BİR ASIRLIK BİRLİKTE YAŞAMAREÇETESİ

Eklenme Tarihi: 03 Şubat 2017

Bölüm I

A-Giriş

Bediüzzaman Hazretleri, asrımızın hemen en büyük problemlerinden birine, Birlikte Yaşama problemine bir asır öncesinden, halen önemini ve sıhhatini muhafaza eden İslamî bir Reçeteyi büyük bir maharetle sunmuştur.

Reçetenin en önemli vasıflarından biri, bütün insanlığa saadet sunan Kur’an ve Hadisten kaynaklanmış olmasıdır. Bütün izm’lerin adeta çöktüğü, Deha’nın ortaya çıkarmaya çalıştığı medeniyetin(!), teknolojinin zirvesinde çaresiz kaldığı dehşetli bir asırda, Münazarat, bir asırdır ufkumuza yansıtılan bir fikir manzumesi olarak okunmaya, incelenmeye, uzmanlarınca, ilmin birikimleriyle yoğrularak kullanılmak üzere –maalesef- hemen hemen ham olarak önümüzde durmaktadır.

1-Bu Topraklarda, İnsanların Genel Hâli

Benim, baba dedem çocukluğunda, Makedonya-Üsküp’ün otuz kilometre ötesindeki Köprülüden, yeni ismiyle Titoveles’ten Manisa’ya gelmiş bir Arnavut’tur. Egede ikamet eden Yörük Ninemle evlenmiş.

Diğer anne dedem ise, Şanlıurfa-Siverek’in Munut köyünden Kara Ahmet’tir. Erzurum’dan göç eden, Dadaş ninemle evlenmiş.  Saçı kara, yüzü kara, bahtı kara bir kız evladı dışında, diğer çocukları ve hanımını erkenden ahiret yurduna gönderen bu büyüğüm çok sıkıntılar yaşamış.

Dede seviyesinde, canım kadar değerli diğer bir büyüğüm, üvey dedem ise, Manisalı Hulusi Beydir. Doğuda subay iken, kan davası sebebiyle Ahlat’tan Diyarbakır’a göçen, Hayriye Hanımla evlenmiş. Bunların uzun süre evlatları olmadığı için, bahsi geçen Siverekli Kara Kızı, benim Annemi, kara bir Melek gibi görüp evlat edinmiş, Batı Anadolu’ya, İzmir’e getirmişler. Makedonyalı Arnavut dedenin oğlu olan babamla, Kürt-Dadaş ailenin yetim kızları annem, Manisa’da evlenmişler. Ayakları öpülesi fedakâr annemi, geçtiğimiz yıllarda, doğum yerinden çok uzaklarda, Manisa topraklarından, Vatan-i Aslisine gönderdik. Muhterem babam da daha sonra oraya iltihak etti.  Onlar müşterek yaşayışa her şeye rağmen muvaffak olmuşlardı. Hepsine de Allah rahmet eylesin.

Pek çok insan gibi, ben de Arnavut, Kürt, Türk ve Dadaş kanı (!) taşıyan bu büyük ve zahiren karmaşık yapıdaki ailenin evlâdı unvanıyla, bu coğrafyanın hemen en büyük problemine, onu hakkalyakîn yaşayan birisi ve Münazarat yazarının ciddi bir takipçisi olarak, Bediüzzaman’ca bakmak, bütün hassas ruhlardaki feryadı bir nebze olsun dindirebilmek için buralardayım.

2-İnsanların Maddi-Manevi  Yapısı  Problem Olur mu?

Ne mutlu ki ilk medeniyetlerin oluştuğu, hemen bütün dinlerin bütün peygamberlerin faaliyetine ortam teşkil eden bir coğrafyada, medeniyet tarihinde ilk üniversitelerin kurulduğu bir zeminde, Urfa ve Mardin Üniversitelerinin öncülüğünde çok ehemmiyetli bir gaye ve vazife ile bir araya geldik.

Muasırlarını balonla geçmeye çalışan, insanlık tarihinde on altı büyük devlet kurmayı başarmış bir milletin farklı yapılardaki insanları olarak buradayız. Bu coğrafyanın, hatta bütün zeminlerin farklı unsurlardan meydana gelmesi, değiştirilemez bir veri olarak önümüzde durmaktadır.

National Geographic Channel’da yayınlanan bir araştırmaya göre de bütün insanlığın Kutsi Kaynakların söylediği gibi Hz. Âdem AS. ile Hz. Havva’dan geldiği iddia edilmekte; bu günlerde, internete düşen bir habere göre de Boğaziçi Üniversitesinin Moleküler Biyoloji Bölümünün Genom Projesinde Mitekondriyal DNA sonuçlarına göre hemen hemen ayni manada bir bilginin bir başka versiyonundan bahsedilmektedir.

Buna rağmen asırlar geçtikçe oluşan, sadece dış görünüşle ilgili, ten rengi, saç, kemik yapısı ve boy-pos anlamında da olsa, kesinlikle farklılıklar, değişiklikler gösteren insan tipleri, ırklar anlamında, farklı milletler de diyebileceğimiz yapılar, tezahürler gerçekleşmiştir.

Yaratıcımız da :"Sizi taife taife, millet millet, kabile kabile yaratmışım….. "(Hucurat-49:13); “...dillerinizin ve renklerinizin değişik olması, O'nun varlığının belgelerindendir. Doğrusu bunlarda, bilenler için dersler vardır.”(Rum, 22)  demekte; “Sizin her biriniz için biz bir şeriat ve açık bir yol tayin ettik. Allah dileseydi sizi tek bir ümmet yapardı, fakat verdikleriyle sizi imtihan etmek için farklı ümmetlere ayırdı, siz de hayırlı işlerde yarışın. Hepinizin dönüşü Allah’adır. Hakkında ihtilafa düştüğünüz şeyleri o size bildirecektir.”(Mâide, 48) buyurmaktadır. Genelde telakki edildiği gibi olmasa da, köklerde birleşseler de farklı milletler, başka taifeler, değişik kabileler vardır.

Haçlı Seferlerinin yıllarca ve tekrar tekrar gerçekleşmesi; Avrupa’da Fransız, İngiliz Alman gibi en medeni(!) görülen milletlerin amansız kavgası ile belki asırlarca süren Yüz Yıl Savaşları; Medeniyetin Beşiği görülen Yunanistan çevresindeki olup bitenlerin belgesi olan İlyadaOdisse destanları, Destanlardaki Tanrıların(!) savaşları; Amerika’da Kuzey-Güney muharebeleri, Kızılderili katliamları; Uzak Doğuda Moğol-Mançur kavimlerinin dünyayı talan etmesi, Cengiz ve Hülâgu’nun ettikleri insanlık taciz ve yağmaları Allah’ın muhatap kabul ettiği en üstün(!) varlık insanın yüz karası olarak önümüzde durmaktadır. Bu durumun, halen başka tezahürler halinde devamı maalesef insanların farklı inanç grupları, farklı unsurlar ile beraber yaşamasında problem olduğunun göstergesidir.

Batıda  % 70’lere, ülkemizde ise %40’lara ulaşan boşanma oranlarına ve hatta töre cinayetlerine bakılırsa problem sadece ırklar, inanç grupları arasında değil fertlerin ilişkilerinde de en yoğun tarzda devam etmektedir

Çok farklı unsurlardan meydana gelmenin mozaik vasfı gibi tezahür eden güzelliğinin cennet gibi bir coğrafyasında –Bediüzzaman’nın tabiriyle- Etrak ve Ekrad, Arap ve Süryaniler de beraber üzerinden daha yüz sene bile geçmeyen bir tarihte, büyük imkânsızlıklara rağmen, müstevli yedi düvele, bütün varlıklarıyla meydan okumasını bilen bir milletin fertleri olarak, ayni üstünlüklere tekrar sahip olmanın, müşterek bir yaşayışta saadeti yakalamanın gayreti için Mardin’deyiz.

Kâinatta insan seviyesindeki hayatın hüküm sürdüğü tek âlem olan Arzımızda; insanlar, bu büyük nimetten birlikte istifade edip saadeti yakalamak yerine, adeta medeniyetlerini iki dünya savaşıyla kusmuşlardır. Bilhassa Batılılar, tâbi oldukları dinleri ya terk ederek, ya tesirinden çıkarak, ya da kendi samimi Mümin’lerini tesirsiz hale düşürerek; Dış güçler unvanıyla; bazen bir yerlere güya Demokrasi(!) getirmek adına; bazen de şu veya bu sebepleri öne sürerek, çürümüş efkârlarını empozeye, o milletleri, büyük bir toplumsal mühendislik projesiyle dizayn etmeye çalışmışlar; bu arada da o zeminlerin her türlü birikimini kendileri için sömürmüşlerdir.

Ancak deniz bitmiştir. On binler artık Amerika’da dünya borsa merkezini kuşatmış, üretmeden, parayla para kazanan bu zihniyeti en üst seviyede protesto etmektedir. Ortadoğu’da neredeyse bütün milletler müteyakkız halde, ayaktadır.

