BİR ARADA YAŞAMA ÖRNEĞİ OLARAK ŞANLIURFA

Eklenme Tarihi: 07 Ekim 2013 | Güncelleme Tarihi: 31 Temmuz 2017

İnsan sosyal bir varlıktır; birbirine muhtaçtır. İşbirliği ile huzur içinde yaşayabileceği ortamları oluşturabilir. Aslında insanın “medenîbi't-tab'” olması, yani toplum halinde yaşamaya tabiatında olması, yaratılışından getirdiği bir özelliğidir. Aksi durumda tek yaşayan ve toplumsal işbirliğine açık olmayan kişiler, yaratılışındaki bu özelliğini uygulamıyor demektir.

Biz bu çalışmamızda insanların tabiatı gereği gerçekleştirmesi gereken birarada yaşama durumunun Urfa örneğinden bahsetmek istiyoruz. Bu çalışmamızın üç anahtar kelimesi vardır. Bunlar, Hz. İbrahim (AS), Bediüzzaman Said Nursi ve coğrafya olarak da Urfa’dır. Bugünkü Urfa kültürü bu üç kavramın birarada olması ile gerçekleşmiştir. Bu unsurlardan birisinin olmaması halinde Urfa kültürünü anlamak mümkün olmamaktadır.  

Hz. İbrahim, kendisinden sonra gelen pek çok peygamberin atasıdır. Bu peygamberler arasında, Hz. Musa (AS), Hz. İsa (AS) ve Hz. Muhammed (SAV) de vardır. Urfa’da, hem bu semavi dinlere hem de bu dinlerin peygamberlerinin atası olan Hz. İbrahim (AS)’a dair bilgiler vardır. Bu açıdan inançlar bakımından Urfa birleştirici bir özellik taşımaktadır. Hz. İbrahim yaşadığı çağda insanları birlik ve tevhide çağırdığı gibi, bugün de onun ismi dünyada semavi dinlerin birlik ve kardeşliğinin sembolü haline gelmiştir. Hıristiyanlar, Yahudiler ve Müslümanlar onun adında birleşerek, bir arada yaşamanın anahtarını bulabilirler. Hz. İbrahim’in Urfa ile özdeşleşen diğer bir özelliği de sehaveti ve Allah’ın dostu anlamına gelen “haliliye” ünvanıdır. Bilindiği gibi Hz. İbrahim sehavetiyle ünlü bir peygamberdi. Sofrasına yabancının oturmadığı günü olmazdı. Bir defasında on beş gün üst üste misafir gelmemişti. Bu sırada Cebrail (AS) ve Mikail (AS) geldiler. Hz. İbrahim misafirlerine ikramda bulunmak istedi. Ancak, onlar itiraz ederek “biz ücretini vermeden ikram kabul etmeyiz” dediler. Bunun üzerine Hazreti İbrahim (AS), “başta bismillah ve sonda elhamdülillah demek ücrettir” dedi. Bu cevap Cebrail (AS)’ın çok hoşuna gitti ve Mikail (AS)’e dönerek “Bu zat, Allah’ın onu kendine ‘halil’ edinmesine layıktır” dedi. İşte bundan dolayıdır ki sehavetle ikramda bulunmak Hz İbrahim’in sünneti olarak kaldı. Urfa bu İbrahim sünnetini o günden bugüne taşıdı ve taşımaya devam ediyor, haliliye mesleğini de sürdürüyor.

Bediüzzaman’ın Urfa’ya özel önem vermesi, Urfa’nın haliliye misyonuna sahip olmasından kaynaklanıyor. Bediüzzaman, Hz. İbrahim’in “haliliye” ünvanı ile Risale-i Nur’daki “hillet” kavramı arasında ilgi kurarak "Hem madem Risale-i Nur’un mesleği hıllettir. Ve Urfa ise, İbrahim Halilullah’ın bir menzilidir. İnşaallah hıllet-i İbrahimiye parlayacaktır” demiştir. Bediüzzaman’ın bu beşaretinin de gösterdiği gibi haliliye misyonuna sahip olan Urfalılar Bediüzzaman’ı ve Risale-i Nur’un hillet prensibini terketmemişlerdir. Sürekli kardeşlik ve dostluk anlayışını ön planda tutmuşlardır. Bilindiği gibi Bediüzzaman, Bitlis’te Kürt bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş, İslam toplumunun çektiği sıkıntılarla büyüyerek, İslam’ın çağdaş yorumunu yapmış bir bilgedir. Onun bu topraklarda birarada yaşamaya dair katkısı inkâr edilemez ölçülerdedir. Onun Urfa’da yaşayan topluluklardan önemli bir kısmı olan Kürtlerle aynı dili konuşuyor olması Urfa ve Bediüzzaman’ın daha da yakınlaşmasına neden olmuştur.

