Bediüzzaman’ın Görüşleri Çerçevesinde İslam Kardeşliğine Giden Süreç

Eklenme Tarihi: 27 Mayıs 2015 | Güncelleme Tarihi: 19 Ağustos 2019

Sakarya Üniversitesi SBF Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ertan EFEGİL’in Hürriyet ve İman Sempozyumu tebliğidir

Günümüz Ortadoğu jeopolitiğine baktığımızda, İslam Dünyasında birliğin/çok taraflı işbirliğinin mevcut olmadığını ve hatta İslam ülkeleri arasında kardeşliğin tesisinin bile sıkıntılı bir durum olduğunu görmekteyiz. Arap Baharı ile birlikte Ortadoğu ülkelerinde yaşanan gelişmeler ve halkların talepleri incelendiğinde, uzun yıllardan bu yana İslam Dünyasında kardeşliğin inşasına yönelik ihtiyacın ne kadar şiddetli bir şekilde hissedildiği görülmektedir.

Bediüzzaman, 100 yıl önce Şam’da verdiği hutbede ve yazdığı “Risale-i Nurlar”’da aslında günümüz İslam Dünyasının hayati ihtiyaç duyduğu İslam Kardeşliğine giden yolu izah etmiştir. Bediüzzaman görüşlerini inşa ederken, bireyden başlamakta, sonra devlet sistemine geçmekte ve ardından sistem düzeyine çıkmaktadır.

Bu yazıda ifade edilen düzeylere sadık kalınarak Bediüzzaman’ın görüşleri ortaya konulacak ve bu görüşlerin Arap Baharına yansımaları üzerinde durulacaktır.

BİREY DÜZEYİ

Birey düzeyinde, Bediüzzaman, silahlı cihat kavramına mevcut koşullarda karşı çıkmaktadır. Manevi Cihat anlayışını benimseyen Bediüzzaman için asıl olanın insanın kendi içerisinde “gerçek İslami inancı” yaşaması ve hem yaşayışıyla hem de sözleriyle İslami inancı başkalarına anlatmasıdır. Bu noktada Bediüzzaman, fikir ve kaleme öncelik vermektedir. Fakat bazı radikal selefi gruplar tarafından savunulan anlayış, günümüz Ortadoğu coğrafyasında hem istikrarsızlıklara hem de İslam’ın dünya kamuoyunda olumsuz imaj edinmesine ve Müslümanlara karşı Batı dünyasında nefretin doğmasına neden olmaktadır.

Bediüzzaman, bireyin, bir yandan devletle çatışmasına izin vermezken, diğer yandan devlet adına yapılan dayatmalara da teslim olmamasını istemektedir. Arap Baharında da görüldüğü gibi devlet ile çatışılması halinde binlerce masum insanın ölümüne ve sefaletine sebebiyet verecek bir durumun ortaya çıkması söz konusudur. Öbür taraftan da demokrasinin de talep ettiği üzere kendi haklarını demokratik sınırlar içerisinde talep eden ve devletin baskıcı tutumlarına karşı tavır alabilen bireylere de ihtiyaç vardır. Aksi takdirde bireyler otoriter rejimlerin varlıklarını sürdürmesine yardımcı olmakta ve bu rejimlere meşruiyet kazandırmaktadır. Çünkü bireylerin ahlaki değerlerinde yozlaşmalar görülmektedir. Bu yozlaşma da, otoriter rejimlerin varlığını destekler mahiyet kazanabilmektedir.

Bediüzzaman, bireylerin gerçek İslami inancı yaşamasını istemektedir. Maalesef günümüzde birçok İslami ülkede gerçek manada İslami değerlerin yaşandığını söylememiz mümkün değildir. Bu ülkelerde İslami ilkeler, baskıcı yönetimlerin varlıklarını sürdürmesi için meşrulaştırıcı bir araç olarak kullanılırken, bireyler de ya İslam’ı kendi çıkarlarına uygun şekilde yaşamakta ya da rejimin sağladığı nimetlerden faydalanırken, kendilerine göre yorumladıkları İslami anlayışı rehber edinmektedir.

Bediüzzaman, cehalet, zaruret ve ihtilaf kavramlarına vurgu yaparak, İslam dünyasının sorunlarına tam manasıyla parmak basmaktadır. Maalesef günümüz İslam dünyasında insanlar eğitimsizdir. Bu eğitimsizlik neticesinde, sanayi de yeterli düzeyde gelişme gösterememekte ve dünya ekonomisine hak ettiği düzeyde katkı yapamamaktadır. İslami rejimler arasındaki husumetler de, bu cahillik ve fakirlik neticesinde fazlasıyla ortaya çıkmaktadır. Kimi zaman bu ihtilafları rejimlerin kendileri körüklemekte ve böylece kendi halkları üzerinde otoriter anlayışlarını kolayca sürdürebilmektedirler. Kimi zamanda cahilliğin verdiği ufuksuzluk neticesinde halklar kendi aralarındaki sürtüşmeleri sona erdirmek yerine sürdürmeyi yeğlemektedir.