En güçlü(!) gibi görünen Batılı devletler, borç batağında, adalarını dahi satmaya mecbur hale gelmişler; Avrupa Birliği bile en temel ortaklarını koruyamaz duruma düşmüştür. Dünya borç miktarının% 65’inden fazlasının bu Batı Medeniyetine(!) ait olduğu artık bütün gazetelerde yer almaktadır. Papa,‘Müslümanların faiz yasağına uymaktan’ bahsetmektedir.

Ancak Kutsi Kaynaklarından doğru ve yeterli istifade edemeyen, onlara bilerek veya bilmeyerek yardım eden iç unsurlarımız da vardır. Fakat uzun süredir ayaklarımıza doladıkları en önemli bağları çözmek için bütün gücümüzle bir faaliyet içindeyiz elhamdülillah.

3-Şark Cennetinde Yaşananlar

Ben, üniversite tahsilimi, kendi ailem gibi, yakın akrabalarımdan daha ileri bir sevgi ortamında Diyarbakır’da yaptım. Bediüzzaman’ın ölçüleriyle, oralarda cennetî bir hayat sürdüm. Can güvenliğinin yok olduğu bir zaman ve zeminde bile, Ekrad ünvanlı, Sahabe misal Nurlu Müminlerin kanatları altında, hem de ülkemizin çok değişik yerlerinden gelen farklı ırklara mensup arkadaşlarla ebedi kardeşler olarak eğitimimizi tamamladık.

Materyalist Felsefe ile karışık birkaç Irkçılığın, Milliyetçilik unvanları altındaki mücadelesi içinde; R.Nurun Prensipleriyle hem ayakta durmaya, hem de bir nebze de olsa Emr-i Bil Ma’rufu gerçekleştirmeye, o coğrafyaya huzur ve saadeti getirmeye gayret edenlere dahil olmaya çalıştım. Daha sonra Türkiye Cumhuriyeti Devletinde Bakanlık yapacak Kürt ırkından bir Şark Beyefendisine, Vanlı bir İlim Adamına muallimlik yapma fırsatı buldum.

Daha sonraki yıllarda tanıştığım, Yunanistan-Selanik’ten Manisa’ya göç eden bir nezih ailenin, her şeyiyle efendi bir evladı olan, son yıllarda bu ülkede Bakanlık yapan bir başka Beyefendiye de arkadaş, kardeş oldum. Hala inancımın, milletimin, memleketimin hizmetinde O’nunla cevelan ediyorum.

Yetmişli yılların başında, Diyarbakır’da iken Günaydın Gazetesinde yayınlanan bir önemli olaya şahit olduk. Ortadoğu Ülkelerinden ülkemizde faaliyet göstermek için sızan, menfi çalışan, unsuriyet fikri güden birisinin, emniyet görevlilerinin aldığı ifadesinde “…kadar…askeri, subayı öldürmek, bertaraf etmek yerine, bir Nurcu Mümin öldürmenin daha önemli olduğu…” mealinde sözlerini okuduk.

Ayni yıllarda, Tercüman Gazetesi yazarlarından Ergun Göze Bey, Diyarbakır’a gelip, Askeri Yıldız adlı Egilli bir Beyefendiyle sohbet edip incelemeler yaptıktan sonra gazetesinde “R.Nurları okuyan Nurlu Mü’minlerin Unsuriyet fikrinin kökünü kestiği“ manasını anlatmıştı. Bunun üzerine; İstanbul’a gidip “Bu tür yayınlara lüzum olmadığını, yanlış anlaşılmalara, samimi Nurlu Müminlerin, Bediüzzaman Takipçisi Şarklıların, olayı kavrayamayanlara, kötü niyetlilere hedef gösterilmesine sebep olabileceğinin…” anlatılmasına dâhil ve şahit oldum.

Hemen her hafta öğretmen dövülen bir zeminde 1976 yıllarında Erzurum’un Hınıs Lisesinde Edebiyat öğretmenliği yaptım. Sınıflarında sigara içilen, sınav kağıtlarına, öğretmenler tarafından değerlendirilme yapılmadan not verilen, derslere devamın düzensiz olduğu bir zeminde; sınıflarda, Ders-Yoklama Defterlerine “Nu.., N…” yazılan, Koridorlarda “N.., N…” diye ünlenen, öğretmenler odasından belinde tabancalı öğrenciler tarafından dışarıya kavga için çağrılan, sınıflarda saldırıya uğrayan, evinin pencereleri taşlanarak kırılan, gece bir ihtiyaç için çıkıldığında, sokaklarda taşlanarak korkutulmaya çalışılan bir zeminde; Fahreddin Hoca adlı, mele-i a’la sakinlerinden olduğuna kanaat getirdiğim bir halis Nurlu Müminin gayretleri ile, ilçenin Dere Mahallesinde oturan dindar bir aşiret reisinin ve lisede oğlu okuyan, o zamanların Sayın Belediye Başkanın, yardımlarıyla -42 derece soğukta ancak altı ay çalışabildim, Bediüzzaman Kartıyla öğretmenlik yapmaya gayret ettim.

Sınıflarda: “Biz döverek, söverek diplomamızı alırız.” diyorsanız; yanlış yapıyorsunuz. Bu şartlarda ırkınıza, şarka hizmet edemezsiniz. Siz bu tembel halinizle okuldan mezun bile olamazsınız. Mezun olsanız üniversiteye giremezsiniz. Girseniz doktor, mühendis olamazsınız. Doktor olsanız, baktığınız hasta ölür; mühendis olsanız, yaptığınız bina yıkılır. Gelin hatadan vazgeçin. Beraberce derslerimize çalışalım. İsteyenler memleketin idaresine kadar yükselsin… Yanlışlıkları durduralım.

Ben okumak istiyorum, diyenler sınıfa derse gelsin. Onlarla dersleri hakkıyla işleyelim. İstemeyenler gelmesin. Ben onlara yeterli notu vereyim…” diye defalarca haykırarak 1976’larda, o ortamda faydalı olmaya çalıştım.

“Gelin, elimizi azıcık kesip kan akıtalım. Kürt, Türk veya Arap kanı olduğunu ayırabilir miyiz, bir bakalım. Hepimiz Hz. Âdem’in evlatlarıyız. Daha elli sene önce istilacı onlarca Batı’lı devletin sırtını yere vuranlar bizim babalarımız, dedelerimiz değil mi? Çanakkale’de şehit olanların isimlerine bir bakın. Oralarda ölenler Türk, Türk, Arnavut, Laz, Çerkez. Hep sizin-bizim atalarımız değil mi. Şimdi bize ne oldu?” dedim.

Dersimin olmadığı boş zamanlarımda, bazı gecelerde, isteyen öğrencilere, Hınıs Yatılı Bölge Okulu Müdürü beyle, ücretsiz ek dersler verdik. Geri kaldıkları derslere çalıştırdık. Üniversite Hazırlık çalışmaları yaptırdık. Oranın samimi Şarklı Nurlu Mü’minleri beni korumamaya çalıştılar; ilgililere benim samimi niyetimi anlatıp beni korumalarını istediler, gerçekten de korundum.

Burada, Bediüzzaman’ın iman ve küfrün insanları suret-siret, zahir-batın nasıl bir hale getirdiğini söylemek sadedinde sarf ettiği:

“Eğer istersen hayalinle Nurşin Karyesindeki Seyda’nın meclisine git bak: Oralarda fukara kıyafetinde melikler, padişahlar ve insan elbisesinde melâikeleri bir sohbet-i kutsiyede göreceksin. Sonra Paris’e git ve en büyük localarına gir, göreceksin ki, akrepler insan libası giymişler ve ifritler adam suretini almışlar…” (Mesnevi, Söz, 341) sözleri aklıma geldi; tanıdığım Şarklı kıyafetine bürünmüş bütün Şarklı Melekler, zihnimde resm-i geçit yaptılar, onların yeni versiyonlarını görmeye geldim.                                            

Sonradan öğrendiğim, çok ağlayıp dualar etmeme vesile olan bir mesele daha var ki o da hiç unutulamaz. —42 derece soğukta, menfi öğretmenlerin bile dövüldüğü, anarşinin kol gezdiği bir ortamda, aramızda samimi dostluk oluşan bir gurup Hınıslı öğrenci gencin, aylarca, can güvenliğim için etrafımda ve evimin civarında haberim olmadan adeta nöbet tutmaları-bunu sonradan öğrendim- hala dizlerimi titreten bir hakikattir.

Şimdi pek çok il, ilçe ve hatta farklı ülkelerde ayni ruhta ebedi kardeş, dost, arkadaş olduğum talebelerim, dava arkadaşlarım var. Doğumundan, ölümüne, sünnetinden, evliliğine, hastalığından, bayramına bütün hallerde ve her gün beş vakit yapılan dualarla alakamız gayet sıkı tarzda devam ediyor. Dünyanın her tarafında samimi arkadaşları ve evleri olan bir Sultan gibi bir hayata sahibiz. Çünkü bu hal, insanlığın, ilmin, İslam’ın, İmanın, ebedi kardeşliğin gereğidir.

