BEŞİNCİ DEVANIN KUR’AN AÇISINDAN YORUMU

Eklenme Tarihi: 12 Nisan 2020

Prof. Dr. Atilla YARGICI

Maraz, mübtela, bela, ihsan-ı İlahi, Rahman, Dua, ahiret, gaflet, tahammül, şefkat, sabır, Rahim, Allah, namaz, Kabir, ebedi hayat.

A. Kur’an’ın ana konularından dördünün Beşinci Devada yer aldığı görüyoruz.

1.Tevhid: Allah, ihsan-ı İlahi.

2.Ahiret: Ahiret, Kabir, hayat-ı ebediye.

3.İbadet: Namaz, Dua.

4.Ahlak: Şefkat, Sabır, tahammül.

B. İnsanın yaratılış amacı:

1. Esma-i hüsnayı talim: Allah, Rahman, Rahim.

2. Sınav: Mübtela, Bela.

3. Sınav Sebebi: Sıhhat belası.

a. Sağlık imtihanını (sıhhat belasını) kaybettirecek beş önemli husus:

  1. Gaflete düşmek;
  2. Namazı terk etmek,
  3. Kabri (ölümü) düşünmemek,
  4. Allah’ı unutmak,
  5. Hayat-ı dünyeviyenin zahiri keyfine dalmak.

b. İmtihanın kazanılma sebebi: Hastalık;

c. Hastalığın sınav kazandırma formülü:

aa. Ahireti düşünmeye sebep olması,

bb. Gençlik sarhoşluğunu engel olması,

cc. Hayvani hevesattan kurtulmaya sebep olması.

Bütün bu kavram, mana ve kelimelerin hepsinin Kur’an’da karşılıkları bulunmaktadır. Ben sadece dikkatimi çeken birkaç tanesini sizlerle paylaşmak istiyorum.

Mübtela ve bela kavramları Kur’an’da çeşitli formlarıyla, kipleriyle defalarca geçmektedir. İbtila; sınamak, denemek, bela; sınav. Mübtela ise, Arapça da ism-i mef’ul formu olarak, sınanan ve denenen anlamlarına gelmektedir.

Sınav insanın yaratılış amacıdır: Mülk suresi 2. Ayette şöyle buyrulur: “Allah, sizden hanginizin amelinin daha iyi olduğunun ortaya çıkması için, ölümü de hayatı da yaratandır. Burada “liyeblüve” ifadesi, sınav manasına gelmektedir ve Türkçe’ye “ortaya çıkması için” diye tercüme edilmektedir.

 Bakara suresi 155: “Sizi  biraz korku, biraz açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden noksanlaştırma ile imtihan ederiz.. Sabredenlere müjdele.” Burada da, “veleneblüvenneküm” ifadesi, size imtihan ederiz anlamına gelmektedir.

Ayetlerde imtihan genellikle şu şekillerde geçmektedir:

 Mallar ve canlarla imtihan (Al-i İmran: 186), insanlara verilen şeylerle imtihan (Maide, 48), fısk sebebiyle insanların sınavı (Araf, 163), hasenat ve seyyiatla sınav (Araf, 168), şer ve hayırla imtihan (Enbiya, 25) ayet şöyle: (Her can ölümü tadacaktır. Denemek için sizi kötü ve iyi durumlarla imtihan ederiz. Sonunda bize geleceksiniz.), güzel imtihan; belaen hasenen, (Enfal, 17) (burada bela nimet olarak tefsir edilmektedir. Peygamberimiz düşmanlara küçük taşları attığında ayette,  “attığın zaman sen atmadın, fakat bunu Allah attı” ifadesi zikredilir. İşte bu olay üzerine bunun “belan hasenen” olduğu ifade edilir.)

Ankebut suresinde ise, “İnsanlar, denenip sınavdan geçirilmeden, sadece "İman ettik" demekle bırakılacaklarını mı sanıyorlar? Andolsun ki biz, onlardan öncekileri de sınamıştık. Allah, elbette doğru olanları ortaya çıkaracaktır; kezâ O, yalancıları da mutlaka ortaya çıkaracaktır.” (Ankebut, 2-3).

Hediye-i Rahmani ifadesindeki Rahman ismi Kur’an’da çok zikredilen isimlerdendir. Rahman isminin en geniş anlamı, İşaratu’l-İ’cazda bildirildiği gibi Rezzak ismidir. Yani her türlü nimeti dünyaya bütün insanlara ihsan eden, veren demektir. Bu yüzden burada bazı hasta olan gençler için hastalığın Allah’ın Rahman olan Allah’ın hediyesi, bir nimeti olduğu hatırlatılmaktadır. İhsan-ı İlahi de Allah’ın insana iyiliği anlamına gelir.

