Bediüzzaman’ın İslamafobya Karşısındaki Genel Tutumu ve Bizde İslomafobya Karşıtı Bir Eser Namık Kemal’in Renan Müdafaanamesi

Eklenme Tarihi: 25 Ocak 2017 | Güncelleme Tarihi: 11 Şubat 2017

Prof. Dr. Himmet UÇ

Dicle Üniversitesi

Bediüzzaman’ın İslamafobya karşısındaki genel tutumu, batının İslam karşısındaki tutumu ile paralellik arz eder yerine göre. On altıncı yüzyıla kadar savaşlarla Osmanlıyı hedef almış olan batı dünyası onları savaş meydanlarında yenemeyeceğini anlayınca farklı stratejiler üzerinde durdu. Hatta on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında tarihimizin en önemli batı ile savaş olayları cereyan etmesi ve imparatorluğun parçalanması ve Mondros’un ilan edilmesine rağmen batı dünyası yine İslam karşısında galip bir tavır kazanamadı. Bir milletin coğrafi istiklalini kısmen akim bırakabilirsiniz ama onun dinini ve dininin evrensel ve insanı mesajını bitirmiş olamazsınız, Batının genel anlamda Osmanlı ve İslam dünyasında büyük bir zihniyet ve İslam düşüncesini bitirme galibiyeti yoktur. Orta Anadolu’da birkaç vilayete sıkıştırılan Osmanlı-Türk toplumu yine de dininden gelen büyük bir gayretle İslamafobyanın uzantısı olan işgali aşmış ve vatanı ve devlet geleneğini devam ettirmiştir.

Batı felsefesinin nihilist ve ateist kısmı genel anlamda bütün dinlere karşı bir tutum sergiler. Bunların içinde batı felsefesinin ateist nihilist kanadından İslam dünyasına dönük bir saldırı ve İslamafobya ortaya çıkmıştır. Bizim bazı bahtsız fikir adamlarımız içlerindeki İslam düşmanı yüzlerini batı felsefesinden tedarik ettikleri silahlarla ortaya sürmüşlerdir. Hatta devleti kurarken batı felsefesine göre bir devlet dizayn etmeye çalışan devletin fikir babaları içlerinde gizli İslamofobyayı sistemin içine yerleştirmişlerdir. Bir devlet kurgusu, kanunları ve kültür uygulamalarına bakılırsa İslamafobyanın nasıl sinsi bir şekilde temelin özel noktalarına yerleştirildiği görülür. Bu yüzden Bediüzzaman meclise sunduğu yazısında bu İslamafobyayı eleştirir. Batının İslam korkusu bizim ilk teşekkülümüzde dinde laubaliliğe dönüşmüştür, Bediüzzaman dinde laubaliliğin batının İslam düşmanlığı idealine yardım ettiğini vurgular ve hem sistemi inşa edenleri hem de sistemi İslama çağırır. “Alem-i küfür bütün vesaitiyle medeniyetiyle, felsefesiyle, fünunuyla, misyonerlikleriyle alem-i İslama hucum ve maddeten uzun zamandan beri beri galebe ettikleri halde alem-i İslama dinen galebe edemedi. Ve dahili bütün firak-ı dalle-i İslamiye de birer kemiyet-i kalile-i muzırra suretinde mahkum kaldığı ve İslamiyet metanetini ve salabetini sünnet ve cemaatle muhafaza eylediği bir zamanda labubaliyane Avrupa medeniyet-i habise kısmından süzülen bir cereyan-ı bidakarane sinesinde yer tutamaz. Demek alem-i İslam içinde mühim ve ınkılabvari bir iş görmek İslamiyetin desatirine inkıyad ile olabilir, başka olamaz, Hem olmamış olmuş ise de çabuk ölüp sönmüş.” (Mesnevi-i Nuriye, s. 99) Avrupa habis medeniyetinden süzülen bidakar cereyan sisteme monte edilen İslamafobyadır. Bunu görmüş Bediüzzaman ve başarısız olacağını söylemiş, ama onu anlayacak bir kimse yoktu ne yazık ki onların içinde Frenk mantıklı bir sistem inşa etmede artık dönüşü olmayan yola girdiklerinden Bediüzzaman da sarığını alıp zahiren çekilmiştir. Ama sonuçda bir milletin tarihinde yüz yıllık bir süreç zayi edilmiştir.