4-Genel Değerlendirmeler

Devletimiz de maalesef Bediüzzaman’ı hafife aldı. Değerlendiremedi. Fikirlerini inceleyemedi. O’na hayıt hakkı bile tanımadı, Otuz seneye yakın hapislerde, sürgünlerde yok etmeye çalıştı. Talebelerini, takipçilerini yok saydı, yok etmeye çalıştı.

Ama O’nun fikirleri Kur’an’dan, Sünnet’ten kaynaklandığından, fıtrî olduğundan neşv’ü nema buldu. Belki yüzlerce Uluslararası Sempozyuma konu oldu. Binlerce tebliğle insanlığın huzur ve saadetine arz edildi. Takipçileri pek çok kitaplar, dergiler, gazeteler çıkarıyor. Televizyonlar kurdular. O’nun fikirlerini anlatmaya gayret ediyorlar. Bir açık ve serbest Üniversitenin amfilerini, dersliklerini bütün dünyada açıp her gün sınırsız bir mesai ile bütün insanlara Bediüzzaman’ın Kur’anî derslerini, reçetelerini sunmaya, başta kendileri tatbik ederek çalışıyorlar. Kendi topraklarımızın bu büyük insanına biz de gereken önemi vermeliyiz.

Bu eserin bir önemi de hem kendisi hem de talebeleri, takipçileri tarafından bir asırdır diğer mütemmimi eserleriyle beraber okunup anlatılarak, hakkında fikirler serdedilerek, hayatlarıyla fiilen yaşanıp tatbik edilerek, bir başka boyutta fiilen neşredilerek bu coğrafyada hükmünü icra etmektedir.

Öyle ki askerlerimizden, hem de fazlaca sayıda bir grubun şehit edildiği, ülkenin hemen bütün sathında bu cinayetin büyük tepkilerle karşılandığı bir zamanda; doğusunda, çatışmaların en fazla olduğu bir zeminde; oralarda büyük bir deprem olmuştur. Ülkenin her tarafından, en yakın akrabaların, aile fertlerinin koşturmasını aratmayacak bir yoğunluk ve candanlıkla, siyasi gerginliğin tarafı olan felaketzede Kürt kardeşlere, arada hiçbir problem yokmuşçasına, diğer Türk ve farklı unsurlardan, maddi manevi yardımlar, adeta yağmıştır.

Psikoloji sahasında faaliyet gösteren bir kuruluş bu konuyu inceleme vesilesi yapmış, temsilcileri, sonuçları TRT’de ortaya koymuş, hayretlerini de ifade etmişti. Demek ki bütün menfi gayretlere rağmen bu toprakların insanlarına Yaratıcımızın reddettiği unsuriyet fikri yerleştirilememiş, insanların bölünmeleri sağlanamamıştır, elhamdülillah.

Ortadoğu’da, neredeyse son asrı kaplayan zaman içerisinde, toplumsal mühendisliklerle, hayatları, yönetimleri dizayn edilmeye çalışılan pek çok İslam Ülkesinde, sular bir türlü durulmuyor. İç savaşlara, diktatörlerin alaşağı edilmesine, binlerce masumun ölmesine rağmen ortalık hale bir türlü huzura kavuşamıyor.

Ayni coğrafyada, bütün dış ve iç güçlerin yüklenmesine rağmen ülkemizin şimdiki halinin, ekonomik ve kültürel, maddî ve manevî imrenilecek seviyesinin arkasında, Bediüzzaman ve talebelerinin, Kutsi Kaynaklara dayanan, pek çoğu Münazarat’da bulunan harika fikirleri ve faaliyetleri kesinlikle en ciddi müsebbip olarak görülmelidir. Bu fikir ve faaliyetler gelecek için de örnek alınmalı, bütün dünyaya toplumsal saadet için, müşterek yaşayış referansı olarak arz edilmelidir…

5-Müşterek Yaşayışla İlgili, Zihnin Açılması İçin,  Bazı Anektotlar

Maça giderken döner bıçağı götürenlere çok şaşarım. Manisa’da siyaseten farklı düşündükleri için köylerini terk edip yeni bir köy kuranları bilirim. Ama bir sempozyumda yan yana oturan Yahudi ve Hıristiyan din adamlarına “Asırlardır birbirimizden milyonlarca insan öldürdük. Burada olduğu gibi kendimiz gibi olmasını istemeden beraber oturmasını beceremeyecek miyiz” diyen Rus Müftüsünü tebrik etmiş ancak, bu realiteden de insanlık adına çok utanmıştık.

“Bir Türk dünyaya bedeldir” sözüne de çok şaşırırım. Başkalarına zafiyet ima etmesinden utanır, ilme aykırı oluşundan dolayı da ‘Yer yarılsa da içine girsem’ diyecek kadar ar ederim.

Hele “Türk’ün, Türk’ten başka dostu yoktur” sözü beni çıldırtır. Biz on altı devlet kurmuş bir milletiz.- Bir cihetten de on altı devlet yıkmış olsak da!- Medeniyetler inşa ettik. Vahşi de değiliz. Bu fikri nasıl utanmadan serdedebilirler, diye hep feryat ederim.

Avusturya’da seçim kazandığı halde başbakanlığa oturtulmayan ırkçı liderin bütün Avrupa nezdinde reddedilmesinde olduğu gibi; Hitler ve Musolini’nin günümüzde çoğunlukla nefretle anılmasından da adeta fiziki lezzet alırım.

Geçen yıl içinde bir Alman şehrinde Hitlerin Es-Es komutanlarından bir ırkçının mezarı, ırkçılar tarafında alâyiş ve nümayişe vesile oluyor, insanlar rahatsız ediliyor, diye o şehrin Belediye Meclisinin kararıyla kabrinin açılıp kalan kemiklerinin yakılarak denize atılmasına insanlık adına çok sevinmiştim. Bu gelinen merhaleyi insanlık adına alkışladım.

Asr-ı Saadette, bir zenci sahabenin, yüzüne, biraz ima ile bakan diğer bir arkadaşına “Boyacıyı mı, boyayı mı beğenmedin” deyişini, bu cevabın muhatabının perişan oluşunu nefislere ders olsun diye sık sık anlatıp lezzet alırım.

Diyarbakır Beyefendisi rahmetlik Fikret Özdemir’in anlattığı, çok etkilendiğim, ibretlik hadiseyi size de anlatmalıyım:

Cumhuriyet öncesi İstanbul’a giden bir Diyarbakırlı, Kürtçeyi konuşamamaktan, Türkçeyi de doğru dürüst bilememekten dolayı bunalıma girer. Gittiği bir esnaftan Kürtçe-Türkçe karışık bir dille -Diyarbakır’da da halen böyle karışık konuşulur.- bazı şeyler ister. Gelenin şarklı olduğunu anlayan esnafın, Kürtçe cevap vermesi üzerine, Diyarbakırlının ruhu galeyana, kalbi heyecana gelir. Ana dilinin hasretini; anlaşamamanın, derdini anlatamamanın sıkıntısını çeken o şarklı vatandaş –bu sırada hikâyeyi anlatan Fikret Bey dizlerinin üstüne kendini yere bırakarak o şahsın taklidini de yapardı- kendisini dizlerinin üstüne atarak, (Kürtçe) “Destıterâmisim, destıtemâçikim (Elini ayağını öpeyim, …) biraz konuş!” diye ağlar. Bu hikâyenin hakikatini ve önemini otuz beş yıldır, zihnimden asla silemedim.

Ortaokullara, Vatan Hasreti adlı bir parça okutmuştum. Hayvanat bahçesindeki saldırgan bir filin, öldürülmek istenmesi üzerine, ufak tefek bir adam, fili sakinleştirebileceğini söyleyerek, öldürmeye mani olur. Mesuliyeti üzerine alarak kafes içine girer, bazı anlaşılmaz garip kelimelerle fili sihirbaz gibi sakinleştirir. Bu parçayı defalarca okumuş, okutmuştum. Bu sihirli kelimelerin manasını soranlara o şahıs ‘Ben uzun süre Afrika’da çalıştım. Afrika’nın mahalli dillerinden beş on kelime bilirim. Sadece onları söyledim. Zavallı fil, benim gibi vatan hasreti çekiyormuş!” der. Bu hikâyeyi de hiç unutamam.

6—İnsanca, Mesut ve Müşterek Yaşayış İçin, İslamî Bir Reçete

Bütün izm’lerin çöktüğü, Deha’nın ortaya çıkarmaya çalıştığı medeniyetin (!), teknolojinin zirvesinde çaresiz kaldığı dehşetli bir asırda, asrımızın hemen en büyük problemlerinden birine, Birlikte Yaşamaya ait, halen önemini ve sıhhatini muhafaza eden İslamî, Kur’an’î bir Reçete olan Münazarat’ı bir asır önce büyük bir maharetle sunmuştur. O, incelenmek, ilmin birikimleriyle yoğrularak kullanılmak üzere, maalesef, neredeyse tamamen ham olarak önümüzde durmaktadır.

