir' düsturunu benimsetmeye çalışıyordu ve bu açıdan meseleye bakıyordu. Risalelerde yazdığı hakikatları önce nefsinde tatbik etmeyi bilen ve her haliyle yaşayan Aziz Üstadın bu Tarihçe-i Hayat'ı tab edilirken Üstada ait fotoğrafların esere girip girmemesi bahis konusu oldu. Şark'tan bir kısım talebeleri fotoğrafların girmemesi taraftarıydılar.

"Eserin baskısı hitama erince yine ciltletmek için Ankara'dan İstanbul'a götürdük. İlk ciltlenenlerden bir miktar alıp o zaman Emirdağ'da bulunan Hazret-i Üstada götürdüm. Büyük bir memnuniyetle karşıladı. Kitabı eline alarak biraz karıştırdı. Ve bana dönerek: "Bu kitap kaç panganottur' diye sordu. "Yirmi beş liradır efendim' dedim. O zaman Üstad: "En az kırk panganot olmalı... Çünkü ucuz olan ucuz bakar. Hem burada Eski Said'in resimleri de yok' (niye konmadı mânasında) diye bazı tavsiyelerde bulunduktan sonra Asâ-yı Musa'dan bir miktar ders okuttu. Sonra müsaade isteyip ayrıldım.

Avrupa hizmetleri

Birinci Ağabeyin ikinci önemli hizmeti Almanya ve Hollanda özelinde Avrupa hizmetlerini başlamasında göstermiş olduğu eşsiz gayreti, sadakati ve çalışması. Birinci Ağabey 20 yılı aşkın bir süre içinde yılın altı ayını Almanya’da geçirir, oradaki işçilerle, işçi aileleriyle, çocuklarıyla birebir ilgilenir, zaman zaman evlerine misafir olur, bir kardeş, bir ağabey, bir baba, bir dede olur, dertleriyle ilgilenir, sorunlarına çözümler getirir, maneviyatlarını, dini ihtiyaçlarını karşılardı. Özellikle hanımlar ve genç kızlarla daha yakından ilgilenir., onların Risale-i Nura olan yakınlıklarını ve bağlılıklarını sağlardı.

Yakından görüştüğü, yıllarca hizmette birlikte olduğu, ellerinden tuttuğu insanların onun hakkında kanaatlerinden ve izlenimlerinden bir kesit sunmak isterim:

İsmail Erdem (Hannover):

Birinci Ağabeyin bana en tesir eden yönü, anlattıklarını yaşamasıydı. Mesela “Eğer vakit girdiğinde ezanı okumazsan, sana hakkımı helal etmem. Namazını cemaatle kıl ve mutlaka ezanını oku” derdi. Bazı günler birlikte dışarıya çıkardık. Gezerken bir topluluk gördüğünde, “Ah İsmail’im şurada bir tanıdığın var mı? Kardeşlerimize bir şeyler anlatalım” derdi. Gezerken hep nasihat dinlerdim ondan…

Mine Gergin (Mainz):

Sahabe Efendilerimiz, Peygamberimize: “Anam babam sana feda olsun ya Resulallah!” dermiş. Ben de bunu Birinci Ağabey için çok derdim. Onun anneden babadan üstün bir yeri vardı.

Buradaki genç kızların ve hanımların üzerinde de çok etkisi vardı. Onlarla birebir ilgilenirdi. Birinci Ağabey geldiğinde hemen etrafında dolanırlardı. Ondan sıkılmazlardı. Normalde gençler böyle dini sözlerden pek hoşlanmazlar, ancak Birinci Ağabey’i severlerdi ve sıkılmazlardı.

Hatice Tural (Gustasburg):

Kendi anne babama bahsedemediğim bazı şeyleri Birinci Ağabey’e bahsetmiştim. Bizi anne babamızdan çok Birinci Ağabey arardı. Babamı kaybetsem nasıl olurdu bilmem, ama Birinci Ağabey’i kaybedince sanki babamı kaybetmiş gibi oldum. Babam benim dünyaya gelmeme, yaşamama vesile oldu, fakat Birinci Ağabey gerçek anlamda bize hayat verdi.

Avni Altıner (Hannover):

Ben kendisiyle 1987’de Köln’de tanıştım. Şu anda Aşağı Saksonya eyaletinde İslam Şurası Genel Başkanı’yım. Muhtelif İslami cemaatlerden bir araya gelerek oluşturulan bir grup. Hükümete karşı temsilcilik görevini almış bulunuyorum. Böyle bir hizmeti ele almış olmamızda Birinci Ağabey’in çok büyük katkısı oldu. Bizim İslami bir alt yapımız yoktu ve Risale-i Nur’un haricinde bir eğitimden geçmediğimiz için kendimize olan güveni o verdi. “Risale-i Nur’u cebine koy git. Bununla istediğin yerde her kapıyı açarsın ve her yerde hizmet edebilirsiniz” derdi. Elhamdülillah dediği doğru çıktı.

