BİR KÜLTÜR TERİMİ OLARAK DOSTLUK

Eklenme Tarihi: 24 Mayıs 2017 | Güncelleme Tarihi: 24 Mayıs 2017

Dostluğa Muhtacız

Arzu ve isteklerine sınır konulmamış insan, kendini ve arzularını tek başına gerçekleştirmede başarılı olamayınca dostluk kültürünün ortaya çıkmış olduğu söylenebilir.

Günümüzde bazı çevrelerin kültürü anlamlar ağı olarak görmesi, yadırganacak bir durum değildir. Bu anlam ağları, toplumun, insan etkileşimlerinin hatta düşünce ve duygularımızın zeminini teşkil eder. (Kemal Sayar, Terapi, Kültürel Bir Eleştiri, İstanbul, 2011, 85)İlişkiler, belli bir muhabbet çerçevesinde olduğunda, insanları birbirine bağlayan, davranışları anlamlı, hayatı canlı ve tatlı kılan dostluktur. Kültür üretim olduğundan dostluk, sevgiyle, sürekli sadakatle üretilebilen ilişkiler türü olarak tanımlanabilir. Bu davranışların özünü, standardı, içeriği, amacı ve yönü belli, aynı anlayış ve inançtan kaynaklanan ilgi odağı oluşturmaktadır. Dostluk evrensel bir olgudur, tüm toplumlarda kendine özgü davranışlarla varlığını devam ettirir.

Farsça'da "seven, sevgili, yâr" anlamın­daki dost kelimesinden gelen kavram,Kur’an dilindesadâkat, uhuvvet, meveddet, sohbet gibi değişik kelimelerle ifade edilmiş, ayrıca velî ve refîk kelime­leri de "dost" manasında da kullanılmıştır.

İlk insanın yaratılmasından sonra, Âdeminsükûnet bulması için “nefs-i vahide”den eşinin deyaratılması, (Araf,7/189) pek çok hikmetlerinin yanında bir yönüyle de dostluğa olan ihtiyacı belirtmiş olmaktadır. Diğer önemli bir nokta da tüm hayvanlarda görüldüğü gibi, toplu yaşama arzusu ve ihtiyacı en üst seviyede insanlarda anlam kazanmaktadır.

Tek veya koloniler halinde yaşayan canlıların bilgi ve bilinçleriyle böyle bir yaşantıyı tercih ettiklerini söylemek mümkün olmasa da, sevk-i ilȃhînin yönlendirmesiyle ihtiyaçları kadar kendi sosyal hayatlarını ikame etmektedirler. Tüm canlıların birlikteliği sevgi ve ilgi bağlamında devam ettiğini görmekteyiz.

Dostluğun tarihi insanlık tarihi kadar eskidir. Esasında dostluk insanların fıtratına yerleştirilmiş bir duygudur. “insan” sözcüğünün manasında Hakk ve halk ile ünsiyet etmek, onlara yakın durmak (Fîrûzâbâdî,Mecdüd’d-Din Muhammed b. Yakub,BasâiruZevît-Temyîz fî letâifi’l-Kitâbi’l-Azîz, Beyrut,?, 2/31) anlamı bulunmaktadırBu tanımdan bakıldığında insan, toplumsal hayatı inşa etmek zorundadır. Ancak oluşturulan toplumun bağları neler olmalıdır sorusuna farklı cevaplar verilmektedir. Bazılarına göre, toplum güvenlik endişesiyle, kimine göre, iktisadî gerekçelerden dolayı, kimine göre ise hukukî sözleşmelerden doğmuştur.Bu anlayış ve tanımlar, sadece insanı biraçıdan, yani onun manevî yapısını, kutsal sorumluluğunu göz önüne almadan yapılmış tanımlardır. Bir arada yaşama, mutlu olma gerekçeleri sadece bunlara, yani fıtrîolmayan, insanı bütünüyle ele almayan gerekçelere bina edilemez.

