Bir Kapı Kapansa, Daha Mühim Kapılar Açılır

Eklenme Tarihi: 28 Şubat 2015 | Güncelleme Tarihi: 06 Ocak 2017

 

(Kastamonu Lahikası 170. Mektup)

Eğitimci-Yazar Ali IRMAK

Yüz Yetmişinci Mektup “Bu mübarek Ramazan-ı Şerifteki dualar, ihlâsı bulmak şartıyla, inşallah makbuldür.” cümlesiyle başlar. Said Nursi duanın makbul olmasını samimi olmaya bağlar. Yapılacak dualarda ihlâsın önemine dikkat çeker.

Taarruzlar “ekseriyetçe Risale-i Nur şakirtlerinin nazarlarını dünyaya çevirmek ve huzur-u kalbi bozma” ya yönelik olarak şiddetini artırmıştır. Bunun sonucunda da “ihlâs ve o huzur-u tam bir derece zedelenir.” Başka bir deyişle insanın ihlâsı zedelendiği zaman nazarlar dünyaya daha rahat kaymakta, kalp huzuru bozulmaktadır. Taarruzu yapanların dayandıkları komite, türlü oyunlar planlamakta ve bunun için ummadık insanları kullanmaktadırlar.

Bediüzzaman bu taarruzlar karşısında talebelerine, “Merak etmeyiniz, her şeyi Cenâb-ı Hakka havale edip öyle taarruzlara ehemmiyet vermeyin.” diyerek onlara tevekkülü esas almalarını söyler. Taarruzlara karşı dayanak noktasını gösterir.

Bediüzzaman, mektubun devamında Atıf adlı bir talebesinden bahseder. Bu isim Kastamonu Lahikası’nda 36 kez geçmektedir. Atıf’ın tam adı Hasan Atıf Egemen’dir. Hasan Atıf Egemen, 1900 senesinde Sinop’ta doğmuş olmasına rağmen, hizmet hayatı daha çok ‘Aydın’ taraflarında geçmiştir. Bu sebeple Risale-i Nur’un bir kaç yerinde, ‘Aydınlı Hasan’ olarak anılır. Sadece bir yerde, Kastamonu Lâhikası’nda, ‘Kürt Atıf’ diye de geçer adı. O da ele aldığımız 170. mektuptur. Bunun sebebi, Çivril Kaymakam’ının, Bediüzzaman’ı kastederek “Başımızda bir Kürt varken bir Kürt daha çıktı” şeklinde üst makamlara telgraf çekmesidir.

Said Nursi, talebesinin yaşadığı olay karşısında merak etmemesini ve müteessir olamamasını ister. Bu yaşanan olayın kaza-i İlahi olduğuna ve Allah’ın izniyle Risale-i Nur’un lehine döneceğini söyler. Bunu bir başka talebesinin olayı ile örneklendirir.

Bediüzzaman yazdığı mektubun haşiyesinde talebesi Atıf’ın başına gelenlere biraz olsun açıklık getirir. Atıf’a muaraza ve hücum edenleri “tarikatçı müftü ve taassuplu vâiz ve hoca ve ehl-i tarikat, ehemmiyetli ehl-i ilim ve tarikat” şeklinde sıralar. Zındıka komitesi bu kez farklı kesimleri kullanmıştır. Bu grubun yaptıklarının artık “Atıf’ın müdafaa ettiği sünnet-i seniye mesleğine taarruz suretine girdiğini” belirtir. Bediüzzaman, Risale-i Nur’a muaraza edenin, bilerek veya bilmeyerek zındıkaya yardım ettiğini söyler ve bunu delillendirir. Mektubun haşiyesinde bu delili güzel bir akıl yürütmeyle ifade eder. Bediüzzaman’a adliyece sorarlar, “Kürt Âtıf rejim aleyhine çalışıyor. Demek onun muârızları rejime dayandılar.” diye. Bediüzzaman bu soru karşısında tarihî cevaplarından birini verir. Bu yaklaşım tarzı günümüz için de geçerlidir ve geçerliliğini her zaman koruyacaktır. “Rejimi reddetmek ne vazifemizdir, ne de kuvvetimiz var. Ve ne de düşünüyoruz ve ne de Risale-i Nur izin veriyor. Fakat biz kabul etmiyoruz, amel etmiyoruz, istemiyoruz. Red başka, kabul etmemek başkadır, amel etmemek daha başkadır.” Bediüzzaman söylediklerine, “Hazret-i Ömer’in (r.a.) taht-ı hükmünde, kanun-u adalet-i şer’iyesini reddetmeyen ve ilişmeyen Yahudilere, Nasârâya ilişmiyordular.” diyerek tarihten örnekler verir. Verdiği örneklerden sonra Risale-i Nur talebeleri için ortaya mükemmel bir bakış açısı ortaya koyar. “Risale-i Nur’un şakirtlerinden en müthiş bir muhalif, rejim müessesesini tel’in de etse, bilfiil idareye ilişmese, onun mefkûresine kanunen ilişilmez. Hürriyet-i vicdan ve hürriyet-i fikir, onları tebrie eder.” Bediüzzaman bu sözleriyle aynı zamanda fikir ve vicdan hürriyetinin nasıl olması gerektiğinin de altını çizer, son noktayı koyar. Burada Risale-i Nur şakirtlerinin asıl uğraşması gereken merci’ de gösterilmiş olmaktadır.

