BEDİÜZZAMAN’IN YAŞAM FELSEFESİ ve EĞİTİM MODELİ

Eklenme Tarihi: 19 Şubat 2017 | Güncelleme Tarihi: 04 Mart 2017

a-)Zamanının Ötesine Seslenmesi ve Kendini Yenilemesi

Bediüzzaman hazretleri, yaşadığı her anı samimiyet ve gayret içerisinde değerlendirerek eserleri ve yaşam felsefesiyle yaşadığı zamanın ötesine seslenmeyi başarmıştır.  O, yaşadığı an itibariyle ibnü’l-vakt yaşayıp eserleriyle kendini yenileyerek zamanının ötesine yaşam felsefesini iletmiştir. “Vakit, dediğimiz yaşadığımız an, iki zaman dilimi arasındaki zamandır. Vakt, geçmiş zamanla gelecek zaman arasındaki zamandır. İbnü’l-vakt olmak ise, zamanın oğlu veya uşağı olmaktır.”[1] Böyle ruhî yapıya sahip bir insan, hem geçmiş, hem de gelecekle alakadar olacaktır. Nitekim Bediüzzaman bunu şu şekilde ifade eder:

“Geçmiş zamanın elemleri ve gelecek zamanın korkuları her bir lezzetin dahi elem-i zevali (lezzetin gitmesiyle bıraktığı elem) onun zevklerini bozuyor.”4

İbnü’l-vakt olmak; geçmiş için hayıflanmaktan gelecek için endişeye düşmekten uzaklaşmak, nefes aldığımız anda Allah rızası için en güzel işle meşgul olmak ve içinde bulunduğumuz anı değerlendirmektedir. “İbnü’l-vakt olanlar, Ebü’l-vakt olmaya hak kazanırlar. Bir kişi, zamanın oğlu olmayı başarırsa, zamanın babası olmaya hak kazanır. Bir insan geçmiş için dertlenmekten gelecek için endişeye düşmekten uzak kalarak anı değerlendirirse, yaşadığı zaman dilimini yaptığı hayırlarla aşar. Bu manada Bediüzzaman, ölümünden sonra da yaşam felsefesi ve eserleriyle yaşamaya devam ederek gerçek ölümsüzlüğü tatmıştır. Aslında mutluluk ve başarının özü budur. Aynı zamanda Bediüzzaman, zamanının ötesine geçerek zamanından sonraki insanlar tarafından da hayırla anılır. Bu manada sufiler, ‘Zaman kılıçtır, sen onu kesmezsen, o seni keser. Nice ölüler vardır yaşamaktadırlar, nice yaşayanlar vardır ki, ölüdürler. Ölen ve öldükten sonra rahata kavuşan bir kimse ölü sayılmaz, sadece sağ iken ölenler, ölü sayılır.’ derler.”[2] Yaşam felsefesi ve eserleriyle hala yaşayan âlimlerin öncülerinden olan Bediüzzaman, insanlık tarafından çağlar boyunca kullukta ve eğitimde bütünlüğü hedefleyen vizyonuyla anılmaya ve anlaşılmaya devam edecektir.

b-) Kulluğu, İnsanlığın Hürriyet Alanı Haline Getirmesi

Sufilere göre hürriyet, “Dünyevî menfaat ve uhrevî karşılık da dâhil olmak üzere kulun bütün yaratılmışlar karşısında boyun eğmemesi ve hiçbir şeyin esareti altında bulunmaması demektir. Hürriyet, kişinin ne dünyada hemen verilecek bir mala ve ulaşılacak olan bir arzuya, ne de uzun vadede ahiretteki bir emele, isteğe, amaca, ihtiyaca ve hazza kul olmaması keyfiyetidir.”[3] Bu bağlamda hürriyet, Allah’ın rızası ve sevgisi dışındaki her durum; düşünce, his ve duruştan kulun özgürlüğe kavuşmasıdır. Allah dışındaki bir hazza veya arzuya köle olan bir kul, o hazzın ve arzunun esiri olmuş; fakat Allah’a kul olma vasfını manevî manada kaybetmiştir. Hürriyet vasfını bütün bu ifade edilen vasıflarıyla yaşayan Bediüzzaman, Allah’a kul olmayı başararak O’nun sevgisi ve rızası dışındaki bütün haz ve arzularının, nefsin kötülüğü emreden etkilerinin esiri olmaktan özgürleşmiştir. Bediüzzaman kulluğun insana sağladığı hürriyeti, hakiki hürriyet sayarak yaşam felsefesini kulluk; eğitim felsefesini dinî ve fennî ilimlerin bütünlüğü olarak ele almıştır.