Bediüzzaman, birarada yaşamanın mecburiyetlerinden birisi olarak müsbet fikri milliyeti görmüştür. Menfi ırkçılığı şiddetle reddetmiştir. Onun milliyet fikri milliyetimiz İslamiyettir şeklinde özetlenmiştir. Bu fikir de kendisini millet-i İbrahim şeklinde göstermiştir. Onun dünyasında belli bir ırka dayanan milliyet fikri yerine din kardeşliğine istinad eden bir birliktelik söz konusudur. Bediüzzaman, son asırda frenk illeti olarak içimizde hayat bulan milliyetçilik fikrine karşı çıkarak, millet-i İbrahim kavramını bir sığınak olarak sunmuştur. Said Nursi Urfa’nın bu özelliğine özel önem atfetmiştir. Urfa ile ilgili değerlendirmelerde Urfa’nın İttihad-ı İslam açısından öneminden bahsederek Salih’e gönderilen bir mektupta, Urfa için, “hem Anadolu’nun, hem Arabistan’ın, hem Kürdistan’ın bir nevi merkezi hükmündedir. Nurlar orada yerleşse, o üç memlekette intişarına vesile olur” demiştir. Böylece, Urfa’nın ittihad-ı İslam idealinde aldığı konumunu ortaya koymuştur. Aynı mektubun devamında da “çok yerlerden ve çok mühim zatlar tarafından istedikleri halde, ben Urfa’yı her yere tercih ediyorum” diyordu. Ayrıca Urfalı Nur talebeleri hakkında, "Seyyid Salih ve hamiyetkâr milletvekilleri orada inşaallah Kur’ân ve imana tam hizmet edecek ve orayı Isparta’daki Medresetü’z-Zehra ve Mısır’daki Camiü’l-Ezher’in küçük bir nümunesi haline getirmeye vesile olmaya ve Şam ve Bağdat’taki medrese-i İslâmiyenin bir nümunesini açmaya yol açmalarını rahmet-i İlâhiyeden ümit ediyoruz” diyordu.

Bütün bunlardan anlaşılmaktadır ki Bediüzzaman Said Nursi, Urfa’ya atfettiği önem ittihad-ı İslamdan kaynaklanmaktadır. Urfa’yı Şam ve Bağdat’ın mütemmimi olarak görmektedir. Bu nedenle Urfa’ya özellikle vurguda bulunmaktadır. Hayatının son günlerinde Urfa’ya gelmesi bu temel idealinin bir sonucudur. Said Nursi, Urfa’ya bu misyonundan dolayı, “Bütün Urfa halkına, çoluk ve çocuğuna ve mezarda yatanlarına her sabah dua ediyorum. Ve bütün Urfalılara selâm ediyorum” ifadeleriyle dua ediyordu.

  Bu arada Urfa’nın farklı kültürleri birarada yaşatma yeteneğine dair tarihi bilgileri de ihmal etmemek gerekir. Urfa, on bin yılı aşan tarihinde pek çok farklı kültüre ev sahipliği yaparak farklılıkları birarada yaşatmanın laboratuvarı gibi olmuştur. Urfa’nın ticaret yolları üzerinde olması ve pek çok farklı devletin egemenliğini altında yaşaması, tarih içinde farklılıkları barındıran bir kent olmasına zemin hazırlamıştır. Bölgedeki ilk medeniyetlerden sonra, Bizans, Selçuklu, Ermeni prensleri, Zengiler, Eyyübiler, Anadolu Selçukluları, Moğollar, Timurîler, Akkoyunlular, Safeviler, Memlukler ve Osmanlıların egemenliğine girerek bu toplulukların farklı kültürlerini adeta özümsemiştir. 16. Yüzyılda Urfa’da 5 Müslüman 1 Ermeni Mahallesi vardı. Danimarkalı seyyah Niebuhr’a göre 18. yüzyılda Urfa’da, Türkçe, Arapça ve Kürtçe beraber konuşuluyordu. 19. Yüzyılın sonlarında Urfa’da yaşayan gayrimüslimler nüfusun yaklaşık üçte birini oluşturuyordu ve huzur içinde yaşıyorlardı.

Bu üç kavramı biraraya getirirsek, en öne çıkan anlam hiç kuşkusuz dostluk ve birarada yaşama kültürü olurdu. Urfa, tarihten getirdiği birarada yaşama tecrübesini, Hz. İbrahim ve Bediüzzaman’a yurtluk yaparak birliktelik ruhunu yüzyıllar boyunca korumuştur. Bir anlamda bu şehir niteliğini bu isimlerden almış; asırlar öncesinden bu yana bu ruhu teşekkül ettirmiştir. Urfa’da Hz. İbrahim’le özdeşleşen değerlerin yaşanması ve farklı kültürlerdeki insanlarla beraber yaşama arzusu, 19. Yüzyılın sonlarındaki Ermeni olaylarına kadar büyük ölçüde korunmuştur. Özellikle dıştan müdahale oluşturulan bir fitne sonucu Müslümanlarla gayrimüslimler çatışmaya başlamış, eski birarada yaşama ruhu büyük ölçüde ortadan kalkmıştır. Cumhuriyet dönemindeki ulus devlet politikaları bu gelişmeyi besleyince Urfa’da gayrimüslim nüfus yok denecek kadar azalmıştır.

Urfa dün olduğu gibi bugün de “haliliye” mesleğinin önemli bir merkezi olmayı sürdürmektedir. Hz. İbrahim’in dostluk davetine uyarak ölmeye gelen, Bediüzzaman’ın bu zamanda en büyük vazife ittihad-ı islamdır fikrini tesis etmek için en uygun yerin Urfa olduğuna inanması raslantı değildir. Said Nursi’nin Urfa için “Oraya gelirsem Suriye ile Urfa’yı birleştiririm” sözünün günü bugündür. Sınırların insanlara engel olma dönemi bitmiştir. Orta Doğu’nun demokratikleşmesine paralel olarak sınırların daha şeffaflaşarak iki taraftaki kardeşlerin kucaklaşma vakti gelmiştir.

1. Hz. İbrahim ve Dostluk Sempozyumu, Risale Akademi, Bilimsel Etkinlikler Serisi: 11, s. 417-420, 22-24 Mart 2013 

popüler cevapdünya atlası