Bediüzzaman'ın görüşleri bağlamında: Kur'an ve medeniyet tasavvurları

Eklenme Tarihi: 29 Nisan 2014 | Güncelleme Tarihi: 11 Şubat 2017

Caner KUTLU'nun1. Uluslararası Kur'an Medeniyeti Sempozyumu tebliğdir

"Bilirsin ki, sigara gibi küçük bir âdeti, küçük bir kavimde büyük bir hâkim, büyük bir himmetle ancak daimî kaldırabilir. Hâlbuki bak bu zât, büyük ve çok âdetleri; hem inadcı, mutaassıb büyük kavimlerden, zahirî küçük bir kuvvetle, küçük bir himmetle, az bir zamanda ref'edip yerlerine öyle secaya-yı âliyeyi ki, dem ve damarlarına karışmış derecede sabit olarak vaz' ve tesbit eyliyor. Bunun gibi daha pek çok hârika icraatı yapıyor.

“İşte şu Asr-ı Saadeti görmeyenlere, Ceziretü’l-Arab'ı gözlerine sokuyoruz. Haydi yüzer feylesofu alsınlar, oraya gitsinler. Yüz sene çalışsınlar. O zâtın, o zamana nisbeten bir senede yaptığının yüzden birisini acaba yapabilirler mi?" (Sözler)

 

BÜYÜK RESİM, KÜÇÜK RESİM

Eşyanın iki sureti vardır: biri maddi ve mahsus suretidir, onun matematiğidir. İkincisi ise zamanın içine girmesiyle, hareket ve tavırlarıyla bütünleşen anlamıdır ki, eşyanın hakikatidir.

Allah'ın kudreti her iki surette, belirlediği çizgiler üzerinden (hikmet) kaderini yazmaktadır.

Allah'ın Kur'an’ı okunduğunda eşyanın her iki suretlerdeki gerekleri, maksadları, neticeleri ile birlikte perdeleri ve sınırları da tespit edilecektir.

Buradan insanın da iki yüzü görünebilecektir; biri iman ve ibadet, diğeri talim ile tekemmül…

Hakikat varlık içinde, uzay-zaman genişliğinde, âlem-i berzahta ve ahiret âlemlerinde tecellileri ile mükemmelen gösterilecek bir sabitedir. Bir hakikatin vüsati tek dünyaya sığışmadığından, talim ve terbiye, temel malzemeleri olan fikrî aydınlanma ile hayal ve tasavvur uzayını bu hakikat üzerinden kurabilecektir.

Talim ve terbiyeden ortaya çıkan medeniyet, evrensel sabitelerin dünya üzerinde (ve insan yüzünde) hâl'e indirgenmiş görüntülerini üretebilir, bu ise ancak hakaikın mehazı olan Kur'an’ın gölgesinde olabilecek bir şeydir.

Hakikat ile medeniyetin varlık süreçleri farklıdır.

Buradaki bir sır şudur ki: insan zihninde âlem hayal etmekle başlar ve imkân üzerinde yürür. Allah ise hayalden ve imkândan münezzehtir. "Ol" der, olur.

İnsan zihnindeki hayale, varlık içinde, gerçek sureti verecek olan Esma-i İlahiye ile münasebetidir.

Bu noktada, insan benliğinde ortaya çıkan sıkıntıyı Dostoyevski şöyle tespit etmiştir:

"İki kere iki dört çekilmez bir şey. İki kere iki dört, bana sorarsanız küstahlıktır. İki kere iki dört, ellerini böğrüne dayayarak yolumuzu kesen, sağa sola tükürük saçan bir külhanbeyinin ta kendisidir. İki kere iki dördün yetkinliğine inanırım, ama en çok övülmeye değer bir şey varsa, o da iki kere ikinin beş etmesidir."

 

Yeraltından notlar

İşte Dostoyevski'nin sıkıntısı hayalin götürdüğü insaniyet-i suğranın (yani insan zihni) nihayet sınırında yani medeniyetin bittiği yerde ortaya çıkmıştır.

Buna benzer bir sıkıntıyı aslında Bediüzzaman da yakalamış ve hayalinden şu soruyu sordurmuştur: sana bir milyon sene ömür ve dünya saltanatı verilmesini, fakat sonra ademe ve hiçliğe düşmesini mi istersin; yoksa baki fakat adi ve meşakkatli bir vücudu mu istersin dedim. Baktım ikincisini arzulayıp birincisinden 'ah' çekti. Cehennem de olsa beka isterim, dedi.