Bediüzzaman, bazı gençlerin hastalık münasebetiyle “dua” için kendisiyle görüştüğünü bildiriyor. Müminin mümine dua etmesiyle ilgili ayetler ve hadisler bulunmaktadır:

Önce ayetlere bir bakalım:

“Bunlardan sonra gelenler şöyle derler: Rabbimiz! Bizi ve bizden önce gelip geçmiş imanlı kardeşlerimizi bağışla.” (Haşr, 59/10)

“Hem kendinin, hem de mü’min erkeklerle mü’min kadınların günahlarının bağışlanmasını dile!”(Muhammed, 47/19)

“Ey Rabbimiz! Hesabın görüleceği gün beni, anamı, babamı ve bütün mü’minleri bağışla!” (İbrâhim, 14/41)

Bu konudaki hadislerden bazıları da şunlardır:

“Bir Müslüman, yanında bulunmayan bir din kardeşi için dua ederse, mutlaka melek ona, aynı şeyler sana da verilsin, diye dua eder.” (Müslim, Zikir 86; EbûDâvûd, Vitir 29)

“Bir Müslümanın, yanında bulunmayan din kardeşine yapacağı dua kabul olunur. Bir kimse din kardeşine hayır dua ettikçe, yanında bulunan görevli bir melek ona,‘Duan kabul olsun, aynı şeyler sana da verilsin.’ diye dua eder.”(Müslim, Zikir 87, 88; İbniMâce, Menâsik 5)

Bediüzzaman, hastalanan gençlerin Ahireti düşünmeye başladığına dikkat çekiyor. Kur’an’ın dört önemli konusundan birisi de ahiret inancıdır. Kur’an ahireti çeşitli merhaleleriyle ve ahlakla münasebetiyle bize anlatmakta ve ahiret için hazırlık yapmaya teşvik etmektedir.

Burada hasta olan gençlerde gençlik sarhoşluğu bulunmadığı ve gaflet içindeki hayvani hevasattan bir derece kendini kurtardığı da bildiriliyor.

Buradaki gaflet de Kur’ani bir kavramdır. Gaflet kelimesi ve müştakları lügatte; "boş bulunma, dalgınlık, dikkatsizlik, ihtiyatsızlık, ihmal, endişesizlik, terk etmek, yanılmak, gizlemek, bolluk içinde olmak, üzerinde işaret ve alamet bulunmaması, hayrı umulmayıp şerrinden korkulmaması, kendisinde hayır bulunmaması, asaleti bilinmemesi, tanınmamak, şiirin şairinin bilinmemesi, yerin yağmur almaması"  gibi manalara gelmektedir. Seyyid Şerif Cürcani (816/1413) gafleti, "nefsin hoşuna giden şeye tabi olmasıdır" diye tarif ettikten sonra, "gafletin en basiti vakti boşa geçirmektir. Bir şeyden gaflette olmak ise ona aldırış etmemek, umursamamaktır" der.

Gaflet kavramı Kur’an’da 35 ayette çeşitli formlarda kullanılır.

Kur’an’a göre gaflet içinde olanların vardıkları son nokta; inanmama, yüz çevirme ve zalimlik olarak şöyle ifade edilmektedir: "Çünkü onlar bir gafletin içine dalmış oldukları halde (ve hüm fi ğafletin) ve henüz iman etmemişken (bakarsın) iş olup bitmiştir. "(Meryem, 39), "İnsanların hesabı yaklaştı, fakat onlar hala gaflet içinde yüz çevirmektedirler (ve hüm fi ğafletin)" (Enbiya, 1) .. . Vah bize biz bundan gaflet içinde idik (kadkünnafi ğafletin) meğer biz zulmediyormuşuz." (Enbiya, 97)

Bediüzzaman’ın “Gaflet içindeki hayvani hevesattan bir derece kendini kurtarıyor” ifadesi ise iki ayetin anlamını hatırlatmaktadır. Bunlar da,  Araf, 176 ve 179. Ayetlerdir. Araf 176’da, “Eğer biz isteseydik o kişiyi delillerimizle yüceltirdik. Fakat o dünyaya saplanıp kaldı, hevesinin peşine düştü. İşte böylesinin hali, kovsan da bıraksan da hep dilini çıkarıp soluyan köpeğin haline benzer. Âyetlerimizi yalan sayan topluluğun durumu işte böyledir. Şimdi sen bu kıssayı anlat, umulur ki iyice düşünürler.” Buyrulur. Hevesinin peşine düştü” ifadesi, zikrediliyor. Bu kişinin kim olduğu ile ilgili, diyanetin Kur’an Yolu tefsirinde bilgiler bulunmaktadır.