Zaten bu noktada Bediüzzaman, üç çözüm önerisi sunmaktadır: İlim ve eğitim, kalkınma ve ittifak/dayanışma. Zaten bir yandan dini ilmimizi geliştirerek gerçek manada İslam’ı yaşayan bireyler olabilsek, İslam’ın rehberliğinde kendi fıtratımıza uygun bir gelişme gösterebiliriz, diğer yandan teknik alanda bilgimizi geliştirerek kalkınma için adımlar atabiliriz. Zamanla bu gelişme düzeyleri de İslam ülkeleri arasında işbirliğinin artmasına neden olacak ve kardeşliği inşa edip, güçlendirecektir. Ancak maalesef günümüzde ulusal çıkarlarını[1] hayata geçirmeye çalışan İslam ülkeleri, bir yandan kısırdöngüye dönmüş uzlaşmazlıkları körüklemekte diğer yandan kardeşlik kavramını göz ardı eden tavırlar sergilemektedir.

Bireyin meşru ölçüler ve ahlaki değerler dışında hiçbir sınırlamanın olmadığı bir hürriyet anlayışını savunan Bediüzzaman, bu aşamada çok önemli bir noktaya vurgu yapmaktadır. Sınırsız özgürlükler, bireylerin kendi nefsi arzularını hayata geçirmek için birbirleriyle sürtüşmelerine neden olacaktır. Böylece toplum bir savaş alanına dönecektir. Hobbes’ın ifade ettiği herkesin herkese karşı olduğu toplumda huzurun bulunması imkânsızdır. Ancak toplum hayatının temelinde ortak değerler bulunmaktadır. Bu yaşayışın güvence altına alınmasının yegâne ölçüsü de, bireylerin diğerlerinin haklarına saygı duyması ve başkasının haklarını çiğnemekten sakınmasıdır. Bu sayede toplum genelinde uzun vadeli huzurlu bir ortamın inşa edilmesi mümkün olabilir.

Bediüzzaman’ın tarafgirliğe karşı olması da diğer hayati derecede önem arz eden bir diğer ilkesidir. Bireyin objektif şekilde ve sağlıklı değerlendirmeler yapmasını engelleyen tarafgirlik, ülke içerisindeki bireyler arasında dahi husumetin doğmasına sebep olur. Bireyler, devlette işleyişin ve toplumsal düzenin sağlıklı şekilde yürüyebilmesi için meşru kurallar içerisinde ve tarafsız bir şekilde eleştirilerini yapabilmelidir. Yani devlet içerisinde bireylerin muhalefeti meşru bir adalet ve yönetim dengesi sağlamak için gereklidir ve haksızlığa, zulme ve kanunsuzluğa karşı olmalıdır. Aksi takdirde körü körüne bir siyasi görüşü savunan bireyler, hem toplumun düzelmesine engel olurken, hem de kendi görüşlerinden olmayanlara karşı husumet içerisinde bulunacaktır.

DEVLET DÜZEYİ

Devlet düzeyine baktığımızda Bediüzzaman’ın savunduğu görüşleri şu şekilde özetlemek mümkündür:

Bediüzzaman’a göre, devlet, laik anlayışı benimsemelidir. Diğer bir ifadeyle devlet dini inanışlara karşı tarafsız davranmakla yükümlüdür. Böylece her inanç özgürce bireyler tarafından yaşanabilmelidir. Ortadoğu devletlerine baktığımızda maalesef devletlerin kendi benimsedikleri inançlar dışında diğer inançlara karşı tarafsız davranmadıkları ve bu inançların bireyler tarafından yaşanmasına müsaade etmediklerini görmekteyiz. Hatta İslam dini içerisinde farklı mezheplerin bile birbirlerine bu noktada anlayış/hoşgörü göstermedikleri görülmektedir. Bu da birçok ülkede dini ve mezhepsel çatışmaların çıkmasına neden olmaktadır.

Bediüzzaman, din adına siyaset yapılmasını ve iktidar kavgası verilmesini de desteklememektedir. Bu görüşte dikkatlice incelenmesi gerekmektedir. Ortadoğu coğrafyasında bazı devletler (İran, Suudi Arabistan gibi) din adına veya dini söylemi meşrulaştırıcı unsur şeklinde kullanarak dış politika gütmektedir ve bu politikalar da bölgede istikrarsızlığın kaynağını oluşturmaktadır. Devlet içerisinde dahi din adına siyaset yapılması ülkede felaketlerin yaşanmasına ve kardeş kanının akmasına neden olmaktadır. Örneğin, Libya’da iki tür rejim bulunmaktadır: Dini anlayışı benimseyenlere karşı Laikler. Birbirleri arasında çatışmalar halen daha sürmektedir. Mısır’da Laikler ile Dini gruplar arasında sürtüşmeler yaşanmış ve sonuçta bu durum askeri darbeye sebebiyet vermiştir. Yemen’de Şiiler ile Sünniler arasında çatışmalar görülmektedir. Sonuçta din adına yapılan siyaset veya dini meşrulaştırıcı araç şeklinde kullanarak yürütülen, temelde rejimi korumaya yönelik siyaset, devletlerarasında ve halk nezdinde haksızlıklara ve zulümlere sebep olmaktadır.

