BEDİÜZZAMAN’IN YENİ BİR EĞİTİM MODELİ: MÂNA-YI HARFÎ

Eklenme Tarihi: 25 Şubat 2017 | Güncelleme Tarihi: 04 Mart 2017

Özet

Bütün dünyada insanlık refah ve saadete, barış ve huzura hasrettir. Bunun sebebi eğitim sistemlerinin yanlışlığıdır. Dünyada hâkim eğitim sistemi, pozitivist felsefenin öncülüğünde şekillenmiş olan materyalist eğitimdir. Bu materyalist eğitim sistemi, kâinattaki her şeyin tesadüf ve tabiatın eseri olduğunu, insanın tesadüfen diğer canlılardan meydana geldiğini, insanın bütün hedefi ve gayesinin bu dünyada maddî arzuların tatmin etmekten ibaret bulunduğunu esas alır. Böyle bir eğitim sistemi insanın fıtratına ve yaratılışına terstir. Eğitimde insanın kalp, ruh, his ve düşünce âlemi dikkate alınmadığı sürece, onun bu dünyada saadet ve huzuru bulması mümkün değildir.

Bizdeki eğitim sisteminde de materyalist felsefe hâkimdir. Dolayısıyla millî ve manevî ruhtan uzak kalındığı için, terör ve anarşi yaygınlaşmış, fertler muayyen bir gayede, tek bir ideal ve müşterek bir ruh etrafında birleşememiştir.

Eğitim politikası, imanlı, ilim ve irfan sahibi, ulvi kalpli, yüksek seciyeli, umumun menfaatini kendi menfaatinden üstün tutan, örf, adet ve geleneklerine bağlı, Allah’tan korkan, dünya sahasında marifet sahibi, aile bağları kuvvetli, dinine hâkim, tarih şuuruna sahip nesilleri yetiştirecek tarzda olmalıdır.

Bütün dünyadaki materyalist eğitimi, pozitivist felsefenin elinden kim kurtaracaktır? Papa, ateistlerin savunduğu manada bir evrimi kabul etmekle, Hıristiyan âleminin bu konudaki aczini dile getirmiştir. Bunun metodunu Kur’an adına bu asırda Bediüzzaman ortaya koymuştur. O, Risale-i Nur eserleri ışığında, fen ve teknik ilimlerin yeni bir bakış açısıyla, yani mana-yı harfiyle takdiminin, fen ilimleri ile din ilimlerinin birlikte verilmesinin insanlığın refah ve huzuru için zaruri olduğunu belirtir.

Giriş

Ateizmin Bilime Hâkimiyeti

Orta Çağ’da Hıristiyan dünyası, bütün fen, ilim ve sanattaki gelişme ve düşüncelere, İsevilik hakiki dininden uzaklaşmış ve bozulmuş bir din adına, bilimsel gelişmeye karşı durmuşlardır. 1789 Fransız İhtilaliyle ilim ve fen taraftarları, Hıristiyanlık dini adına yapılan baskılara karşı başkaldırdılar. Bu ihtilal dine karşı bir çıkış olduğu için, bu tarihten sonra bütün bilimsel düşünce ve teknik gelişmeler, dinden tamamen arındırıldı ve ateist bir düşünce üzerine bina edildi.

Pozitivist felsefeyi savunanların iddialarından birisi, dinin bilime karşı olduğu görüşüdür. Onları böyle bir kanaate götüren, Hıristiyan dininin geçmişteki uygulamalarıdır. “Din” deyince onların aklına Hıristiyanlık gelmektedir.

İslâmiyet’in bilime ve bilim adamına bakışı Batı dünyasına takdim edilemedi. Batılı bilim adamları, bazıları hariç, genelde İslâmiyet’ten uzak durmuşlardır. Bunun değişik sebepleri vardır. En büyük sebeplerden birisi, Batı’da İslâmiyet aleyhindeki yoğun menfi propaganda, diğeri de, Hıristiyan dinine taassubane bağlılıklarıdır.

