Bediüzzaman'ın Vehhabilerle İlgili Düşünceleri ve Vehhabiliğin Mevleviliğe Karşı Oluş Nedenleri

Eklenme Tarihi: 16 Ekim 2017 | Güncelleme Tarihi: 24 Ekim 2017

Prof. Dr. Sayın DALKIRAN*

Hz. Peygamber (s.a.v.)’in ahiret yurduna göç etmesinden sonra bir takım ihtilaflar zuhur etmiştir. Bu ihtilaflar ilk iki halife dönemlerinde yok denebilecek seviyede az iken, Hz. Osman’ın hilafetinin son altı yıllık döneminde artmaya başlamış, Hz. Ali döneminde iyice fazlalaşmıştır. Bunun ardında yatan pek çok neden bulunmaktadır. Hz. Ali’nin zamanında zuhur eden ve ileride işi iyice olumsuz olarak ileri götüren Haricilik cereyanı ve düşüncesi, aradan uzun zaman geçtikten sonra farklı isimler altında tekrar canlandığı söylenilebilir. Kaldı ki, pek çok İslam mezhebi bir müddet yaşayıp kaybolduktan sonra, ileride ya farklı isimler altında ya da en kötü ihtimalle şahıslar bazında fikirlerini bir şekilde devam ettirmiştir. Haricilik düşüncesi de böyledir ve Vehhabilik genel görünüm olarak Hariciliğin bir yansıması olarak değerlendirilmektedir.

İki asır kadar önce Arap Yarımadası’nda Necd dolayların­da Muhammed b. Abdilvehhâb (1115-1206) tarafından kurulan Vehhâbîlik, bugün Suûdi Arabistan’ın resmî mezhebi durumundadır. Mısır, Hindistan, Afrika ve diğer bazı İslâm ülkelerinde taraftarları vardır.

Pek çok İslam mezhebinde olduğu gibi, “Vehhâbî” ismi de kurucusunun hayatında muhalifleri tarafından ve­rilmiştir. Bugün bu isimle anılmaktadırlar. Vehhâbîliğe, Türk tarihinde “Hâricîlik” hareketi olarak bakılmış ve o şekilde isimlendirilmiştir1. Zira davranışlarındaki sertlik, gösterdikleri taassub ve kendî inanışlarında olmayanları küfürle suçlamak bakımlarından Vehhâbîlik ile Hâricilik arasında benzerlik bulmak, tabiî karşılanmaktadır.

Bununla birlikte Vehhâbîler, kendilerine “Muvahhidûn” derler ve kendilerini İbn Teymiye’nin açıkladığı şekilde Ahmed b. Hanbel’in mez­hebini devam ettiren Sünnîler olarak görürler. Nitekim onlar, “Biz, îtikâdda Selef, amelde de Hanbelî mezhebindeniz. Esasen Ahmed b. Hanbel, îtikâd hususunda Selef mezhebinin nascı (eseriyye) kolunu temsil eder. Onun ameldeki yolu da budur. Binaenaleyh biz, amelde ve îtikâdda Hanbeliyiz; Vehhâbî diye bir şey yoktur. Muhammed b. Abdilvehhâb, ilmen ve fiilen bu mezhebi yenileyen bir Şeyhülislâm olmaktan başka bir şey değildir” derler. Ancak bunların amelde ve îtikâdda yeni birtakım esaslar kabul ettiklerini, taassuptan kan dökecek derecede ifrata vardıkla­rını, fikir ve vicdan hürriyeti tanımadıklarını, birçok mes'elede Ahmed b. Hanbel ve İbn Teymiye'den ayrıldıklarını ileri sürenler de vardır. Bu ba­kımdan Vehhâbîlik müstakil bir mezhep olarak ele alınmak durumunda­dır[1].

Bediüzzaman Hazretleri Mektubat’ta altıncı risale olan altıncı mesele olarak ele aldığı ve “Harameyn-i Şerifeyne Vehhabilerin tasallutuna dairdir” diye belirlediği konu başlığı altında bir soruyu kaydeder ve cevabını verir. Cevapta Vehhabilerle ilgili görüşlerini kısa ama net olarak dört nükte halinde verir. Soru şöyledir:

 “Azîz kardeşlerim, "Haremeyn-i Şerifeynin Vehhâbilerin eline geçmesi ve onların, eâzım-ı İslâmın türbeleri hakkındaki tahripkârâne hürmetsizliği ne hikmete mebnîdir?" diye suâl ediyorsunuz.”[2]

Bu soruyu cevaplamaya şu ifadelerle başlar: “Şu hâdise, âlem-i İslâm’ın siyasetine ve hayat-ı içtimâiyesine taallûk ettiği için, Yeni Said kafasıyla cevap veremiyorum. Çünkü şimdi daire-i nazarım başka ufuktadır. Fakat, hiç kırmadığım ve dâima fâidesini gördüğüm mübârek hâtıran için Eski Said kafasını muvakkaten başıma sıkılarak giyerek, şu Altıncı Meseleyi dört muhtasar nüktelerle beyân edeceğiz.” [3]

Bediüzzaman’ın verdiği cevaplara geçmeden önce Vehhabiliğin kurucusu ile ilgili şu bilgilere yer verelim: Mezhebin kurucusu Muhammed İbn Abdilvehhâb, 1115/1703 tari­hinde bugünkü Riyad şehrine yakın bir köy olan Uyeyne'de doğmuştur”. İlk tahsilini, Uyeyne kadısı olan babasının yanında tamamlayan İbn Abdilvehhab, daha sonra Mekke ve Medine'de okumuştur. Burada İbn Teymiye’nin fikirleri ile temasa gelmiş; oradan Basra’ya gitmiştir. Orada tevhîd konusunda tartışmalarda bulunmuş ve dinin, doğrudan Kur’ân ve Sünnet'ten öğrenilmesi gerektiğini ileri sürmüştür. Daha sonra 1139/1726 yılında Riyad’ın kuzeyindeki Hureymila kasabasına gelmiştir. 1153/1740 yılında, babasının ölümü üzerine, orada “el-Emru bî'1-Ma'rûf ve’n-Nehyu ani'l-Munker” (iyiliği emir ve kötülüğü yasaklama) prensibini ilân ederek bu fikri Necd bölgesine yayma faaliyetine girmiştir. Hureymila'dan tekrar Uyeyne’ye göçmüş ve oranın emiri Osman b. Hamd b. Muammer ile dostluk kurmuştur. Hatta onu kendi görüşüne davet ederek, ihlâsla Allah’ın dinine yardım ettiği takdirde Allah’ın onu Necd bölgesinin hâkimi kılacağını söylemiştir. Daha sonra Emîr Osman’a Der’iyye ile Uyeyne arasında küçük bir köy olan el-Cebîle'de bulunan Zeyd b. el-Hattâb (12/634)’ın mezarını, Allah ve Resûlü’nün emirleri dışında türbe haline sokulduğu ve insanlar tarafından ziyaret edildiği söyler. Dolayısıyla türbelerin insanların dinden çıkmalarına sebep olduğu için yıkmayı teklif eder ve bu teklifi kabul edilerek oradaki mezar yıkılır ve hatta ağaçlar bile yok edilir. Böylece İbn Abdilvehhab Uyeyne’nin önem­li bir ismi haline gelir.