Araf 179. Ayet ise şöyledir:

“Andolsun biz, cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmış olduk. Bunların kalpleri vardır ama onlarla kavrayamazlar; gözleri vardır ama onlarla göremezler; kulakları vardır ama onlarla işitemezler. Onlar hayvanlar gibidir, hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gafiller onlardır.”

İki ayeti birleştirirsek,  ayette bildirildiği gibi dünyaya saplanıp hevesinin peşine düşen kimseler hayvanlar gibidir,  hatta hayvanlardan da aşağı durumdadırlar. Kur’an’da hevasat; heva ve ehva kelimeleri ile zikredilmektedir. Bir ayette de “hevasını ilah edinen kimseyi gördün mü” buyrulur. (Furkan: 43) O halde gaflet ile hayvani hevasat, gençleri yol çıkaracak, insanın kötü arzularını ilah derecesine çıkarması anlamına gelebiliyor.

Beşinci devadaki, tahammül dahilindeki hastalıkların bir ihsan-ı İlahi olduğu ifadesi de Kur’an’da karşılığını bulan ifadelerdendir.

Tahammül dahilindeki hastalıklar ifadesindeki tahammül ile ilgili, Bakara suresinde, “Ey Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmediği şeyleri yükleme! “  ayetinde, tahammül kelimesi geçmektedir. (Bakara, 286). Bu dua ile hastalıkların olmaması değil, tahammül dairesinde olması talebi duası vardır. Tabii bu bütün imtihan hususları için geçerlidir.

İhsan-ı ilahi Kur’an’da Allah’ın ihsanı olarak zikredilir. Allah’ın bir ismi de muhsindir. İhsanın en meşhur anlamı iyilik yapmaktır. Sevginin sebeplerinden de birisidir. Allah bize bir çok şeyler ihsan ettiği gibi, hastalığı da, sağlık imtihanından başarılı olmak için bir ihsan olarak vermektedir. Bu Allah’ın insana iyiliğidir. Allah’ın insanı sevdiğinin göstergesidir. İnsan da kendisine ebedi hayatı kazanmasına, gaflet uzaklaşmasına, Allah’ı hatırlayıp ibadet etmesine vesile olacak böyle bir lütuftan dolayı Allah’ı sevmelidir. Bizim oralarda bir atasözü vardır: Köşker sevdiği gönü yere çalar: Ayakkabı yapanlara köşker denir. Gön de deri demektir. Der sert iken, dikilmez. Onu yumuşatmak gerekir. Bunun için köşker deriyi sık sık yere çalar ki, sertliği gitsin, yumuşasın ve ayakkabı olacak bir kıvama gelsin. Bize verilen hastalıklar da bizim belli bir kıvama gelmemiz içindir. Tabii  biz  canlı varlıklar, duygusu olan varlıklar olduğumuz için bu duruma karşı sabırlı olmak durumundayız.

Daha sonra, Bediüzzaman, bahsettiği sebeplerden dolayı, yani hastalığın genci ahirete yöneltmesinden, dünyevi hevesattan uzaklaştırmasından dolayı, ona şefkat edip acımadığı için dua etmek istemediğini bildirmektedir.  Şefkat, bir insanın tehlikeye düşmesinden korkmak, korkacak derecede sevmek gibi anlamlara geliyor. Bediüzzaman, gençlerin en büyük tehlike olan imansızlıktan ve gençlik sarhoşluğu ile geçici dünya hevasatına dalmalarına düşmelerinden korktuğu için, onlara şefkat etmeyeceğini söylüyor. Eğer şefkat edip dua etse, duası da kabul olsa, gençlerin tekrar ahireti bırakıp dünyaya dönme ihtimalleri olacaktır. Bu yüzden şefkati gençlerin dünyası için değil, ahireti için kullanmayı tercih ederek, onu suiistimal etmemiş oluyor.

Hastalığın hastayı uyandırıncaya kadar sabra çalışmasının istenmesindeki sabır ifadesi de Kur’an çok zikredilen kavramlardandır.  Hastalığa sabretmek, sabrı dağıtmamakla mümkündür. Hasta sabrı, hasta olduğu ana odaklarsa, sabretmesi kolay olur.  Geçmiş ve geleceğe paylaştırırsa sabır çok zorlaşır. Bu da hastalık imtihanını kaybetmesine neden olabilir.

Bediüzzaman, bazı gençlerin sıhhat belasıyla gaflete düştüğünden de bahsetmektedir. Buradaki sıhhat belasındaki bela, Kur’an’daki geçen bir ifadedir ve asıl anlamı imtihandır. Türkçedeki bela anlamında değil. Türkçede bela anlam kaymasına uğramıştır. Bediüzzaman’ın Kur’an ve hadis kavramlarını kullandığını unutmamak gerekir. Buna da Allah insanı her zaman imtihan eder. Sağlıkla olan imtihan da çok büyüktür. Çünkü ifade edildiği gibi, “sıhhat belası, eğer dikkat edilmezse, insanı, gençleri, gaflete düşürür.