Bediüzzaman, fikir hürriyetini hararetle savunmaktadır. İstikrarlı bir rejim için elzem olan unsurlardan birisidir. Fikir hürriyeti, toplumda hataların konuşulmasına ve doğruların bulunmasına yardımcı olurken, bireylerin kendi düşünce kabiliyetlerini geliştirmesine imkân tanımaktadır. Rejimlerin baskıcı hale gelmelerine engel olmaktadır.

Baskıcı ve otoriter rejimler, meşveret ve şurayı ortadan kaldırmakta ve bireylerin siyasal ve sosyal hayatta kendilerini ifade etmelerine olanak sağlamamaktadır. Arap Baharında halkın en büyük talepleri ise, siyasal hayata katılım, fikirlerini özgürce ifade etme ve kendi geleceğine yöneticiler ile birlikte karar verme haklarıdır. Bediüzzaman bu taleplerin hepsine olumlu yaklaşmaktadır. Bireyler arasında istişare mekanizmasının işler hale getirilmesi, toplum içerisindeki husumetleri ortadan kaldıracak ve bireylerin birbirlerine karşı daha olumlu bakmasına neden olacaktır.

Azınlıkların haklarını savunan Bediüzzaman, otoriter rejimlerin hakkı değil kuvveti esas aldığını, gerçek manada hukukun üstünlüğünü içeren adalet kavramını göz ardı ettiğini, keyfiliğe yol açtığını ve ümitsizliği derinleştirirken, ihtilafları körüklediğini söylemektedir. Tek geçerli fikrin kendi savunduğu fikirler olduğunu belirten baskıcı rejimler, bireylerin kendi savunduğu ideolojiyi benimsemesini istemektedir. Bu da fikri anlamda gelişmeyi engellemektedir.

Bediüzzaman’ın meşrutiyet görüşü de yerinde ortaya konulmuş bir görüştür. Şu anda Arap Baharında halkların talep ettiği rejim, milletlerin yönetimde söz sahibi olduğu rejim türüdür. Arap toplumları, siyasal, ekonomik ve sosyal/kültürel alanları kapsayan temel hak ve hürriyetlerinin kendilerine verilmesini istemektedir. Böylece siyasal hayata katılarak, kendileri doğrudan siyasal kararlara iştirak etmeyi arzulamaktadır. Yöneticileri denetlemeyi ve yaptıkları hatalar karşısında eleştirilerde bulunmayı istemektedirler. İslam dünyası her türlü fikrin tartışıldığı bir ortamın özlemini çekmektedir.

Bediüzzaman’ın meşrutiyet hakkındaki görüşleri, bu talepleri karşılamaktadır. Meşrutiyetin toplum genelinde birlik ve beraberliği arttıracağını ön gören Bediüzzaman, kin, nefret ve husumet üreten ideolojilerin savunulmasına karşı çıkmaktadır.

SİSTEM DÜZEYİ

İlk iki aşamada başarı sağlayan İslam Dünyasının, kendi arasında kardeşliği tesis etmesi artık mümkün hale gelmektedir. Bu sayede kendi aralarındaki ihtilafları, diplomatik yollarla, kardeşlik anlayışı içerisinde bertaraf edebilecektir ve İslam Dünyasına yönelik husumetleri de kardeşlik çizgisinde karşılayabilecektir.

Bediüzzaman’ın ifade ettiği gibi, İslam ülkeleri öncelikle kendi aralarında daha sonra da diğer dinlere mensup ülkeler ile işbirliği yapabilmelidir. Günümüz dünyasında gayrı İslami ülkeler ile ilişki içerisinde olmak ve hatta işbirliği yapmak kaçınılmazdır.

İslam Dünyasının ihtiyaç duyduğu hususlardan bir tanesi de, kardeşlik bağı içerisinde ortak sorunlarına ortaklaşa sahip çıkmalarıdır.

Günümüz koşullarında İslam dünyasında siyasal birliğin inşa edilmesi mümkün değildir. Fakat Bediüzzaman’ın ifade ettiği gibi “maksatta birlik” bile yeterli bir seviyedir. Maksat, İslam’ın gerçek anlamda yaşanması ve Müslümanların huzur içerisinde hayatlarını sürdürmesidir.

 


[1] Otoriter rejimler için ulusal çıkar, rejimin bekası ve yönetici sınıfın hakimiyetinin sürdürülmesi anlamına gelmektedir.

 

popüler cevapdünya atlası