c-) Kulluğu, Muhabbetle Bütünleştirme Düşüncesi

Kulluk ve hürriyeti bir manada muhabbet şartına bağlayan Bediüzzaman, muhabbetin kalp için çok önemli olduğu teması üzerinde durur. Bu bağlamda O’na göre, Kalp için muhabbet, yenilir ve içilir bir gıda gibidir. Bir gönülde sevgi bulunmazsa, o kalp haraptır. Zorla onu celp veya defetmenin yolu yoktur. Aynı mutasavvıfların da ifade ettiği üzere, “Kalp üzerinden geçen lâtifelerden ve sevgi hislerinden nefis haberdar olmaz. Sevgi, fıtrî ve doğal bir histir. Bazen insan sever de, sevgisinden nefsinin haberi olmaz.”[4] Bu durumda Bediüzzaman’a göre insan, kendi ruhundaki muhabbet hissini fark etmese de ya da var olan muhabbet hissini reddetse de, muhabbet duygusu fıtrîdir, doğaldır, vazgeçilemezdir ve reddedilemezdir. Bu nedenle Bediüzzaman’ın yaşam felsefesini kullukla muhabbetin bütünleşmesi olarak ifade edebiliriz. Aynı zamanda Bediüzzaman’ın eğitim modeli de, kullukla muhabbetin toplumda yaygınlaşması ve yaşanmasını hedefleyen bir eğitim modelidir.

d-) Eğitimde, Dinî İlimler ile Fen İlimleri Arasında Bütünlük Sağlaması

Bediüzzaman, geçmişin medresesini günümüz anlayışına göre ıslâh edip bunu fen ilimleriyle barıştırmış ve ikisini bir arada başarıyla sunarak, değişik eğitim sistemleriyle bunalmış insanlığa yeni bir eğitim modeli sunmuştur. Toplumların bütün gayret ve faaliyeti, maksat ve gayesi, ferdin ve dolayısıyla bütün bir cemiyetin refah ve huzurunu temindir. Bunun sağlanması da, hem ferdin arzu ve isteklerinin iyi bilinmesine ve hem de fertleri birbirlerine bağlayan rabıtaların tesbitine ve tesisine tabidir. Bunları sağlayacak olan da eğitimdir. Şahsı, hem maddi ve hem de mânevi yönüyle ele alamayan eğitim nakıstır, eksiktir, onun biyolojik yapısına uygun değildir, aile ve toplum saadet ve muhabbetini, şefkat ve merhametini teminden uzaktır.

Bediüzzaman’a göre bir memleketin huzur içinde kalkınması için gençlere hem fen ilimleri ve hem de din ilimleri birlikte verilmelidir. O, bunu şöyle ifade eder:

“Vicdanın ziyası, ulum-u diniyedir,  (dini ilimlerdir) aklın nuru, fünun-u medeniyedir (fen ilimleri). İkisinin imtizaciyle (birleşmesiyle) hakikat tecelli eder. O, iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder (kanatlanır). İftirak ettikleri (ayrıldıkları) vakit, birincisinde taassup, ikincisinde hile ve şüphe tevellüd eder (doğar).”[5]

Fen, teknik ve felsefe ilimlerinin okutulduğu üniversitelerimizde, gençlerin mânevî yönlerini şimdiye kadar ihmal edersek onların sadece şahsi menfaatini her şeyin üstünde tutan, kısa yoldan köşeyi dönme hesapları yapan aydınlar haline geldiğini görebiliriz. Bu nedenle din ile fen ilimlerinin bütünlüğü, tasavvuftaki ruh ile mananın bütünlüğüne benzer. Bu manada geçlerin hayat içerisinde beden-mana bütünlüğünü yaşaması için fen ile din bilimlerinin bütünlüğüne ihtiyaç bulunmaktadır.