Bediüzzaman mektubunun devamında talebesi Atıf’ın parlak hizmetinin duraklamaya uğradığından ve gerilediğinden bahseder. Mektubun ikinci haşiyesinde, “Denizli Valisi ehemmiyetli bir şifre ile bura valisine, Âtıf meselesini i’zam ederek şifre yazmış. Hâfız-ı Hakikînin hıfzına dayanıp telâş etmeyiniz. Fakat ihtiyat ediniz. Hapsolan Âtıf ve arkadaşlarına teselli veriniz ve merak etmesinler.” şeklinde bunun nedenini açıklar. Bu olay Bediüzzaman’ı mahzun etmiştir. Mahzun eden diğer bir olay da merhum Mehmed Zühtü Bedevî’nin, yüksek ve geniş hizmetinin perdelenmesidir. Bu iki olay karşısında hüzünlenen Bediüzzaman’ı, eline verilen bir mektup sevindirir ve endişesini giderir. “Risale-i Nur hizmetinde bir kapı kapansa, daha mühim kapılar açılır diye kaide, yine hükmünü icra” eder. Bu mektup hizmet eden diğer talebelerinin hizmetleriyle ilgilidir. Dört bir yanda hizmetler devam etmektedir. Kapanan bir kapının yerine yeni kapılar açılmaktadır. Bediüzzaman’ın aldığı mektup bu açıdan önemlidir. Bu mektup “büyük Hâfız Zühtü’nün samimî kemal-i sadakat ve ihlâsı gösteren mektubu” dur. Bu gelen mektup, “Risale-i Nur hizmetinde bir kapı kapansa, daha mühim kapılar açılır” kaidesini en güzel şekilde göstermektedir. “Bu eski ve yeni gayyûr kardeşimiz Büyük Zühtü, resmiyete bakmayarak, Risale-i Nur’un mühim vazifelerinden olan mâsumlara Kur’ân dersini vermekle gösterildi ki, merhum Zühtü Bedevî yerine, bu Büyük Zühtü’yü yeni veriyor. Ve Âtıf’ın tevakkufu yerine, bu müdakkik ve muktedir ve hatip Büyük Hâfız Zühtü’yü faaliyete getirdi.” Risale-i Nur hizmetinde bulunanlarda görülen bir gerileme veya duraklama yerini yukarıda sunulan kaide gereğince daha güzel, faal hizmetlerde bulunan kişilere bırakacaktır. Bu kaide bu zamana kadar bu şekilde işledi bundan sonra da aynı şekilde işleyecektir.

Mektubun sonunda Bediüzzaman Allah’a şükreder. Bu şükredişinin sebebi kaidenin en güzel şekilde işlemesindendir.

Sonuç olarak;

Duaların makbul olmasının ön koşulu ihlâstır.
Rejimi reddetmek başka, kabul etmemek başkadır, amel etmemek daha başkadır. Bunun ayırımını iyi yapmak gerekir.
Risale-i Nur hizmetinde bir kapı kapansa, daha mühim kapılar açılır.


KAYNAKÇA

Erisale, Kastamonu Lahikası, 170. Mektup

Özcan, Ömer, http://www.risalehaber.com/husrev-ve-tahirinin-ucuncusu-atif-egemen-76821h.htm

 

popüler cevapdünya atlası