Bugün yan yana yaşayan çeşitli din ve mezhepler sadece tarihî bir gelişmenin neticesi ve asrımızın bir gerçeği olarak değil; aynı zamanda Cenab-ı Hakkın iradesinin bir tecellisidir… Yapılacak ilk iş, karşılıklı olarak iki dinin varlığının kabul edilmesidir… Farklılıklar karşılıklı olarak kabul edildikten, bilindikten ve tanındıktan sonra adımlar atılabilir… Birlikte yaşayışa zarar vermeyecek bir ölçüde dinî farklılıklar kabul edilebilir…(Said Nursi’nin) gayeleri arasında Hıristiyanlarla Müslümanlar arasındaki diyalog ve dinî hayatın karşılıklı olarak düzenlenmesi de bulunmaktadır. Hıristiyanlara göre (de) iki din arasındaki diyalog artık zaruret haline gelmiştir. Bugün Mekke ve Medine’den çok uzaklardaki Almanya’da 2 milyona yakın Müslüman 76 milyon Hıristiyan’la birlikte yaşamaktadır. Buna karşılık Hıristiyanlar Ortadoğu’da azınlık durumuna düşmüşlerdir… Hiçbir din  “Sadece ben gerçeğim”  gibi bir yola girmemelidir. Bu müştereklik… karşılıklı toleranstan çok üstün bir şeydir. (UrsulaSpuler, Hıristiyan-İslam Diyalogu, 2. Uluslararası Bediüzzaman Said Nursi Sempozyumu, Eylül 1992, İst.)

 

Bölüm II

BİR ASIRLIK REÇETENİN DETAYLARI

* Tebliğin çok uzun olmaması için, Münazarat’ın tamamı incelemeye tabi tutulduğu halde, metnin, önemli ve daha ziyade konumuzu ilgilendiren öncelikleri esas alınarak, sadece bir kısmıyla ilgili fikirler buraya alınabilmiştir.

A-Hekimin, Muhataplarına Ön Tavsiye Niteliğinde Notları

a-Eser, “Azametli Bahtsız Bir Kıtanın; Şanlı Tali'siz Bir Devletin; Değerli Sahipsiz Bir Kavmin REÇETESİ Veyahut Bediüzzaman'ın MÜNAZARAT'ı” diye, orijinal, harika ve çok manalı bir giriş notuyla başlar.

Ortadoğu, insanlığın en eski iskân yerlerinden biridir. İlk çağlardan itibaren pek çok medeniyet buralarda teşekkül etmiştir. Hakikaten burası “Azametli Bahtsız Bir Kıt'a…”dır.

Bizler, pek çok devlet kurmuş, doksan yıl öncesinde Osmanlı ismiyle, İslam’ın bayraktarlığını yapmış, çok unsurlar ve inanç gruplarıyla, sıhhatli bir vücut gibi, beraber uzun bir hayat sürmüş, asırlarca dünyanın büyük bir kısmını adaletle yönetmeyi başararak, harika bir medeniyet sunmuş  “Şanlı Tali'siz Bir Devletin” fertleriyiz.

Türk’üyle, Kürd’üyle, Arab’ıyla iyi-kötü en mukavemetsiz hadiselerin asırlarca yoğurarak teşekkül ettirdiği; ancak dış ve iç güçlerle birlikte, nefis ve şeytanın da gayretiyle “Cehalet, zaruret ve ihtilafla…” uzun süredir onlarca devlet bütçesi kadar maddi zararı, binlerce şehidi, on binlerin çok üzerinde fail-i meçhulü, binlerce gencin katlini görerek, sanki 3. Dünya Harbini tek başına yaşayan, çok kutsallarını heba etmiş; sizlerden, bizlerden, Türk, Kürt, Arap vb. milletlerden meydana gelen; Müslüman, Hıristiyan, Yahudi ve Süryani’lerden, ta Hz. İbrahim AS.’a kadar uzanan pek çok inanç grubunun oluşturduğu, “Değerli Sahipsiz Bir Kavmin” üyeleriyiz. Bu kitap da bize yazılmış bir asırlık “Reçetesidir.”

b-Bediüzzaman, pek telaşlıdır. Sanki çok önemli meselesi vardır. “Hakikati, nazmı, üslûbu, hayalleri, hisleri karıştırıp değiştiren; alt üst eden tarzında; sanki “hemen gelecek bir sel felaketine acilen deva bulma gayreti anlamında; büyük bir yangından can kurtarma faaliyeti manasında; şefkatli bir insanın telaşıyla, tesirli bir çare üretme hali” sergilediği görülür.

Zaten O’nun zahiren düzensiz olan kısa, acele tahsil hayatında da; Batı Localarında milletimizi mağlup edebilmek için “Kur’an’ı Müslümanların elinde alma” kararı sonrası çırpınışında da hep ayni telaş vardır.  (Bkz, Tarihçe-i Hayat, 279)  “Eserlerim bazen hem hakikatşiken, hem nazmşiken, hem üslûpşiken, hem hayalşiken, hem hisşiken, hem ifratâlûddur.”(Münazarat, 14)

c-Mesleğinin en temel esasını “İslâmiyet” olarak ortaya koyarken; yaşadığı toprakların unsuriyetini de açık kalplilikle serdeder: “Kürtlükle memzûc olan milliyet fikrinin verdiği ders …” der. (Age)

Herkesin ecdadını sevmekte ölçülü olmak şartıyla hakkı vardır. Kur’an, o ölçünün sınırlarını belirlemiştir. Bediüzzaman, başka detaylar da verir, içini, ruhunu ortaya koyar ki bunlar, herkesin de hakkı olanlardır: ”Fıtraten bendeki gurur, milliyeten bendeki fahriye, mesleken bendeki tahdis-i nimet, meşreben bendeki meyl-i tefevvuk, kavmiyeten bendeki meyl-i tecellüd ve meyl-i nümayiş…” (Age, 16)

Tanışmak, sevmek, yardımlaşmak gayesiyle farklı yaratılanların, bu gayelere uygun davranarak, kendileri gibi olanları daha çok sevmeye, onlarla daha fazla yardımlaşmaya hakları vardır; ancak diğerlerine, başkalarına adavete, onlarla boğuşmaya, cedelleşmeye hakları yoktur. Allah: "Sizi taife taife, millet millet, kabile kabile yaratmışım, tâ birbirinizi tanımalısınız ve bir birinizdeki hayat-ı içtimaiyeye ait münasebetlerinizi bilesiniz, birbirinize muavenet edesiniz. Yoksa sizi kabile kabile yaptım ki, yekdiğerinize karşı inkârla yabanî bakasınız, husumet ve adavet edesiniz değildir." der. (Hucurat, 49:13; Mektubat, Söz Y, 450)

d-“Cinân-ı cenânda yemişler kemâle ermemiş…” derken, Artuklu Üniversitesinin ilmî cesaret ve gayretiyle ancak şimdi değerlendirilebilen fikirlerinin, 100 yıl önce, oldukça erkenden söylenmesini, çok veciz olarak ifade etmiştir. Maalesef, hâlâ, “Şu “Saykâl-ı İslâmiyet” ve “Ekrad Reçetesi” olan iki esere” akademisyenlerimiz, siyasilerimiz yeterince eğilmiş, hedef ittihaz ettiği problemleri halletmiş de  değillerdir. (Bkz, Münazarat, Y.AsyaNeşr, 17)

e-Daha sonraki satırlarda, fikirlerinin kullanılabilmesinin usul şartlarını ortaya koyar. Eser gerçekten çok zor şartlarda sadece hakka hizmet gayesiyle yazılmıştır. Girift olan fikirleri anlamak için muhakkak samimi olmaya ihtiyaç vardır. Yoksa anlaşılamaz

 “Şu eserin nağamâtını dinlemek için, bir Kürt cesedini giymek, bir vahşi hayalini başına takmak gerektir. Yoksa ne istimâ helâl, ne semâ tatlı olur…” diyerek; dinlenmesinin, anlaşılarak lezzet alınmasının şartlarını ifade eder. Bu da empati yapmaya, o şartları, bu zeminlerin halet-i ruhiyesini, o insanların fıtratlarının aradığı hakları ve marziyatı tam idrak için; kendimizi, adeta onların yerine koymayı gerektirir. Esasen bu satırlar iletişimin de temel kanunlarından değil midir? (Age, 18)

f-Fakat insanların Ayette ifade edilen yaratılış gayelerine uygun yaşayabilmesi için o zaman ve zemindeki mukteza-i hale göre, insanlığın yönetimle ilgili geldiği bir merhale olarak Meşrutî Bir Meşrutiyet, O’nun düşüncesinde, en uygun tarzdır. Münazarat’ın neredeyse tamamında, efkâr, bu manayla birlikte ortaya konur.

g-Sonra, kendi milletinin bazı özelliklerini saymaya devam eder:

“Kürtlerin tabiat-ı meşrutiyet-perverânelerine binâen, dersi münazara ve münakaşa suretinde okuyorlar. Onun içindir ki, medreseleri küçük bir meclis-i mebusân-ı ilmiyeyi andırıyor.” (Age, 19) der. Burada da, ehl-i kitaba, “Kur’ân,…size bütün bütün dininizi terk etmenizi emretmiyor. Ancak, itikadatınızı ikmal ve yanınızda bulunan esasat-ı diniye üzerine bina ediniz, diye teklifte bulunuyor.” (T. Michel, 4. Ulusl. B.S.Nursî Semp. Eylül 1998, İst.;İ.İ’caz, Söz Y.79) denmesi gibi; esasen, Şarkın insanlarına da aynen o usulle, ‘Sizin Meşrutî bir Meşrutiyete girmenizde, size bir zorluk yoktur. Bu sizin fıtratınıza çok uygun bir ortamdır, direnmeyiniz’ denmektedir.