İslam açısından insanın sosyal bir varlık olduğuna biraz önce işaret ettik. Bu temel özelliğini ortaya koyabilmesi için bir cemiyette, cemaatte, bir millet ve ümmet içinde yaşaması gerekir.İslam’a göre toplumunun inşa gerekçesi, sadece bilime ve sadece akla inhisar ettirilmez.Onun asıl görevi,iyiliği yaygınlaştırma, kötülükleri de engellemektir. (Âl-i İmran, 3/104-110)Bundan dolayı büyük âlimİbnu Haldun, insanınsosyal hayatının hikmetini Allah’ın iradesinin gerçekleşmesi olarak görür. Halife unvanını alan insan, âlemi mamur kılacaktır. Medeniyet ile Allah’ın iradesi arasında böyle bir ilgi kuran bilginimiz, bunun gerçekleşmesini toplu halde yaşamaya bağlamıştır.(İbnu Haldun, Mukaddime, II, Çev. Zakir Kadiri Ugan, İstanbul, 1986,273)

Toplum, ferde kendi cinsinin özelliklerini kazandırıp şahsiyet seviyesine çıkaran bir beşerî ortamdır. Ancak, Kur’an’a göre, toplumun bireyleri arasındaki temel harç sosyal bilimlerin tanımlarını aşan, varlığı kuşatan, kâinatı bütünüyle dolduran ilahî ülfettir. Yeryüzündeki bütün maddî değerler karşılığında bile o ülfeti satın almak mümkün değildir. (Enfâl, 8/63) Tüm canlılarda belli davranış ve duruşlarla kendini gösteren ilahî ülfetin kemal derecesinde tecelli ettiği alan toplumsal hayatımızdır. İslam dininde içtimȃî ülfet, diğer dinlere göre hem teorik ve hem de pratik olarak büyük bir öneme sahiptir.Günümüzde istenilen seviyede gerçekleşmese de, cemaatle kılınan vakit namazları, cuma namazı ve bayramlar toplumsal bağları güçlendirmede önemli pratik faaliyetlerdir. Minarelerden okunan ezan, camilerde tilavet edilen Kur’an, dillerden dökülen besmele, mezar taşlarında yazılan lafzatullȃh, İslam toplumunun birliğini, bütünlüğünü haykıran şeȃirlerdir.

Düşüncelerde Dostluk

Erken dönem felsefecilerden Aristo  (ö.MÖ.322) veM. T. Cicero (ö. MÖ.43),  gibi filozofların, bu konuya yaptığı vurgu bilinmektedir.  Dostluğun tanımını, amacını, yöntemini, devamı için ne gibi tedbirler alınacağını belirleyen Aristo şöyle demiştir:

“Dostluk iki varlığı bir tek ruh haline getirir. Dostluk dairesi dar ve sıkı olmalıdır. Dostluk ancak eşitlikle devam eder.”(Cemil Sena, Büyük Fi1ozoflar Ansiklopedisi, Nebioğlu Yayınevi, ?,?,1/120)

Toplum hayatının temelini sevgi ve dostluğa bağlayan Aristo, dostluğu da fazilete dayandırmakla isabet etmiş görünmektedir. Ancak faziletin, yeni tabirle erdemin kaynağını boşlukta bırakmış, manevî bir temele oturtamamıştır. 

Aristo’dan sonra yaşamış olanCicero da dostluğu tüm canlılara şamil kılarak demektedir ki: Dostluk doğal bir ihtiyaçtır, evcil ve vahşî tüm hayvanlarda görülür. Hayvanlar önce kendilerini, sonra kendi cinsinden hayvanları arzularlar. (Cicero, Dostluk, çev.Türkân Tunga, Ankara, 1963, 33) O, başka bir sözünde “ Ateş ve sudan çok dosta muhtacız” demekle hayatın temel gereksinmeleri arasına dostluğu yerleştirmiştir. Sosyal tecrübelerden kaynaklanan filozofların bu beyanları beşerî realiteler olmakla birlikte insanı ebedî hayata taşımada yetersiz kaldığını söylemek gerekir.

