BEDİÜZZAMAN’IN HÜRRİYET ANLAYIŞI – MÜNAZARÂT ÖRNEĞİ

Eklenme Tarihi: 03 Şubat 2017 | Güncelleme Tarihi: 03 Şubat 2017

ÖZET

 

Bediüzzaman Said Nursi, İkinci Meşrutiyet sonrası, Meşrutiyet-i Meşrûa’yı anlatmak için, şarktaki aşiretler arasında bir seyahatte bulunmuştu. Onların sorularına verdiği cevapları daha sonra “Münâzarât” adıyla kitaplaştırdı. Ona yöneltilen sorulardan bir kısmı da hürriyetle ilgiliydi. Onun hürriyet konusunda söyledikleri şöyle özetlenebilir: Ona göre İslamiyet’te istibdat yoktur. Hürriyeti, sefahet, rezalet,  İbahe Mezhebi ve Komünizm olarak telakki etmek, Şeytan’ın istibdadına girmek ve nefs-i emmâreye esarettir. Onun hürriyet anlayışı, Farabi gibi İslam filozofları ve İslam tasavvufçularının hürriyet anlayışına uyar.

 

O hürriyete âşıktır ve mâşûkası olan hürriyeti; İslam terbiyesi almış, yüksek vasıflara sahip genç ve güzel bir kadına benzetir. Onun dünyasında hürriyet, Allah’a ubudiyeti netice verir ve “Hürriyet-i Şer’iyye” olarak anlatılır. Bir başka anlatımı ile hürriyet, yasaklar işleyerek kendine ve başkalarına zarar vermemektir. Hürriyeti haramları işlemeye vesile zannedenler; hürriyetin Rafızîleridirler. Ayrıca, hürriyet, Allah’ın ihsanı ve imanın hassasıdır. İman mükemmelleştikçe hürriyet parlar. Gerçek hürler başkalarına tahakküm etmedikleri gibi,  onlara tezellül de etmezler.

 

O, gelecekte Âlem-i İslam’da hürriyetin kuvvetleneceğini de belirtir. Böylece hürriyet İslam Dünyasını ayağa kaldıracak ve İttihad-ı İslam surunun da temeli olacaktır. Gayr-i Müslimlerin hürriyeti ise onlara zulmetmemek ve kendilerini rahat bırakmaktır.

 

ABSTRACT

         

Bediüzzaman Said Nursî took a  trip among native tribes in the East so that he might tell the  true constitutional  government after the Second Constitutional Government. After that, he published the book called “Münazarat” in which he answerd the tribes’ questions. Some of his answers to their questions were interested in “Freedom”. His expressions concerning “Freedom” can be summarized like this: In his opinion, there is no despotism in Islam. To regard freedom as debauch, degradation, self-freedom without Islamic rules and communism, is to accept the despotism of Satan and the slavery of inner man. His comprehension concerning freedom is concerned with the comprehension of Islamic philosphers such as Farabi and Islamic sufists.

 

He falls in love with freedom and he compares the freedom with a young and beautiful woman who has good qualifications. In his world, the freedom yields worship to Allah (God) and is told as “Freedom concerned with Islamic Rules”. In other words, freedom means “not to give harm to himself” by means of commiting forbidden things (sins). Those who think that freedom is the vehicle for commiting forbidden things are those who are out of Islamic Rules. On the other hand, freedom is the benefaction and donation of Allah and the characteristics of faith. When the faith becomes perfect, the freedom shines. As real free people never tyrannize other ones, they never show the indication of mortification.

 

He expresses that the freedom will grow stronger in the communities of Islam. Therefore, the freedom will activate the Islamic World and will be the foundation of the Castle of Islamic Combination. As for the freedom of non-Islamic people, it is not to tyrannize them and to leave alone them in comfort.

Giriş

 

Kendi ifadelerine göre Bediüzzaman Said Nursi, “Hürriyetin üçüncü senesinde (Şark’taki) aşâirler arasında Meşrutiyet-i Meşruayı aşâire tam bildirmek ve kabul ettirmek için Ertuş aşairi içinde hususan Küdan ve Mamehuran” aşiretlerine gitmiş, onların Meşrutiyet, hürriyet, din, ulema, şeyhler, Jöntürkler, yeni hükümet, gayr-i Müslimler ve daha başka konularda sordukları sorulara cevaplar vermişti.

 

Müellif Şark seyahatinde ele aldığı ve aşiretlere anlattığı konuları, 1329/1911’de Matbaa-i Ebuzziya’da bastırmış ve 1950’den sonra aynı eseri gözden geçirip “Azametli Bahtsız Bir Kıtanın, Şanlı Tali’siz Bir Devletin, Değerli Sahipsiz Bir Kavmin Reçetesi veyahut Bediüzzaman’ın Münazarat’ı” adıyla neşretmiştir. Bu risale tashih edilmiş hali ile “… Eski Said’in aşâir’in (aşiretlerin) suallerine verdiği cevapların bir kısmıdır.”

 

İkinci Meşrutiyet Öncesine Bakış

 

Burada, konumuzla ilgisi açısından biraz geriye gidelim. Osmanlı Devletinde “Dış Baskılar Dönemi” 1839’da başlamış, 1922’ye dek sürmüştü. Aslında Osmanlılar 3 Kasım 1839’da ‘Tanzimat Fermanı (Gülhane Hatt-ı Humâyûnu)’ adıyla bir reform programına başlarken, bu yolla azınlıkları devlete daha sıkı bağlamak ve Avrupalıların da içişlerine karışmasını önlemek istiyorlardı.

 

Tanzimat Fermanı halka anlatılmak için, halk içinde saygın kişiler ve memurlar görevlendirilmişti. Çünkü Müslümanlar, gayr-ı Müslimlerle eşit sayılmaktan hoşlanmadılar. Özellikle yüksek devlet memurları, halkın bir bölümü ve din adamları bu yeniliklerden rahatsız oldular.

 

Diğer yandan dış güçler “Hasta Adam” olarak gördükleri Osmanlı Devleti topraklarını sudan bahanelerle paylaşmak istiyorlardı. Gayr-ı Müslimler ise, ilan edilen Tanzimat’la elde ettikleri hakları yeterli görmediler. Ayrıca Avrupa devletleri Tanzimat’a rağmen Osmanlılara baskıyı ve içişlerine karışmayı sürdürdüler.

 

1856’da Tanzimat’tan 17 yıl sonra benzer amaçlarla ilan edilen Islahat Fermanı da birbirine kaynaşmış bir Osmanlı toplumunu oluşturamadı. Müslümanlar ve gayr-i Müslimler Islahat Fermanı’ndan da, Tanzimat Fermanında olduğu gibi, aynı sebeplerle memnun olmadılar. Avrupalılar azınlık hakları bahanesi ile yine içişlerine müdahale ediyorlardı.

 

Derken, ‘Panslavizm’ hareketiyle Osmanlı Balkan topraklarında isyanlar baş gösterdi ve devletin batısında dağılma başladı. Diğer yandan Devlet-i Aliyye gittikçe fakirleşiyordu ve 1875’te, Abdülaziz döneminde hazine iflas etti. Abdülaziz Meşrutiyete karşıydı. Oysa Yeni Osmanlılar Cemiyeti 1865’ten beri Meşruti bir yönetim istiyordu. Bu açıdan Abdülaziz tahttan indirildikten sonra, (30 Mayıs 1876), V. Murat tahta geçirildi. Üç ay sonra aklî dengesinin tam yerinde olmaması dolayısıyla tahttan indirildi ve Meşrutiyeti ilan edeceğine söz veren II. Abdulhamid padişah oldu (1876).

 

Gerçekten o dediğini yaptı, Meşrutiyet 23 Aralık 1876’da ilan edildi. 20 Şubat 1877’de ilk Osmanlı Meclisi toplandı. Kanun-ı Esasiye göre meclis; Ayân ve Mebusân Meclislerinden meydana geliyordu.