B-Müşterek Yaşayışın Sıhhati İçin, Deva Mahiyetinde Önemli Hakikatler

1. İş ve sanatta, belirleyici olan sıfat, salahat değil, maharettir. Beraber yaşadıklarımızla iş ilişkilerimizde, salahat ve mahareti cem edenler yeterli değilse, bu esas geçerli olmalıdır. Bu durumu din reddetmez. (B. Said Nursî, Münazarat, Yeni Asya Neşriyat, İst. s. 39)

2. Sosyal hayatın zarureti olan Meclis usulü çalışmalarda, Hıristiyan ve Yahudilerin reyleri dine aykırı değildir. Çünkü meşverette hüküm ekserindir; ekser Müslüman olduğu için telaş lüzumsuzdur. Elbette mecliste İslâm ve onun kanunları hâkim olacak, ahkâm tebeddül etmeyecektir. Sadece onları uygulamada meşverete ihtiyaç vardır. Mebusların vazifesi, o ahkâm ve hukuku karşı korumaktır. Dinin aslının tebdili intihardır. (Age: 41, 42)

3.  Yönetimin, başarılı şekilde olabilmesi birkaç kişiyle mümkün değildir. Bu tarzda istibdat ortaya çıkar ki o da tahakkümdür, muâmele-i keyfiyedir, cebirdir, rey-i vâhiddir, sû-i istimâlâta gâyet müsâit bir zemindir, zulmün temelidir, insâniyetinmâhisidir, hayvanlıktan gelen bir haldir. (Age: 37) İdarenin, birlikte, şura tarzında, meclis usulüyle yapılması çok önemlidir. (Bediüzzaman Said Nursî, Münazarat, Yeni Nesil, s.1939)

4. Müşterek yaşayışın saadetli zemini hür, meşruti bir ortamda gerçekleşebilir. Bu tarz hayatın manileri, farklı unsurlardan, değişik inanç gruplarından meydana gelmek değil; bizlerdeki cehalet, inat, garaz, intikam ve taklit gibi zaaflardır. Bunlar saadetimizin membaı olan meşvereti yok ederler.(Age:1940) Şuranın hâkimiyeti,  meclis usulünün her zemini ihatası sağlanmalıdır.

Belirttiği üzere, onların düşmanı, onları mahveden şey “Cehalet, Zaruret, İhtilaf”tır. (Thomas Michel, 4. Uluslararası Bediüzzaman Said Nursî Semp. Eylül 1998, İst.)

5. Müşterek hayatta karşılaşılan problemler, ayrı bir beylik, muhtariyet, müstebit bir cumhuriyet veya idarede adem-i merkeziyet gibi tarzlarla halledilemez. Gayr-ı mâkul olan bu düşüncelerde, bölünme kokusu vardır. Bu yönetim şekilleri çoğulculuğa çare olamaz. (Age:1944)

6. Başka din mensuplarıyla dostluğu yasaklayan Ayetin (Mâide:51) asıl manası, zahiri gibi değildir. Bu nehy-i Kur'ânî, âmm değildir, mutlaktır. Mutlak ise, takyit olunabilir. Yasak, ancak onlar Yahudilik veya Hıristiyanlığı aksettirdiğinde geçerlidir. Bir Müslüman’ın her sıfatı Müslüman olmadığı gibi, Yahudi veya Hıristiyanların da bütün sıfatları inançsızlığı yansıtmaz. Eğer onlarda İslâm’a mutabık nitelikler bulunursa, bu vasıflarının takdir edilmesi gerekir. (Bkz: H.Köpr.“Diğer Semavî Dinlere Müsl.’ca Bakış…”, 1111. karakalem. net)

• Beraber yaşadıklarımız ile Hâlıkımız, Mâlikimiz, Mâbudumuz, Râzıkımız, Peygamberimiz, Dinimiz, Kıblemiz, köyünüz, devletimiz, memleketimiz gibi binlerce vahdet ve tevhidi, vifak ve ittifakı, muhabbet ve uhuvveti iktiza eden; kâinatı ve küreleri birbirine bağlayacak mânevî zincirler bulundukları halde ayrılık, düşmanlık akıl almaz tezahürlerdir. (Mektubat, Söz Y, 375)

•  Kesinlikle Hak kuvvete galip ve hâkim olmalı. Hiçbir zeminde istibdadın esamesi kalmamalı,

•  Şimdi âlemdeki inkılâplar medeniyetle ilgili, dünyevîdir. Artık zihinleri meşgul eden dünyevi terakkidir. Hem onların ekserisi de, dinlerine o kadar bağlı değildir. Onlarla dost olmamız, medeniyet ve terakkilerini istihsan ile iktibas etmek ve saadet-i dünyeviyenin esası olan âsâyişi muhafaza içindir. Bu dostluk da, kat'iyennehy-i Kur'ânîde dâhil değildir. (Münazarat, Nesil, 1944) (Bkz: Prof. Dr. T.Michel, 4. Ulusl. Bediüzzaman Semp. Eylül 1998, İst. Tebliği)

• İslam’ın gerçek cihat anlayışı, iman hakikatleriyle, ilmi telkinlerle yapılması beyinlere adeta zerk edilip bedevilikten, asan kesen cihat anlayışından kurtarılmış bir İslam tekrar ortaya çıkarılabilmeli, bütün inanç grupları ve unsurların adilane yaşadığı rencide edilmediği bir ortamı oluşturmalı.

7. Hıristiyanlar, ehl-i kitap oldukları için onlara kâfir denemez. Hem ASM. ‘"Kim zimmî olan birine eziyet ederse.. Ben onun hasmı olurum." (el-Münâvî, Feyzü'l-Kadîr: 6:19, Hadis no: 8270.) diyerek onlara zulmü men etmiştir (BSN, Münazarat, Nesil, s.1944)

 

8. Gayr-ı Müslimler de asker, kaymakam, vali olabilir, olmalıdır. Bu aklen, ilmen mümkündür. Hem bu durum, İslam tarihindeki ASM.’ın uygulamalarıyla ve İmam-ı Mâlik’in fetva örnekleriyle açıkça ortadadır. (Age, 1945)

9. Hem, böyle güzel düşünce ve uygulamalarla “Biz doğru İslâmiyet’i ve İslâmiyet’e lâyık doğruluğu ve istikameti göstersek, bundan sonra onlardan fevcfevc dâhil olacaklardır.” Bunları, saadetli bir müşterek yaşayış için, yapmamız gerekenler olarak değerlendirmeliyiz. İslamiyet mükemmeldir. Beşer dinsiz kalamaz, dinimizden muhakemeyle ayrılan yoktur. Diğer dinlerin aksine dine sarıldıkça terakki söz konusudur. (Age, 1944–47)

10. Ayni coğrafyadaki daha küçük unsurların zenginliği, ülkemizde yaşayan başka unsurlarla iyi ilişkiler içinde olmamanın sonucu olarak değerlendirilmelidir. Başka unsurların istihdamlarında lüzumsuz ve hikmetsiz sınırlamalar getirmek bu açıdan kötü olmuştur. Meseleyi maddi açıdan da ele alıp onların memuriyet ve askerlikte istihdam olunmasının önemi anlaşılmalıdır. Hem doğru tevekkülde dünya hayatının kanunlarına da riayet zarureti vardır. (Age, 1945)

11. İdari sistem olarak Meşrutiyetin gelmesi saadetimiz için zarurettir. (Münazarat, 23, 26; Münazarat, Nesil, 1952) Meclis usulü idarenin, şuranın önemi kavranmalıdır. (Münazarat, 23) Artık eskisi gibi kuvvet değil, hakkın geçerli bir güç olduğunun bilinmesi de çok önemlidir. (Age, 33)

Bediüzzaman, bu yeni hürriyet, meşrutiyet zeminini kendi insanımıza, hem akıl, hem Kutsi Kaynaklarla, İslam’ın özüyle mezcedip birleştirerek, hala tam kavranamayan inceliklerle arz etmiştir. (Bkz: M. Kemal Öke, Bediüzzaman’ın Siyasi Ve Sosyal Görüşleri Işığında Cumhuriyet İdealinin Anahtarı, 2. Uluslararası BSN. Semp. Eylül 1992, İst.)