Kutsal Kitapta Dostluk

Kutsal metinlere baktığımızda, insanın ilk yaratılışında Âdemin yalnız kalmasının uygun olmadığı, kendisine yaraşır bir yardımcının, yani eşinin yaratılması gerektiği vurgusu yapılmaktadır. (Tevrat, Tekvin,2/18)

Kutsal kitabın hem Tevrat, hem de İncil bölümlerinde farklı dostluk ilişkilerinden söz edilmektedir. Tevrat ayetlerine göre insanın sığınacağı gerçek dost Allah’tır. Ona dost olmakla insan, hem barışı hem de bereketi elde eder. Fakat insan toplum hayatında da dostlara muhtaçtır, onların kıymetini bilmeli, iyiliklerini isteyip, onurlarının korunması için gayret sarf etmelidir.

İncil’de de dostlukla ilgili dikkate değer tavsiyeler bulunmaktadır.İnsanların büyük ilgi gösterdiği dünya serveti, ebedî dostları kazanmak için aracı yapılması lüzumunu tavsiye eden Luka’nın yanında Yuhanna, rıza-i ilȃhîyenȃil olmak için dostluğa ihtiyaç olduğunu söylemektedir.

Kur’an’da Dostluk:

İnsanların toplumsal alanda karşılıklı ilişkiye ihtiyacıolduğunu, farklı yönlerden anlatmaya çalıştık. İç dünyamızda paylaşılması gereken, sevgi ve kederlerimizin olduğunu hepimiz biliriz. Üzüntülerimizin paylaşıldıkça azaldığını, sevinçlerimizin paylaşıldıkça çoğaldığını da biliriz. Fakat bu önemli dertleşmede ihanet etmeden kimlerin yardımcı olacağını, kimlere tam güvenebileceğimizi tam bilemeyebiliriz.Bundan dolayı dostluk Kur’an’ın önemli bir konusu olmuştur. Kimlerin gerçekten dost, kimlerin yalancı dost olduğu özellikleriyle anlatılmıştır.

Dostluğu birinci dereceden anlatmak için kullanılan tabir“velî” kelimesidir. Velayet yahut vilâyet kökünden türemiş kavram, anlam olarak, seven, koruyan yahut sevilen korunan anlamına gelir. Velî, kişinin en yakını demektir. Mevlâ da velilik bulunan, velîlik yapan anlamındadır.Kelime, tekil ve çoğul olarak (ev­liya) yer aldığı seksen yedi âyetin kırk al­tısında, Allah'ın insanlara dostluğu, iki âyette İnsanların Allah'a dostlukları (Yûnus 10/62; Cum'a 62/6); on âyet­te insanlarla şeytan arasındaki dostluk (Nisâ 4/76; A'râf 7/27, 30), diğerlerinde ise iyi veya kötüler ara­sındaki dostluklar (Nisâ 4/ 139, 144; Enfâl 8/72) için kullanılmış­tır. Âyetlerin çoğunda insanlara, mü­minlere ve Peygamber'e yardımcı olacak, onları koruyacak, bağışlayacak, ka­ranlıklardan aydınlığa çıkaracak olan ger­çek dostun Allah olduğu, insanların bu anlamda Allah'tan başka dostları bulun­madığı ifade edilmektedir.Böylece onların gerçek ve ebedî dost olarak Allah'ı bil­meleri, O'na dayanıp güvenmeleri öğütlenmektedir.