Ancak onun fikirlerim zorla kabule mecbur etmesi, halkı korku ve endişeye sevk eder ve Necd’in kuvvetli kabilelerinden biri olan Hâlid oğullarının reisi Süleyman b. Urey’ir’e müracaatla, duruma çare bulmasını isterler. O da Uyeyne emirinden onu öldürmesini veya sürmesini ister. Bunun üzerine İbn Abdilvehhab, Riyad’a çok yakın bir yer olan Der’iyye’ye gelir. Orada emir Muhammed b. Suûd'la anlaşır ve böylece Vehhâbî devletinin temelleri atılmış olur (1157/1744). Bu birleşme ile Muhammed b. Abdilvehhab fikirlerini müdafaa ve yaymak için sağlam bir maddî güç ve destek, Muhammed b. Suûd da bu fikirlerin doğuracağı imkânla kendi nüfuz bölgesini genişletmek ve hâkimiyetini arttırarak Arap Yarımadası’na sahip olmak için iyi bir fırsat elde etmiş olur.

İbn Abdilvehhab, Der’iyye'de “Kitâbu't-Tevhîd” adlı kitabındaki gö­rüşleri yaymaya, insanları şirk ve bid’atlerden kurtularak dine girmeye davete başladı. Kendilerine uymayanları, yani ona göre hak dine girmeyenleri kılıçla yola getirmenin gereği üzerinde durdu. O, insanların dalale­te düştüklerini, mezar ve türbe ziyaretleri, tarikatlara girme ve benzeri işler yüzünden tevhidin bozulduğunu; dolayısıyla onların şirke batmış müşrikler olduğunu ileri sürerek, kan ve malların kendine inanan muvahhidlere helal olduğunu ilan etti[4].

Bediüzzaman Hazretleri birinci nüktede şu bilgileri verir:

“Şu Vehhâbi meselesinin kökü derindir. Ananesi zamân-ı Sahâbeden başlayarak gelmiş. İşte o anane, üç uzun esaslarla gelmiştir:

Birincisi: Hazret-i Ali (r.a.), Vehhâbilerin ecdâdından ve ekserîsi Necid sekenesinden olan Hâricîlere kılınç çekmesi ve Nehrivan’da onların hâfızlarını öldürmesi, onlarda derinden derine, hem din nânıma Şîalığın aksine olarak, Hz. Ali’nin (r.a.) fazîletlerine karşı bir küsmek, bir adâvet tevellüd etmiştir. Hazret-i Ali (r.a) "Şâh-ı Velâyet" ünvânını kazandığı ve turûk-u evliyânın ekser-i mutlakı ona rücû etmesi cihetinden, Hâricîlerde ve şimdi ise Hâricîlerin bayraktârı olan Vehhâbilerde, ehl-i velâyete karşı bir inkâr, bir tezyif damarı yerleşmiştir.”[5]

Bediüzzaman’ın burada isabetle kaydettiği gibi Vehhabiler, ecdatlarından ve Necid ahalisi olan Hâricîlere Hz. Ali’nin kılınç çekmesi ve Nehrivan’da onların hâfızlarını öldürmesi, Vehhabilerde derinden derine, hem din nânıma Şîalığın aksine olarak, Hz. Ali’nin (r.a.) fazîletlerini görmezden gelip, ona düşman olmuşlardır. Hazret-i Ali (r.a) "Şâh-ı Velâyet" ünvânını kazandığı ve tarikatların pek çoğu ona dayandığı için, Hâricîlerde ve şimdi ise Hâricîlerin bayraktârı olan Vehhâbilerde, ehl-i velâyete, tarikatlara karşı bir inkâr, bir tezyif damarı bulunmaktadır. Bu yüzden de Hz. Mevlana ve onun tarikatına karşı da bir muhalefet sergilemektedirler.

“İkincisi: Müseylime-i Kezzâbın fitnesiyle irtidâda yüz tutan Necid havâlisi, Hazret-i Ebû Bekir’in (r.a.) hilâfetinde, Hâlid İbni Velid’in kılıncıyla Ehl-i Sünnet ve Cemaat’e karşı bir iğbirâr, seciyelerine girmişti. Hâlis Müslüman oldukları halde, yine eskiden ecdadlarının yedikleri darbeyi unutmuyorlar -nasıl ki ehl-i İran’ın, Hazret-i Ömer’in (r.a.) âdilâne darbesiyle devletleri mahv ve milletlerinin gururu kırıldığı için Şîalar Âl-i Beyt muhabbeti perdesi altında Hazret-i Ömer’e (r.a.) ve Hazret-i Ebû Bekir’e (r.a.) ve dolayısıyla Ehl-i Sünnet ve Cemaat’e dâimâ müntakimâne, fırsat buldukça tecâvüz etmişler.

Hem, Vehhâbiler kendilerini Ahmed İbni Hanbel mezhebinde saydıkları için, Ahmed İbni Hanbel Hazretleri bir milyon hadîsin hâfızı ve râvîsi; ve şiddetli olan Hanbelî mezhebinin reisi ve halkı Kur'ân meselesinde cihanpesendâne salâbet ve metânet sahibi bir zât olduğundan, onun bir derece zâhirî ve mutaassıbâne ve Alevîlere muhâlefetkârâne mezhebinden din nâmına istifade edip, bir kısım evliyânın türbelerini tahrip ediyorlar ve kendilerini haklı zan ediyorlar. Halbuki, bir dirhem hakları varsa, bazen on dirhem ilâve ediyorlar.”[6]

