Bestami Çiftçi ile medresetü’z-zehra’yı konuştuk

Eklenme Tarihi: 10 Ocak 2017 | Güncelleme Tarihi: 10 Ocak 2017

 “Medresetü’z-zehra Müzakereleri” nin konuğu 

Bestami Çiftçi ile medresetü’z-zehra’yı konuştuk.

 

Serdar BİLGİN

Sayın Hocam, Medresetüzzehra’yı nasıl anlamalıyız?

Mehmet Akif’in: “Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı / Asrın idrakine söylettirmeliyiz İslam’ı”dizelerinde de ifade ettiği üzere, Bediüzzaman da Kur’an’dan ilham alıp asrın idrakine sunduğu metotlar ve öğretiler onun eğitim düşüncesini yansıtır. Bu eğitim düşüncenin sistematiğini Risale-i Nurlarda açık bir şekilde görebiliriz.

Bediüzzaman, yeryüzünü (hem fiziki-tabiat ve hem sosyal bağlamında)bir medrese-mektep-tekke bileşeninden ortaya çıkan kendine has bir yapı olarak görür. Bu okulun talebesi insandır. Kâinattan Halıkını soran bir seyyahtır. Bu talebenin ulaşması gereken hedef ise üst düzey bilişsel ve duyuşsal becerilerini geliştirmektir.  Kendi Yaratanını tanımak, bilmek ve bildiğini bildirmektir. Bu okulun ders programı dediğimiz müfredatı ise, Kelam sıfatından gelen Kur’an-ı Hakîm ile irade sıfatından gelen tabiat dediğimiz kâinatın tamamıdır. Burada kâinat kitabını okuma söz konusu. Sadece din bilimleri değil, Fen bilimleri de bu okumaya vesiledir. Bu okumanın amacı insanın kendisini tanımasıdır. Yani enfüsi tefekkürdür. Bu okumanın amacı sosyal hayatın gerekliliklerini, iletişim ve insan haklarını anlamayı ve uygulamayı gerektirir. Bu okumanın amacı Esma-i Hüsna’yı kavrayabilmektir. Bu okumanın amacı gelecek okuryazarlığıdır. Yani basiret eğitimi… Bu ifade ettiklerimin ışığında Medresetüzzehra’yı böyle bir okuma üzerine inşa edilmiş eğitim düşüncesi olarak tanımlayabilirim.

Bediüzzaman’ın bu fikirleri çerçevesinde bugüne dönük neler söyleyebiliriz?

Bir misal ile başlayayım.

“Nasrettin Hoca bir gün sokakta bir şeyler arıyormuş. Dostları görmüş. “Hocam ne arıyorsun?” diye sormuşlar. O da; “İğnemi kaybettim. Onu arıyorum.” demiş. Sonra; “Peki sen bu iğneyi nerede kaybettin?” demişler. “Valla evin bodrum katında kaybettim” demiş. “Peki niye burada arıyorsun? Bodrum katında arasana” demişler. Nasrettin Hoca da; “Orası karanlık, burası aydınlık onun için burada arıyorum” demiş. “

Gerçekten Türkiye’de 100 yıla yakın bir zamandır kaybettiği değerleri yanlış yerde aramanın sancılarını çekerek bu günlere gelindi. Ve gerçekten Türkiye kaybettiği değerleri özellikle eğitim modellerini, eğitim fikriyatını, Avrupa’dan, Amerika’dan, dünyanın değişik yerlerinden ve son zamanlarda moda olan uzak doğu kültürlerinden esinlenerek bir yerlere gitme telaşında. Ama kaybettiği bunlar değil aslında. Kaybettiği değerler buralarda değil. Kaybettiği değerler aslında bu ülkede ve belki de biz söylemeliyiz ki, “Biz değerlerimizi Türkiye’de kaybettik.” Bediüzzaman değerlerini burada, Türkiye’de aradı. Hiçbir ithal fikir yoktur. Medresetüzzehra, tamamen bu toprakların ürünüdür; öz be öz, gerçekçi.