Velî kelimesinin kök anlamlarında dikkat çeken bir mana bulunmaktadır. O da,iki kişinin, araya yabancı bir şey girmeden, birlikteliklerini sağlayan gerekçenin, kendilerinden kaynaklanmayan bir ilgi ortaklığına sahip olmaları, birbirlerini izlemeleri demektir. Asıl anlam bu olmasına rağmen daha sonraları, mekân bakımından, intisap, sadakat, yardım, itikat ve din yönünden yakınlık anlamlarında kelime, istiare yöntemiyle kullanılmış ve yaygınlaşmıştır. (Fîrûzȃbȃdî, 5/281) Bizim içinüzerinde durulması gereken burasıdır. Yani dostluk, hiçbir amaç olmadan saf sevgiye dayanmalıdır. Hangi amaçla olursa olsun, dostluğun, saf, temiz dostluk sevgisinden başka bir duygunun ya da faydanın araya girmesi dostluğun amacını, hedefini değiştirecektir. Bu manaya en uygun dostluk Allah’ın kullarına karşı sunduğu dostluktur. Bu sadece ikrȃm-ı ilȃhîdir. Allah’ın insanlara yönelik dostluğunda kulluktan başka bir talebinin olması düşünülemez. İnsanların da kendi aralarında sergiledikleri sevgiye dayalı dostluğun yöntemi de, amacı da Rabbimizin bize öğrettiği şekilde halis olmalıdır.

Bundan dolayı insanlar arasındaki gerçek dostluk, tarafların emek ve gayretleriyle üretileceğinden kültürel bir faaliyettir.Dostluk bir emek, bir gayret işidir. Diğer taraftan Allah’ın dostluğu kulun gayretleriyle, emekleriyle devam edecektir. İbadet ve tefekkür hayatımızdaki rıza-i ilȃhîye yönelik tüm çabalarımızın da makbul olabilmesi için halisenlivechillâh olması gerekmektedir. İslam, toplumunun sosyal bağlarını güçlendirmek, bireyin öz güvenini artırmak için müminler arasındaki dostluk ilişkileri üzerinde yoğun olarak durmuştur.

Ayrıca dinî ve ahlâkî zihni­yetin beşerî ilişkiler üzerindeki etkileri dolayısıyla kâfirlerin, zalimlerin, Yahudi ve Hıristiyanların sadece birbirlerinin ve şeytanın dostları olabilecekleri bildirilir; "Sizin dostunuz Allah, O'nun elçisi (Hz. Muhammed) ve iman edenlerdir" denilir. (Mâide 5/55). Başka bir âyette, "Ey inananlar! Eğer iman yerine küfrü be­ğenip tercih etmişlerse babalarınızı ve kardeşlerinizi bile dost kabul etmeyi­niz" (Tevbe 9/23) mealindeki ifade­lerle dostlukların tesisinde kan bağı ye­rine, inanç birliğinin esas alınması ge­rektiği vurgulanmıştır. Çünkü beşerî ilişkilerde duyguların yanında, algılar, ön kabuller gruplaşmanın, ortak eylemin temel zeminini oluşturduğuna dikkat çekilmektedir.

Allah'ın inananların dostu olduğunu bildiren âyetlerin çoğunda velî kelimesin­den sonra nasîr, şefî', hamîd, mürşid gibi sıfatlara veya benzer manalar ihtiva eden ifadelere yer verilerek dos­tun bir yardımcı, koruyucu, kurtarıcı, yüceltici, iyiliğe yöneltici olma­sı, bu şekilde dostluğun sevgiye dayan­ması ve pratik ahlâkî sonuçlar doğur­ması gerektiğine işaret edilmiştir. Mü­minlerin kardeş olduğunu (Hucurât 49/10), vaktiyle onlar birbirine düşman iken Allah'ın gönüllerini kaynaştırmasıyla dost ve kardeş olduklarını (Âl-i İmrân 3/103) bildiren âyetler dostluğun önemini anlatmaktadır. Bu ayetlerin ortak vurgusu aynı değerlerin paylaşımına işaret etmesidir.