İnşallah bu Sempozyum, bu reçetenin bütün üstünlüklerini ortaya çıkaracaktır.  

12. Bütün insanların, ana dilerini her ortamda rahatlıkla konuşulabilmesinin, ana dilde eğitimin lüzumu, ilmen, aklen, kalben kabul edilip sağlanmalıdır. (Münazarat, Nesil, s.1956; Mektubat s. 430)

13. Kürt Ulemasının istikballerinin temin edilmesi; önemli bir hukuki meseledir.  Medreselerden alınan İcazet Belgelerinin resmi Üniversite, Yüksek Okul diplomalarına denkliğinin sağlanması hukuki bir tarzda gerçekleştirilebilir. (Münazarat, 89, Nesil Münazarat, 1957)

14. Farklı ırkların varlığı, kabul edilmeli-mesela, Beyaz Kitap’taki gibi ‘Kürt ırkı, kar üstünde yürürken kart-kurt sesine izafeten isimlendirilen, doğudaki Türklere verilen isimdir’ diye dillendirilemez- ve bu realitenin herkes tarafından, göz önüne alınması çok önemlidir.(Münazarat, Y. Asya Neşr. S. 16-18; Tarihçe-i Hayat, 228; Emirdağ Lahikası-2/ 223)

• Kurun-u vustâya bile yakışmayan ırkçılığın kokusu dahi, eser seviyede bile hiçbir kurum ve kanunda kalmamalıdır.

• Bu devirde, bilhassa bu topraklarda, saadetli bir müşterek yaşayış için hamiyet-i milliye, asla yetmez. (Tarihçe-i Hayat, İlk Hayatı, Meclis-i Mebusana Hitap, 144)

• “Bir Türk dünyaya bedeldir”,  “Türk’ün, Türk’ten başka dostu yoktur” diye dillendirilen rezil felsefeden kurtulup elbette ecdadımızla iftihar da edebileceğimiz daha makul tâbirat ve insanî bir ortamı ihya etmeliyiz.

15. Dinin hurafelerden, hikâyelerden, İsrailiyat’tan bu kitap ve mütemmimi eserlerle her türlü araç kullanılarak temizlenmelidir. İslam’ın, asrın problemlerine de deva olabileceğinin, gerçek hakâikının, bütün güzelliği ile ortaya konması zaruridir. (Bediüzzaman, bunu gerçekleştirmiştir.) (Münazarat, Nesil, 1947; O. Leaman, 4. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu Eylül 1998, İst. Tebliği)

• Medreselerin, tevhid ve ıslâhı ile İslâmiyet’i paslandıran bu hallerden ve taassubat-ı bârideden kurtarılması gerekir. Belki ilk önce İlâhiyat Fakültelerinin ve İ.H.Liselerinin müfredatı ilk kademeden itibaren ciddi gözden geçirilmelidir.

• Tevhit ve haşir başta olmak üzere elimizdeki şahane eserlerin bütün imkanları kullanılarak önce kendi ülkemizde sonra bütün insanlık alemine açık ve net bütün latifeleri tatmin edecek tarzda ortaya konmalıdır.

• Küreviyet-i arz (yerin yuvarlaklığı) meselesi; Arzın, öküz balık üstünde durması fikri; Şeriatta ki bir vakitte beş vaktin namazının kılınması durumu, bir memlekette, yatsı namazlarının vaktinin bazı zamanlarda olmaması hali; bir memlekette, güneşin çok günlerde gurup ve çok gecelerde tulû etmemesi, bu sebeple, nasıl oruç tutacakları meseleleri; bu yerlerde yeri olmayan Kaf Dağı’nın hakikati; yeri ve varlığı tartışılan Sedd-i Zülkarneyn’nin gerçeği; Cehennem yerin altındadır, fikrinin manası; Deccal’ın birinci günü bir sene, ikinci günü bir ay..manasındaki Hadis’le kastedilenler…gibi pek çok meselenin mantıki izahları yapılmalıdır ki insanlar şüphelerden kurtulsunlar. (Bediüzzaman, eserlerinde bunu gerçekleştirmiştir.) (Münazarat, Nesil, 1956)

16. İçtimaî hayattaki saadetimizin, ayni vatanda tarih, din, kültür birliği içinde olduğumuz diğer unsurların hayat ve saadetinden neşet edeceği ilmi bir gerçektir. (Age,1954)

• Batıdaki pek çok kimse için… çoğulculuğu etkili bir biçimde himaye edebilecek(!) temel, seküler temel idi. Çoğulculuğun en iyi biçimde seküler tarzda olmadığını iddia eden bilim adamlarının sayısı artmıştır. Bunun bir örneği, çoğulculuk ve mükâlemeye adanmış bir dini ahlakı, güçlü bir şekilde takdim eden Bediüzzaman’dır. (I.Markham, Bediüzzaman’dan Neler Öğrendim, Etkileşim Yayınları, s.27)

• Çoğulculuk ve çeşitliliği kabul eden bir ahlak sistemi çizebilmek için her geleneğin müstakim ve sadık temsilcilerine ihtiyacımız var. Bana göre Said Nursi, İslam için, bunun en mükemmel örneğini sunar. (Age, 28) Onun ahlaki yaklaşımına (bakıldığında) çoğulculuğu ne ölçüde garantiye aldığını (görebiliriz). (Age, 33)

17. Kur’an ile bazı Fünun ve keşiflerin zahiren görüldüğü gibi tenakuz teşkil etmediği ispat edilip anlatılmalıdır. (O, bunu başarmıştır.) Bu sayede maarifi, Kürdistan'a medrese kapısıyla sokmalı,  meşrutiyetin ve hürriyetin mehasini gösterilmeli ve ondan istifade ettirilmelidir. (Münazarat 89; Şualar, 7.Şua, 2.Bab, 5. Hakikat:166)

18.  Şarkta kurulacak Üniversitelerle, -belki ilk olarak Şarkta olmak üzere-  ülkenin her tarafında artık bu eserde anlatıldığı gibi ilköğretimden üniversiteye kadar Fenlerin ve Dinin mezc olduğu bir maarif gerçekleştirilmelidir.  (Münazarat, Nesil, 1956)

19. Sosyal problemlerin arkasında, idarecilerin, dini ve içtimai liderlerin pek çok hataları vardır. Bunların ıslahı, kendilerini düzeltmeleri, asrın, ilmin, hürriyet zemininin ve bilhassa İslam’ın ölçülerine uygun hale gelmeleri zarureti vardır. (Age:1949)

20. Ülkemizdeki dertlerle ilgili yese düşülmemeli; ilmen deliller getirerek istikbali görürcesine ümit verilmelidir. Ancak saadetli bir müşterek hayat için bir nesl-i cedide, bir yeni zihniyete ihtiyacın olduğu da ayrı bir gerçektir.(Age:1949)

• Bizdeki “ehl-i gayret ve hamiyet!, “ ehl-i tecrübe ve tâmir” maalesef kötü hasletlerinden dolayı aklın, kalbin, ruhun gösterdiği ve hatta Kutsi Kaynakların muteber görerek tavsiye ettiği asrın, fıtratın muktezası bu yeni yola ayak uyduramayacak halde olduklarından; tahrip etme meyilleriyle, tamire alışık olmadıklarından, eski alışkanlıklarından vazgeçemeyen, yeniye adapte olamayan, kendini resetleyemeyen, ayak uyduramayanlar sebebiyle Bediüzzaman’a göre; bize, insanlığa, İslam’a, bütün bu doğruya çağıranlara tâbi olabilecek “… daha akıllı, daha medeni, daha hukuk ve mantık yanlısı yeni bir nesil lâzımdır.” (Age, 40) Belki sadece o neslin meydana gelmesine himmet etmek doğru olur.

(On, on beş yıldır Avrupa’nın değişik şehirlerinde seminer, konferans ve sohbet tarzıyla muhatap olmalar esnasında bu hakikati hakkalyakîn müşahede eden birisi olarak himmeti dağıtmamak, verimsiz sahalara himmet vermemek anlamında bu fikrin önemini ancak anlayabildiğimizi utanarak ifade etmek isterim.)