Batı düşüncesindeki nihilist ve ateist filozofların tutumu bizim kaselislere düstur olunca ortaya garabet teşekküller çıkmış ve devletin ancak ayakla kalmak için zulüm ve dayatmadan başka bir silahı kalmamıştır, ama bunun bir gün sora ereceğini düşünmemişler, yer yer gevşeyen zulmü ocak şubat nisan mart gibi kararlarla yamaları kuvvetlendirmişler ve hala bunun sona ereceğini bir türlü düşünmek istememişlerdir. Bu millet ve içindeki birkaç büyük insan İslamafobyanın çeşitli tezahürleri ile yüz elli yılı aşkındır mücadele etmekte ve başarıyı da büyük oranda yakalamıştır. Bediüzzaman ise bu İslamafobyanın batı felsefesini yanına alarak yaraladığı İslam toplumunun itikad dünyasını inşa etmekle yeniden gözden geçirmekle İslamafobyanın en büyük kalasını yıkmıştır. “Küfrün bel kemiğini kırdım” sözü aslında İslamafobyanın da bel kemiğidir. Batının İslamafobyasının çok yönlü çürük kalesinin taarruzlarına karşı en ideal savunmayı Bediüzzaman yapmıştır.

Bir İslamfobia örneği Renan Müdafaanamesi ve Namık Kemal’in Eleştirileri

Ernest Renan, İslamiyet ve Maarif diye bir konuşma yapmış ve İslamın ilme mani olduğunu iddia etmiştir. Namık Kemal bu eseri eleştirmiştir. Renan’ın bilgilerindeki yetersizlikler ve tezatlardan dolayı tenkid etmiştir. Bu eser Cemalettin Afgani ve başkaları tarafından da muaheze  edilmiştir.

Namık Kemal’in eserinin üstünde yazarın eserini kısaca tanıtan bir paragraf vardır. “Fransa Akademisi azasından müteveffa Ernest Renan tarafından İslamiyet’in güya mani-i terakkiyat ve mani-i maarif olduğuna dair irad edilmiş olan bir hitabeye karşı berahin-ı katıayı cami reddiyedir ki şan-ı celil-i İslamiyeti delail-i münevvere-i şeriyye ve mantıkiye ile bihakkın ila eder.” (Renan Müdafaanamesi, s. 6) Eser 1910’da basılmış ve kısa sürede tükenmiştir. Ord. Prof. Dr. Fuat Köprülü eseri yeniden yayına hazırlar. İlk basımını itinalı bulmayan Köprülü, bu yeni basımı mükemmel olarak niteler. Fuat Köprülü Kemal Bey’in eseri hakkındaki hassasiyetini nakleder. “Namık Kemal bu eseri mektuplarından birinde ifade ettiği gibi adeta bir ibadet hükmünde olarak hazırlamış, yanında lüzumu kadar kitabı bulunmadığı cihetle sadece eski malumatına dayanmış eserin metninde itiraf ettiği vechile, Renan’ı kendi sözleri, mütenakız ifadeleri ve Frenk kitaplarından aldığı malumat ile tenkid etmiştir. Kendisi bu eserini yazarken o kadar memnundur ki, ‘Onu gönlümün istediği gibi tepeliyorum’ demekte hiçbir mahzur görmüyor.” (Renan Müdafaanamesi, s. 6)

Bu eser İslamfobia tarihinde önemli bir eserdir. Renan’ın maksatlı ve derinliği olmayan bu çalışmasının Namık Kemal tarafından eleştirilmesi de önemli bir vakıadır. Eser Namık Kemal’i en iyi tanıtan bir vesikadır. Edebiyat tarihi bu esere gereken yeri vermemiş, bütünlüklü bir şahsiyet ortaya koymamıştır. Namık Kemal’in sadece edebi eserleri ile yansıtmak eksik bir yansıtmadır. Onun örnek ve hassas kişiliğini bir manasız bölünme ile ifade etmek, nesillere onu bir iki roman ile bir iki şiir ile dar bir çerçevede tanıtmaktır. Eser Renan’ın İslamfobiasının muhitini belirlemesi ve Namık Kemal’in de hem filozofu hem de diğer İslamfobia muhiti eleştirmesi önemlidir. Namık Kemal Avrupa’nın İslamfobiasınının da psikolojik kaynaklarını gösterir. Eserde bir korkunun ötesinde bilgileri dejenere ederek yanlış bilgiler üzerine kurulmuş sözde bir bilimsel etüd görülmektedir.