 

Diğer yandan 1877’de Rusya ile başlayan ve “93 Harbi” denen savaşta durum vahimdi. Rus orduları Balkanlar’da Sofya’ya, Doğuda Erzurum’a kadar gelmişti. Bu durum halkta büyük bir tepki doğurdu. Halka göre savaş iyi yönetilmiyordu. Derken meclise yansıyan tepkiyle, Meclis-i Mebusân da hükümeti tenkide başladı. Aslında meclis böylece savaş bahanesiyle II. Abdulhamid’i eleştirmekteydi.

 

Diğer yandan genç padişah, meclisin savaş konusunda görevini yerine getirmediğini açıklayarak, 14 Şubat 1878’de Kanun-ı Esasi’den (Anayasa) aldığı yetkiyle Meclis-i Mebusanı süresiz tatil etti. Artık ülkeyi meclissiz yönetmek istiyordu. Bu yeni gelişmeyle birlikte gazetelere sansür koydu, yazı ve toplanma hürriyetini kısıtladı. Bir mahkeme kararıyla Abdülaziz’i öldürmekle suçlu görülenleri sürgünlere gönderdi. Bunlar içinde Genç Osmanlıların ileri gelenleri de vardı. Böylece o Meşrutiyet ve Hürriyet düşmanı kimliğinde görülmeye başladı.

 

Bütün bunları özetlememizin sebebi, konuya siyak ve sibakıyla kuşbakışı bakmak, daha iyi görmek ve Bediüzzaman’ın yirmi yıllık hürriyet sevdası konusunun daha iyi anlaşılmasını hedeflemektir.

2. Bediüzzaman’a Göre Hürriyet ve Hürriyetin Özellikleri

 

Bediüzzaman’ın aşiretlere yaptığı seyahat sırasında aşiretlerden kendisine hürriyet konusunda da sorular sorulmuştu Ona sorulan sorulardan biri şöyleydi:

 

“Şimdi hürriyet bahsini sual edeceğiz. Nedir şu hürriyet ki; o kadar tevilât onda birbiriyle çekişiyorlar? Ve hakkında acib garib rüyalar görülür?”

 

Anlaşılıyor ki, 1908’de İkinci Meşrutiyet/Hürriyet ilan edildiğinde, bu konuda halkın kafası karışıktı. Zaten Bediüzzaman da, onları Meşrutiyet, Hürriyet ve benzer konularda kendilerini bir din âlimi olarak aydınlatacaktı. Az önceki sorudan anlaşılan o ki, o günlerde hürriyet mefhumu farklı tarzlarda tevil ediliyor ve farklı teviller bir birleriyle çekişiyordu.

 

Aslında tevil manayı muhtemel olduğu bir manaya döndürmektir. Kelime, Arapça “meal” kelimesinin ‘tef’îl’ babından mastarıdır. Şemseddin Sami tevile “manayı zahirisinden başka bir mana ile tefsir etme (yorumlama)” anlamı verir. Tevil ve tefsir konularının manaları ve birbirinden farkları konularıyla daha çok tefsir ilmi ile meşgul olanlar ilgilenmişlerdir. Hatta bu konuda müstakil eserler de verilmiştir.

 

Aşiretlerin hürriyetle ilgili sorusunun devamı da şöyleydi:

 

“Hürriyeti bize çok fena tefsir etmişler. Hatta âdeta hürriyette insan her sefahat ve rezalet işlerse, başkasına zarar vermemek şartıyla bir şey denilmez, diye bize anlatmışlar. Acaba öyle midir?”

 

O aşiretlerin yukarıdaki hürriyet konulu sorularına cevap vermeden önce, hürriyete olan aşk ve sevdasını şöyle dile getirir:

 

“Yirmi seneden beri onu (hürriyeti), rüyalarda takip eden ve o sevda ile her şeyi terk eden birisi size güzel cevap verebilir.”

 

Bediüzzaman bu sorulara cevap vermeden önce kendisiyle hürriyetin ilişkisine temas eder. O kendi ifadelerine göre, 20 seneden beri bu konu ile ilgilenmekte, hatta onu rüyalarında bile görüp takip etmektedir. O bu sözleriyle Abdulhamid-i Sâni’nin devr-i saltanatına göndermede bulunmakta, 1890-1891 yıllarına işaret etmektedir. Bilindiği üzere II. Abdulhamid’in saltanatı (1876-1909) yıllarını içine almaktaydı.

 

O kendi ifadesi ile hürriyete (hürriyet-i meşrûa) kara sevdalı biriydi. Buradan o zamanlar hürriyetin zıddı olarak kullanılan istibdat’tan, keyfilikten ve hakların kısıtlanmasından da ne kadar nefret ettiği anlaşılır. Çünkü hürriyete âşık ve kara sevda ile ona tutulan; istibdattan da bir o kadar nefret duyacak ve onu sevmeyecektir. Yukarıdaki ifadelerine göre o, hayatının akışı içinde rüyalarda bile hürriyeti takip etmiş, hürriyet sevdası ile başka şeylerden geçmiştir. Bu durumu, daha genç olduğu günlerdeki iki İstanbul Macerası daha güzel anlatır.

 

O ilk kez 1896’da, II. Abdulhamid Han döneminin (1876-1909) yirminci yılında 23 yaşlarında iken İstanbul’a gelmişti. Açık fikirli biriydi. Zamanındaki birçok molladan farklı düşünüyordu. Zor mutasarrıfı müfettiş Yahya Nüzhet Paşa teftişte iken onunla Erzincan’da görüşmüş, ondan Abdulhamid’in Kuşçubaşısı Mustafa Bey’e hitaben bir tavsiye mektubu almıştı. Ardından Anadolu’yu gezerek İstanbul’a gitti. Tavsiye mektubu vasıtasıyla padişahla görüşecek, ona yeni açılan “mekteplerde din dersleri, medreselerde ise müspet fenler okutulmasını teklif” edecekti. Eğer bu tasarısı gerçekleşirse, ona göre böylece mektepliler dinsiz, medreseliler de mutaassıp olmaktan kurtulacaklardı. Bu bir açıdan, mektepliler ve medreselileri cahili oldukları hususların esaret ve istibdadından kurtarmış olacak ve bu hal bir tür hürriyete sebep olacaktı.

 

O 1907 Kasımı sonlarında da, doğuda dinî ilimlerle fen ilimlerinin birlikte okutulacağı medreseler açtırma arzusuyla yeniden İstanbul’a gelmişti. II. Abdulhamid’le Şeyhülislam Cemaleddin Afgani’nin de hazır olduğu bir buluşmada Yıldız’da padişahla görüştü. Ona Yıldız’da hilafet ve istibdat konularındaki düşüncelerini cesurca ve çekinmeden açıkladı. Hükümdara istibdat konusunda şöyle diyordu:

 

“İslamiyet’te istibdat yoktur. Bir fert için karar vermek; ancak, safhaları açık ve şeriat adaleti içindeki mahkemelerin hakkıdır. Bu kararlar, mahiyeti meçhul kimselerin hakiki safhaları izah edilmeyen, desiseleri saklayan gizli yazılarıyla verilmez.”

 

Böylelikle o jurnalcilik ve hafiyelik müessesesine karşı çıkıyor, mahiyeti meçhul kimselerin jurnalleriyle bir fert hakkında, gizli kararlarla hükümlere varılamayacağını söylüyordu. Günümüz ifadesiyle, yargısız infazlarla kişilerin suçlanamayacağını belirtiyordu.

 

Bir kişi hakkında sağlıklı karar, ancak hür, safhaları açık, şeriat adaleti ile hüküm veren mahkemelerin işiydi. Yani jurnalcilik ve hafiyelikle bir insanı suçlamak istibdadın işiydi ve İslamiyet’te böyle bir istibdada yer yoktu. Demek Üstat Nursi’ye göre istibdat İslamiyet hükümlerine ters düşüyordu. O bu cesur çıkışından dolayı iki Musevi, bir Rum, bir Ermeni ve bir de Türk doktorun raporuyla İstanbul’daki Toptaşı tımarhanesine atılmış ve çok geçmeden bu raporun yersiz ve yanlış olduğu anlaşılınca tımarhaneden çıkmıştı.