Burada sıhhat belası ifadesi ise mana olarak hadislerde geçmektedir. Bela’nın Kur’an’da zikredildiğini söylemiştik. Hadiste, “iki nimet vardır ki, insanlar bunlar hususunda aldanır: Sağlık ve boş vakit.” (Buhari, Rikak, 1.) Bediüzzaman’ın, “sıhhat belasıyla gaflete düşüp” ifadesi, bu hadisinin manasına tekabül etmektedir.

Sıhhat belası, sıhhat imtihanı nasıl kaybedilir, sorusu akla gelebilir. Sıhhatli olan bir insan, gaflete düşer, namazı terk eder, kabri düşünmez, Allah’ı unutursa, bir saatlik dünya hayatının zahiri keyfine dalarsa, bu imtihanı kaybetmiş olur. Buradaki ifadeler de Kur’an’da geçen ifadelerdir.

“Namazı terk edip Allah’ı unutup” ifadesindeki namaz Kur’an’da yetmişten fazla ayette zikrediliyor. Yüce Allah verilen nimetlere günlük şükür anlamına gelen namaz kılmaya bu kadar çok önem veriyor. Namazı terk etmeyle ilgili ayetlere bir bakalım:

"Onlar suçlulara sorarlar: Sizi Sakar cehennemine sürükleyen nedir? Suçlular şöyle cevap verirler: 'Biz namaz kılanlardan değildik.'"(el-Müddessir, 74/40-43).

"Onlardan sonra öyle bir nesil geldi ki, namazı terkettiler, heva ve heveslerine uydular. Onlar bu taşkınlıklarının cezasını yakında göreceklerdir. Fakat tövbe edip, iman eden ve salih amel işleyen bunun dışındadır." (Meryem, 19/59, 60).

"Vay o namaz kılanların haline ki, onlar kıldıkları namazdan habersizdirler." (el-Mâûn, 107/4-5).

Bu konudaki hadisler:

"Bilerek namazı terkeden kimseden Allah ve Resulunün zimmeti kalkar."(Ahmed b. Hanbel, IV, 238, VI, 461).

"Kim ikindi namazını terkederse ameli boşa gitmiş olur." (Buhârî, Mevâkît,13, 34; Nesâî, Salât,15).

"Kim, önemsemeyerek üç cuma namazını terkederse, Allah Teâlâ onun kalbine mühür vurur." (Nesâî, Cumâ, 2; Tirmizî, Cuma 7; IbnMâce, Ikâme, 93).

Namazı terk etmenin Allah’ı unutmak anlamına geldiği de anlaşılabilir.  Bir ayette yüce Allah, namaz ile Allah’ı hatırlama hakkında şöyle buyuruyor. “Kuşkusuz ben, yalnız ben Allahım. Benden başka tanrı yoktur. O halde bana kulluk et, beni hatırında tutmak için namazı kıl." (Taha, 14)

Bir başka ayet ise Allah’ı unutmakla ilgilidir:

Velâ tekûnû kelleżîne nesû(A)llâhe fe-ensâhum enfusehum(c) ulâike humu’l-fâsikûn(e).

            “Allah’ı unutan ve bu yüzden Allah’ın da kendilerine kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. İşte onlar fasık kimselerin ta kendileridir.”(Haşir Suresi, 19)

Allah’ı unutmak, Allah’ın isimlerini unutmak anlamına da gelebilir. Çünkü Fatiha tefsirinde Bediüzzaman, Allah lafzının Allah’ın bütün isimlerini kapsadığını bildirmektedir.

Kabri düşünmeyip, ifadesi ise, ölümü hatırlatıyor. Genç insanlar, gençlik sarhoşluğu bir gidilecek olan kabri, ölümü unutuyor. Düşünmüyor. Kur’an bize her zaman ölümü hatırlatıyor. Kur’an’da her nefsin ölümü tadacağı(Enbiya,35),Allah’ın insanı yarattığı, sonra da öldüreceği (Nahl, 70), her nerede olursa olsun ölümün insana yetişeceği, sağlam kalelerde bile olsa ölümden kurtuluşun olmadığı(Nisa, 78), insan ne kadar ölümden kaçsa da, ölümün insanı bulacağı(Cuma, 8), bildirilmektedir. İşte bir insanın hasta olması, ona bu kadar kesin ölümü, ve ölümden sonra gideceği kabri hatırlatmaktadır.

popüler cevapdünya atlası