21. Ülkede huzur için bütün unsur ve inanç gruplarından gerçek bir şahs-ı manevi meydana getirilmeli ve bu mananın her halükarda korunması sağlanmalıdır.(Age:1949)

22. Zekâtın, ‘aceze ve seeleye neşvünema vermekten çıkarılıp maarife ve ülke hizmetlerine tahsisi’ çok doğru olur. Zekâtın klasik tarzda şahsa verilme âdeti değiştirilmelidir. İslamî adetler, dinin kendi ölçüleriyle, yeniden gözden geçirilip, maarifin, insanımızın ve devletin asli hizmetlerine arz edilebilmeli (Age:1951)

•  Para ile para kazanma yerine sermaye ve emeğin beraber adil bir tarzda iş hayatına hâkimiyeti söz konusu olmalı; Faizi, tamamen öldürüp canlanmayacak tarzda tarihin derinliklerine gömülmelidir

•  İstiğnanın önemi detaylandırarak anlatılmalı; aşırı devlet masrafları, yolluklarıyla kifayet etmeyenler, ehl-i ilmin ilmi vasıta-ı cer yapılması önlenmeli; iktisat ve kanatın önemi incelikleriyle ortaya konmalıdır.

•  Devlet harcamaları, bütçemiz ciddi ve sıhhatli bir kontrol ve denetimle sıhhatli hale getirilmeli, bu sahada hukuk hâkimiyeti sağlanmalı; bütçe, dış ve iç güçlerin yönlendirmesiyle değil, ilmi ve beynelmilel hukuk ve tecrübelerle şekillenmeli

23. Şeyhler tenkit edilecek haldedir. Onları fazilet-i islâmiye ve hamiyet-i islâmiye ile umumi muhabbeti tesiste, ittihad-ı islâmiyeyi teminde görevlendirmek doğru olur. (Age, 1951) Medrese, Mektep ve Tekkeye, yani o manalara tam hayat hakkı verilmeli; Hukuken statüleri belirlenip korunmalıdır.(Age, 1957)

24. Bediüzzaman’a uyarak, toptancı bir zihniyetle bütün Avrupa’ya hücum etmemeli; insan saadetine yardım eden, ilim ve fenleri ortaya koyan 2.Avrupa’ya muhabbet duymalı. Felsefeyi de ikiye ayırıp sadece materyalist olanını reddetmeli. Fenleri, Marifetullah haline getiren Mana-i Harfiyle bakış gerçekleştirilmeli, bütün bunlar da ikiye ayrılmalı. Kısas-ı Enbiyayı Bediüzzaman’ın perspektifinden değerlendirmeli. O zaman, İslâmiyet’in doğruluğunu, din düşmanlarının iddialarının yanlışlığını, fikren orta çağda yaşayan zahirperest sadîk-ı ahmakların tevehhümlerinin asılsızlığını gösterebiliriz. Biz de İslam denilen o elmas kılınca Bediüzzaman’la saykal vurabiliriz. Münazarat’ta ve pek çok eserinde söylediği gibi İslam ulemasının himmetlerini hakikî mecrâsına yöneltebiliriz. (Bkz: H.Köprücüoğlu, Ekim 2010, İst. Ulusl. Bediüzzaman Semp. Tebliği; Münazarat, Nesil, 1951; Kastamonu Lahikası, Söz Yayınevi, 50; Muhakemat, Söz Yayınevi, 19; Mesnevi, Söz Yayınevi, 16)

25. Daha da ileri gitmeli, Bediüzzaman’ın bu söyledikleri ve eserlerinin tamamıyla teşekkül ettirdiği Yeni Yolunun, ulaşılması gereken esas gayeye, bu asırda kolayca ulaştıracak bir “kısa ve selametli “ yol olduğunu görmeliyiz.

•  O’nun, “Kur'ân'dan, hakikat-i tarikati, (Marifetullahta terakkiyi, inkişafı) tarikatsiz feyiz suretiyle gördüm ve bir parça aldım. Ve keza, maksud-u bizzat olan ilimlere (Yaratılış Gayesi Olan Marifetullah İlmine) ulûm-u âliyeyi okumaksızın isâl edici bir yol buldum. Serîüsseyir olan bu zamanın evlâdına,  kısa ve selâmet bir tarîki ihsan etmek rahmet-i hâkimenin şânındandır.” (Mesnevi, Nesil,10. Risale, 1354) fikrine değer verip himmetimizi dağıtmamalı, Münazarat’ı ve diğer eserlerini şahsi ve içtimai hayat için muhakkak değerlendirmeliyiz.

26. Dâima bahsettiği, dilinden düşürmediği, uykularını süsleyen “İttihad-ı İslâm’ın”, tarifini isteyenlere getirdiği tarif, o gün, bu gün,  pek çok Müslüman’ın ve hatta ekol sahibi pek çok âlimin telâkkisinden çok farklıdır.

•  O, sınırlar çizerek, sınırlar kaldırarak, başkalarını kendilerine tâbi ve dâhil olmuş bir tarzda, birilerini asarak, keserek, dize getirerek, kılıç zoruyla değil; tamamen farklı, çok insanî, çok medenî; ruhların, kalplerin zevkle sülûk edeceği harika bir yol haritası çizerek müceddidane bir açıklama yapar. O’nun fikrinde, bazı dinde hassas, muhakeme-i akliyyede noksan insanların, ‘Tekbir!, Allahü Ekber!’ haykırışlarıyla, kendileri dışında herkesi öteleyen bir tarzın esamesi bile okunmaz.

•  O’nun kasr-ı muallâ olarak dillendirdiği bu ittihad, İslam devletlerinin siyasi birlikteliği değil, bu topraklarda yaşayanları inanç, tarih, gelenek ile beraber fıtratları gereği, zamanın muktezası olarak İslam ahlakında müşterek yaşayışa davet gibidir. Bu davet elbette bütün insanlığı da kapsar. (Münazarat, Nesil.1953) Bu fikriyle ayni zamanda, İman ve İslam’ın pek çok hasletinin, birlikteliğin vazgeçilemeyecek kıymetli unsurları olduğunu da belirtir.

27. O zeminde hayâ, hamiyet, şefkat, hürmet, merhamet, mâsumane tebessüm; kalplerin bütün güzellikleri kabulünü kolaylaştırdığı bir fesahati, melâhat;  güzelliğin hasıl ettiği ruhânî bir halâvet; tatlı, şirin bir hal; yıllara yenilmemiş, ünsiyetle zayıflamamış çok taze bir aşk-ı şebabî; semâvî, ulvi, ilahi bir sevinç ve neşe; melekûtî bir lezzet; her biri ayrı birer ziynet olarak bu sıfatlar, bu hasletler; birbiriyle mezc olarak, o ortama, o insanlara tamamen hakim olup karakter halinde tezahür etmeli. Çünkü bu hasletlerin her biri İslâmiyet’in bir şuâsına, hüsnüne,  seciyesine, râbıtasına, temeline işarettir.

Ancak o zaman Şark ve Garbın; bu topraklardaki, bu Âlemdeki insanların, bütün unsur ve inanç gruplarının, müşterek yaşamasına imkân doğar.(Age:1953)

28. Ancak; “Lâkin ittihad, cehl ile olmaz. İttihad, imtizac-ı efkârdır. İmtizâc-ı efkâr, mârifetin şua-ı elektriğiyle olur.” Yani ancak, iman ve İslam’ın güzel ve fıtri efkârı bu saadeti temin edebilir; detaylar ve onları yaşamak önemlidir. (Age:1953)

29. Şeyhlerin kendilerini sıhhatli ve muktezaya uygun hikmetli bir İslami tarza getirmelerinin detayları vardır. Bunlar hala pek çok ulema için geçerliliğini korumaktadır. Bediüzzaman, bizleri bir asırdır Allah ve Resulünün emirleriyle, kardeşâne bir yaşayışa çağırmaktadır.

O, “Mezhebinin, muhabbete muhabbet, husumete husumet etmek…” olduğunu söyler. Bu ilmî düstur, bizlere de ölçü olmalıdır.  (Age:1953–1954)

30. Bu efkâr zor gerçekleşir diyenlere “Tamamı elde edilemeyecek şeyin tamamı terk edilmez” diyerek, hayatın önemli bir kanunu hatırlatılmalıdır.

31. Hakikat ve mağzdan hâli ve boş olmadığı müddetçe, herkesin fikrine hayat hakkı verilmelidir. En ileri demokrasiler de bile olmayan, belki bir nebze Hayt Park’ta gerçekleşebilen çok ileri bu görüş, insanlık saadeti ve insana değer verme açısından çok değerlidir. (Age:1954)

32. Taaddüd-ü zevcat, esir ve köle gibi bazı meseleleri yayarak, medeniyet nazarında dinimize şüpheler getirenlere: İslâmiyet’in iki ahkâmından birisinin hüsn-ü hakikî ve hayr-ı mahz; ikincisinin muadil olduğunu ve meseleyi vahşî suretten çıkarıp, ehven-i şer ve tabiat-ı beşere tatbiki mümkün hale getirdiğini, söylemek gerekir. Şeriat, vâzı-ı esaret değildir. (Bunların ilmi detayları da anlatılmıştır) Hem “Âlemin her halinde hayr-ı mahz olamaz.” (Age:1955)

33. Kanun-u esâsîyi ve Hürriyetin ilânını,  "Her kim Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse..." (Mâide, 44) hükmünü göstererek, küfür olarak değerlendirenlere, Ayetteki, "Her kim hükmetmezse." manasının "Her kim tasdik etmezse." anlamını ihtiva ettiği, anlatılmalı; birlikte yaşadıklarımı bu büyük ithamdan kurtarmalıyız.