Risale-i Nur ise, Kur’ân’dan ilhamen, insanın eşref-i mahlûkat olarak (mahlûkatın en üstünü) ve kasdî bir irade ile en mükemmel şekilde yaratıldığını, maddî ve manevî pek çok duyguyla bütünleştiğine dikkat çeker. Ona çok geniş ve umumi bir istidat ve kabiliyet verildiğini, onda nihayetsiz arzuların bulunduğunu hesaba katar. Hepsinden önemlisi, kâinatın sahibi bulunan Allah’a muhatap olma keyfiyetini göz önünde bulundurur. Maddî ve manevî cihetiyle onu bir bütün olarak değerlendirir ve şöyle bir yaklaşımda bulunur:

“İnsan zaiftir, belaları çok... Fakirdir, ihtiyacı pek ziyade... Acizdir, hayat yükü pek ağır... Eğer, Kadir-i Zülcelal’e (Cenab-ı Hakka) dayanıp tevekkül etmezse ve itimat edip teslim olmazsa, vicdanı dâim azap içinde kalır. Semeresiz meşakkatler (sıkıntı ve zahmetler), elemler, teessüfler onu boğar. Ya sarhoş veya canavar eder.”[6]

Bediüzzaman hazretlerinin 20 yy. hizmet metodundan Sosyal psikolojinin, Tıbbın vb bilim dallarından edindiğimiz verileri bir araya getirerek bir sonuca vardığını anlamak durumundayız. Bütün bu ifade edilenlerin yanı sıra Bediüzzaman, asr-ı saadet temelli yeni bir zihniyeti canlandırıyor. Bu sadece batı felsefesi ile kirlenmiş sosyalleşmeler ve bilim dalları için değil, aynı zaman da İslam düşüncesi içinde de yeni bir yorum olacaktır.

e-) Eğitimde Bireyselleşmiş ve Narsist İnsan Tabiatının Zafiyetlerini Ortadan Kaldırması

Bediüzzaman hazretleri, hedeflediği eğitim felsefesiyle kendine aşık ve kendi menfaatleri için yaşayan insan modeli yerine insanlığın selameti için kendi isteklerini feda eden bir insan modelini öngörmektedir. Kendi isteklerini toplumun iki cihan saadeti için feda eden Bediüzzaman, bu konuda şöyle demiştir:

“Ben cemiyetin iman selâmeti yolunda, âhiretimi de feda ettim. Gözümde ne cennet sevdası var, ne de cehennem korkusu var. Cemiyetin, yirmi beş milyon Türk cemiyetinin imanı namına bir Said değil, bin Said feda olsun. Kur’ân’ımız yeryüzünde cemaatsiz kalırsa cenneti de istemem, orası da bana zindan olur. Milletimizin imanını selamette görürsem, cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım. Çünkü vücudum yanarken gönlüm gül-gülistan olur.”[7]

Bediüzzaman, hangi yaş ve tahsil seviyesinde olursa olsun, bütün insanların diz dize oturup bir arada ve beraberce istifade edebileceği eserler te’lif etmiştir. Bu eserleri tahsil için ne mekân, ne zaman ve ne de maddi imkâna gerek yoktur. Her zaman ve mekânda bunlardan faydalanmak mümkündür. Bu noktada Bediüzzaman eski medreselerin uzun yıllar boyunca verdiği eğitimi, Nur medreselerinin kısa sürede temin edebileceğini belirtir.

Risale-i Nurları okuyan şahısları dinlediğiniz zaman, her birisinin kendi kabiliyeti ve kapasitesi nispetinde faydalandığını, imanlarının inkişaf ettiğini, fertlere ve cemiyete karşı şefkat ve muhabbet hislerinin geliştiğini, memleket ve millete olan bağlılığının arttığını, fedakârlık duygularının ön plâna geçtiğini görürüz. İşte bunun sırrı, Risale-i Nur’un eğitim metodunda gizlidir. Çünkü bu eserler insanın sadece aklına hitap etmekle kalmaz, diğer duygularını da göz önüne alır. Bediüzzaman bununla alakalı olarak şu değerlendirmeyi yapar:

“Risale-i Nurun gıda ve taam hükmündeki hakikatlerinden hem akıl, hem kalp, hem ruh, hem nefis, hem his hisselerini alabilir.”[8]

f-) Toplum İçin Din Eğitimini Vazgeçilemez Görmesi

Bediüzzaman, gençlerin dinî eğitimlerinin ihmal edilmesinin, istikbalde telafisi imkânsız zararlar vereceğini, memleket ve milletin başına bölücülerin musallat olacağını, o zamanın yetkililerine defalarca söylemiş ve bunu bir mahkemede şu şekilde dile getirmiştir:

 “Bin seneden beri bu fedakâr millet, bütün ruh u canıyla Kur’ân’ın hizmetinde emsâlsiz kahramanlık gösterdikleri halde, elli sene sonra o parlak mazisini dehşetli lekedâr, belki mahvedecek bir kısım nesl-i âtinin eline elbette Risale-i Nur gibi bir hakikatı verip o dehşetli sukuttan kurtarmak en büyük bir vazife-i milliye ve vataniye bildiğimizden, bu zamanın insanlarını değil, o zamanın insanlarını düşünüyoruz. Çünkü bir Müslüman başkasına benzemez. Dini terk edip İslâmiyet seciyesinden çıkan bir müslim, dalalet-i mutlakaya düşer, anarşist olur, daha idare edilmez. Madem hakikat budur, adliyenin, değil beni ve onları itham etmek, belki, Risale-i Nuru ve şakirtlerini himaye etmek en birinci vazifeleridir. Çünkü onlar, bu millet ve vatanın en büyük bir hukukunu muhafaza ettiklerinden, onların karşısında, bu millet ve vatanın hakiki düşmanları Risale-i Nura hücum edip, adliyeyi şaşırtıp, dehşetli bir haksızlığa ve adaletsizliğe sevk ediyorlar.”[9]

Bediüzzaman, vatan ve milletin muhafazası, hukukumuzun müdafaası, insanların dünya ve âhiret saadet ve mutluluğu için bilhassa gençlerin imanına sahip çıkılmasını istemiştir. Bir Müslümanın, İslam dininden çıkarsa, hem kendine, hem ailesine ve hem de topluma zararlı bir uzuv haline geleceğine, bu insanların ancak bölücü olacağına işaret etmiştir.

g-) Medresetüz-Zehra’nın Felsefesi ve Eğitimdeki Amaçları

Bediüzzaman, İslâm âlemindeki gerilik, fakirlik ve ihtilaf gibi en mühim hastalıkların temelinde cehaleti görür. İstikbalde hâkimiyetin kılıçta değil, fende olacağını belirtir. Bilhassa Şark vilayetlerindeki maddî ve manevî geriliğin giderilmesini, bu beldelerde eğitimle ilim ve irfanın yükseltilmesinde görür. Bunun için “Medrese” ismini taşıyan bir Doğu Üniversitesini teklif eder. Bu üniversitenin hedefini, teşkilatını, müfredatını, mahiyeti ve gelir kaynakları gibi temel esaslarını belirtir. Hedef ve mahiyeti ile alakalı olarak şöyle der:

“Camiü’l-Ezher Afrika’da bir medrese-i umumiye olduğu gibi, Asya Afrika’dan ne kadar büyük ise, daha büyük bir daru’l-fünun, bir İslâm üniversitesi Asya’da lâzımdır. Ta ki, İslâm kavimlerini, meselâ, Arabistan, Hindistan, İran, Kafkas, Türkistan, Kürdistan’daki milletleri menfi ırkçılık ifsat etmesin. Hakiki, müsbet ve kudsi ve umumi milliyet-i hakikiye olan İslâmiyet milliyeti ile ‘İnneme’l-mü’minûne ihvetün’ Kur’ân’ın bir kanun-i esasisinin tam inkişafına mazhar olsun.”[10]

O, sözü edilen Medresetü’z-Zehra’nın şu şartlar üzerine bina edilmesini ister:

1. “Medrese” ismini taşımalıdır.

2. Eski medrese ilimleri ile yeni ilimler beraber okutulmalıdır. Tedrisat dili, Arapça, Türkçe, Kürtçe olmalı; ancak, Arapça vacip, Türkçe lâzım, Kürtçe caiz olmalıdır.

3. Zülcenaheyn (dinî ve dünyevî ilimleri bilen) ve hem Kürtlerin ve hem de Türklerin güvenecekleri (yani unsuriyetçi olmayacak) ekrad ulemasını veya istınas etmek (ünsiyet sağlamak) için lisan-ı mahalliye âşina olanları müderris olarak intihab etmelidir.