Namık Kemal hutbeyi genel olarak değerlendirir, daha sonra ayrıntılı olarak bazı konuları karşılaştırmalı olarak eleştirir. Büyük bir ilmi vukuf gerektiren çalışma Bediüzzaman’ın Namık Kemal için  “k a m i l  b i r  z a t” demesini doğrular niteliktedir. “Hutbe kısa bir şey ise de mündericatı birkaç yüz cilt kitap ile cerh olunmağa müsaid bulunduğu için mütalaamı yazmakla söylenilmiş şeyleri tekrar etmek tarz-ı bibuhadepuyanesini iltizam etmiş olamayacağımdan eminim. İslamiyetin maarife mani değil bilakis mürebbii olduğunu isbat için yanımda lüzumu kadar kitap mevcut olmadığına teessüf ederim. Mamafih Sahib-i hutbe kendi davasının butlanına o kadar çok delil cemetmiştir ki şu cevabı yazabilmek için başka kitaplara müracaat mecburiyeti sakıt hükmüne girmiştir.” (A.g.e. s. 11)

Renan’ın şimşekleri üzerine çekmiş bir eseri Hayat-ı İsa isimli eseridir. Bu kitap hristiyan dünyasında büyük infial ile karşılanmıştır. “Ernest Renan’ın en ziyade dağdağanüma-yı iştihar olan eseri Tercüme-i Hal-i İsa ünvanıyla yazdığı kitaptır. Bunun tedkik ve cerhine dair yazılan kitaplar, risaleler bir yere toplansa ayrıca bir kütüphane teşekkül eder. Papazlar tarafından bu kitap hakkında vuku bulan tarizat-ı şedidedin netayicindan olarak kendisi memur olduğu Lisan-ı İbrani hocalığından infisal etmiştir.” (A.g.e. s. 13)

Namık Kemal Avrupa’da genel anlamda bir İslamı yanlış yorumlama, cehalet ve İslamafobi olduğunu belirtir. “YalnızErnest Renan değil Avrupa’da ulum-ı Şarkiye’ye intisab ile maruf olanların Diyanet-i İslamiye mebahisinde zihinlere hayret verecek kadar cahil olduklarını pek kolay isbat edebilirim.” (A.g.e. s. 13) Bediüzzaman ile Namık Kemal’in İslamafobia karşısındaki tutumları birbirine benzer. Bediüzzamam İslamı büyük bir savunma paktı ile savunmuştur, “bin yıldır rahnelenen kalbi umumi ve itikad-ı umumiyi” savunmuştur.  Namık Kemal de bu tedkiki ile bir yanlış yorumu eleştirmiştir. Namık kemal diğer İslamfobiacılarından biri olarak ünlü Hammer tarihi sahibini gösterir. “Türkçe’de oldukça güzel yazacak kadar meharet kesbetmiş olan Tarih-i Osmani sahibi Hammer bile Diyanet-i İslamiye mebhasine  atf-ı makal edince  Şark’a dair bir kitap okumayan  ecnebiler kadar ve fakat onlardan  daha garip bir vukufsuzluk gösterir.” (A.g.e. s. 14) Bir İslamfobia tavırlı batılı da D’Herbelot’tur. Namık Kemal onu da bir örneğinin muaheze ederek eleştirir. Namık Kemal’in eseri bir İslamfobia sahibi batılıları kısmen eleştiridir.