Bediüzzaman bu topraklarda bir teşhis-analizişlemi yapıyor. Tıpta kullanılan meşhur bir yöntem vardır: Teşhis, tahmin ve tedavi. “3T” formülü olarak ifade edilir. Şimdi bu formüle göre baktığınızda Bediüzzaman’ın teşhisi neydi 100 yıl önce? Materyalizm adıyla modern bilimler üzerinden dini ve dini değerlerin inkâr politikası olarak kurgulanması. Yani Kur’an’ın, ya soğutarak ya da cebren insanların elinden alınması. Tabi bu arada fen bilimlerinin, diğer bilimlerin materyalizme ve dinsizliğe alet edilmesi de söz konusu. İkincisi: Din yerine ırkçılığın ikame edilmesi. Yani etnik unsurların uyandırılması ve ırka dayalı ulus devletçiklerin oluşturulması.  Bu ifade ettiklerim Bediüzzaman’ın teşhisiydi.  Ama bunun dayandığı üç formülü söylüyordu. Ana sebebi söylüyordu. Cehalet, zaruret ve ihtilaf. Bu üç hastalık Bediüzzaman’ın teşhis ettiği hastalıklardı. Bir kısım hastalıkları da Hutbe-i Şâmiye’de İslam dünyasının geneli için teşhis ederek belirlemişti. Peki neyi öngördü Bediüzzaman? Bediüzzaman bu teşhisinin sonucunda ortaya çıkacak olan manzarayı sinemada izler gibi görüyordu. Yani pozitivizm dönemiyle birlikte dinsizlik akımının tüm dünyayı kasıp kavuracağını; tabii olarak Osmanlı sonrasında, Cumhuriyet Türkiye’sinde de bu vatan evlatlarının değerlerini tahrip edeceğini görüyordu. Ayrıca etnik kökene dayalı sosyal politikalar ve ırkçılık belasıyla toplumun ayrışacağını, İslam âleminin küçük devletçiklere bölüneceğini ve gerçekten çok vahim bir manzaranın ortaya çıkacağını öngördü. Öngörüleri vuku buldu mu? Evet. İşte bu! Medresetüzzehra; Bediüzzaman’ın ileri görüşlülüğünün bir tezahürüdür.

Eğitim aslında gelecekle ilgili bir kavramdır. Neden gelecekle ilgilidir? Çünkü gelecek kuşakları yetiştiriyorsunuz. Gayet basit. Bediüzzaman Hazretleri 1947 yılında yazdığı bir mektupta diyor ki: “50 yıl sonra gelen nesl-i âtîyi düşünüyoruz.” Eğitim bir vizyon işidir, geleceği, gelecek nesli düşünmektir. Geleceği planlamaktır.

Bediüzzaman;  Medresetüzzehra projesini “Aklın nuru fünun-ı medeniye, kalbin ziyası ulum-u diniye” düşüncesiyle ortaya koydu. Peki durum şimdi çok mu farklı? Aslında değil. Araçlar değişti, teknoloji gelişti, dünya küçüldü ve birçok şey değişti. Ama sonuçlar değişmiyor. Çünkü sebepler orada-burada aynen duruyor. Irkçılık hala ciddi bir sorun ve dünya için bir tehdit. Fakirlik öyle. Bölünmüşlük parçalanmışlık aynı duyguları taşıyan insanlara yakışmıyor. Eğitimsizlik veya amaçsızca eğitilmiş insan gücü insanlık için bir tehdit. Bediüzzaman’ın eğitim fikri aslında tazeliğini ve sıcaklığını koruyor. Bunun altını çizmek istiyorum. Öncelikle kendimize ait değerleri ortaya koymaya ve bu değerleri ders olarak okutmaya ihtiyacımız var. Kendine ait değerlerle bu topraklarda yoğrulmuş, bize ait; geçmişi anlayan, gelecek kuşakların algı düzeyini öngören, nesli yaşayacağı zaman göre eğitmeyi gaye edinen eğitim uygulamalarına ihtiyacımız var. Medresetüzzehra Müzakereleri inşallah böyle bir ihtiyacı gidermeye vesile olur.

popüler cevapdünya atlası