4. Ekradın istidatları ile istişare etmeli. Onların sabavet ve besatetlerini nazara almalıdır.

5. Müşterek derslerle birlikte ihtisas şubeleri teşkil etmelidir.

6. Mezunlara istihdam sahası bulmalı. Buradan mezun olanlar, diğer devlet üniversitesinden mezun olanlarla eşit haklara sahip olmalıdır.

7. Muallim yetiştiren mektepleri, geçici bir müddet bu medresede merkezleştirmeli, tâ ki intizam ve tefeyyüz ondan buna, fazilet ve diyanet bundan ona geçsin.

8. Bu coğrafyada, münferid tedrisat sistemini tadil edip umumileştirmelidir.”[11]

Bediüzzaman, Medresetü’z-Zehra vasıtasıyla medrese, mektep ve tekke mensupları arasındaki fikir ayrılıkları ve meşrep farklılıklarının kalkacağı, bütün İslâm âleminde, hassaten Yakın Şark’ta uhuvvet ve vahdetin te’sis edileceği kanaatindedir.

Bediüzzaman, bu medresenin fiilen gerçekleşmesi için Sultan Reşad, Mustafa Kemal ve son olarak da Celal Bayar ve Adnan Menderes’e müracaatlarda bulunmuştur. O, son müraacatında şöyle der:

“Vilayet-i Şarkiyenin merkezinde hem Hindistan, hem Arabistan, hem İran, hem Kafkas ve Hem Türkistan’ın ortasında Medresetü’z-Zehra manasında, Camiü’l-Ezher üslubunda bir darü’l-fünun, hem mektep, hem de medrese olacak bir üniversite için tam 55 senedir, Risale-i Nur’un hakikatına çalıştığım gibi, ona da çalışmışım...”[12]

“Risale-i Nurlar, geçmişin medresesini, günümüz anlayışına göre ıslâh edip, bunu fen ilimleriyle barıştırmış ve ikisini bir arada başarıyla sunarak, değişik eğitim sistemleriyle bunalmış ve kendisine bir çıkış yolu arayan beşeriyete yeni bir eğitim modeli sunmuştur. Bu eğitim modeli, doğrudan Asr-ı Saadetteki Dârü’l-Erkam modelini, Ashab-ı Suffa tarzını yansıtmaktadır. Risale-i Nur eğitim metodu, özellikle gençlerin Kur’ân terbiyesi ile yetiştirilmesine büyük bir ehemmiyet verir. Bediüzzaman, eğitiminde, ferdi Allah’a muhatap etmeyi, ona dünya ve âhiret saadetinin yollarını, Müslümanlar arasında vahdet, uhuvvet, tesanüt ve muhabbetin te’sis ve teminini esas almıştır.”[13]

“Bediüzzaman, doğu insanının nafi bir uzuv olması ve bilimsel düzeyinin yükselmesi için, bir yandan Fıkıh, Kelâm, Tefsir, Hadis gibi din ilimlerinin okutulacağı; diğer yandan, Matematik, Fizik, Kimya, Astronomi gibi müspet bilimlerin okutulacağı ve bu iki cenahın birbiriyle barışık olacağı bir “Şark Üniversitesi” anlamında ve “Medresetü’z-Zehra” ismiyle müsemma bir eğitim kurumunun kurulması gerektiğini her fırsatta dile getirmiş ve hatta Meclisten gerekli desteği bile almıştı. Hatta 200 milletvekilinden içlerinde Mustafa Kemal Paşa'nın da bulunduğu, 163'ünün oyu ile Doğu'da bir üniversite kurulmasını kabul ettirmişti. Üstadın bu çabaları ta Abdulhamit Han devrinden Cumhuriyet Türkiyesi’nin birçok devrelerine kadar sürmüştür. Defalarca büyük gayretler sarf ederek şarkta, din ilimleriyle müspet ilimlerin birlikte okutulacağı bir üniversite kurma faaliyetlerini devam ettirmiştir. Ne var ki, Kader-i İlâhi’nin bir hikmetine binaen bu düşüncesi kuvveden fiile bir türlü tahakkuk etmemişti. Ancak Tarihçe-i Hayat isimli eserinde Üstad Hazretleri bu düşüncesini manevi olarak Isparta-Barla’da Risale-i Nur eserleriyle gerçekleştirdiğini ifade etmiş, günün birinde Nur talebelerinin bu düşüncesini kuvveden fiile geçireceğini beyan etmiştir.”[14]