Avrupa’da İslamı araştıran mütefekkirlerin hareket noktasının iyi niyet olmadığını tesbit etmiştir. “Onların din-i İslam için icra ettikleri tahkikat da papazlar gibi ellerine geçen kitapta mahal-i tariz aramaktır.” (A.g.e. s.  17) Bu cümle İslamafobianın teorisidir.  Bir başka cümlesi de aynı yoldadır. “Şark’a müteallik mesail ile uğraşanların en çoğu Diyanet-i İslamiyeyi de bazı akvam-ı vahşiyenin mezahibi gibi eğlence kabilinden olarak tahkik ederler.” (A.g.e. s. 18) Ayrıntılı olarak da şöyle der. “Şimdi bir Avrupalı mahiyet ve meziyetini anlamak senelerce tamik-i fikre muhtaç olan Diyanet-i Celile-i Muhammediyeyi  hürriyet-i efkara hail ve terakki-i medeniyete mani bilerek piş-i nazara alır, bu fikrin netayicinden  olarak tahkikatını zorla mutekadat-ı gayr-i makule  taharrisine  hasreder, tesadüf ettiği her meseleye  haşa minetteşbih  güya zulu halkının mezhebiyle uğraşır kadar sathi bir imale- i nigahı  zühninde hasıl edeceği   fikir için kafi görür de tevaggülünün  mevkuf-ı aleyhi olan  elsineye intisabı da daha kelimelerini doğru  telaffuz edemeyecek  derecede  bulunur ise,yazacağı şeylerin hezeyandan başka birşey olabilmesi aklen kabil midir?” (A.g.e. s. 19) Renan’ın eseri de bu teoriden hareket etmiştir. “Renan’ın İslamiyet mesailince  o esbaba mağlub olan  malumat-ı kazibe ve tahkikat-ı nakısa erbabından olduğu piş-i nazardan ayrılmasın.” (A.g.e. s. 20)

Renan, Müslüman akvamı kabiliyet-i zihniyece hiç hükmünde görür. Onları “Bir şey öğrenmek veya bir fikr-i cedide açılabilmek kabiliyetinden mahrum eyleyen bir nevi demir daire içinde mahsur” görür. Kemal Bey buna kızar, “Acaip şey. Meğer İslam olduğumuz için başımızın etrafına bir demir halka geçirilmiş o halka havas-ı batınamızı her türlü uluma her türlü tahsile her türlü efkar-ı cedideye mesdud tutarmış da bizim hala haberimiz yok.”            (A.g.e. s. 22)

Namık Kemal İslamın ilim tahsiline verdiği önemi ayetler ile teyid eder. “Fünun –ı riyaziye ve tabiye ile iştigal e den Muhammediler, o fünunun mebahisinde “Güneş de kendi mustakarrında devr ve hareket eder. Bu aziz ve alim olan Allah’ın takdiridir (Yasin,38) (O sıkıp yağdırıcı bulutlardan bol bol akıcı bir su inzal eyledik” (Nebe, 14) “Sizi çift çift erkekli dişili yarattık”(Nebe, 8) bedihiyyattan bürhanlar görünürler de imanlarında bir kat daha rüsuh hasıl ederler.” (A.g.e. s. 23)

Müslümanların sair dinleri tahkir ettiği fikrini ileri süren Renan’a karşı Kemal bey, “Sair dinler kütüb-i semaviyeye müstenid ise onlar İslam indinde muhakkar değil mensuhtur” der. (A.g.e. s. 24) Renan’ın Müslümanların ilimi kudret ve ikbale nail olmak için yaptıklarını iddiasına karşı batıdan örnek verir. “M. Renan’ın mensub olduğu Fransa kavmi içinde zadegandan olmadıkca bir mevki-i kudret ve ikbale nail olmak muhal derecesinde müşgil olduğu zamanlar sunuf-ı marifetle tahliye-i nefs etmiş olan Descartesler Pascallar ne türlü kudret  ve ikbale nail olmak için çalışmışlar idi. Copernic  Lehistan da krallığa  Galilee  Roma ‘da papalığa intihab olunmak için mi maarife bezl-i vücut etmişleridi? Maarif bir nazenin-i dilrübadır ki mübtelaları yalnız neyl-i visaliçün ifna-yı ömr eder. İlmi vesile-i istifade etmek için istihsale çalışanların hiçbir vakit malumatca bir mevki- imtiyaz ve kemale vasıl olduğu bilinemez.” (A.g.e. s. 25)