Ahmet Soytürk (Viyana):

Bize bir baba gibi sahip çıkardı. Ben onu gördüğüm zaman babamdan nasıl çekiniyorsam, öyle çekinirdim. Bütün aileler de öyle hissederdi. Kim görse, “Bizim babamız geldi” derdi. Torunlarımı alır onlarla oynar, okşar, sever, onların çizgi filmlerini incelerdi. Çocukla çocuk olan, yeri geldiğinde de gayet ciddi olan biriydi. Çok nazik, hoş biriydi. Evimize geldiği zaman bayram ediyorduk.

Çok nasihat etmezdi. Ama onun hali, duruşu nasihatti. Mesela mübarek gecelerde toplandığımızda onun halini örnek alırdık. “Bir dakikayı bile ziyan etmeyin, çünkü o dakika gittiği an geri dönmesi mümkün değil” derdi.

Hanım hizmetleri:

Birinci Ağabeyin bir başka önemli hizmeti hanım hizmetleriyle yakından ilgilenmesidir. Hanım hizmetlerinde Üstad onu görevlendirmişti. Gerek İstanbul’da ve Türkiye’de, gerekse başta Almanya olmak üzere Avrupa’da Risale-i Nurun hanımlar arasında yayılmasında ve hanımların hizmete sahip çıkmasında çok gayretleri olmuştu.

Bir zarif insan

Son alarak Birinci hal ve hareketleriyle örnek bir insan olduğu gibi, giyimi, kuşamı, zarafeti ve nezaketiyle de örnek bir insandı. Üstüne başına çok dikkat eder, bir dava adamının muhatabı üzerinde etki edebilecek dış görünüme de önem verirdi.

Birinci Ağabey odasının tertibi, düzeni, sadeliği ile; giyim kuşamdaki titizliği ve giydiğini yakıştırması ile; çiçeklerle ağaçla olan yakınlığı, yeşile önem vermesiyle hassas bir insandı

Ha! Öyle mi, ben bilmiyordum

Birinci Ağabeyle bir latife

Bir gün öğle namazından sonra Sure-i Fethin sonunu okuyordum. Yu’cibuzürra diye durdum, Liyağiyza diye devam ettim. Daha sonra ikaz etti “aliyağıyza diye okuyacaktın” deyince; ben “Hayır, Ağabey doğrusu böyle” dedim, “Ha öyle mi, ben bilmiyordum?” diyerek tebessüm etti.

Ben farkında değilim

Mehmet Karasan anlatmıştı:

Bir ara Birinci Ağabey namaz kılarken farkına varmadan dizlerini hareket ettir, kımıldatırdı. Karasan, “Ağabey sen namaz kılarken sürekli dizlerini sallıyorsun, mekruh değil mi” deyince, “Ha ben öyle mi yapıyormuşum” diyerek hakperestlik yapıyor, “Bir daha yapmam” diyor.

Takkeleriniz nerede?

Birinci Ağabeyin namazdan sonra en çok üzerinde durduğu bir şey de takke idi. Namaza başlamadan önce kimin başında takke görmezse hemen ikaz eder, niçin takke takmadığını sorardı.

Bir ara Nesil’deki mescitte vakit namazına gelen cemaat artmıştı. Çoğu da yeni namaza başlayan gençlerdi. Birinci Mescide girdi, bir de baktı ki, cemaatin çoğunun başında takke yok. “Nerde sizin takkeleriniz? Takkesiz namaz kılmayın” dedi. Ben de “Ağabey” dedim, “Biz bu arkadaşları teşvik ederek namaz başlamalarını sağladık. Takke giymelerini zorlarsak kaçırabiliriz.”

“Tamam, o zaman” dedi ve hoş karşıladı.

Birinci Ağabey kitaplarımı imzaladı

2001 yılıydı. Hollanda ve Belçika’dan başlayarak konferans veriyoruz, ardından da kitap imzası yapıyoruz. Almanya’ya geçmiştik. Frankfurt’ta oturmuş kitapları imzalıyordum. Oradan da Avusturya’ya geçecektik. Çabuk hareket etmemiz gerekiyordu. Ben imzaları biraz hızlandırmıştım, ama yine de bitiremiyordum. Biraz sonra Birinci bir sandalye çekti, yanma oturdu, cebinden kalemini çıkardı, ayakta sırada bekleyenlerin elindeki kitapları aldı, başladı imzalamaya. Ben hem utandım, hem de sevindim. Utandım, Birinci tevazu göstererek benim kitaplarımı imzalıyordu; sevindim, Üstadın talebesi kitaplarıma kendi imzasını atıyordu.

Zübeyir’e çikolata getirdim

Bekir Berk ağabeyin hanımı Şükran Hanım anlatmıştı

Bir gece vakti Mustafa Zübeyr çikolata istemişti. Benim tek başına dışarı çıkıp alma imkânım yoktu. Ağlamaya başladı. Ümidini kesince sustu ve yattı. Az sonra Birinci Ağabey telefonla aradı. Müsaitseniz bir uğramak istiyorum. Almanya’dan Zübeyir’e çikolata getirmiştim, onları vereceğim, dedi. Biraz sonra geldi, 7-8 çeşit bir torba dolusu çikolataları kapıdan uzattı ve gitti. Ben hemen Zübeyr’i uyandırdım. Çocuk çikolataları görünce sevincinden uykuyu unuttu, geç saatlere kadar onlarla dizerek oynadı.

popüler cevapdünya atlası