Batılı bilim adamlarının dine karşı oluşlarında kastettikleri din, Hıristiyanlıktır. Son iki asırda, Batı dünyasından aktardığımız bilim ve fen sahasındaki fikir ve düşüncelerde yer alan Hıristiyan dinine karşı duruş, bizde İslâm dinine karşı olma şeklinde tezahür etmiştir.

Bin sekiz yüzlü yılların başında dünya sahnesinde eğitim sisteminde yer alan pozitivist felsefeye dayalı ateist eğitim, 1850’li yıllarda Darwinizm, Freudizm ve Marximle sistemleşmiştir.

İnsanlığın, kader, öldükten sonra diriliş, Allah’ın varlığı ve yaratılış hakkında bir takım felsefî sorularla âlemi alt üst olmuştu. Bu sorularına Hıristiyanlık ve İsevîlik dinleri cevap veremiyordu. Onların Allah’ın varlığı ve sıfatları hakkında yanlış kanaat ve inanışları sebebiyle doğru cevap vermeleri zaten mümkün değildi.

 1850’li yıllardan itibaren Avrupa’ya tahsil için giden gençler, yurda döndüklerinde materyalist eğitimin getirdiği tereddüt ve şüphelerine İslâmiyet’ten cevap istediler. Osmanlı medreseleri, İslamiyet adına muhatap olamadılar. Gazali’den sonra İslam dini, bilim ve felsefenin tıkandığı yerde ona doğru yolu göstermede tarihi bir sorumlulukla karşı karşıya kalmıştı. İslâm adına medreseler bu görevi yapamadılar ve bu Batı felsefesine karşı kapılarını kapattılar.

Meseleye doğru teşhis koyamayanlar, çareyi toptan batılılaşmakta aramışlardır. 18. asırda başlayan Batılılaşma akımı, Tanzimat devrinde aşırı bir Batı hayranlığına dönüşmüştür. Eğitim sahasında mevcut eğitim kurumları olan medreselerin ıslahı ve oradaki ilim adamlarının geliştirilmesi yerine, tamamen kendi hallerine terk edilerek, Batı’dan alınan metotlarla ve orada eğitilen elemanlarla yeni mektepler kurulmuştur.

İhmal edilen ve geri kalan medreseler ve orada yetişenler İslâm ile etiketlendirildiğinden, İslâm geriliğin, Batı ilericiliğin sembolü addedildi. Bu, yavaş yavaş Batı’da yetişen aydınların İslâm’ın köklerinden uzaklaşarak maneviyattan yoksun düşmelerine, şüphe ve tereddüde maruz kalmalarına, medreselerden yetişenlerin de fennî bilgilerden mahrumiyetine yol açmıştır. Kendisini yenileyemeyen medreseler ve tekkeler Cumhuriyetin başında kapatılmıştır.

Cumhuriyette, cemiyetin her sahasını ihata eden Batılılaşma hareketi benimsenmiş, üniversitelerde -ki biri Ankara’da, diğeri İstanbul’da iki üniversite vardı- 1940’lı yıllarda Almanya’dan sınır dışı edilen, Yahudi ilim adamları görevlendirilmiş ve bu eğitim kurumları tamamen onların düşünceleri doğrultusunda şekillenmiş ve arkadan gelenler de yine bunlar tarafından pozitivist felsefe düşüncesiyle eğitilmiş ve yetiştirilmiştir.

Bilimi Ateizmin Nüfuzundan Kim Kurtaracak?

Bütün dünyada insanlığın refah ve saadeti, barış ve huzuru, bilimin ateizmin nüfuzundan kurtarılmasına bağlıdır. Çünkü böyle bir eğitim sistemi insanın fıtratına, yaratılışına terstir.  Bu materyalist eğitim sisteminin gayesi, insanın dünyadaki maddi arzularını tatmin ederek ona sıkıntısız bir hayat yaşatmaktır.

Hâlbuki insan sadece maddi yapıdan ibaret değildir. Onun kalp, ruh, his ve düşünce âlemi dikkate alınmadığı sürece onun bu dünyada saadet ve huzuru bulması mümkün değildir.