Gerçekten Risale-i Nur Külliyatı bugün dünya çapında okunan, eğitimi yapılan ve hatta yüksek lisans ya da doktora tezleri yapılan “Medresetü’z-zehra Açık Öğretim Üniversitesi” haline gelmiştir. Bu Külliyat, dünyanın birçok diline çevrilmiş ve milyonlarca baskı yaparak küresel rekor kırmıştır.

h-) Medresetüz-Zehra’nın Eğitime Yönelik Amaçları

“Bir Model Olarak Medresetü’z-zehra Projesi” ismiyle güzel bir araştırma yapan Ümit Alparslan (1999), üstadın bu projeyle gerçekleştirmek istediği hedefleri aşağıdaki şekilde sıralamıştır:

“İslamiyete ve İnsaniyete hizmet
Maarifi "Doğuya" medrese kapısıyla sokmak
Meşrutiyet ve hürriyetin mehasinini göstermek
Kürt ve Türk ulemasının istikbalini sağlamak
İslamiyeti, onu paslandıran hikayat ve İsrailiyat ve taassubat-ı barideden kurtarmak.
Maarif-i cedideyi medarise sokmak için bir tarik ve ehl-i medresenin nefret etmeyeceği saf bir menba-ı fünun açmak

Ehl-i medrese, ehl-i mekteb, ehl-i tekkenin musalahalarıdır. En azından maksatta ittihatı sağlamak.
Doğu'da adet-i müstemirre olan talim-i infiradiyi halka ve daireye tebdil etmek.

“Arabistan, Hindistan, İran, Kafkasya, Türkistan, Doğu'daki milletleri menfi ırkçılık ifsat etmesin. Hakiki, müsbet ve kudsi ve umumi milliyet-i hakikiye olan İslamiyet milliyeti ile "inneme'l-müminune ihvatun" Kur'an'ın bir kanun-u esasisinin tam inkişafına mazhar olsun." diyerek, böylece ırkçılıktan kaynaklanan terör belâsı engellenmiş olacaktır.

Felsefe fünunu ile ulum-ı diniye birbiriyle barışsın ve Avrupa medeniyeti İslamiyet hakaikiyle tam müsalaha etsin.
Anadolu'daki ehl-i mektep ve ehl-i medrese birbiriyle yardımcı olarak ittifak etsin.”[15]

[1] Abdülkerim Kuşeyrî, Risâletü’l-Kuşeyrî, Daru’l-Hayr, Beyrut, 2003,  s. 130.

[2]  Bkz. Kuşeyrî, a.g.e., s. 130-131.

[3] Kuşeyrî, a.g.e., s. 353.

[4]Hucvirî, Ali b. Osman, Keşfü’l-Mahcûb, (thk. Mahmûd Âbidî), İntişârât-ı Sâdâ ve Sîmâ, Tahran, 1384, hş. 2006,  s. 448.

[5] Bediüzzaman Said Nursî, Münazarat, Sözler Yayınevi, İstanbul, 1977,  s. 72.

[6] Bediüzzaman Said Nursî,  Sözler, Sözler Yayınevi,  İstanbul, 1959,  s. 29.

[7] Bediüzzaman Said Nursî, Tarihçe-i Hayat, Sinan Matbaası, İstanbul, 1960, s. 524.

[8] Bediüzzaman, a.g.e.,  s.64.

[9] Bediüzzaman, a.g.e., s. 386.

[10] Bediüzzaman Said Nursî, Emirdağ Lahikası, Sinan Matbaası, İstanbul, 1959, II, s. 195.

[12] Bediüzzaman, Emirdağ Lâhikası, II, s. 196.

[13] Alparslan, Ümit, “Bir Model Olarak Medresetü’z-Zehra Projesi” Köprü Dergisi, 1999,  Sayı: 68,  s. 32-33.

[14] Alparslan, a.g.m., s. 35

[15] Alparslan, a.g.m., s. 38

Medrsetüzzehra Sempozyumu, Van 12-14 Ekim 2012, Merak Yayınları, Risale Akademi, Bilimsel Etkinlikler Serisi: 8, s. 83-92, Ankara. 
popüler cevapdünya atlası