Renan İslam dininin milletlerin kavmiyetini inkar ettiği iddiasını öne sürer. Namık Kemal “Tarihce sabittir ki düvel-i İslamiye arasında zuhur eden birtakım ihtilafat üzerine İslamiyete dahil olan akvamın hemen kaffesi kavmiyetini muhafaza edebilmiştir. Yalnız hangisine sorulsa İslam sıfatını mesela çerkes veya Efgan ünvanına takdim eder ki bu tercih edyan-ı saire mutekidlerince dahi caridir.” (A.g.e. s.  27) Bu fikrine bir garip fikir daha ekler Renan “Bu halden yalnız İran müstesna olarak fikr-i mahsusunu muhafaza edebilmiştir. Çünkü İran İslam arasında bir mevki-i mahsus ihraz etmiştir. İranlılar Müslümanlıktan birkaç kat daha şiidir.” (A.g.e. s. 27) Namık Kemal bu ifadeyi mizahi bir cümle gibi muaheze eder. “Müslümanlıktan daha ziyade Şiiyyet ne demek oluyor? Müslüman olmadık şii de mi varmış! Bu türlü baziçe-i elfaza bazı letaif-i edebiyede cevaz olabilir; fakat ciddi bir esere manasız söz karıştırmakta bir münasebet yoktur.” (A.g.e. s. 29)

Renan’ın İslamdan önce Araplar arasında Tevhidin farklı yollarının mücadelelerinin var olduğunu söyler. Namık Kemal “İslam’ın birinci asrından birkaç asır evvel Arabistan’da Tevhid-i Bari itikadının mevcut olduğuna ve hatta bundan dolayı kabail arasında mücadeleler bile vuku bulunduğuna dair M. Renan’ın keşfedip de meydana koyduğu hakikatı şimdiyekadar hiçbir kitapta görülmediğini hiçbir delili de olmadığıyçün kendisinden başka dünyada kimse kabul edemez.” (A.g.e. s. 29) der. Renan İslamdan önce Sasani medeniyetinin üstünlüğünü anlattığı bölümlerde İslamı küçük düşürmek istemesine karşı Sasani medeniyetinin otuz kırk yıl sürebildiğini ve İslam’ın zuhuru ile hal-i vukufa düşmüş olduğunu belirtir. Nuşirevan ve Hüsrev zamanlarında İran’ın maarifçe ileri olduğu bahsine de katılmaz, Renan bir delil ile konuşmaz, mücerred iddiada bulunur. Hazreti Ömer’in İskenderiye kütüphanesini yaktırdığı iddiasını papazlar uydurmuştur. Renan bu iddianının yalan olduğunu da söyler. Böylece Renan birbiri ile zıt iddialar öne sürer. Namık Kemal Sasani devletinin Arab’a intikal eden bir maarifi olsaydı edebi ve ilmi teliflerin olabileceğini böyle teliflerin de olmadığını söyler. Renan İran’dan hareket ederek gerek şii mezhebini gerek sasani medeniyetini fevkalade göstermesi bir ihtilafı kaşımasından bir meded olalarak da yorumlanabilir.

Renan Ebul Abbas Seffah ile Ebu Cafer Mansur’un tam itikatlı olmadığını öne sürer. İslamiyetle  mutekid olan  bir adamın  muhibb-i ilim  olmasını bir türlü kabul edemez. Namık Kemal ise Bakara/269’uncu ayetini “Allah hikmetini kime dilerse ona verir. Kime de hikmet verilirse muhakkak ki ona çok hayır verilmiştir. Bunları ancak kamil akıl sahipleri tezekkür ve teemmül eder. Lokman Suresi /12 ayet “Andolsun ki biz lokmana hikmet verdik ve sana verilen hikmetten dolayı şükr et dedik. Kim şükr ederse kendi nefsi için şükreder, küfran-ı nimette bulunan da kendisine etmiş olur. Zira Allah ganiyy-i Hamiddir.” El Mücadele suresi, Ayet/11 “Ey  iman edenler  size meclislerde yer açın denildiği zaman hemen yer verin ki Allah da size açıklık  ve  genişlik versin . Kalkın denilince de kalkıverin. Allah içinizde iman etmiş olanlarla kendilerine ilim verilmiş bulunanların derecelerini artırır. Allah sizin yaptıklarınızdan haberdardır.“Dördüncü Ayet, Ez Zumer suresi Ayet/9 “De ki bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? “Beşince Taha Suresi Ayet/114 “Ey Rabbim benim ilmimi artır de “Burada zikredilen ehadis-i Şerifeden Birincisi Alimler peygamberlerin varisleridir. İkincisi, Bir alimin ölmesi alemin göçmesi gibidir. Üçüncüsü Beşikten mezara kadar ilim taleb ediniz. Dördüncüsü, Çinde de olsa ilim taleb ediniz. Çünkü ilim talebi her mümine farzdır.”