Bilimi ateizmin nüfuzundan kim kurtaracak? Papa, ateistlerin savunduğu manada bir evrimi kabul etmekle, Hıristiyan âleminin bu konudaki aczini dile getirmiştir. Bunun çaresi, bu asırda Kur’an adına İslâm âleminden beklenmektedir. Ancak, İslâm âlemi de pozitivist felsefenin etkiyle bilim sahasından genelde bir yaratıcıyı dışlamıştır. İşte bu problemin çözümünü Bediüzzaman’da görmekteyiz. O, bu konuda fen ve teknik bilimlerin, yeni bir bakış açısıyla, yani mâna-yı harfiyle takdimini gerekli görmektedir.

Eğitim Sisteminde Yeni Model Arayışları 

Eğitim meselesi gerek Türkiye’nin ve gerekse İslâm dünyasının yakın geçmişteki gerilemesi ve çöküşüyle doğrudan alakalı olduğu gibi, istikbale matuf terakki inkişafının da başlıca muharrik unsuru olabilecektir[1].

Mevcut eğitim politikası, millî ve manevî ruhtan uzak kaldığı için, terör ve anarşi yaygınlaşmış, fertler muayyen bir gayede, tek bir ideal ve müşterek bir ruh etrafında birleşememiştir. Dünkü ittifak, muhabbet ve uhuvvet, bugün ihtilafa, adavete ve ayrılığa dönüşmüştür.

Mevcut eğitim sistemi, birlik ve beraberliği sağlayacak, ecdadımızın bize miras bıraktığı; istikamet, şecaat, iffet, şefkat, merhamet, uhuvvet, tevazu, kardeşlik, saygı ve sevgi gibi ulvî seciyeleri bihakkın verememiştir.

Bunun en birinci ve esas sebebi, eğitim sisteminin ateizme dayalı pozitivist felsefenin etkisinde ve tamamen maneviyattan sıyrılmış ve hatta manevi değerlere karşı olmasındadır.

 Eğitim Politikası Nasıl Olmalıdır?

Eğitim politikası; imanlı, ilim ve irfan sahibi, ulvi kalpli, yüksek seciyeli, umumun menfaatini kendi menfaatinden üstün tutan, örf, adet ve geleneklerine bağlı, Allah’tan korkan, dünya sahasında marifet sahibi, aile bağları kuvvetli, dinine hâkim, tarih şuuruna sahip nesilleri yetiştirecek tarzda olmalıdır.

Eğitimin asıl vazifesi insanın terbiyesidir. Bu terbiye de akıl ile kalbin, ilim ile inancın birlikte ele alınmasına zaruret vardır. Fertlerin ilim ve irfan ile ahlak ve fazilet ile cihazlanması, kalp ve ruhlarının, akıl ve hissiyatlarının ulvi gayelere yönelmesi, eğitimin temel gayesi olmalıdır. Aklın nuru, kalbin ziyası faziletin de esası ilme bağlıdır. Ancak, maneviyatsız ilim şüphe ve tereddüde yol açar[2].

İslâm Âleminde Mevcut Eğitim Sistemi Nasıldır?

Türkiye’nin ve İslâm dünyasının üç asırdır gerileme tarihine baktığımız zaman problemlerin eğitimden kaynaklandığı görülecektir. Bu toplumda marifet kaybolmuş, cehalet ve taassup hâkim olmuş, birbirine karşı hasmane duygularla, nurani duyguları zayıflamış, doğruluktan uzaklaşan fertler menfaatlerinin zebunu haline gelmiş, birlik ve vahdet kaybolduğu için ümitler zayıflayıp ümitsizlik hâkim olmuştur. Sonuçta İslâm dünyası gerilemiş, huzursuz ve fakir toplumlar seviyene inmiştir.