Bediüzzaman’ın ikinci esasta ifade ettiği gibi Necid bölgesi, Hz. Peygamber (s.a.s) devrinde Müslüman olmakla birlikte, çok önceleri Yemen ve Aden, İran ve Hind, Irak ve Şam’ın tesiri altında çeşit­li akidelere sahne olmuştu. Hz. Peygamber (s.a.s)'den sonra Müseylemetü'l-Kezzâb, Secâh, Tuleyha ve Esvedu'1-Ansî gibi yalancı peygamberler yine bu bölgede çıkmıştı. Sonraki dönemlerde muhalif isyancı gruplar burada görülmüştü. Kısaca isyankâr ruhlu ve yağmacılığa mütemayil idiler ve cehalet yaygın idi. İşte bu anlayıştaki bölge halkına, İbn Abdilvehhâb’ın ganimet vaadeden fikirleri câzib gelmişti. Öyle ya, bir müddet evvel, saldırganlık ve yağmacılıkla elde edilen ganimet, bu defa İbn Abdilvehhâb’ın “Tevhîd dinini” yaymak için cihâd adına kudsiyet kazanıyor ve meşrûlaşıyordu. Böylece bu yeni görüşleri kabul etmeyenler kılıçtan geçiriliyor ve malları, beşte bir ganimet hukukuna göre devlete ayrıldıktan sonra, kalanı savaşanlar arasında taksim ediliyordu. Bize göre bu husus, İbn Abdilvehhâb’ın görüşlerinin çölde revaç bulup taraftar kazanmasının önemli sebeplerinden biri oldu.

Bediüzzaman’ın ifade ettiği gibi Vehhâbiler kendilerini Ahmed İbni Hanbel mezhebinde saydıkları için, onun bir derece zâhirî ve mutaassıbâne ve Alevîlere muhâlefetkârâne mezhebinden din nâmına istifade edip, bir kısım evliyânın türbelerini tahrip ettiler. Bu konuda da kendilerini haklı zannettiler. Mevleviliğe bu bakımdan da karşı oldukları söylenebilir. Zira Hz. Mevlana’nın türbesi bugün büyük bir ilgi ile ziyaret edilmektedir. Eğer mümkün olsa bu zihniyet bırakınız Hz. Mevlana’nın türbesini yeryüzünde dikili bir mezar bırakmaz. Üstadın vurguladığı gibi onların bu konuda bir dirhem hakları varsa, bazen on dirhem ilâve ediyorlar.

“Vehhâbilerin azîm imamlarından ve acîb dehâları taşıyan meşhur İbni Teymiye ve İbni Kayyım el-Cevzî gibi zâtlar Muhyiddîn-i Arabî (k.s.) gibi azîm evliyâya karşı fazla hücum ettikleri ve güyâ mezheb-i Ehl-i Sünneti Şîalara karşı Hazret-i Ebû Bekir’in (r.a.) Hazret-i Ali’den (r.a.) efdaliyetini müdâfaa ediyorum diyerek, Hazret-i Ali’nin (r.a.) kıymetini çok düşürüyorlar. Hârika fazîletlerini âdileştiriyorlar. Muhyiddîn-i Arabi (k.s.) gibi çok evliyâyı inkâr ve tekfir ediyorlar.”[7]

Bediüzzaman Hazretleri Muhyiddin-i Arabî hazretlerinin mesleğinin sahabe mesleğine göre “nakıs bir meşreb” olduğunu ifade etmekle beraber o büyük zatı; “Ulum-u İslamiyenin bir mucizesi” olarak görmekte, talebelerini de o büyük zata ve mesleğine su-i zan etmekten hassasiyetle sakındırmaktadır. Bediüzzaman Hazretleri; “Ve başkaların bazı harekâtını, hikmetini bilmediğinden, takbih etmesin. Binaenaleyh eslâf-ı izâmın hikmetini bilmediğimiz bazı hallerini beğenmemek, sû'-i zandır. Sû'-i zan ise, maddî ve manevî içtimaiyatı zedeler.” (Nursî, B.S Mesnevi-i Nuriye) buyurmakla; bazı büyük zatların hikmetini bilmediğimiz hâllerinden dolayı onlara su-i zan etmekten, tenkit etmekten, çirkin görmekten ve gıybetlerini etmekten son derece sakınmamızı istemektedir. Zira onlara yapılan su-i zan sadece onların şahsına mahsus kalmayıp, onları mürşit olarak kabul eden ve izinden giden binlerce insana da zarar verir ve büyük yaralar açar.

Evet geçmişte İslam dinine büyük hizmetlerde bulunan o müstesna âlim ve mürşitlere hürmet ve muhabbet akıl ve vicdanın gereğidir. Onların, hikmetini bilmediğimiz bir- iki sözünü ele alıp da onların bütün güzel vasıflarını ve yapmış oldukları ulvi hizmetlerini görmemek, hatta inkâr etmek İslam’ın ruhuna zıttır ve İslam dinine yapılacak en büyük bir hiyanettir.

Vehhâbîler, bu görüşleriyle sâlih kişiler ve evliyayı tezyif etmişler hatta inkar ve tekfir etmişlerdir. Zira onlara göre, “tasavvuf İslâmi olmayan bir bidattir... Tarikat ise, başkalarını istismar etmek için bir vasıta ve mürşidin kendisini vesile itti­haz ettirmesine bir yoldur... Mutasavvıfanın mükâşefe dedikleri şey ta­mamen asılsızdır. Başkalarının kendi yoluna intisab etmelerini istemesi ise, din içinde din ihdas etmektir.[8]

Vehhabilerin şiddetle karşı çıktıkları Tarikat ve Tasavvufi akımlardan biri de şüphesiz Mevleviliktir. Bediüzzaman’ın isabetle kaydettiği gibi Hazret-i Ali (r.a) "Şâh-ı Velâyet" ünvânını kazandığı ve tarikatların pek çoğu ona dayandırıldığından dolayı Hâricîlerde ve şimdi ise Hâricîlerin bayraktârı olan Vehhâbilerde, ehl-i velâyete karşı bir inkâr, bir tezyif damarı yerleşmiştir. Mevlânâ Celâleddin Rûmî’nin 672/1273 yılında Konya’da vefatından sonra adına oğlu Sultan Veled (ö. 712/1312) tarafından kurulan Mevlevîlik, Selçuklular devrinden başlayarak Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan yıkılışına kadar geçen süre içerisinde, toplumu derinden etkileyen tarîkatların başında gelmiştir. Mevlânâ’nın sağlığında ortaya koyduğu anlayış çerçevesinde tertip ettiği özel meclisler, dinî sohbetler, zikir ve semâ toplantıları, vefatından sonra oğlu Sultan Veled ve kendisine tâbî olanların gayretiyle, bir sistem dâhilinde yaşatılmaya çalışılmıştır.