 

3. Hürriyet Sefahet ve Rezalet Değildir

 

Üstat Nursi, aşiretlerin sorduğu hürriyetin sefahet ve rezalet işleme serbestliği ve insanın başkasına zarar vermemek kaydıyla her şeyi işlemesi şeklinde anlaşılmaması gerektiğine de şöyle cevap vermişti:

 

“Öyleler hürriyeti değil, belki sefahet ve rezaletlerini ilan ediyorlar ve çocuk bahanesi gibi hezeyan ediyorlar. Zira nazenin hürriyet, âdâb-ı şeraitle müteeddibe ve mütezeyyine olmak lazımdır. Yoksa sefahet ve rezaletteki hürriyet, hürriyet değildir. Belki hayvanlıktır. Şeytanın istibdadıdır, nefs-i emmareye esir olmaktır.”

 

Aslında tarih içinde, İslam Âleminde hürriyet, Nursi’nin hürriyet anlayışına uygun tarzlarda tarif ve tavsifleri görmüştü. Bu tarif ve tavsiflerin bazılarını konuyla ilgisi açısından buraya almak yerinde olacaktır:

Bir tarife hürriyet göre: “Nefsin, değeri yüksek ve faydası büyük olan işler hususunda yapılması gerekli harcamalardan Hoşlanması”dır.

 

Gazali’ye göre hürriyet; “tutkuların esaretinden kurtuluş”tur.

 

Bir başka tarife göre; “hazlara kapılmadan iyi ve kötü arasında tercih yapma yeteneği” olarak anlaşılır.

 

Farabi’ye göre hürriyet; “sağlıklı düşünce ve irade gücüne sahip olmaktır” ve bundan yoksun olan kimse, “hayvani insan” olarak görülür ve köle tabiatlıdır. Farabi hürriyeti “nefsanî istekleri baskı altına almaktan doğan özgürlük” olarak da anlatır.

 

İslam sofileri de hürriyet konusunda imal-i fikirde bulunmuşlardır. Onlara göre hürriyet; “nefis ve dünya tutkularından kurtuluş” tur.

 

Kuşeyri hürriyeti; “kulun yaratılmışlara köle olmaması, maddeler âlemindeki herhangi bir gücün onun üzerinde etkisinin bulunmaması” olarak anlar. Sofilere göre “gerçek hürriyet, Allah’a tam kulluk”, “Allah’tan başka her şeyden özgür olmak”, “Allah’tan başka hiçbir şeyin insana sahip olmaması”, “kulun Allah’tan başka tüm bağlardan kurtuluşu”, “tutkuların esaretinden kurtuluş” ve “bağımsızlıkla varlık ve yetkinlikte tekleşmek”  gibi de anlaşılmaktadır. Bu tarif ve anlayışlara göre hürriyet asla İbahiyecilik değildir.

 

Üstat Nursi’nin açıklamalarına göre de hürriyet, nefsin sefahat ve rezalet hürriyeti değildi. Hürriyeti böyle anlamak ve yorumlamak, hayvani bir hayat yaşama anlayışıdır. Şeytanın istibdadına girmek, kötülüğü emreden nefs-i emmareye esirlik ve köleliktir. Sefahet; malını iyi idareye muktedir olamayıp zevk ve eğlence ve hovardalıkla beyhude yere israf ve telef etmek, eğlence ve lüzumsuz masraflara düşkünlük, malını düşünmeden harcamak gibi manalara alınır. Zevk eğlence ve haramlara düşkünlükle, akılsızca hazz-ı nefs için masraf etmektir.

 

Sefahetin manaları düşünülürse, zevkçi, hazcı bir hayat anlayışıyla, kişinin haramlara, zevk, eğlence ve haramlara dalan bir hayat anlayışı içinde yaşadığı anlaşılır. Bediüzzaman daha önceki İslam âlimleri gibi, hürriyete İslami bir bakış açısıyla bakar. Zevk, eğlence ve haramlara dalmakta istimal edilen hürriyet telakkisine karşıdır. Çünkü bu anlayış âdâb-ı şeraitle edeplenmesi ve süslenmesi gereken hürriyet anlayışına uymamaktadır.

 

Ayrıca o hürriyetin sefahet ve rezalet işleme serbestîsi olarak anlaşılmasına da karşıdır. Çünkü rezalet de “alçaklık, denaet nâzeza (uygunsuz) fiil ve hareket”, “utanç verici şey, utanılacak hal, alçaklık, rezillik, maskaralık, arsızlık” demektir. Görüldüğü gibi rezalet de insan için İslamî ve iyi bir haslet değildir ve sefahete benzer.  İnsanı helaller “kerim olmaya” yükseltirken, rezalet günah işletmekle onu alçaltmakta, haramları işlemeye cesaretlendirmekte ve arsız yapmaktadır. Bu da şeriat âdâbıyla edeplenen hürriyet anlayışı ile uyuşmamaktadır.

 

O, hürriyet konusundaki benzer fikirlerini de şöyle açıklamaktaydı: “…güneş gibi parlak, her ruhun mâşukası ve cevher-i insaniyetin küfvü o hürriyettir ki, saâdet-sarây-ı medeniyette oturmuş ve marifet ve fazilet ve İslâmiyet terbiyesiyle ve hulleleriyle mütezeyyine olan hürriyettir.”

 

4. Bediüzzman’ın Açıklamalarının Söyledikleri

 

Onun bu konudaki fikirlerinin tahlilinden şu sonuçları çıkarmak mümkündür:

 

1. Ona göre hürriyet güneş gibi parlak, faydalı ve güzeldir. Güzel vasıflarından dolayı akl-ı selim sahibi herkes onun aşığıdır. Yani hürriyet kendisine âşık olunan güneş gibi parlak, değerli bir kadına benzer. Osmanlı kültüründe âşık olunan kadına onun da ifadelerinde yer aldığı gibi,  “mâşûka” deniyordu.

 

2. Ayrıca onun anlayışında hürriyet “cevher-i insaniyetin küfvüdür.” Yani insaniyet cevherinin şeriki/müştereki, naziri, akranı, dengi, eşi benzeridir. Bu açıdan insaniyetin cevheri hürriyet ister ve hürriyet arar. Küfüv kelimesi evlilikte aranan denklik konusunda kitaplarda yer aldığı için; sanki hürriyet insaniyet cevherinin eşi olmaya layıktır ve onun dengidir. Onun “Ruhun Mâşûkası” olarak adlandırılması da bu ilişkiden dolayı olmalıdır. Yani hürriyet cevher-i insaniyetin küfvü, yani akranı, dengi, eşi, benzeri ise onunla buluşturulmalı ve tezvic edilmelidir. Bu evlilikten de elbette iyi semereler ve güzel neticeler hâsıl olacaktır.

 

3. Ve onun buradaki tarif ve tavsifine göre hürriyet, medeniyetin saadet sarayında oturmuş, marifet, fazilet ve İslam terbiyesi ve hulleleriyle süslenmiştir. Burada hürriyet bir kadın benzetmesi ve onun iyi özelikleriyle özellikleriyle anlatılır:

 

4. Hürriyet medenilere, onların saadet saraylarına layıktır. Onunla birliktelik için bir “saadet saray-ı medeniyet” gerekir. Ayrıca o medenilere layıktır.