1992 yılında Sovyetler Birliği’nin yıkılışı ile Marksizm etkisini yitirmiş, İslâm ülkelerinde ideolojiler yerine yeniden dine dönüş hareketleri hızlanmıştır. İslâm ülkelerinde; “Nasıl bir eğitim sistemi?” Suallerine cevap aranmış ve şu hususlar üzerinde durulmuştur:

1- Bütün İslâm dünyasında yapılan eğitim, İslâmî açıdan arzu edilen bir eğitimi verememektedir.

2- İlkokuldan doktoraya kadar bütün eğitim kademelerinde okutulan derslerde İslamî olmayan mefhumlar bulunmaktadır.

3- Yeni mefhumlara göre yeni ders kitaplarının hazırlanması gerekir.

4- Bu ders kitaplarını okutabilecek eğitimciler yetiştirilmelidir[3].

Yeni Bir Eğitim Modeli: Mâna-yı harfî

Bediüzzaman Hazretleri, mâna-yı harfî bir bakış açısının ehemmiyetini nazara vermek için; 40 senelik ömründe, 30 senelik tahsilinde 4 kelime ile 4 kelam öğrendiğini, bu kelimelerden ikisinin mâna-yı harfî ve mâna-yı ismi olduğunu belirtiyor.

Kâinata mâna-yı harfî ile yani Allah adına ve O’nun eserleri olarak bakmak, mâna-yı ismiyle, yani sebepler hesabına bakmamak gerektiğine işaret ediyor.

O, her şeyin iki cihetinden bahsediyor. Birisi halka bakan, diğeri Hakk’a bakan cihet. Halka bakan cihetin, Hakk’a bakan cihete bir tül perde gibi olması gerektiğini, sebepler arkasında, Allah’ın ilim, irade ve kudretinin görünmesi ve bilinmesini lazım geldiğini belirtiyor. Nimete bakıldığın zaman, Mün’im, san’ata bakıldığı zaman Sâni’, sebeplere bakılınca da Müessir-i hakikî zihne ve fikre gelmesi gerektiğini işaret ediyor[4].

Bediüzzaman, teknik ve fen ilimlerine mâna-yı harfî ile bakıldığı zaman, her bir ilmin yaratıcısını nazara vereceğine dikkat çekiyor ve şöyle diyor:

“Kastamonu'da lise talebelerinden bir kısmı yanıma geldiler. "Bize Hâlıkımızı tanıttır; muallimlerimiz Allah'tan bahsetmiyorlar" dediler.

Ben dedim:

Sizin okuduğunuz fenlerden her fen, kendi lisan-ı mahsusuyla mütemadiyen Allah'tan bahsedip Hâlıkı tanıttırıyorlar. Muallimleri değil, onları dinleyiniz. Meselâ, nasıl ki mükemmel bir eczahane ki, her kavanozunda harika ve hassas mizanlarla alınmış hayattar macunlar ve tiryaklar var; şüphesiz gayet maharetli ve kimyager ve hakîm bir eczacıyı gösterir.

Öyle de, küre-i arz eczahanesinde bulunan dört yüz bin çeşit nebatat ve hayvanat kavanozlarındaki zîhayat macunlar ve tiryaklar cihetiyle bu çarşıdaki eczahaneden ne derece ziyade mükemmel ve büyük olması nisbetinde, okuduğunuz fenn-i tıb mikyasıyla, küre-i arz eczahane-i kübrasının eczacısı olan Hakîm-i Zülcelâli, hatta kör gözlere de gösterir, tanıttırır.[5]”

Bediüzzaman, varlıklara mâna-yı harfîyle değil de, şimdi olduğu gibi mâna-yı ismiyle nazar edildiği zaman, her bir atomun bir ilah kadar sıfatlarının kabul edilmesi gerektiğine şöyle işaret eder:

“Her bir zerre, eğer memur-u İlâhî olmazsa ve Onun izni ve tasarrufuyla hareket etmezse ve ilim ve kudretiyle tahavvül etmezse, o vakit her bir zerrenin nihayetsiz bir ilmi, hadsiz bir kudreti, her şeyi görür bir gözü, her şeye bakar bir yüzü, her şeye geçer bir sözü bulunmak lâzım gelir[6].”