Tasavvuf Geleneğinde Dostluk

Tarih boyunca sûfî geleneğimizi ayakta tutan büyüklerimiz, Kur’an ve Sünnet zemininde işleyip ihya ettikleri dinî dostluğa ve manevî kardeşliğe büyük önem vermişlerdir. Günlük hayatın meşgaleleri içinde boğulup kaybolan insanımıza fedakârca model olup ufuk açmışlardır. İslam toplumunda kardeşlik ve dostluk nasıl olmalıdır, nasıl olacaktır, bunların kurallarınıtespit etmişler, canlı örnekler halinde göstermişlerdir. Onların günlük hayattaki davranış prensipleri şöyle kurallaşmıştır: Senden büyük olan arkadaşına karşı saygılı, küçük olana karşı merhametli ol. Arkadaşın emsalin ise ona karşı da merhametli ol! Kardeş, kardeşin hatasını görünce onu uygun bir dille uyarır. Bunu yaparken dostunu incitmemeğe dikkat eder. Dostunda gördüğü ufak tefek hataları görmezden gelir. Kusurlarını örter, dostunun yükünü taşır, ondan gelen eza ve cefaya katlanır. Elinde avucunda olan her şeyi, dostuna ikram eder. Kendisi kimseye yük olmaz, ezâ ve cefâ vermez. Yaptıklarının karşılığını beklemez, daha fazlasını yapamadığı için üzülür.

Sûfî kültürümüzün ilk büyüklerinden olan Ebu Süleyman Dȃrȃnî, İslam kardeşliğinin şeref levhası olamaya layık şu sözleriyle dikkat çekmektedir: “Dostumun ağzına koyduğum lokmanın tadını ağzımda bulurum” diyerek dostla paylaşmanın yüce bir mutluluk olduğunu ifade etmiştir.Diğer bir beyanında ise, başka bir kültürde eşi bulunmayan birfedakârlığın zirvesinden haykırmıştır: “Tüm dünya benim olsa, bunu bir lokma haline getirip bir kardeşimin ağzına koysam, yine de fazla bir şey yaptım diyemem.”(Süleyman Uludağ, İnsan ve Tasavvuf, İstanbul, 2001, 208,209)Kur’an’dan ders alan biri ancak böyle bir cümle kurabilir.

Bediüzzaman’da Dostluk Vurgusu

İslam literatürünün müceddid yorumcusu Bediüzzamanda dostluğu ele almış ve konuyu külliyatta iman, malikiyet ve muhabbet açısından oldukça geniş değerlendirmiştir.Onun yorumunda dostluğun zemini Allah’a imandır. Bu iman sayesinde insan tüm mümin kardeşlerini, çevresindeki varlıkları, tabiatı, kısaca Allah’ın yarattığı her şeyi sever ve kendine dost ve yardımcı olarak görür. Onun anlatımında düşman, sadece inkâr ve küfürdür. İnsanı canavar bir hayvan yapan küfür, yabancılaşma ve varlığı anlamsızlaştırmanın temelini oluşturmaktadır. Yabancılaşan insanlar arasında ilgi, sevgi ve saygıdan ibaret olan dostluk kavramının yeri yoktur.

Eşyanın yaratılış sebebinin ilâhî kudretin kendini göstermek gayesi olduğu vurgusunu dikkatli, anlamlı bir şekilde yapan Bediüzzaman, kâinatın her zerresinin ilâhî arma ve işaretler taşıdığını bildirmektedir. Bu mükemmel, müzeyyen varlık âlemi, sahibini tanıttırmak ve sevdirmek istiyor. Öyle ise sahibini tanımalıyız ve sevmeliyiz, temennisinde bulunmaktadır. Yaratılıştakimükemmellik üzerinden insanın sevildiğine, sahipsiz, yalnız olmadığına, belki varlık içinde Yüce Kudretin aziz bir misafiri olduğuna, ona muhatap ve dost olduğuna işaret etmektedir. İnsana değer verildiğini, onu onurlandırmak için muazzam ve mükemmel bir çevre kurulduğunu anlatarak insanın biyolojik ve sosyolojik değerinin üstünde bir kıymete haiz olduğunu hatırlatıp ruhen onu beslemekte, moral değerlerini artırmaktadır.