Bediüzzaman Hazretleri Âl-i Beyt’in muhabbetinin Risale-i Nur’da ve mesleğinde bir esas olduğunu ve Vehhabilik damarının hiçbir şekilde nurun hakikî şâkirtlerinde olmaması gerektiğini söyler ve bu hususu şöyle izah eder:

“… Âl-i Beytin muhabbeti, Risale-i Nurda ve mesleğimizde bir esasdır. Ve Vehhabilik damarı, hiçbir cihetle nurun hakikî şâkirdlerinde olmamak lâzım geliyor. Fakat, mâdem bu zamanda zındıka ve ehl-i dalâlet, ihtilâftan istifade edip ehl-i îmanı şaşırtıp ve şeairi bozarak, Kur'an ve îman aleyhinde kuvvetli cereyanları var; elbette bu müthiş düşmana karşı, cüz'î teferruata dâir medar-ı ihtilâf münakaşaların kapısını açmamak gerektir.

Hem, ölmüş insanları zemmetmeye hiç lüzum yok. Onlar, dâr-ı âhirette mahall-i ceyazaya gitmişler. Lüzumsuz zararlı, onların kusurlarını beyan etmek; emrolunan muhabbet-i Âl-i Beytin muktezası değildir ve lâzım da değildir diye, Ehl-i Sünnet Vel-Cemaat, Sahabeler zamanındaki fitnelerden bahs açmayı menetmişler. Çünki, Vak'a-i Cemelde, Aşere-i Mübeşşereden Zübeyr (r.a.) ve Talha (r.a.) ve Âişe-i Sıddîka (r.a.) bulunmasiyle, Ehl-i Sünnet Vel-Cemaat o harbi «İçtihad neticesi» deyip, «Hazret-i Ali (r.a.) haklı, öteki taraf haksız; fakat içtihad neticesi olduğu cihetle affedilir» derler.

Hem Vehhabîlik damarı, hem müfrit Râfizilerin mezhebleri İslâmiyete zarar vermesin diye, Sıffîn Harbindeki bâğilerden de bahs açmayı zararlı görüyorlar.

Haccâc-ı Zâlim, Yezid ve Velid gibi heriflere, ilm-i kelâmın en büyük allâmesi olan Sa'deddin-i Teftazânî “Yezide lânet caizdir” demiş; fakat, lânet vacibdir dememiş; hayırdır ve sevabı vardır dememiş. Çünki: Hem Kur'ân’ı hem Peygamberi, hem bütün Sahabelerin kudsî sohbetlerini inkâr eden hadsizdir. Şimdi onlardan meydanda gezenler çoktur. Şer'an, bir adam hiç mel'unları hatıra getirmeyip lânet etmese, hiçbir zararı yok. Çünki, zem ve lânet ise, medih ve muhabbet gibi değil. Onlar, amel-i salihde dahil olamaz. Eğer zararı varsa, daha fena.

İşte; şimdi gizli münafıklar, Vehhabilik damariyle, en ziyade İslâmiyeti ve Hakikat-ı Kur'aniyeyi muhafazaya me'mur ve mükellef olan bir kısım hocaları elde edip, ehl-i hakikatı Alevilikle itham etmekle birbiri aleyhinde istimâl ederek, dehşetli bir darbeyi İslâmiyete vurmağa çalışanlar meydanda geziyorlar. Sen de bir parçasını mektubunda yazıyorsun. Hattâ sen de biliyorsun, benim ve Risale-i Nurun aleyhinde istimâl edilen en te'sirli vasıtayı hocalardan bulmuşlar.

Şimdi, Haremeyn-i Şerifeyne hükmeden Vehhabiler ve meşhur dehşetli dâhilerden, İbn-i Teymiye ve İbn-ül Kayyım el-Cevzî'nin pek acib ve cazibedar eserleri, İstanbul’da, çoktan beri hocaların eline geçmesiyle, hususan evliyalar aleyhinde ve bir derece bid'alara müsaadekâr meşreblerini kendilerine perde yapmak istiyen bid'alara bulaşmış bir kısım hocalar, sizin, muhabbet-i Al-i Beytden gelen ve şimdiki izharı lâzım olmıyan içtihadınızı vesile ederek, hem sana, hem nur şâkirdlerine darbe vurabilirler.

Madem zemmetmemek ve tekfir etmemekte bir emr-i şer'i yok; fakat zemde ve tekfirde hükm-ü şer'i var. Zem ve tekfir eğer haksız olsa, büyük zararı var. Eğer haklı ise, hiç hayır ve sevab yok. Çünki, tekfire ve zemme müstahak hadsizdirler. Fakat zemmetmemek, tekfir etmemekte hiçbir hükm-ü şer'i yok, hiç zararı da yok.”[9]

Bediüzzaman Hazretleri Vehhabi meselesinin menfi milliyetçilik tarafına da dikkat çeker. Zira o dönemde özellikle İngilizler başta olmak üzere pek çok Avrupa Devletleri Osmanlı Devletini yıkmak için ırkçılığı öne çıkartmışlardı. Vehhabiliğin siyasi yönü kadar menfi milliyetçilik tarafı da bulunmaktadır. Bediüzzaman bu hususu şöyle dile getirir:

“Şu asır, menfî milliyeti çok ileri sürdü. Anâsır-ı İslâmiye hiç muhtaç olmadığı halde, şu milliyet fikrine körü körüne sarıldılar. Menfì milliyet ise, mukaddesât-ı dîniyeye hürmetkâr olamıyor; bahaneler buldukça ilişmek istiyor.”[10]

Bediüzzaman’ın dikkat çektiği bu hususa Taif’in Vehhâbîlerce işgal edilişinden (18 Şubat 1803) söz eden Cevdet Paşa’nın verdiği şu bilgiler çok açık örnektir:

“Vehhâbîler Taif’te buldukları eşyayı ordularına naklederek dağlar gibi yığdılar. Yalnız kitaplara itibar etmeyerek sokaklara attılar. Binaenaleyh Buhârî ve Müslim’in Sahîheyn’i ve hadis kitapları, dört mezhep üzere yazılmış fıkıh kitapları, edebiyat, fünûn ve sâireden binlerce kitap, ayaklar altında sürünür oldu. İçlerinde Mushaflar dahi bulunurdu... Uzun müddet bunca kitap ve muteber eser böyle ayaklar altında kaldı. Malların beşte birini emirleri, geri kalan kısmını da o vahşiler aralarında taksim ettiler”[11].