 

5. Nursi’nin açıklamalarına göre hürriyet; marifet, fazilet ve İslam terbiyesiyle süslenmiştir. Marifetin bilme, hüner, üstatlık sanat, ilim ve fenlerle elde edilen bilgiler gibi manalara geldiği düşünülürse, Bediüzzaman’a göre hürriyetin olduğu yerde türlü ilim, sanat ve fen ilimleri gelişir. Onun teşbihine göre bu hürriyet marifetli, medeniyetin saadet sarayında işini iyi yapan ve ona sahip olanı pişman etmeyen, bilim, fen ve sanatta hürriyetperverleri terakkiye sevk eden özelliktedir.

 

6. Ayrıca hürriyet faziletlidir ve İslamiyet terbiyesi almıştır. Fazilet kelimesindeki değer, üstünlük, meziyet, ilim, iman, hayır/iyilik, irfan bakımından yüksek derece, cemal, kemal ve fayda yönüyle bir şeyin diğerlerine üstünlüğü, keyfiyeti gibi manalara geldiği gibi, mefhum olarak hikmet, adalet, iffet ve şecaat gibi önemli hasletlerin hepsini birden de içine alır. Yani fazilet bir başka deyişle adalettir.  İyilik ve hayır cihetiyle bir denge içinde olmak ve sırat-ı müstakimdir. İslam âlimleri adaletin, hikmet, şecaat ve iffetten meydana geldiğini açıklarlar.

 

7. Ayrıca ona göre hürriyet, marifet, fazilet ve İslam terbiyesi ile süslendiği gibi, “(İslamiyet) hulleleri ile de mütezeyyinedir” Yani onun kadına teşbih ettiği hürriyet; üzerinde ağır, pahalı, vücudunu güzelce örten, iki parçadan müteşekkil ‘hulle’ denilen elbiselerle de kendisini süslemiştir. Fakat bu hulleler İslamiyet hulleleridir. Hulle cennet elbisesi, cennetliklerin giyeceği olarak da anlamlandırılır.

 

Böylece o İslamî bir biçim ve renkle anlatmak istediği hürriyeti güneş gibi güzel ve yararlı, ruhun maşukası, cevher-i insaniyetin dengi/küfüvü, marifetli, faziletli, İslamiyet terbiyesi ile süslü ve İslamiyet hulleleriyle tezyin edilmiş bir genç kadına benzeterek anlatmaktadır.

 

Bediüzzaman’ın hürriyet anlayışı, İslam’ın sınırları içinde ve onun ahkâmına uygundur. Ona göre “hürriyet, Allah’a karşı ubudiyeti intac” etmelidir. O meşrutiyete, “meşrutiyet-i meşrûa” olarak taraftar olduğu gibi; istibdadın ilacı olarak da “Hürriyet-i Şeri’yye” yi görür. Onun taraftar olduğu hürriyet, ittihâd-ı İslam’a da sebep olacak bir  “hürriyet-i şer’iyye”, yani İslami, meşru/şer’i olan hürriyettir.

 

O hürriyetle ilgili yaptığı açıklamasında hürriyeti nazenin, şeriat edepleriyle edeplenmiş ve onunla süslenmiş yüksek, iyi hasletlere sahip bir hoş, güzel genç kadına benzetiyordu. Her insanın iyisi kötüsü olduğu gibi, genç kadınların da iyisi ve kötüsü, güzeli ve çirkini vardır. Elbette akl-ı selim sahibi bir genç, iyi vasıflarla muttasıf ve güzel bir kadına sahip olmak ister. Onun sahip olmak istediği hürriyet de, yüksek, şeraitle edeplenmiş ve süslenmiş bir güzel ve nazenindir. O böylelikle başka türlü hürriyet anlayışına sahip olanları rezil ve sefih bir kadına sahip olmak isteyenler gibi görmekte ve teşbihiyle buna işaret etmektedir. İnsan her şeyin iyisine talip olduğu gibi, hürriyetin de iyisine İslam’la süslenmişine talip olmalıdır.

 

8. Bediüzzaman, sefahet ve rezaletin hürriyet olarak anlaşılmasını, insan dışı canlıların yaşayış tarzına uyan bir hürriyet, şeytanın istibdadı ve nefs-i emmareye esaret/kölelik olarak yorumlar. Çünkü insan dışında kalan canlılar da zevkperest, yemede, içmede ve çiftleşme gibi faaliyetlerinde hazz-ı nefsi öne alan ve bu konuda haram helal sınırı tanımayan varlıklardır. Böyle ibahiyeci bir tutum ve hürriyet anlayışı iyi bir hürriyet anlayışı değildir ve insana yakışmaz. Zaten İbahiyye, dini emir ve ahlâk kurallarını tanımaz ve her şeyi yapmayı mubah telakki eder.

 

5. Hürriyet Şeytan’ın İstibdadı mı?

 

Ayrıca Bediüzzaman’a göre sefahet ve rezalet olarak yorumlanan hürriyet anlayışı “şeytanın İstibdadı”dır. İstibdat, Arapça “bedde” fiilinin “istif’âl” sığasından mastarıdır. Bedde, iki ayağı bir birinden ayırmak, bir şeyi diğerinden uzaklaştırmak ve elde tutmak gibi manalara gelirken; istibdat; bir şeyde münferit olmak, bir şeyi ele alıp, tamamlayıncaya kadar bırakmamak gibi manalandırılır.

 

Şemseddin Sami istibdada, “kendi başına ve hiçbir kanın ve nizama tabi olmaksızın hükmetme” manası verir. İstibdat, “başlı başına olmak, keyfi idare sistemi, zulüm ve tahakküm, idaresi altındakilerin istemediği şeyleri yalnız kendi keyfine göre zorla ve zulümle yaptırmaya çalışmak. Kanun ve nizamlara bağlı olmayarak, çok defa da kanun namına kanunsuzluk yaparak keyfi hükmünü icra ettirmek… kendi dediğini ve keyfi emirlerini kuvvet ve cebir kullanmak suretiyle yaptırmaya çalışmak. Allah’ı ve adaletini unutarak dinsizdarâne bir zulümle hüküm ve idare etmek” diye de açıklanır.

 

Bu açıklamalara göre istibdat; yönetim ve etkileme açısından bakılırsa yönetimi tek başına elde tutma, (az veya çok) kanun nizamlara uymama, kendi başına, istediği gibi yönetme ve hükmetmedir. Zulüm ve tahakkümle gerçekleşen, bu cihetle hakları kısıtlayan ve ortadan kaldıran, kanunsuzlukla veya kanunlara uyar görünüp keyfi yönetimi hayata geçirmek gibi özellikleri kendisinde barındırır.

 

Bu açıdan; istibdadı insanlar yapabileceği gibi, şeytanın istibdadı da söz konusu olabilir. Bir imtihan vasıtası olarak yaratılan şeytan, sürekli kötülükleri, yasakları ve haramları emreder. Eğer o, kişinin nefs-i emmaresiyle işbirliği yaparak, farklı fikir ve hislerle insanı istibdadı altına alırsa; hiçbir kanun ve Allah emrini dinlemeksizin, o kimseye hükmeder, başlı başına o kimseye hâkim olur, ona tahakküm eder, etkisi oranında ve nispetinde sanki onu esaret altına almış ve köleleştirmiştir. Görünüşte, kendinde var olan iradesiyle hür ve serbest görünen, ama şeytanın istibdadı altında olan bu insan; aslında şeytanın kulu, kölesi ve esiridir ve iradesine ve hayırlara vesile olacak hürriyetine şeytan tarafından el konulmuştur.