“Varlık âlemi mutlak anlamda Allah’ın emir ve iradesi altındadır. Her şey Allah’ın heybet ve azametine karşı son derece itaat ve teslimiyet içinde kesin olarak boyun eğmiş durumdadır. Kudreti ilâhî karşısında her şey adeta hiçlik makamındadır. İşte rahmet insanı böyle sınırsız zengin bir Sultanın huzuruna çıkarır. Ona dost yapar ve Ona muhatap eder ve ona sevgili bir kul vaziyetini verir.” Bu ifadelerden anlıyoruz ki, modern zamanlarda, sanayi toplumunda, çekirdek aile içindeyalnızlaşan, karnını doyurduğu halde gönlünü doyuramayan, tek başına dünyayı taşımaya çalışan beli bükülmüş insanın ümitsizliğine üstat umut üretmekte, ona değerini hatırlatarak moral takviyesi yapmaktadır.

Diğer taraftan, elindeki imkânlarla refah seviyesini yakalayan, hayatın sonunu düşünmeyen, dünyada ebedî kalacakmış gibi tavır geliştirenlere karşı da insanın misafir olduğunu hatırlatmaktadır. Dünya misafirhanesinde ev sahibinin rahmeti yar ise, herkes yardır, her yer yarar. Eğer yar değilse her yer kalbe bârdır ve herkes düşmandır. (Mektubat, 75.)

Ulûhiyet bilincinin üzerinde defaatle duran Bediüzzaman, kendini Allah’a verenler için, bütün eşyanın onun lehinde olacağını; kim de kendini Allah’a mal etmezse bütün eşyanın onun aleyhinde olacağını bildirmektedir. Allah’a mal olmayı, bütün eşyanın ondan olduğunu, her şeyin tekrar ona döneceğini evrenin bütünüyle fânî olduğunu, bâkî olanın sadece Allah olduğunu bilmekle olacağına işaret etmektedir.( Mesnevi-i Nuriye » Sayfa: 92)

Bediüzaman, insanlar arasındaki kardeşlik bağlarını genel anlamda iki temel realitede değerlendirmektedir. Birincisini iman perspektifinden ele alırken, diğerini de sosyal gerçeklik ve ünsiyet üzerinden değerlendirmeye tabi tutmaktadır. Aynı sosyal mekânda bulunan insanların, aynı taburda askerlik yapan, aynı komutandan emir alanların kendi aralarında hissî bir yakınlık oluşur. Aynı coğrafyayı paylaşan insanların da kendi aralarında gelenek, görenekten ve coğrafya mensubiyetinden aralarında birliktelik olur. Kardeşlik ve dostluğa ulûhiyet zaviyesinden bakarak en az Allah’ın bin bir ismi kadar müminler arasında ünsiyet ve kardeşlik bağı olabileceğini beyan ederken, din ve nübüvvet açısından bakıldığında, yine iman müntesipleri arasında muhabbeti sağlayan, dostluğu perçinleyen yüze kadar birlikteliğin olduğunu; coğrafya ve siyasî egemenlik cihetiyle bakıldığında ona kadar kardeşliği bütünleyen unsurların bulunduğunu ifade eder. İnsanlarımızın bu kadar güçlü bağlar içersinde dostluğumuzu, kardeşliğimizi, birlik ve beraberliğimiz, muhabbet ve saygımızı ayakta tutacak bağlar mutlaka vardır. Öyle ise kavganın sebebi nedir gibi pek çok soruyu sorarak bizleri intibaha, kardeşliğe davet etmektedir.(Mektubat, Sayfa 255.)

Sonuç Yerine

 

Üstadın hayatı özetleyen, maneviyatı öne çıkaran sözleri ne güzeldir:

 

“Dost istersen Allah yeter. Evet, O dost ise her şey dosttur.