Tâif, Mekke ve Medine’yi 1803-1806 yılları arasında ele geçiren İbn Suûd, bu illerin halkına, “...Sizin dininiz bugün kemâl derecesine erişti, İslâm’ın nimetiyle şereflenip Cenâb-ı Hakkı kendinizden râzı ve hoşnud kıldınız. Artık âba ve ecdadınızın bâtıl inanışlarına meyil ve rağbetten ve onları rahmet ve hayırla yâd ve zikirden korkun ve kaçının. Ecdadınız tamamen şirk üzere vefat ettiler... Hz. Peygamber’in mezarı karşısında, önceleri olduğu gibi durarak, tazim için salât-u selâm getirmek, mezhebimizce gayr-i meşrudur... Onun için oradan geçenler okumadan geçip gitmeli ve sadece “es-Selâmu âlâ Muhammed” diye selâm vermelidir...”[12], gibi gerçekten çılgınca ve fevkalâde cür’etkâr şekilde hitap etmekten çe­kinmez.

Bediüzzaman Vehhabi meselesini ele alırken mezhep, meşrep ve tarikatlarla ilgili verdiği şu ölçüler son derece isabetlidir:

“Meslekler, mezhebler ne kadar bâtıl da olsalar, içinde ukde-i hayatiyesi hükmünde bir hak, bir hakîkat bulunur. Eğer âsârına ve neticelerine hükmeden hak ve hakîkat ise ve menfì cihetleri müsbet cihetlerine mağlûp ise, o meslek haktır. Eğer içindeki hak ve hakîkat, neticelere hükmedemiyor ve menfì ciheti müsbet cihetine galebe ediyorsa, o meslek bâtıldır. Onun ehli, ehl-i bid’a ve dalâlet olur.

İşte bu kâideye binâen, Âlem-i İslâm’daki ehl-i bid’a fırkalarına bakılsa görülüyor ki, herbiri bir hakka istinad edip gitmiş. Fakat, menfì ciheti ya garaz, ya inat gibi bir sebeple, o mesleğin âsârı dalâlet hesâbına çalışmıştır. Meselâ, Şîalar Kur’ân’ın emrine imtisâlen Ehl-i Beytin muhabbetini esas tutup, sonra intikâm-ı milliye cihetinden bir garaz gelerek, meşrû muhabbet-i Ehl-i Beytin âsârını zapt ederek; Sahâbe ve Şeyheynin buğzuna binâ edip, âsâr göstermişler; “Lâ li-hubbi Aliyyin bel li-buğzi Omer” olan darb-ı meseline mâsadak olmuşlar.

Hem meselâ, Vehhâbiler ve Hâricîler ise, nusûs-u Şeriate ve sarîh-i âyâta ve zevâhir-i ehâdise istinad ederek hâlis Tevhîde münâfı ve sanemperestliği îmâ edecek herşeyi reddetmekliği kâide tutmuşlar. Fakat, birinci nüktedeki üç esasta beyân edilen sebepler cihetinden gelen menfì garazlar, onları haktan çevirip, dalalete saptırmış ki, ifrat derecesinde tahribât yapıyorlar. Ve hâkezâ, Cebriye olsun, Mûtezile olsun, hangi fırka olursa olsun, böyle bir hakîkati, mesleğinde görüp, onunla aldanıp, sonra dalâlete saplanır.”[13]

Ehl-i bida mezheplerin her bir görüşünün yanlış olmadığını belirten Bediüzzaman Hazretleri hak olarak bilinen mezhep, meşrep ve mesleklerle ilgili de şu yorumu yapar:

“Her bâtıl bir mesleğin herbir ciheti bâtıl olmak lâzım olmadığı gibi, herbir hak mesleğin dahi herbir ciheti hak olmak lâzım değildir.

Buna binâen, sâdattan olan şerif-i Mekke, Ehl-i Sünnet ve Cemaat’ten iken, zaaf gösterip, İngiliz siyasetinin Haremeyn-i Şerifeyne müstebidâne girmesine meydan verdi. Nass-ı âyetle küffârın girmesini kabul etmeyen Haremeyn-i Şerifeyni, İngiliz siyasetinin, Âlem-i İslâm’ı aldatacak bir sûrette, merkez-i siyâsiyesi hükmüne getirmesine yol verdiğinden, ehl-i bid’attan olan Vehhâbiler, hariçten medâr-ı istinad aramayarak, filcümle nimmüstakil bir siyaset-i İslâmiye takip ettiklerinden, şu cihette haklı olarak o gibi Ehl-i Sünnet’e galebe ettiler denilebilir.”[14]

Yukarıda ifade edildiği gibi Bediüzzaman mezhep ve meşreplerin olumlu ve olumsuz yönleri ile değerlendirilmeye tabi tutulması gerektiğinden söz eder. En olumsuz bir mezhebin olumlu tarafları olabileceği gibi en olumlu bakılan mezhep ve meşreplerin de olumsuz yönlerinin olabileceğinden söz eder. İşte bazen olumsuz tarafından dolayı kader-i ilahi adaletiyle olumlu görülen mezhep ve meşrebin mensuplarını cezalandırabilir. Bunu da olumsuz görülen mezhep, meşrep ve din mensupları eliyle yapar.

“Beşerin zulmettiğini kaderin ise adalet ettiğini” bir başka vesile ile dile getiren Bediüzzaman dördüncü nüktede işin kader yönüne dikkat çekerek şöyle der: “Esbab tahtında vücuda gelen hâdiseler, o esbâbın hâlis malı değil. Belki asıl o hâdisenin hakîki sahibi kaderdir. Kader ise hikmet-i İlâhiye ile hükmeder. Öyle ise, bu Vehhâbi hâdisesine yalnız Vehhâbilerin Ehl-i Sünnet’e karşı müfritâne bir tecavüzü nazarıyla bakmayacağız. Belki Ehl-i Sünnet, bir sû-i hareketiyle kadere fetvâ verdirmiş ki, Vehhâbileri Ehl-i Sünnet’e taslît etmiş. Vehhâbiler zulmeder; çünkü hem çok müfritâne, hem intikamkârâne, hem Haricîlik nâmına ettikleri için, cinâyet ediyorlar.”[15]

Bediüzzaman’ın isabetle kaydettiği gibi Vehhabilerin tecavüzleri konusunda da kader hükmeder. Ancak kader bir hikmet ile hükmettiğinden, mezarlar konusunda da bir kısım Müslümanların ifratkar tavırları Vehhabilerin vasıtasıyla giderilmeye çalışılmış. Ancak onlar da işi vasatında bırakamayıp, yıkmaya, tahribe yönelerek tefrite düşmüşlerdir.