 Bu örnekleri verdikten sonra Namık kemal konuyu din ile bağlar ve Renan’ı eleştirir. “Hal böyle iken mutekid olduğu din tarafından tahsil-i ilm ve hikmete memur olan bir millet efradının mübalat-ı diniyeden  teberri etmedikce  ilim ve hikmete  meyledemeyeceğini  iddia etmek  zulmetin indifaını güneşin gurubuna  mevkuf addeylemek kadar bedihiyyülbutlan  bir maskaralık değil midir?” (A.g.e. s. 36) Renan Abbasilerin Arapçayı kaldırmak ve kendinden önceki medeniyeti tahrib ettiğini söyler ki Namık Kemal “Sübhnanallah Ali Abbas Arabi’yi ortadan kaldırıp da hangi lisan ile tekellüm edecekler idi? Halife-i İslam olmak itibarıyla dünyanın en büyük taht-ı saltanatına nail olmuş iken, dinin lisanını ve dini red ve inkar ile  devletlerini esasından harap etmeğe çare taharrisiyle mi meşgul olacaklar idi?” (A.g.e. s. 36) Kemal Bey tarihi hakikatları tahrib ettiğini söyler Renan’ın. Renan’ın bir diğer esassız iddiası da Harun Reşit ve Memun’un İslamiyet ile mutekid olmadıklarıdır. “Harun Reşit saltanatının ekser eyyamını hac ve gazada imrar etmek cihetiyle İslam indinde aizze-i kiramdan maduddur. Memun ise itikadında hıffet değil belki taassub bulunduğunu tabi olduğu Mezheb-i itizalin tervicinde istimal ettiği cebirler isbat eder.” (A.g.e. s. 37) Seffah, Harun, Mansur ve Memun’un dinsizlikle ithamını Renan’ın asılsız iddialarından sayar.

Renan Müslümanların filozofları mevt ve işkenceye maruz bıraktığı iddiasına karşı, medeniyetin mucidi telakki edilen yunanlıların Tevhid-i Bari itikadında bulunan Sokrat’ idam etmelerini, İtalyanlar ise Galilei idam etmediyseler de idama yakın işkencelere uğrattılar, Fransızlar ise Ruso’nun Emil isimli kitabını yaktırdılar ve kendisini tevkif etmek istediler. Halbuki Arabın marifet devrinde asılmış bir veya işkence edilmiş bir insan yoktur. Diyerek Renan’a cevap vermeye devam eder. İbn-i Rüşt’ün metruk ve mahzun olarak ölmesine karşı da Abelard’ın bir kız ile velisinin rızası olmadan evlendiği için reculiyetten mahrum edildiğini ifade ederek karşılaştırma yapar. Hikmet ‘in İslam arasında daima muhakkar olduğu iddiasına da, “Hükema-yı Arab’ın en büyüklerinden olan İbn-i Sina ile İbn-i Rüşt’ün birincisi iki devlet-i İslamiyede vezir-i azamlık, ikincisi kezalik iki devlet-i İslamiyede kadıl kudatlık mesnedlerine nail olmuşlar idi.” (A.g.e. s. 41) der. Fatih’in Fatih Camii civarında tıp okulları açtığını ve hala camide hikmet dersleri verildiğini söyleyerek Renan’ın vukufsuzluğunu ortaya koyar. Renan’in Müslümanların heyet ilmini sadece kıbleyi tayin için kullandığına Uluğ Bey ve rasathanesini örnek verir. Volter’in Rusyalıların cehaleti ile ilgili naklettiği bir fıkrayı da asıl cahaletin nasıl Avrupa’da olduğunu belirtir. Güneşin tutulacağını haber verdiği için İran elçisini Ruslar Moskova’da yakmak istemişlerdir. Salibiler ve Tatarların kitapları atların ayakları altında mahvetmesine ise onların İslam dini ne tabi olmadıklarını söyleyerek cevap verir.  Batıda Gotlar, Avarlar ve Hunlar’ın da medeniyeti tahrip ettiklerini belirtir.