C-Sonuç ve Teklifler

Medeniyetlerini, iki dünya savaşıyla sarsan Batılıların, medeniyete ve insanlığın saadetine hizmet eden nezih zihniyetiyle beraber çalışmak; sırf ferç ve batnının biraz daha fazla tatmini için inançları, ırkları, bütün insanları birbirine düşüren zihniyetin en üst seviyede ilmen, efendice, Bediüzzaman’ca önüne geçmek, durdurmak, yaptıkları yaraları tedavi etmek çok önemlidir.

İnsan hak ve hürriyetlerini kısıtlamayan, hürriyeti temin eden, sadece kendini düşünmeyen (egoist olmayan) bilakis insanlığın saadetine hizmet eden eserler ve ahlâkî değerler, sadece bir dinin mensuplarına değil, bütün din mensuplarına hizmet veren bu kabilden teşebbüsler, sınırsız bir şekilde desteklenmeli ve mümkün olan her şekilde takviye edilmelidir. (UrsulaSpuler, “Hıristiyan-İslam Diyalogu”, 2. Uluslararası Bediüzzaman Semp. Eylül, 1992, İst.) Farklı unsurlar ve inanç grupları olarak, mecbur olduğumuz müşterek yaşayışta, iki cihan saadetini yakalamak herkesin hakkıdır.

Cenab-ı Hak, “Sizin her biriniz için biz bir şeriat ve açık bir yol tayin ettik. Allah dileseydi sizi tek bir ümmet yapardı, fakat verdikleriyle sizi imtihan etmek için farklı ümmetlere ayırdı, siz de hayırlı işlerde yarışın. Hepinizin dönüşü Allah’adır. Hakkında ihtilafa düştüğünüz şeyleri o size bildirecektir.”(Mâide, 48) buyurmaktadır.

Bütün bu hakikatler saadetli müşterek yaşayışın, mesut çoğulculuğun gerçek devalarıdır. Her bir satırı, Kutsi Kaynaklardan ve seleflerimiz olan ulemanın kıymetli eserlerinden lemaan etmiş olan Münazarat’ın kıymeti, bu beş-on sayfalık tebliğlerle ortaya koyulamaz. Sadece dikkat çekmek söz konusu olabilir. Elbette ulaşılan ilmî potansiyelin perspektifiyle daha detaylı çalışmalarla değerlendirilerek bir an önce insanlığın hizmetine arz edilmesi çok önemlidir…

“Güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen güzel rüya görür. Güzel rüya gören hayatından lezzet alır.”  Felsefesin insanlarımıza mal edelim

Bütün dünyanın bütün iyileriyle bütün kötülükler için insanca bir mücadele, bir cihat başlatalım. Bütün insanlar saadete ulaşıncaya kadar Somali’ye, Van’a bütün himmetimizle koştuğumuz gibi koşalım

“…asr-ı sâlis-i aşrın (13. asrın) minaresinin başında durmuşum; sureten medenî ve dinde lâkayt ve fikren mazinin en derin derelerinde olanları camie dâvet ediyorum.” diyen; Ümmet-i Muhammediyeyi sahili selamete taşıyan gemide hademelik” iddia eden bu zata lütfen kulak verelim.

Haklı olarak “Hukukumuz, şeriata uyduruluyor” feryadını ettirmeden, Rahman, Rahim, Rabbimizin Külli akıl, mutlak irade ve mutlak ilminden gelen İslamiyetten, azami istifade etmenin mantığını ortaya koymalıyız. Bütün düzenimiz Rahman ve Rahim Rabbimizin bizim saadetimiz için vaz ettiği Kutsal Kaynaklara adapte edilmeli. Milyarlarca Galaksi ve Güneş sistemlerini, bütün vücutlardaki trilyonlarca hücreleri, eko sistemi yöneten, Big Bank ile anlatıldığı gibi tarfetü’layn’da yoktan var edebilen Rabb-i Rahim’imize teslim olmanın doğru mantığı; insanları haklı olarak korkutmadan, üzmeden, rencide etmeden insanca, ilmen; asla, dinde hassas muhakeme-i akliyede noksan bazı sofiler gibi olmadan ortaya konulmalıdır. Dinin güzel ve harika düsturlarının ferdi ve içtimai hayatta, yönetimde tezahürü sağlanabilmelidir.

Dünyanın çok az kalan ömrü bitmeden, muasırlarımızı bu sıralarda yakalamışken, bir an önce onları geçmeli, bütün insanlığı örnek bir devletle, son bir defa daha, insani bir medeniyete, saadete çağırabilmeliyiz.

Ya da kendimizi kökten resetleyip, ayrılığın kokusunu bile dünyamızdan silelim, biran önce insani bir yaşayışa dönelim.

Yada, “Ey iki hayatın ruhu hükmünde(ki)…İslâmiyet’i bırakan iki ayaklı mezar-ı müteharrik bedbahtlar! Gelen neslin kapısında durmayınız. Mezar sizi bekliyor, çekiliniz. Tâ ki, hakikat-i İslâmiyeyi hakkıyla kâinat üzerinde temevvüc-sâz edecek olan nesl-i cedid gelsin! ” (Age, 1947) diyen Bediüzzaman’ın sözüne uyarak, dünyayı daha insanca yaşayacak yeni bir nesle terk edip toprağa girelim.

Fikir hürriyetinin hâkim kanaatine kalmayacak açıklıkta sağlanması zarurettir.

Nefsin bütün hodgam ve yanlış arzularına set çekecek ahlaki ciddi bir eğitimle herkese bu dünyada da rahat ve huzur verecek bir zemin ihzar edebilmeliyiz.

İnsanımızın gıda, barınma, tahsil vb olmazsa olmaz ihtiyaçları muhakkak halledilmeli, insanımız insani bir maişete kavuşturulmalı. Gülünç ücret ve maaşlarla rezil yaşayışlarına son verilip, hiç olmazsa Güliver’in Seyahatindeki Lilliput’lular kadar olunabilmelidir.

Uhuvvet ve kardeşliğin bütün güçlü gerekçeleri Münazarat ve R.Nur Külliyatında olduğu gibi insanımıza her zeminde anlatılmalı, ahlaksızlığın her çeşidi ilmen ve hukuken önlenmeli; bilhassa Siyaseti de kendi rayına oturtmak; menfaat arenası olmaktan çıkarmak, kendi kendimizi idare etme sanatı haline getirmek için bütün şartları sağlamalıyız.

D-Anahtar Sözcükler

Müşterek Yaşayış, Çoğulculuk, Millet, Şahs-ı Manevi, Unsuriyet, Din, İnanç Grupları, Hürriyet, Meşrutiyet, İstibdat, İslamiyet, Kur’an, Sünnet, Fenler, Felsefe, Mezc, Mana-i Harfi, Marifetullah, ittihad-ı İslâm, Kürt, Türk, Arap, Şark, Garp, Şeyhler, Medrese, Üniversite, İttihat, Islah, Ümit, Hamiyet,  Zekât, Şefkat, Hürmet, Merhamet, Saadet…

 

KAYNAKLAR:

1.         Hucurat Suresi,13 

2.         Mâide  Suresi,  44

3.         Mâide  Suresi,  48

4.         Mâide  Suresi,  51

5.         Bediüzzaman Said Nursi, Emirdağ Lahikası-2, Söz Yayınevi,

6.         Bediüzzaman Said Nursi, İşaratü’lİ’caz, Söz Yayınevi,

7.         Bediüzzaman Said Nursi, Kastamonu Lahikası, Söz Yayınevi,

8.         Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Söz Yayınevi,

9.         Bediüzzaman Said Nursi, Mesnevi, Söz Yayınevi,

10.       Bediüzzaman Said Nursi, Muhakemat, Söz Yayınevi, 

11.       Bediüzzaman Said Nursi, Münazarat, Yeni Asya Neşriyat,

12.       Bediüzzaman Said Nursi, Münazarat, Nesil Yayınları,

13.       Bediüzzaman Said Nursi, Şualar, Söz Yayınevi,

14.       Bediüzzaman Said Nursi, Tarihçe-i Hayat,

15.       H.Köprücüoğlu, “Diğer Semavî Dinlere Müsl. Bakış Ve Diyalog”. 1111. karakalem. net)

16.       I. Markham, Bediüzzaman’dan. Neler Öğrendim, Etkileşim Yayınları, 2006,

17.       O. Leaman, 4. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu Eylül 1998, İst. Tebliği

18.       T. Michael, 4. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu Eylül 1998, İst. Tebliği

19.       U.Spuler, Hıristiyan-İslam Diyalogu, 2.Uluslararası Bediüzzaman Semp. Eylül 1992, İst.

 

 

popüler cevapdünya atlası