İbn Abdilvehhâb’ın en korkunç ve hattâ şîrk olarak gördüğü bid’atlerin başında mezarlar, türbeler ve bunların ziyaretleri gelir. Onların bu hususta ne derece katı oldukları, daha Uyeyne'de Zeyd b. el-Hattab’ın mezarını yıkışlarında görülmektedir. Bu yüzdendir ki onlara, bir kısım yazarlarca “Mâbed Yıkıcıları” adı bile verilmiştir[16]. Nitekim Vehhâbîlik cereyanına hayranlık duyan Ahmed Emin şöyle der[17]:

“Müslümanların Vehhâbîlere nefretini ge­rektiren bir husus vardır. O da Vehhâbîlerin istilâ ettikleri bir ülkede fikir­lerini zorla yerleştirmeye çalışmaları. İnsanların davetlerine inanmalarını beklemeleridir. Mekke’ye girdiklerinde eserle ilgili birçok kubbeler (türbeler) yıktılar: Hz. Hatice’nin türbesi, Peygamberimizin ve Hz. Ebû Bekir’in doğduğu evlerin kubbeleri, bunların yıktığı kubbelerin başında gelir. Me­dine’ye girdiklerinde ise, Allah Rasûlü’nün kabri üzerinde bulunan birçok ziynet ve süsleri kaldırdılar. Bütün bu davranışlar, Müslümanların gazabı­na ve onların şefkatlerinin yaralanmasına sebep oldu. İnsanlardan bazısı, tarihî eserlerin kaybolmasına üzüldü... Bazıları İslâmî şefkatin sembolü olan Peygamber’in mezarının süslerinin yok oluşu için üzüldü. Böylece Müslümanların gazabını gerektiren sebepler değişti.”

İbn Abdülvehhâb’ın mezarlarla ilgili görüşleri, tamamen İbn Teymiye'den gelmektedir. Onlar, Hz. Peygamber’in, “Şu üç mescidden başkası için (sevap umarak) yolculuğa çıkılmaz: Mescid-i Haram, şu be­nim mescidim ve Mescid-i Aksa”; “Allah, Yahudilere ve Hıristiyanlara lanet etsin. Bunlar peygamberlerinin mezarlarını mâbed yaptılar.”; “Allahım! Mezarımı ibâdet edilen bir put kılma. Peygamberinin kabirleri­ni mescid ittihaz edenlere, Allah’ın azabı çok şiddetli olur” mealindeki daha birçok hadîsini delil getirerek, mezarlarda ibâdet edilmesini şirkle aynı seviyede görmüşlerdir. Hatta onlara göre, İbn Teymiye’nin görüşleri istikametinde, şirk koşmak için olmasa bile, mezarda namaz kılmak, Allah ve Resûlü’ne isyan etmek, dine karşı gelmektir ve bunlar en büyük şirk, en korkunç bid’attir[18].

Ayrıca Hz. Peygamber’in “Evlerinizi mezarlık haline getirmeyin; kabrimi bayram yeri kılmayın. Bana salâvat getirin; çünkü salâvatınız nerede olursanız olunuz bana erişir” hadîsine göre, sevab umarak Hz. Peygamber’in kabrini dahi ziyaret edip orada ibâdette bulunmak yasaktır; şirke vesile olur. Mezar ziyareti, aynı zamanda puta tapıcılığa da vesîle olabilir; çünkü puta tapıcılık mezar ziyaretinden çıktığı gibi, Yahudi ve Hıristiyanlar da sırf bu yüzden sapıtmışlardır. Mezarlar üzerine yazı yazdırmak, türbe yaptırmak ve saire de şirk ve ilhâda vesîle olan en kötü fiillerdir. Bu sebepten mezar ziyareti ve türbe yapımı, ne şekilde olursa olsun, kesinlikle yasaklanmalıdır. Böylece ölülere niyaz, tevessül, müneccimlere, kabirlere ve falcılara inanmak tamamen bid’attir.

İbn Suud, Medine’yi işgal ettiğinde Medine halkına şu uyarılarda bulunmuştur:

Allah’a Vehhâbilerin inançları ve kaideleri üzere itaat ve ibadet etmek.
Hz. Muhammed’e Vehhâbi imamının tayin ve tavsiye ettiği şekilde riayet etmek.
Medine içinde ve civarında mevcut türbe ve yapılı mezarları yıkıp, balıksırtı toprak yığılmış hale getirmek.
Muhammed b. Abdilvehhâb’ı Allah’tan ilham alarak mezhep kuran din müceddidi olarak tanımak.
Vehhâbi mezhebini kabul etmek istemeyenleri, öldürmek dahil, şiddetli takibata uğratmak.
Vehhâbilere kale muhafızlığı verilmesini kabul etmek.
Dinî ve siyasî her türlü emir ve yasaklara uymak[19].
Bediüzzaman Hazretleri mezar ve mezar ziyaretleri ile ilgili şu yorumu yapar:

“Hadîs-i sahîh ile sahih olan ziyâret-i kubûr ve makberistana hürmet-i şer’iye sû-i istimâl edildi, gayr-i meşru hâdiseler zuhura geldi. Husûsan evliyâların makberlerine karşı hürmet ise, mânâ-yı harfì cihetiyle kalmadı, mânâyı ismî derecesine çıktı. Yani, sırf Cenâb-ı Hak hesâbına makbul bir abdi olduğuna ve şefaatine ve mânevî duâsına mazhar olmak için olan meşrû hürmetten ziyâde; o kabir sahibini âdetâ sahib-i tasarruf ve kendi kendine medet verecek bir kudret sahibi tasavvur edip, âmiyâne, câhilâne takdîs edildi. Hattâ o dereceye varmış ki, namaz kılmayanlar, o mâruf ve meşhur türbelere kurban kesip, ona yalvarıyordu. İşte bu müfritâne hâl, kadere fetvâ verdirdi ki, o muharribi onlara musallat etsin. Fakat, o muharrib dahi, onları tâdil etmek ve ifratlarını kırmak lâzım gelirken, öyle yapmayıp, bilâkis o da tefrit edip köküyle kesmeye başladı. Elbette, “ez-Zâlimu seyfullâh yentekımu bihî sümme yentekımu minhü” kâidesine mazhar olur. Onlar da sonra cezasını bulurlar.”[20]