 

Aslında Bediüzzaman’ın “Şeytanın istibdadı” olarak yorumladığı türden hürriyet, Kur’an ayetleri ve hadis-i şeriflerle de bağlantılıdır. Çünkü ayetlere göre şeytan insanlara haramları yeme ve içmeyi emreder, insana kötü ve günah olan şeyleri söyletir. İnsanı kendi adımlarına uydurur, yürüdüğü yola ve yöne yöneltir. Bu açıdan birkaç ayette “(Ey insanlar) şeytanın adımlarına uymayınız” emri vardır. Ayrıca o İnsanın farz ve nafile sadaka vermesini onu fakirlikle korkutarak engeller ve ona büyük günahları (fahşa) emreder ve yaptırır. İşledikleri bazı şeyler yüzünden insanları şımartır. Şeytan, kendisini dinleyen ve istibdadına giren dostlarını tehlikelerden korkutarak başarılarını engeller. Şeytanı, emirlerini dinleyen onun tahakkümüne giren ve izinden çıkmayan dostları (karin ve evliyası) vardır. Şeytan bir yandan “küfret (Allah’ı inkâr et)” derken diğer yandan “ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım” der. Şeytan insanları doğru yoldan çıkarır. Ayetlere göre; Allah’ı bırakıp şeytanı dost tutanlar açık bir hüsran ve zarar içindedirler. Sarhoş edici içkiler, türleri ile kumar ve dikili taşlara ve benzerlerine tapmak şeytan işinden şeylerdir.

 

Şeytan dostlarına, onu dinleyenlere, emrine girenlere, kötülükleri süsleyerek güzel gösterir ve yaptırır ve böylece iyilik yolunu kapatır. Şeytan insana vesvese verir, şaşırtır, aslında onun apaçık düşmanıdır. Ve insana Allah’ı hatırlatmamaya çalışır.

 

Allah bazı ayetlerle de şeytana kulluktan, onun emirlerini dinleyerek ona ibadet ve hizmetten nehyeder. Bu emir ve şeytana uymamakla ilgili diğer emirler, aslında ona köle, esir olmamayı, dediklerini yapmakta ona tapma durumuna düşmemeyi emretmektedir. Çünkü o Allah’a isyankârdır, dostlarını da kendisi gibi isyana yöneltir ve şeytanlaştırır. Bu açıdan Şeytanın emri, tahakkümü, zorlaması ve istibdadına girmek tehlikelidir ve buna karşı diremek gerekir.

 

Hz. Peygamberin emirleri ve nehiyleri de bu konuda ayetlerin paralelindedir. O şeytanla değil, iyilerle dostluğu ve yakınlığı emreder. İnsanların şeytana uyarak sapıtmasını değil, hayra koşmasını, Allah’a itaati ve iyiliklere devamı ister.  Şeytana değil, Allah’ın emirlerine boyun eğmeyi, münkerden nehyi ve zulmün haramlığını belirtir.

 

6. Hürriyet Nefs-i Emmareye Esaret mi?

 

Hürriyeti sefahet ve rezalet serbestîsi olarak yorumlamak;  Bediüzzaman’a göre nefs-i emareye esir olmaktır. Oysa İslam’da nefs-i emareye esaret değil, onunla mücahede esastır. Hz. Yusuf, Züleyha ile olan macerası münasebetiyle “Mutlaka nefis kötülüğü emredicidir, ancak Rabbimin merhamet ettiği (koruduğu) müstesna” demiş ve Züleyha’nın eşi Aziz’e ihanet etmediğini belirtmişti. Demek nefs-i emareden söz eden bu ayet ve Hz. Yusuf olayı da hürriyetin sefahet ve rezalet olarak anlaşılmasını onaylamamakta, hazz-ı nefse esareti doğru bulmamaktadır.

 

Bediüzzaman ayrıca hürriyet konusundaki açıklamalarına devam ederek: “Hürriyet-i Umumi efradın zerrât-ı hürriyâtının muhassalasıdır. Hürriyetin şe’ni odur ki, ne nefsine ne de gayriye zararı dokunmasın” diyordu.

 

Şu halde ona göre bizim hürlük sınırımız bir başkasının hürriyetinin sınırına kadardı. Onun hürriyetinin ve haklarının başladığı yerde bitmekteydi. Yani hür olmak demek, “istediğimi, istediğim gibi yaparım” anlamına gelmiyordu. Bu takdirde bizim hürriyet anlayışımız başkalarının haklarını ihlal, haramlara girmek demek olacaktı. Yani toplumda fertler, bir vücuttaki zerreler gibiydi. Herkesin hürriyetlerinin toplamı, umumun/kamunun hürriyetini meydana getiriyordu.

 

Ayrıca Bediüzzaman’a göre “başkasına zarar vermemek şartıyla her istediğini yap” şeklindeki hürriyet anlayışı da hürriyeti değil; sefaheti, rezaleti, şeytan istibdadını ve nefse esareti anlatıyordu. Onun bu görüşü de İslamî bir alt yapıya dayanmaktaydı. Çünkü İslamiyet’in en geniş temel hedefi, başta nefsi/canı, dini, malı ve nesli tehlikelerden ve kötü sondan korumaktı.

 

İslam’a göre insanın başkasına zarar vermesi, diğer insanlara zulmü, haklarına tecavüz etmesi yasak olduğu gibi, kendisine zarar vermesi ve günahlarla zulmetmesi de yasaktı. Çünkü bütün bunların dünyevi ve uhrevi zararları vardı. Mesela bir insanın başkasını öldürmesi haram olduğu gibi, intihar etmesi de haramdı. Bir Müslüman başkasının malını israf etmediği gibi, kendi malını da israf edemezdi. Başkasını tehlikeye atmaya mez’un olmadığı gibi, kendisini de tehlikeye atamazdı.

 

Şu halde bu ve benzer açılardan bakıldığında Üstat Nursi’nin de dediği gibi gerçek hürriyet kendisine ve başkalarına dünyevi ve uhrevi açıdan zarar vermemektir. Hürriyetimizin sınırı budur. O bu düşüncelerini “… Fakat ey göçerler, sizde olanı yarı hürriyettir. Diğer yarısı da başkasının hürriyetini bozmamaktır”  şeklinde de açıklar.

 

Bediüzzaman’a göre hürriyeti kemalinden anlamak gerekiyordu. Ona göre hürriyetin kemali kısaca; günahlar ve yasaklara dalmakta firavunlaşmamak ve başkasının hürriyetini istihza etmemekti.

 

7. Hürriyetin Rafızîleri

 

Bediüzzaman buraya kadarki açıklamalarında bir bakıma hürriyeti tarif ve tavsif ediyor, onun nasıl anlaşılması lazım geleceği üzerinde duruyordu. Onu sefahet, rezalet olarak algılayanlara cevap veriyordu. Ona “bazı jön Türklerin amâl ve etvârı pis tefsir ediliyor. Zira bazı (sı) ramazanı yer, rakı içer, namazı terk eder” gibi bir soru sorulunca; o bu soruya verdiği cevabın hürriyeti ilgilendiren son kısmında şunları söylemişti:

 

“…Hem de o sarhoş namazsızlar (aslında) Jön Türk değiller, belki şeyn Türk’türler. Yani fena ve çirkin Türk’türler. Genç Türklerin Rafızîleridirler. Her şeyin bir râfızîsi var. Hürriyetin râfızîsi de süfehâdır.

Ey Türkler ve Kürtler! İnsaf ediniz. Bir Rafızî bir hadise yanlış mânâ verse veya (onunla) yanlış amel etse, acaba hadisi inkâr etmek mi lâzımdır?”

 

“Belki hürriyet budur ki: Kanun-u adalet ve tedipten başka, hiç kimse kimseye tahakküm etmesin. Herkesin hukuku mahfuz kalsın, herkes harekât-ı meşruasında şâhâne serbest olsun. "Lâ yec'al ba'düküm ba'dan erbâben min dunillah"  Nehyinin sırrına mazhar olsun.

 

1. Görüldüğü gibi o sefihleri, yani sefahet işleyenleri hürriyetin Rafızîleri olarak değerlendirmekte ve iyi görmemektedir.

 

2. Ama şu da bir gerçek ki, hakta olan çoğunluğun, ekseriyetin yolundan ayrılan, ifrat ve tefrite düşen Rafızîler her zaman olabilmiştir. Bu hürriyet konusunda da vardır. Çünkü her şeyin Rafızisi vardır. Bu açıdan hürriyete yanlış mana veren veya onunla yanlış amel eden; bir hadise yanlış mana verip onunla yanlış amel edene benzer.