Kemal Bey Volter’in peygamberimizi zemmettiği Mohammed piyesini de bir cehalet örneği olarak verir. Bu kitabı yazan filozofun tutumu da bir İslamafobia bahsidir ve oldukca yankılanmıştır. Sultan A. Hamid Han bu tiyatroyu Londra ve Paris’te oynatmamak için gerekeni yapmış ve iki millet oynatma cesareti gösterememiştir.  Arabın medeniyetinin araba isnat olunamayacağı noktasında İbni Sina ve İbn-i Rüşt’in arap olmadığını örnek veren Renan’a Namık Kemal, bu münasebetsiz yoruma karşı Napolyon’un Fransız, Birmark’ın ise slav kavminden geldiği halde Alman olduğunu, Rüşt, Farabi ve Sina’nın da böyle yorumlanması gerektiğini belirtir. Kemal Bey, Renan’ın Arap tarihini okumadığını örneklerle anlatır. Herbelot’un Kitaphane-i Şark isimli eseri bunlardandır. Batının ilim adamlarına iyi davranmadığını Renan’ın hayatından örnek verir, İsanın Hayatı isimli kitabın neşrinden sonra Renan İbrani dersi vermekten çekilir. İslam’ın ilmi men ettiğine dair iddialarına da yine örnekler verir.

İslam’ın havas alimleri ile ilgili sonra gelen tabileri öncekilerden daha itikaldı söylemesine de Namık Kemal “İslam içinde itikadca selefi salihine tefevvuk iddiasında bulunur ferdi aferide yoktur.” (A.g.e. s. 50) İslamiyetin cebir ve şiddet de Engisizyondan ileri olduğu iftirasına karşı Kemal Bey,  Saint Barthelemy vakasını örnek verir. Kral Dokozuncu Şarl Protestan mezhebine mensub olanları katl ve idam etmiştir. İslam döneminde ise böyle bir vaka yoktur. İspanyolların icra ettikleri zulüm ise buna büyük bir örnektir. İnsanlara, kitaplara ve medeniyet eserlerine büyük tahribat yapmışlardır. Batıda dini ilimlerin beşerin fikrini ezmekte ne kadar uğraştığı konusunda örneklerin çok olduğunu söyler Namık kemal. İslam ise ilahi hakikatları tebarüz ettirmeye çabalamıştır. Müslümanların ilim tahsilindeki hassasiyetini anlatır. “Muhammediler tahsil-i maarif ettikce vicdanen hasıl ettikleri telezzüzden başka evamir-i ilahiye ve nebeviyeye ittiba etmiş oldukları  cihetle  bir de mecur olmak itikadında bulunduklarından hayat-ıebediyelerine  hizmet için  ilme çalışır  hatta sevk-i diyanetle hayat-ı faniyelerini bu say yoluna  hasrederlerdi.” (A.g.e. s. 57)

Kemal Bey tedkikini şöyle bitirir. “Ernest Renan’ın böyle cehl-i sırftan mütevellid tevehhümat ile malamal bir hutbe iradiyle istihsal edebileceği yegane netice bize kalırsa kendisinin edyan aleyhindeki gayzına ve İslamiyete göstermiş olduğu hucumlar ile de ne kadar mümkin ise o kadar adi ve müstekreh bir bürhan-ı nevin ikame eylemekten ibaret kalmıştır. Böyle bir netice ile alem-i İslamiyet üzerinde hasıl edebildiği tesir ise bütün asar-cehalet ve garezini şu risalede birer birer gösterdiğim bu zavallı Akademi hocasının vukufsuzluğuna karşı bir istihkar-ı anif ile mukabele etmekten başka bir şey olamaz!” (A.g.e. s. 62)

popüler cevapdünya atlası