Medeniyet sonunda üç müthiş probleme dayanıyor:

Nereden geliyorum- tarihin başlangıcı

Nereye gidiyorum- tarihin sonu

Neciyim- insanın hakikati

Bu üç soru ve insanın üç karanlığını nurlandıran hakikat-i İslâmiyet ve Efendimizin ders-i Nebevisidir.

Bu durumda demektir ki: "...hakikat-i İslamiyet, insaniyet-i kübradır; medeniyet insaniyet-i suğradır".

***

Medeniyet yukarıdan aşağı bir süreçtir.. yani, hakikat-i İslâmiyenin indirgenmiş bir boyutta ispatından ibarettir.

Bu süreç, kudretten imkana.. İlimden tecrübeye.. Hakikatten tecelliye ve pratiğe.. İmandan ispata.. Vicdandan kalbe ve akla.. Emirden kanuna.. Sanattan esere.. Vahiyden gözlem ve deneye.. Kerametten keşfe.. Mucizeden icada.. şeklindedir...

İnsan, buradaki varlık izini ya da hakikat parıltısını yakaladığı noktada, insaniyetin inkişafı ile medeniyeti üretebilecektir.

Her medeniyet insaniyetin varlık ve hakikat içinde bir yükselişi ve mevki kazanmasıdır.

Bediüzzaman bunu tarih içinden de örneklendirmiştir:

"İslâmiyet insaniyet-i kübra ve şeriat medeniyet-i fuzla olduğundan, âlem-i İslâmiyet, medine-i fâzıla-i Eflatuniye olmağa sezâdır." (Asar-ı Bediiyye)

İşte Efendimizin (asm) asr-ı saadeti, Ceziretü’l-Arap düzleminde, yani bir kandil içinde bunun ateşini yakmıştır.

Bediüzzaman'ın başlangıçtaki iddiasının temelini oluşturan da, medeniyetin bu şekilde varlığın ve hakikatin kaynağından doğmasıdır.

Bediüzzaman iddiasını şöyle delillendirmiştir:

"Hem cahil, vahşi bir adam, bir gün sohbet-i Nebeviyeye mazhar olur; sonra Çin ve Hind gibi memleketlere giderdi o mütemeddin kavimlere muallim-i hakaik ve rehber-i kemalat olurdu."

Bediüzzaman buna tarih içinde birçok örnekler verir. En son olarak: "Avrupa medeniyetinin üstadıdır" der, "Endülüs devlet-i İslamiyesi" için...

Aynı şekilde, Medine, Bağdat, Şam, Buhara, Semerkand, Kurtuba, İstanbul da açık birer örnek olarak sayılmalıdır.

***

Medeniyet tecrübeleri göstermiştir ki: "İnsaniyet-i suğra İnsaniyet-i kübranın mukaddemesidir".

Örneğin: Kâinattaki en büyük hakikat imandır. "Rabbü’s-semavatı ve’l-arz" hakikati için Astronomi bilmek bir basamak olabilir. Gazali: "Astronomi bilmeyen marifetullahta eksik kalır" der.

İmandan sonra en büyük hakikat namazdır. Namazın tam vaktini tayin için geometri ve trigonometriyi bulmak ve geliştirmek bir basamaktır. (Bu aşamada, Müslüman âleminin son dönemlerdeki Ramazan hilali ve bayram günleri konusundaki bazı ayrılıkları da bu bağlamda düşünülmesi gereken bir sorundur).

Mimari ve sanatları geliştirilerek namazın ve ezanın manasına ve şartlarına uygun (temiz ve korunaklı) mekanlar üretmek bir basamaktır..

İ'la-yı kelimetullah şeriatin emridir, Hz. Ali gibi: "demirler birleştiği vakit uzaklar yakın olacaktır" diyerek Allah'ın semadan indirdiği demiri emrin ulaştırılmasına çalışmak bir basamaktır. (Bediüzzaman'ın üzerinden geçen uçakları göstererek "nev'imle iftihar ediyorum" demesini de bu bağlamda görmek gerekir).