 

3. Bu durumu bilmemiz bizi, hadisi inkâra yöneltmemelidir. Çünkü hadis olmayana hadis demek din açısından ne derece tehlikeliyse, hadis olana hadis dememek de o derece tehlikelidir. Birinde dinden olmayan dine dâhil edilirken; ikincisinde dinden olan, dinden ihraç edilmektedir.

 

4. Onun “hürriyet-i şer’iyye” olarak adlandırdığı hürriyet; adâlet-i şer’iyyeyi icra eder, suçluları cezalandırır. Ama kimseye tahakküm etmez ve hukuk-ı ibâdı (insan hakları) korur. Bu tür hürriyet anlayışında; “herkes harekât-ı meşrûasında şahane ser best” olur. Onun onayladığı tür hürriyet daha önce de belirttiğimiz gibi, “âdâb-ı şeraitle müteeddibe ve mütezeyyine”dir.

 

8. Hürriyet, Bolşevizm ve İbahe Mezhebi mi?

 

Bediüzzaman’a hürriyet hakkında şu da sorulmuştu:

 

“Ne diyorsun? Şu sena ettiğin hürriyet hakkında (şöyle) denilmiştir:

 

‘Hürriyetun harriyyetun bi’n-nâri

Li ennehâ tehtassu bi’l-küffari”

 

Arapça şiirde; “Hürriyet ateşi layık ve münasiptir - Çünkü o kâfirlere mahsustur” deniliyordu. Burada hürriyetin Müslümanlığa değil, kâfirliğe mahsus ve münasip olduğu, bu açıdan ateşe yani ehl-i ateşe, cehennemliklere layık olduğu ifade edilmekteydi. Bediüzzaman böyle düşünenlere şu karşılığı vermişti:

 

“O biçare şair, hürriyeti Bolşevizm mesleği ve İbahe mezhebi zannetmiş. Hâşâ! Belki insana karşı hürriyet, Allah'a karşı ubudiyeti intaç eder.

 

Hem de çok adamlar görmüşüm, Sultan Abdülhamid'e Ahrardan ziyade hücum ederdi ve derdi: ‘Hürriyeti ve Kanun-u Esasîyi otuz sene evvel kabul ettiği için fenadır.’

 

İşte, yahu, Sultan Abdülhamid'in mecbur olduğu istibdadını hürriyet zanneden ve Kanun-u Esasînin müsemmâsız isminden ürken adamın sözünde ne kıymet olur? Hem de, yirmi senelik İslâmiyet’in bir fedaisi de demiştir:

 

‘Hürriyetun ‘atıyyetu’r-Rahmâni- iz ennehâ hâsıyyetu’l-İmani

 

1. Görüldüğü gibi o hürriyeti İbahilik, “İbahe Mezhebi” ve “Bolşevizm” olarak anlayanlara karşı çıkmaktadır. Çünkü ona göre hürriyet, her şeyi mubah gören bir anlayış ve buna benzeyen Bolşevizm değildir. İnsanlar hür olsalar da Allah’a karşı ubudiyetle mükelleftirler. Bu açıdan İbahiler ve Bolşevikler gibi sevabı ve günahı nazara almayan bir hayat ve hürriyet anlayışında olamazlar.

 

2. Ona göre insanın hürriyeti, Allah’a ubudiyeti netice vermeli, ona isyanı doğurmamalıdır. Aslında daha önce de geçtiği gibi; Allah’a isyan, sefahet ve rezaleti sonuç veren bir hürriyet; şeytanın istibdadı ve nefs-i emmarenin esareti ve köleliğidir.

 

3. Sultan II. Abdulhamid 1876’da Hürriyeti/Meşrutiyet’i (Taçlı Demokrasi) ilan etmiş, İslami kurallara muhalif olmayan bir Kanun-ı Esasi (Anayasa) de kabul edilmişti. Bu Osmanlı döneminde kabul edilen ilk anayasaydı. Bazıları bu icraatı sebebiyle Ahrar’dan daha çok sultana hücum ediyorlardı.

 

4. Sultan, Birinci Meşrutiyet üzerinden çok geçmeden, 14 Şubat 1878’de Meclis-i Mebusânı tatil edip, Hürriyete/Meşrutiyete son vermişti. Bediüzzaman’a göre, o günün şartları ve 93 harbi ve yenilgisi gibi sebeplerle Sultan Abdulhamid istibdada, yani devleti tek başına istediği gibi yönetmeye başlamıştı. Bediüzzaman’a göre bu durum; “Sultan Abdulhamid’in mecbur olduğu istibdad” dı. Gelin görün ki bazıları bu istibdadı hürriyet sanarak, hürriyeti ve Kanûn-ı Esasiyi ilan ettiği için onu eleştiriyordu.

 

5. “Hürriyet Bolşevizm mesleği ve İbahe mezhebi” değilse nedir? Bediüzzaman’a göre, Arapça olan şiirde dile getirildiği gibi; “Hürriyet Rahman’ın atiyyesidir. Çünkü o imanın hasiyyetidir.” Yani o imana mahsus bir keyfiyet, kuvvet ve menfaattir. Aslında hâssiyyet kelimesi, hassaya mensup olan anlamındadır. Şu halde hürriyet, imanın hassasından, ona mahsus bir keyfiyettir. Ayrıca ona zarar değil, fayda ve menfaat verir.

 

9. Hürriyet Nasıl İmanın Hassası Olur?

 

Said Nursi,  aşiretler arasında kendisine sorulan “Nasıl hürriyet imanın hasasıdır?” Sorusunu da şöyle açıklar:

 

“Zirâ rabıta-i imân ile Sultan-ı Kâinata hizmetkâr olan adam, başkasına tezellül ile tenezzül etmeye ve başkasının tahakküm ve istibdadı altına girmeye o adamın izzet ve şehamet-i imaniyesi bırakmadığı gibi; başkasının hürriyet ve hukukuna tecavüz etmeyi dahi, o adamın şefkat-i imaniyesi bırakmaz.

 

Evet, bir padişahın doğru bir hizmetkârı, bir çobanın tahakkümüne tezellül etmez. Bir biçareye tahakküme dahi o hizmetkâr tenezzül etmez.

 

Demek İman ne kadar mükemmel olursa, o derece hürriyet parlar. İşte Asr-ı Saâdet...”

 

Kısaca özetlersek, hürriyet imanın hassası ve ona mahsus ve faydalı bir haslettir. Çünkü imanla Kâinat Sultanının hizmetine giren adam, başkalarına zillet içinde olmaz ve rütbesini tenzil etmez. Ayrıca imanının izzeti ve şahâmeti onu, başkasının tahakküm ve istibdadı altına bırakmaz. İman bağı ile Allah’a intisap eden ve onun hizmetine giren insan; gerçekten bu yolda doğru ve samimi ise, başkasının hürriyet ve haklarına da saygılı olur ve bunlara tecavüz etmez. Şu halde iman-hürriyet ilişkisine bakıldığında; iman mükemmelleştikçe toplumda hürriyet ışığının gücü artacaktır.

 

Böylece onun meşru hürriyetle ilişkili olarak yorumladığı “Allah’ı bırakarak, kiminiz kiminizi Rabler edinmesin” ayetinin nehyi de gerçekleşmiş olacaktır.

 

Bediüzzaman bu konuda “işte Asr-ı Saadet” diyerek, nazarları oraya çevirir. O 1908’de Selanik’te Hürriyet Meydanında halka yaptığı konuşmada da şöyle diyordu: “… Zira hürriyet ancak kendi öz hükümleri, şeraitin âdâbı ve iyi ahlakla gerçekleşir ve gelişir. Âlemde vahşet, cebir, zulüm ve istibdadın hâkim olduğu bir zamanda, yani sadr-ı evvel, yaniPeygamberimiz ve onun sahabesi devrinde, hürriyet, adalet ve müsavat nasıl kurulabilmiştir? Misal oradadır…” O hürriyet konusunda ilhamını Asr-ı Saadet’ten alan biridir. Zaten hürriyet konusundaki yorumları da bunu göstermektedir.