 Vehhâbîlere göre, “tasavvuf İslâmi olmayan bir bidattir... Tarikat ise, başkalarını istismar etmek için bir vasıta ve mürşidin kendisini vesile itti­haz ettirmesine bir yoldur... Mutasavvıfanın mükâşefe dedikleri şey ta­mamen asılsızdır. Başkalarının kendi yoluna intisab etmelerini istemesi ise, din içinde din ihdas etmektir.[21]” Onlara göre, “Müslümanlar arasında, velilerin hayatta iken de, ölümlerinden sonra da tasarruf sahibi oldukları­na inanıp himmetlerini dilemekte ve onlara tevessül etmekte olanlar var­dır. Kabirlerine gidip, kerametlerini delil göstererek dilekleri için yalvar­maktadırlar. Onların gavs, kutup, abdal, kırklar, yediler, üçler gibi merte­belere ayrıldıklarını ve bunlara nezretmek ve kurban kesmenin caiz oldu­ğunu söylemektedirler. Bu sözler tam anlamıyla ifrattır. Bu sözlerde ebedî helak oluş ve azab vardır... Bunlar Kitâba, imamların akidelerine ve ümmetin icmâına muhaliftir.

Muhammed b. Abdilvehhâb’in şefaat ve tevessül konusunda da, Ehl-i Sünnet’in anlayışından farklı bir anlayışa sahip olduğu açıktır. Şöyle ki, Ehl-i Sünnet, şefaatin elbette Allah’a ait ve ancak O’nun izni ile olaca­ğına Hz. Peygamber’in büyük ve küçük günah işlemiş mü'minlere şefaa­tinin hak olduğuna inanır ve şefaat, Kitâb, Sünnet ve icmâ ile sabittir, der.

Ayrıca Vehâbîlerin, tevessülü ibâdet şeklinde anlayarak karşı çık­maları da yanlıştır; çünkü ibâdet, Allah’a tarifsiz bir inanç ile boyun eğ­mek, kulluk etmektir. Tevessül ise, bir şeye yaklaşmak, aracı kılmaktır. Görülüyor ki tevessülde, kesinlikle ubûdiyyet, yani kulluk bulunmamakta ve belki samimi bir hürmet söz konusudur. Bu hususta ashabın Resûlullah’a tevessülü, bizzat O’nun başkaları için Allah’a tevessülü ve vefatlarından sonra da O’nun ve sâlih kişilerin aracı kılınması, Ehl-i Sünnet’in tamamen benimsediği ve üstelik bütünüyle Kur’ân’ın ruhuna uygun bir davranıştır[22].

Bediüzzaman Hazretleri türbe ve mezarların Vehhabilerce yerle bir edilmesi hususunda kaderin bir diğer rolünü de şöyle açıklar:

“Şu asırda maddî fikir galebe çalmış. Esbâb-ı zâhiriye, hakîki telâkkî ediliyor. İnsanlar esbâba yapışıyor. Eğer esbâb-ı zâhiriye bir âyine hükmünden çıkıp nazar-ı dikkati kendisine celb etse, Tevhîd-i hakîkîye münâfı olur. İşte, şu gâfıl maddî asırdaki insanlar, mütedeyyin de olsa, esbâba fazla sarılmalarına hikmet-i şer’iye müsaade etmiyor. İşte buna binâen, evliyânın ve eâzım-ı İslâmiye’nin türbelerine birer mukaddes ziyâretgâh nazarıyla bakmak, o hikmet-i şer’iyeye şu zamanda pek muvâfık düşmediğinden, kader-i İlâhî onu tâdil etmek istedi ki, bunları musallat etti.”[23]

Bediüzzaman işin kader yönünü açıklarken bir de insanlardaki emaniyetin çok ileri gittiğini her şeye enaniyetlerini göz önünde bulundurarak baktıklarına ve büyük insanları da kendileri gibi değerlendirdiklerine işareten şunları söyler:

“Şu asırda enâniyet o derece dizgini eline almış ki, çok insanlar birer küçük Firavun ve birer küçük Nemrud hükmüne geçmişler. İşte ehl-i gaflet ve ehl-i dalâlet ve bu mağrur ehl-i enâniyet nazarında kıyâs-ı binnefs olarak, eâzım-ı İslâmiyenin nâmdarlarını, hâşâ enâniyetle ittiham ettiklerinden, hem o ehl-i gaflet ve dalâlet kendileri Allah’ı tanımadıkları için, çok şeylere, çok zâtlara birer nevî rubûbiyet tahayyül ettikleri bir hengâmda ve sanemperestliğin, başka bir nevi olan heykelperestlerin ve sûretperestlerin gâyet müthiş bir riyâkârlık mânâsında olan şan ve şeref peşinde koştukları bir zamanda, eâzım-ı İslâmiyenin türbelerine câhilâne ve müfritâne bir sûrette avâmların takdîs derecesinde hürmetleri, elbette hikmet-i şer’iye noktasında kader münâsip görmedi ki; bu muharribleri Ehl-i Sünnete taslît etti. Onlarla tâdil edecek.” [24]

Vehhabiliği ehl-i bida olarak nitelendiren Bediüzzaman Hazretleri onların menfi yönlerine özetle çok kısa olarak işaret ederken, teşekküre ve tebrike şayan olan yönlerine de şu ifadesi ile temas eder:

“Fakat Vehhâbilerin seyyiât ve tahribâtlarıyla beraber, medâr-ı şükran bir cihetleri var ki, o çok mühimdir. Belki onların tahripkârâne olan seyyiâtlarına mukâbil o cihettir ki, onları şimdilik muvaffak ediyor.

O cihet de şudur ki: Namaza çok dikkat ediyorlar. Şeriatın ahkâmını tatbîk-ı harekete çalışıyorlar. Başkaları gibi lâkaydlık etmiyorlar. Güyâ dînin taassubu nâmına tecâvüz ediyorlar. Başkaları gibi dînin ehemmiyetsizliğine binâen şeâir-i dîniyeyi tahrip etmiyorlar.”[25]

Bediüzzaman Hazretleri Vehhabiliğin küçük bir mezhep olduğunu ve İslam âleminin havuzu içinde eriyip gideceğini veya mutedil bir hale geleceğine işaretle şöyle der:

“Hem, Vehhâbilik az bir fırkadır. Koca Âlem-i İslâmın havz-ı kebîri içinde ya erir, ya îtidâle gelir; çünkü menbâı hâriçte değil ki, âlem-i İslâmı bulandırsın. Menbâı hariçte olsaydı, çok düşündürecekti.”[26]

SONUÇ

Bediüzzaman Hazretleri, Vehhabiliği bidat mezheplerinden biri olarak değerlendirir. Ona göre, Vehhabilik Hariciliğin günümüze yansıması olarak kabul edilebilir. Zira inançlarındaki sertlik, kendilerine göre yanlış olan hususları düzeltmede zora başvurmaları tamamen Haricilere benzemektedir. Ayrıca Haricilerin mensup olduğu çevre ile Vehhabiliğin doğup geliştiği çevre de aynı çevredir. Vehhabilik, Şiiliğin aksine dini olarak doğmuş, sonradan siyasi bir hale bürünmüştür. Vehhabilik, tasavvuf ve tarikatlara karşı olmuş ve şâh-ı velâyet olan Hz. Ali’nin faziletlerini Şiiliğe karşı olmak adına yok sayacak noktaya gelmiştir. Mevleviliğe de karşı oluşu tamamen tarikatlara karşı oluşlarından kaynaklanmaktadır.