Söz Kur'an’dır ve ona derler; edebiyat ve ilm-i belagat ona bir basamaktır.

Dua ve Peygambere salavat emirdir. O'na (cc) ve peygamberine (asm) münacaatın ve naatın bir basamağı da şiirdir.

Tahkiye hakikatlere karşı zihinde açılan merdiven, dürbün ve kolaylaştırıcı olabilir.

"Allahüekber" en büyük sestir, içindeki müziği aramak bir basamaktır.

***

Cebir'in kurucusu Harizmi, astronomide Biruni, optikte İbn-i Heysem, tıpta İbn-i Sina, şiirde Hafız, coğrafyada Piri Reis, mimaride Sinan gibi sayısız örnekler bu basamakları yükseltmenin peşine düşmüşlerdir.

Varlığın ve hakikatin sınırlarını çizen, elbette medeniyetin de nihayet sınırını çizecektir.

Kur'an’da geçen Peygamber mucizeleri de birer son noktadırlar. Peygamberler insaniyet-i kübra olan şeriatı tebliğ ederken insaniyet-i suğra olan medeniyetin de, hem temelini hem de sınır taşlarını döşemişlerdir.

Bu durumda, eğer tersten bakılırsa (yani mantığı menfide kullanarak) her bir mehasin-i medeniyette tekâmülün nihayet sınırının (yani sonunun) bir hakikat-i Kur'aniyeyi başlatacağı görülecektir.

Örnekle:

Medeniyetin güzelliklerinden hürriyetin nihayeti imandır ve Allah'a asker olmaktır.

İnsan hakları ve hukukun neticesi "emri bil maruf nehyi ani’l-münker" emridir ve ism-i Adl'in burcundadır.

Geometrinin nihayeti kaderdir.

Astronominin hakikati ahiret âlemleridir.

Fiziğin ve mantığın nihayeti haşir hakikatidir.

Riyazi ispatın nihayeti imanın bir cüzü olan tasdiktir.

Kimya'nın saadeti aşk-ı ilahidir.

"Ahsene külli şey’in halaka" hakikatinin mukaddemesi sanat ve edebiyattır.

Teknoloji gerçek olan bir hayaldir, hakikatteki mekânı cennet ve cehennemdir.

Psikolojinin kaynağı "ol" emrinden gelir ve "hayrihi ve şerrihi minallahi teala" hakikatine ulaşır.

"Hiçbir emir yoktur ki içinde hikmet ve mehasin olmasın"dan felsefenin hakikati ortaya çıkar.

Burada anahtarı açan sır: Medeniyetin unsurları olan her bir bilgi, bilim, sanat ve davranışın bir Esma-i İlahinin burcunda parlamasıdır.

***

Medeniyet zihinleri sırra taşıyan hayaldir. Sırrın keşşafı ise Peygamber Aleyhissalatü Vesselam'dır..

O'nu (asm) keşfetmek için de hayalen o zamana girmek ve vazife başında görmek gerektir.

"Mantığın mizanıyla tartılmış olan tevarih-i sahihaya kanaat ederiz" der Bediüzzaman.

Bunun için de, "bir hayalen zaman makinesi ile cesedden tecerrüd etmek evladır."

Burada şu mantık kullanılacaktır:

Bir şeyin tanımı merkezine göre yapılır. Merkez neredeyse sınır oradadır. (Hakikat için ise sınır merkezi bulamayanlar içindir.)

Neticede görülecektir ki, gerçek tarihi ifade eden, Efendimizin (asm) etrafında kümelenen mazi, hâl ve istikbal şu biçimlerle sınırlandırılmıştır:

"Zaman-ı mazi, enbiya ve kütüb ve kâhinlerin rumuz ve telvihatıyla o şems-i hakikatın fecr-i sadıkını göstererek müjdeci ve zaman-ı hal yani asr-ı saadet lisan-ı haliyle tabiat-ı Arab’daki inkılab-ı azîmin ve bedeviyet-i sırftan medeniyet-i mahzanın def'aten tevellüdünü şahid göstererek nübüvvetini isbat ve zaman-ı müstakbel kendi vukuat ve fünununun etvar-ı müdakkikanesiyle onun mevkib-i ikbalini istikbal ve lisan-ı hakîmane ile irşadatına teşekkür;"(Muhakemat)

Medeniyetin tarih içindeki dengesini bozan ve bedeviyete geri götüren, sürecin fıtratından çıkıp, aşağıdan yukarı işletilmesidir: hakikat içine yalanın girmesi ve gerçekle hayalin karışması ile ya da gerçek yerinde hayalin varlık kazanması olan vesvesenin yerleşmesi ile... ders-i Nebevi'den uzaklaşmaktır.