 

10. Meşrutiyete Karşı Çıkanlar

 

Bediüzzaman Şark’ta aşiretler arasında dolaşırken ona şu sual de sorulmuştu:

 

“Hürriyet ve Meşrutiyeti takdir etmeyenler kimlerdir?”

 

O bu soruya şu karşılığı veriyordu:

 

“Cehalet ağanın, inad efendinin, garaz beyin, intikam paşanın, taklit hazretlerinin, mösyö gevezeliğin taht-ı riyasetlerinde insan milletinden menba-ı saadetimiz olan meşvereti inciten bir cemiyettir.”

 

1.Öncelikle o, “Sultan Abdulhamid’in mecbur olduğu istibdadını hürriyet zanneden ve kanun-ı esasinin (anayasa) müsemmasız isminden ürken adam”ların, 1876’da “Hürriyet ve kanun-ı esasiyi kabul ettiği için” Abdulhamid’e hürriyetçilerden daha çok hücum ettiklerini söylemiş ve bunların hürriyet (meşrutiyet) muhalifi olduğunu söylüyordu. Bu tür insanlar hürriyet-i şer’iyyeyi Bolşevizm ve İbahecilik sanarak hürriyete/meşrutiyete karşı çıkanlardı.

 

2. İkinci olarak; Cehalet Ağa, İnat Efendi, Garaz Bey, İntikam Paşa, Taklit Hazretleri ve Mösyö gevezelik, hürriyet karşıtıydı. Burada cehalet, tahakkümcü bir ağaya benzetilirken inat, ilmiye sınıfı, öğrenciler, mebuslar ve bazı bürokratlara verilen bir unvan olan Efendi ile tavsif ediliyordu. Garaz, o günlerin bir beyi idi. İntikam, orduda görev yapan üst rütbeli bir generale benzetiliyordu. Taklit ise konumu yüksek bir hazrete/ekselansa benzetilmişti. Bütün bunlara bir de Mösyö Geveze katılmıştı.

 

Dikkat edilirse Bediüzzaman burada, belli kesimlerin hürriyet ve meşrutiyetten rahatsız olduklarını, hürriyet ve meşvereti takdir etmediklerini, -bir diğer anlatımla takdir yerine tenkit ettiklerini- belirtiyordu. Elbette burada anılan ve her biri bir benzetmeyle anlatılan kesimler hürriyete–meşrutiyete karşıydılar.

 

3. Başta meşrutiyetin-hürriyetin ne olduğunu bilmeyenler yüksek rütbeli generaller, bu konuda cahil, nüfuzlu aile reisleri bu iki değere karşıydılar. Açıklamada toplumda cehaletin hâkim ve mütehakkim olduğuna da işaret edilmektedir.

 

Ayrıca, ilmiye, hukuk, asker ve bürokrasi kesiminden olan “İnat Efendi” de, hürriyetekarşı cemiyet içindeydi.

 

Garaz Bey; yani kötü niyet kin sahiplerinden olan yöneticiler ve bir takım yüksek rütbeli subaylar da hürriyete karşıydılar.

 

İntikam, ordudaki büyük rütbeli subaya benzetiliyor ve onun etkisinde olanların da hürriyete/meşrutiyete karşı olduğu açıklanıyordu.

 

Taklit Hazretleri ve mösyö gevezelik de bunlar içindeydi. Ehl-i Taklit olanlar ehl-i tahkik olmadıkları için hürriyet hakkındaki fikirlerinde, sığ, isabetsiz ve sathi düşüncelere sahip olmalıydılar. Gevezelik eden, ama ne dediğinin farkında olmayıp yüksek bir konumda ve elit olarak kabul görmek isteyen bir kesim de hürriyete karşıydı.

 

Bediüzzaman’ın teşbihiyle burada sayılanlar, saadet membaı/kaynağı olan, hürriyet ve meşrutiyetle gerçekleşen meşvereti inciten bir cemiyet kurmuşlardı. Bu cemiyetin yöneticileri de cehalet Ağa ve ondan sonrakilerdi.

 

Oysa anlatıldığı üzere onlar, aslında saadet memba olan şeye karşı çıkmaktadırlar. Ayrıca bunlar, menfaatperest, muvazenesizlik, muhakemesizlik, vatanı parçalamak için muhtariyet isteyen, intikam fikrini milletin rahatına feda edemeyen, milletini sevdiği iddiasında olduğu halde, gerçekte böyle olmayan insanlardır.

 

11. Terazinin Hürriyet Gözü ve İslam Âleminin Geleceği

 

Bediüzzaman’a göre Osmanlıların hürriyeti; İslam âleminin hürriyetinin mukaddimesi ve fecr-i sâdıkı idi. Hürriyet güneşi Osmanlılara doğduktan sonra, Asya’nın hürriyetine karanlık bir set çeken istibdat yıkılacaktı. Bu zulmani (karanlık) set gerçekleri ve kemalâtı gözlerden saklıyordu. Çünkü akıl gözü bu zulmani perde ile engelleniyordu. Bu seddin tahribiyle Asya’da fikr-i hürriyet yayılmışsa da, bazı ülkeler bundan gereği kadar faydalanamadılar. Mesela “Çin ifrat edip Komünist oldu.”

 

Şu kadar var ki; “âlemde terazinin hürriyet gözü ağır geldiğinden, birden bire terazinin öteki gözünde olan vahşet ve istibdadı kaldırdı, gitgide (de) kalkacak… Arabistan, Hindistan, Cava, Mısır, Kafkas, Afrika ve emsallerinde o derece fikr-i hürriyetin galeyanıyla, âlem-i İslam’ın efkârında öyle bir tahavvül-i azîm ve inkılâb-ı acîb ve terakki-i fikri ve teyakkuz u tâm intac etmiştir ki, bahasına yüz sene verse idik yine ucuzdu.”

 

1. 1909’da ilan edilen ve onun onayladığı anlamdaki hürriyet ve meşrutiyet; Bediüzzaman’a göre İslam Âleminin hürriyetinin mukaddimesi ve İslam dünyasına doğacak hürriyet güneşinin fecr-i sâdıkı; yani şafağı idi. Bu konuda o Osmanlıların İslam âlemine öncü olacakları kanaatindeydi.

 

2. Hürriyetle birlikte akıl gözleri önüne zulmânî bir perde çeken ve gerçeklerin anlaşılmasını engelleyen baskıcı,  kısıtlayıcı istibdat yıkılacaktı ve yıkıldı.

 

3. Ona göre o sırada bütün Asya’da “fikr-i hürriyet” yayılmıştı ve y ayılmaya da devam edecekti. Hatta Çin, bu konuda ifrat edip komünist olmuştu. Demek ona göre hürriyet açısından tefrit istibdat, ifrat komünistlik, hadd-i vasat ve ideal olan da; hürriyet-i şer’iyye olmalıdır. Zira hürriyetin ifratı varsa, tefriti ve hadd-i vasatı da vardır.

 

4. O hürriyet ve istibdadı iki gözlü/kefeli bir teraziye benzetir. Artık gelecekte bütün dünyada, terazinin hürriyet gözü ağır basacaktır. Buna örnek İslam ülkeleri de vardır.

 İslam dünyasında hürriyet ve meşrutiyetin gelişmesi, ona göre İslamiyet’i diriltecek, onun “cevher-i nuranisi tecelliye” başlayacaktır.

 

5. Ayrıca hürriyet, İslamı harekete geçirmekle bize güçlü bir ümit vermemiştir. Onun ifadeleriyle güçlü ümit önemli şeyler başarmıştı:

 

“Şu ümit, yeiste öldürülen kuvveyi maneviyemizi ihya etti. Şu hayat, Âlem-i İslam’daki galeyan eden fikr-i hürriyetten istimdad ederek umum âlem-i İslam üzerine çökmüş olan istibdad-ı manevî-i umuminin perdelerini parça parça edecektir.”