Kâinattaki varlıklara Allah’ın eseri olarak bakmak gerekir. Bu manadaki bir bakışla, çevreden elde edilen bütün bilgiler Allah’ı bilmeye ve tanımaya birer vasıta olacaktır.

Buna Allah’ı bilme ilmi, Marifetullah denmektedir. Dünya ve ahiret saadeti ve kemalatının merkezi Marifetullahtadır. O marifette hissesi bulunmayan bir ilim faydasızdır. Risale-i Nurda buna şöyle işaret edilir:

“O’nun marifetiyle elemler lezzetlere inkılâb eder. Evet, O’nun marifeti olmazsa, ulûm evhama tahavvül eder. Hikmetler illet ve belâlara tebeddül eder” [7].

Demek ki, ilim ve fennin hakiki kemali ve netice vermeleri marifetullaha vesile olmalarıyla mümkündür. Aksi halde kıymetli hakikatler hayal ve evhamdan ibaret hale gelmektedirler. Bu husus, yani fenlerin talebelere marifet-i ilahiye’ye vesile olacak şekilde verilmesi,  Bediüzzaman’ın en çok üzerinde durduğu hususlardan birisidir. Ruhu imanla nurlanan bir insan kâinattaki bütün varlıkları Allah’ın eseri olarak görür. Böylece kalbi ve aklı birlikte gelişir. Kâmil insana gidişin yolu da budur.

Bediüzzaman, her bir fennin Cenab-ı Hakk’ın bir ismine dayandığını ve en mükemmel şeklinin o isme ayna olmasıyla mümkün olduğunu belirtir:

“Herbir kemâlin, herbir ilmin, herbir terakkiyâtın, herbir fennin bir hakikat-i âliyesi var ki, o hakikat bir ism-i İlâhîye dayanıyor. Pek çok perdeleri ve mütenevvi tecelliyâtı ve muhtelif daireleri bulunan o isme dayanmakla, o fen, o kemâlât, o san'at kemâlini bulur, hakikat olur. Yoksa, yarım yamalak bir surette, nâkıs bir gölgedir…

Meselâ, tıp bir fendir, hem bir san'attır. Onun da nihayeti ve hakikati, Hakîm-i Mutlakın Şâfî ismine dayanıp, eczahane-i kübrâsı olan rû-yi zeminde Rahîmâne cilvelerini edviyelerde görmekle, tıp kemâlâtını bulur, hakikat olur… Yoksa, ya hurafâta inkılâb eder ve mâlâyâniyât olur veya felsefe-i tabiiye misilli dalâlete yol açar”[8].

Bediüzzaman, mânâ-yı harfî ile bakmanın ölçüsünü, “ne güzeldir” yerine,  “Ne güzel yapılmışlar” olarak nazara erir

“Evet, Kur'ân-ı Hakîm, şu Kur'ân-ı Azîm-i Kâinatın en âli bir müfessiridir ve en beliğ bir tercümanıdır. Evet, o Furkandır ki, şu kâinatın sayfalarında ve zamanların yapraklarında kalem-i kudretle yazılan âyât-ı tekviniyeyi cin ve inse ders verir. Hem her biri birer harf-i mânidar olan mevcudata "mânâ-yı harfî" nazarıyla, yani onlara Sâni hesabına bakar. "Ne kadar güzel yapılmış; ne kadar güzel bir surette Sâniinin cemâline delâlet ediyor" der. Ve bununla kâinatın hakikî güzelliğini gösteriyor.[9]”

Günümüzde bütün dünyadaki eğitim sistemlerinde hâkim olan felsefe, eşyayı mana-yı ismi ile niteliyor. Yani, mevcudatı sebeplere ve tabiata veriyor. Yaratıcıyı devreden çıkarıyor. Her şeyi tesadüfe ve gelişigüzelliğe yüklüyor. Ateizmi esas alan bu felsefe sisteminde, insan da dâhil bütün canlıların tesadüfen ve silsile halinde birbirinden meydana geldiği iddia ediliyor. Böyle hakikatten uzaklaşmış ve ateizmi kendine prensip edinmiş felsefe, Risale-i Nurda, bir safsata olarak nitelendirilir:

“Amma, ilm-i hikmet dedikleri felsefe ise, huruf-u mevcudatın tezyinatında ve münasebatında dalmış ve sersemleşmiş, hakikatin yolunu şaşırmış. Şu kitab-ı kebirin hurufatına "mânâ-yı harfî" ile, yani Allah hesabına bakmak lâzım gelirken, öyle etmeyip "mânâ-yı ismî" ile, yani mevcudata mevcudat hesabına bakar, öyle bahseder. "Ne güzel yapılmış"a bedel "Ne güzeldir" der, çirkinleştirir. Bununla kâinatı tahkir edip kendisine müştekî eder. Evet, dinsiz felsefe hakikatsiz bir safsatadır ve kâinata bir tahkirdir.”[10]

Günümüzde, pozitivist felsefeye dayalı böyle materyalist düşüncenin bilimsel olduğu ileri sürülüyor. Bunun alternatifi olan bir yaratıcının varlığına dayanan görüşe de metafizik düşünce tarzı mülahazasıyla karşı çıkılıyor.

Bediüzzaman, Batı’dan getirilen san’at ve fennin İslâmiyet’in malı olduğunu, onları  tevhid inancının içinde yoğurarak, yani mâna-yı harfîyle onlara nazar ederek verilmesi gerektiğine şöyle işaret eder:

“Avrupa ve Amerika'dan getirilen ve hakikatte yine İslâm’ın malı olan fen ve san'atı, nur-u tevhid içinde yoğurarak, Kur'ân'ın bahsettiği tefekkür ve mânâ-yı harfî nazarıyla, yani onun san'atkârı ve ustası namıyla onlara bakmalı ve "Saadet-i ebediye ve sermediyeyi gösteren hakaik-i imaniye ve Kur'âniye mecmuası olan Nurlara doğru ileri, arş!" demeli ve dedirmeliyiz.”[11]

Risale-i Nurlar, fen ve din ilimlerinin birlikte verilmesinin ehemmiyetine dikkat çekilir:

“Vicdanın ziyası ulûm-i dinîyedir. Aklın nuru fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecelli eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakit; birincisinden taassup, ikincisinden hile, şüphe tevellüt eder”[12].

Cemiyet hayatı bu maddi ve manevi dengenin iyi kurulmasına bağlıdır. Toplumların terakkisi, kalp ile akıl, fazilet ile ilmin beraber yürütülmesiyle mümkündür. Hakikat, ne yalnız vicdanın fazileti ve ne de yalnız aklın nurundan ibarettir. Bu ikisi arasındaki ahenk ve birlikten hakikat tecelli eder.

Bediüzzaman sadece fen ve tekniği öğretmenin yeterli olamayacağına, esas hastalığın dindeki za’fiyetten kaynaklandığına şöyle dikkat çeker:

“Milletin kalb hastalığı za’fı diyanettir. Bunu takviye ile sıhhat bulabilir”[13]

Risale-i Nurlarda hakiki terakkinin, ancak insandaki bütün duygu ve hislerin dikkate alınması ve ebedî hayata yüzlerinin çevrilmesiyle mümkün olacağına dikkat çekilir:

“Evet, hakiki terakki ise, insana verilen kalb, sır, ruh, akıl, hatta hayal ve sair kuvvelerin hayat-ı ebediyeye yüzlerini çevirerek, her biri kendine layık hususi bir vazife-i ubudiyet ile meşgul olmaktır”[14]

Bilime Mana-yı harfi Bakış Açısını Kazandırmak İçin Metot Ne Olmalıdır?