 

Yârân istersen Kur’ân yeter. Evet, ondaki enbiya ve melâike ile hayalen görüşür ve vukuatlarını seyredip ünsiyet eder.

 

Mal istersen kanaat yeter. Evet, kanaat eden iktisat eder; iktisat eden bereket bulur.

 

Düşman istersen nefis yeter. Evet, kendini beğenen belâyı bulur, zahmete düşer; kendini beğenmeyen safâyı bulur, rahmete gider.

 

Nasihat istersen ölüm yeter. Evet, ölümü düşünen, hubb-u dünyadan kurtulur ve âhiretine ciddî çalışır.”(www.risaleinurenstitusu.org/Mektubat, Sayfa 273)

Kur’an mesajının temeli, insanı Allah ile dost yaparak ona manevî güç ve direnç kazandırmak; çevresiyle dost yaparak onu yalnızlıktan kurtarmak ve varlıkla ünsiyet kurmasının sağlamaktır. O ancak böyle mutlu olabilir.

 

acaba ben onu sevsem, o da beni sever mi, korkunuz olmayacak yüreğinizde

çünkü O vaat ediyor

severseniz severim

severseniz severim

severseniz severim

ne güzel değil mi, sevginize karşılık bulmak

sevginizin karşılıksız kalmayacağını bilmek

şu dünyada yüreğinizi yakan onca dosta onca sevgiliye bir çare bir derman

yürek yakmayan yüreğe serinlik veren bir dost

vedud olan bir dost

rahman olan bir dost

rahim olan bir dost

gafur olan bir dost

sözünde sadık olan bir dost

surete değil, sirete bakan bir dost

Dost   dost   dost   diye inleyene

Gel   gel   gel   diye nida eden bir dost

Ben seni sevdim diyene

gel kulumsun diyen bir dost

suretimle   maddemle değil, yüreğimle acziyetimle geldim diyene

rahmetimle, şefkatimle, inayetimle karşılandın diyen bir dost

Haydi

yandıysa yüreğiniz

yediğiniz darbeler yıldırdıysa sizi

sevginiz hep sevgisiz kaldıysa

yüreğinize değer verilmediyse

artık dayanamıyorum sevgisiz kalmaya diyorsanız

serin öyleyse seccadenizi kıbleye doğru

kapatın gözlerinizi

aydınlığınız gönlünüzdeki “O’', göz yaşlarınız süzülsün yanağınıza

yüreğinizde kavrulan aleve serinlik olsun göz yaşlarınız

O dost ise yürekte serinlik var

O dost ise yürekte huzur var

O dost ise yürekte coşku var

O dost ise yürekte yürek var

Ve O,   eğer O sevgili ise, aşık olunan ise

İşte o zaman yürekte olana tarif yok

İşte o zaman yürekte olanı yazacak kalem yok

İşte o zaman yürekte olanı söyleyecek dil yok

İşte o zaman O var

ve O var ise

Haydi artık sözler sükut etsin

bırakın yürekleriniz konuşsun

Seccadeniz sevgiliyle buluşmanız olsun

göz yaşlarınız sevgiliye hediyeniz olsun

yüreğiniz, sevgiliyle konuşan diliniz olsun

sevgilinin size nasıl tecelli ettiğini işte o zaman, işte o zaman anlayacaksın

ve işte o zaman anlayacaksın

O dost ise, her şey dost

O sevgili ise, her şey sevgili

Saygılarımla…

 

Kaynak: http://www.forumlord.net/dini-guzel-soz-siirler/4416-dost-istersen-allah-yeter.html#ixzz2NKCZlqp1

1. Hz. İbrahim ve Dostluk Sempozyumu, Risale Akademi, Bilimsel Etkinlikler Serisi: 11, s. 17-28, 22-24 Mart 2013 

popüler cevapdünya atlası