 

Bediüzzaman bu cümle sonuna koyduğu haşiyede “Lillahi’l-hamd, kırk beş sene sonra parça parça etmeye başladı” diyerek 1909’dan 45 yıl sonrasını, yani 1950’li yıllarda İslam âleminde görülen gelişmeleri ve Batı boyunduruğundan istiklalini kazanmaya başlayan Müslüman devletleri buna örnek olarak sunmaktadır.

 

“Evet, Osmanlıların hürriyeti koca Asya talîinin keşşafıdır, İslamiyet’in bahtının miftahıdır, ittihad-i İslam surunun temelidir.”

 

6. Bediüzzaman’a göre, hürriyet ve hürriyetçilik yirminci yüzyıl başlarında Âlem-i İslam’ın fikir dünyasında “bir tahavvül-i azîm ve inkılâb-ı acîb ve terakki-i fikri ve teyakkuz-ı tâm intac etmiştir.” Yani hürriyet fikri, İslam dünyasında büyük bir değişim, insanı hayrete düşüren bir inkılâp, düşüncede terakki ve tam bir teyakkuz neticelerini doğurmuştur. O bu sonuçlar için sevinçlidir ve onun düşüncelerine göre, İslam dünyası bu sonuç ve kazanımları için yüz yılını verse yine onları ucuza almış olurdu.

 

12. Rum ve Ermenilerin Hürriyeti

 

Bediüzzaman’a şark seyahatinde Rum ve Ermenilerin hürriyeti konusunda da sualler olmuştu. O bu konuda verdiği cevabında şunları söylüyordu:

 

“Onların hürriyeti onlara zulmetmemek ve rahat bırakmaktır. Bu ise şer’idir. Bundan fazlası; sizin fenalığınıza ve divaneliğinize karşı (bundan dolayı) tecavüzleridir ve cehaletinizden bir istifadeleridir.”

Ona göre ayrıca, gayr-i Müslimlerin hürriyeti, Müslümanların hürriyetinin bir şubesi ve “umum milletimizin hürriyetinin bir rüşvetidir.” Çünkü o zamanlar İslam Dünyası içindeki on iki ve on üç milyon kadar olan azınlığa hürriyet verilerek -ki bu da dinde yeri olan Şer’i bir husustur- ve 300.000 Müslüman İngiltere ve Rusya gibi devletlerin üç müthiş istibdat kaydından (kelepçe ve bağından) kurtulacaktı.

Bu açıdan gayr-i Müslimlere hürriyet; Müslümanlara hürriyet demekti ve onların hürriyetlerinin bir şubesi ve rüşveti olmaktaydı. Ayrıca bu durum; o müthiş manevi istibdadın dâfii ve istibdad kelepçelerinin anahtarı olacaktı.

 

Ona göre gayr-i Müslimlerle hukukta müsavat vardır: Hukukta Şah ve geda birdir. Bu konuda Hz. Ali’nin halife iken bir Yahudi ile muhakemesi, Selahaddin-i Eyyubi’nin bir Hıristiyan’la murafaası bu konudaki yanlış düşünceleri tashih etmeye yeter.

 

Sonuç

 

Bediüzzaman hürriyet-i şer’iyye ve meşrutiyet-i meşrua olarak gördüğü ve birbirinden ayrılmayan bu iki değere sevdalı ve taraftardır. Hatta o böylesi bir hürriyet ve meşrutiyeti rüyalarında takip eder.

 

Hürriyetin zıddı olarak değerlendirdiği istibdada ve bunun getirdiklerine karşıdır. Ona göre hürriyet, sefahet, rezalet, Bolşeviklik ve İbahe Mezhebi değildir. O şeriatle müteeddibe ve mütezeyyinedir.

 

Hürriyeti sefahet ve rezalet olarak düşünenler hürriyetin Rafızîleridirler. Osmanlılardaki hürriyet ve meşrutiyet, Âlem-i İslam’ın hürriyetinin fecr-i sadıkıdır. Meşru hürriyet Allah’a karşı ubudiyeti netice verir, imanın hasasıdır.

 

Gayr-i Müslimlere verilen hürriyete gelince; bu Müslümanların hürriyetinin bir parçasıdır. O hürriyetin şe’nini kendine ve başkasına zarar vermemek olarak yorumlar.

 

Onun yorumunda hürriyet göre, “Allah’ı bırakarak kiminiz kiminizi Rabler edinmesin” ayetiyle de ilişkilidir. Hürriyet konusunu doğru ve dengeli anlamak için, Asr-ı Saadete bakmalıdır. Komünizm hürriyetin ifratıdır.

KAYNAKLAR

 

Aybakan, Bilal- Dönmez, İbrahim Kâfi, “Meşru”, DİA, XXIX, Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 2004, s. 378- 383.

Cemal Kutay, Tarih Sohbetleri, I-VI, İstanbul 1966-1967.

Çağrıcı, Mustafa, “Adalet”, DİA, I, Diyanet Vakfı Yayınları, İstanbul 1988, s. 341- 343.

Çağrıcı, Mustafa, “Hürriyet”, DİA, XVIII, Diyanet Vakfı Yayınları, İstanbul 1998, s. 502- 505.

Heyet, Osmanlıca Türkçe Ansiklopedik Büyük Lügat, Türdav Yayınları, İstanbul 1985.

Kara, Kemal, Tarih II, Önde Yayınları, İstanbul 2007.

Köprülü, F. Orhan, “Efendi”,  DİA, X,  Diyanet Vakfı Yayınları, İstanbul 1994, s. 455- 456.

Köprülü, F. Orhan, “Bey”,  DİA, X,  Diyanet Vakfı Yayınları, İstanbul 1992, s. 11- 12.

Luis ma’lûf, el-Müncid Fi’l- Lüğa, Beyrut ty.

Mâturidi, Muhammed b. Muhammed, Te’vîlâtu’l- Kurân, tahkik, Ahmed Vanlıoğlu, İstanbul 2003.

Muhammed Fuad Abdulbaki, el-Mu’cemu’l- Müfehres, el- Mektebetu’l-İslamiyye, İstanbul 1982.

Nevevi, Yahya b. Şeref, Riyâzu’s-Sâlihîn, terc., Mehmed Emre, Bedir Yayınevi, İstanbul 1974.

Nursi, Bediüzzaman Said, İşârâtu’l –İ’câz,  Envar Yayınevi, İstanbul 1986.

Nursi, Bediüzzaman Said, Münazarât, Sözler Yayınevi, İstanbul 2010.

Onat, Hasan, “İbahiyye”, DİA, XIX, Diyanet Vakfı Yayınları, İstanbul 1999, s. 252- 254.

Öztuna, Yılmaz,  Tarih, İstanbul 1976.

Öztuna, Yılmaz,  Büyük Tarih Ansiklopedisi, I- II,  Bates Yayınları, İstanbul 1992.

Sâbûni, Muhammed Ali, Saffetu’t-Tefâsir, I-III, Dâru’l-Kalem, Beyrut 1986.

Sarıcık, Murat, Dört Halife Dönemi, I-II, Nesil Yayınları, İstanbul 2002, s. 420.

Şahiner, Necmeddin, Bilinmeyen Ta raflarıyla Bediüzzaman Said Nursi, Yeni Asya Yayınları, İstanbul 1976.

Şemseddin Sâmi, Kâmûs-ı Türkî, İkdam Matbaası, Dersaâdet, 1317.

Türcan, Talib,  “Şeriat”, DİA, XXVI, Diyanet Vakfı Yayınları, İstanbul 2010, s. 571- 574.

Yeğin, Abdullah, Yeni Lügat, Hayra Hizmet Vakfı, İstanbul 1992.

 

 

popüler cevapdünya atlası