Gerek yurt içinde ve gerekse yurt dışında eğitime mana-yı harfi bakış açısını kazandırmak için;

1-Din dersleri, kâinat kitabını okumayı, yani kâinata Allah adına bakmayı öğretecek şekilde hazırlanmalıdır. Böylece vahdaniyet, haşir ve yaratılış gibi meseleleri, okudukları veya okuyacakları fen kitaplarından anlayabilmenin metodu verilmiş olacaktır. 

2-Risale-i Nurların, her seviyedeki eğitim kurumunun ders müfredat programına uygun şekilde hazırlanmasına ihtiyaç vardır.

3-Ateizme dayalı materyalist felsefenin insanın ve diğer varlıkların yaratılışıyla ilgili günümüzde bilim adına takdim ettiği, tesadüf ve tabiata dayalı evrim görüşünün ele alınarak, bunun vahdaniyete dayalı şekilde takdim edilmesi gerekir.

4-Bütün fen ve teknik kitapların mana-yı harfiyle işlenmesi ve bu tip kaynakların hazırlanması önemlidir.

 Bunların imkân ve şartlara göre bir plân dâhilinde ele alınmalı ve uygulanmalıdır.

Sonuç

İnsanlık yaklaşık 200 yıldır pozitivist felsefeye bağlı ateizme dayalı materyalist bir eğitime tâbi tutulmuştur. Bunun sonucunda uyuşturucu kullanımının yaygınlaşması, cinsel tecavüzler ile intiharların artışı ve sefahat toplumların geleceğini tehdit etmeye başlamıştır. Her türlü maddi imkâna sahip olanlarda dâhil, toplumlar manevî bir bunalım içerisine girmiştir.

İnsanlığı bu tehlikeli gidişten kurtaracak, onlara hem dünyevî ve hem de uhrevî saadeti sağlayacak, maddî ve manevî yapısına uygun bir eğitimin verilmesiyle mümkün olabilecektir.

Bunu da, fen ve bilimin hâkim olduğu günümüzde, bütün hükümlerini akla tespit ettiren Kur’an’ın bu asırdaki tefsirleri olan Risale-i Nurların takdimi ve ilimlerin mâna-yı harfiyle ele alınmasıyla sağlanacaktır.


[1] Mehmet Kırkıncı. Nasıl Maarif? Nasıl Bir Eğitim?’in önsözünde Sabahattin Zaim. Ekev Yayını, Erzurum, 2001.

[2] Kırkıncı, M. Nasıl Maarif? Nasıl Bir Eğitim? Ekev Yayını, Erzurum, 2001.

[3] Mehmet Kırkıncı. Nasıl Maarif? Nasıl Bir Eğitim?’in önsözünde Sabahattin Zaim. Ekev Yayını, Erzurum, 2001.

[4] Nursi, B.S. Mesnevî-î Nuriye. Envar Neşriyat. İstanbul, 1993, s. 51.

[5] Nursi, B. S. Şualar. Envar Neşriyat. İstanbul, 1996, s.205.

[6] Nursi, B. S. Sözler. Envar Neşriyat, İstanbul, 1996, s.549.

[7] Nursi, B.S. Sözler. Mesnevî-i Nuriye. Envar Neşriyat, 1993,s.110.

[8] Nursi, B.S. Sözler. Envar Neşriyat. İstanbul, 1996, s.262-263.

[9] Nursi, B.S. Sözler. Envar Neşriyat. İstanbul, 1996, s.131.

[10] Nursi, B.S. Sözler. Envar Neşriyat. İstanbul, 1996, s.132.

[11] Nursi, B.S. Tarihçe-i Hayat. Envar Neşriyat, İstanbul, s1994, 157-158.

[12] Nursi, B. S. Münâzarât, s.86.

[13] Nursi, B.S. Divan-ı Harb-i Örfi. Envar Neşriyat, İstanbul, 1990, s. 56.

[14] Nursi, B.S. Sözler. Envar Neşriyat. İstanbul, 1996, s.322.

Medrsetüzzehra Sempozyumu, Van 12-14 Ekim 2012, Risale Akademi, Bilimsel Etkinlikler Serisi: 8, s. 633-643, Ankara. 
popüler cevapdünya atlası