İslam’ın izin verdiği kabir ziyaretlerine karşı çıkan Vehhabiler, yapılan yanlışları düzeltecekleri yerde ifrata karşı tefritle cevap vererek ele geçirdikleri her yerde işe kabir ve türbeleri yıkarak başlamışlardır. Onların yaptıkları bu yanlışa işaret eden Bediüzzaman, konuyla ilgili kaderin rolüne de temas eder.

Bediüzzaman, mezhepleri yanlış ve doğrularının azlığı, çokluğu ve sonucu etkilemesi ölçüsünde değerlendirir. Buna göre bir mezhebin doğruları yanlışlarından fazla ise o doğru, yanlışları doğrularından fazla ise o da yanlış olan bir mezheptir. Yanlış görülen her mezhebin içinde doğru taraflar olabildiği gibi, doğru bilinen bir mezhebin de yanlış yönleri olabilir. Bu ölçüye göre, Vehhabilik, Bediüzzamana göre bidat bir mezheptir, ancak doğru olan ve övgüye layık olan bir takım yönleri de bulunmaktadır. Mesela onların, namaza büyük önem vermeleri, dinin ahkâmını tatbike çalışmaları, dinde lakaytlık etmemeleri bunlardan bir kısmıdır.

Bediüzzaman’a göre, onların zuhur etmesi ve hareketlerinde şiddete başvurmalarının arkasında kaderin de bir hükmü vardır ve az bir grup olmaları, kökü dışarıda olmayıp içeride olmaları, onların kısa bir zamanda diğer Müslümanların içinde erimeleri ya da mutedil bir vaziyete gelmelerine neden olacaktır.


* Uşak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi

[1] Ethem Ruhi Fığlalı, Çağımızda İtikadi İslam Mezhepleri, İzmir İlahiyat Vakfı Yayınları, İzmir 2004, s . 89-90.

[2] Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat (Osmanlıca), 28. Mektup, Altıncı Mesele, s. 524.

[3] Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat (Osmanlıca), 28. Mektup, Altıncı Mesele, s. 524.

[4] Fığlalı, Çağımızda İtikadi İslam Mezhepleri, s . 90-93.

[5] 28. Mektup, Altıncı Mesele.

[6] 28. Mektup, Altıncı Mesele.

[7][7] 28. Mektup, Altıncı Mesele.

[8] Vehhâbîler böyle söylemelerine rağmen, kendileri tam zıddı bir davranışı sergilemişlerdir. Nitekim "İbn Vehhâb, ‘bir kimse Peygamber'e tevessül ederse kâfir olur’, der. Kardeşi Şeyh Süleyman İbn Abdilvehhâb, âlim bir adamdı. Birgün kardeşine sordu: “Erkân-i İslâm kaçtır?” O da, “beştir”, cevabını verdi. O da, “sen bunlara altıncısını ilâve ediyorsun, sana tâbi olmayı din erkânından sayıyorsun”, dedi. Bir diğeri ona “İslâm'ın şartı müslümanları tekfir etmek değildir”, demişti. Bkz. Yusuf Ziya Yörukan, "Vehhâbilik", İFD., 1953-1/61-63.

[9] Bediüzzaman Said Nursi, Tarihçe-i Hayat, s. 501-502.

[10] 28. Mektup, Altıncı Mesele.

[11] Târih-i Cevdet, VII, 206 (VII, 262-263).

[12] Eyub Sabri, Târîh-i Vehhâbiyân, s. 175.

[13] 28. Mektup, Altıncı Mesele.

[14] 28. Mektup, Altıncı Mesele.

[15] 28. Mektup, Altıncı Mesele.

[16] Muhammed Ebû Zehra, İslâm'da Siyasî ve İtikâdî Mezhepler Tarihi, çev. E. Ruhi Fığlalı – Osman Eskicioğlu, İstanbul 1970, s. 282.

[17] Ahmet Emin, Zu’amâu’l-Islâh fî Asrı’l-Hadîs, Beyrut ts., s. 19-20; A. Vehbi Ecer, Osmanlı Tarihinde Vehhâbî Hareketi, Doktora Tezi, Ankara 1976, s. 81.

[18] Abdurrahman b. Hasan, Fethu’l-Mecîd, 299 vd..

[19] Eyub Sabri, Târîh-i Vehhâbiyân, s. 135-136; Neşet Çağatay, “Vehhâbilîk”, İ.A., XIII, 266; Ecer, Târihte Vehhabi Hareketi ve Etkileri, s. 141.

[20] 28. Mektup, Altıncı Mesele.

[21] Vehhâbîler böyle söylemelerine rağmen, kendileri tam zıddı bir davranışı sergilemişlerdir. Nitekim "İbn Vehhâb, ‘bir kimse Peygamber'e tevessül ederse kâfir olur’, der. Kardeşi Şeyh Süleyman İbn Abdilvehhâb, âlim bir adamdı. Birgün kardeşine sordu: “Erkân-i İslâm kaçtır?” O da, “beştir”, cevabını verdi. O da, “sen bunlara altıncısını ilâve ediyorsun, sana tâbi olmayı din erkânından sayıyorsun”, dedi. Bir diğeri ona “İslâm'ın şartı müslümanları tekfir etmek değildir”, demişti. Bkz. Yusuf Ziya Yörukan, "Vehhâbilik", İFD., 1953-1/61-63.

[22] Örnekler için bkz. Abdülkerim Polat, Teymiyyecilik-Vehhâbilik, İstanbul 1977, 56 vd., 109 vd..

[23] 28. Mektup, Altıncı Mesele.

[24] 28. Mektup, Altıncı Mesele.

[25] 28. Mektup, Altıncı Mesele.

[26] 28. Mektup, Altıncı Mesele.

 
popüler cevapdünya atlası