Bu durum, medeniyetle insan arasında dünya büyüklüğünde bir ayrılığa sebep olacaktır, zira, "hakikatle yalan arasındaki mesafe dünya büyüklüğünde"dir.

İnsanın arzı olan dünya ile arasındaki skalanın ne derece yükselip alçalabileceğini gösteren bir tarih ibret olarak önümüzde durmaktadır.

***

Demek ki, Medeniyet, zihinlerde biriken sorunları aşmada, yol boyunca, kaynağa atıfla (Kur'an ve sünnet) saflaştırılmaya ve cilalanmaya muhtaçtır.

Bediüzzaman'a göre:

"İfrat ve tefridi kırarak orta yolu gösterecek olan sadece şeriat felsefesi, belagat, mantık ve hikmettir. Yahut tedricî bir terbiye-i mahsusa ile kütüb-ü şeriatı şeffaf birer tefsir suretine çevirip, içinde Kur'anı göstermek"tir. (Sünuhat)

 

BİLİM VE MEDENİYET

"Kur'an bir saatçinin saati eline alıp, evirip çevirmesi gibi, kâinatın bütününü ve her bir parçasını bir nazar-ı mukaddese muhatap etmiştir."

Eğer insan Allah'a hâlis bir abd olursa, Allah'ın mülkü olan kâinat, onun mülkü gibi olur.

Bu durumda okunan her bir fen Kur'an’a ulaşmaya basamaktır.

"Oku" emri hem insana hem de Kur'an’a yöneliktir. İnsan Kur'an’ı okuyunca, Kur'an da kâinatı okuyacaktır.

Böylece felsefecinin egosu etrafında kurduğu hayali uzayın, bir mümin için Kur'an’ın hakikatleriyle kurulduğu görülecektir.

Müslüman bilim adamı için, Kul hüve... demek:

"Lâ meşhude bi nazari’l-hakikatihi illa hüve"dir.

***

Soyut düşünme Kur'an’ın bir hediyesidir. Başta iman, bir hüsn-ü münezzeh ve bir hüsn-ü mücerreddir. Müslümanlar, astronomi, matematik gibi deney ve gözlemi zor alanlarda bu yüzden rahatça ilerlemişlerdir.

Örneğin: Piri Reis'in haritası, daha çok tefekkür ve şuhud, yani derin ve enfüsi gözlem içerir..

İbn-i Heysem'in optik yaklaşımı, hayal ve sûretin, zaman ve maddenin hareketinin derunî hikmetine vukufiyetinin neticesidir.

***

Müslüman zihni, aklın mekânı olan dimağdaki meratibi takip ederek hakikate bağlanır. Bunlar: tahayyül, tasavvur, taakkul, tasdik, iz'an, iltizam ve itikaddır.

Zihinde karar kılınmış bürhanlar, kainat, vicdandaki fıtrat gibi.. bunlar sırrın açılmasını netice verir. Son noktada kesinlik... Delillere bağlı değildir... hadse bağlıdır.

Sırrın açılmasından sonra ise; "Zihnin cüziyeti hasebiyle müşteri nazarıyla ispatına çalışmak hatardır. Belki bu istidlalat ve berahinin vazifesi menfidir. Matlabı tavzih eder. Tasfiye eder. Bazan da takviye eder"dir.

Bu arada, "Hakikat her zaman kanıtlanabilir değildir, her iddiada mutlaka bir tane kanıtlanamayan bir hakikat vardır"ın ispatı zihnin indirgenmiş boyutunun da kabulünü gerektirir.

Ancak, zihinlerin süreci ikmal etmeden, bir noktada donarak, burada bir zihniyet üretmesi ve o zihniyetin esiri kalması büyük bir bozulmayı kaçınılmaz kılar. Buradan iki büyük tabu ortaya çıkar: tabiat ve ene..

İslam tarihinde bir kısım medeniyet üstadları dahi bu hatalara düşebilmişlerdir. İbn-i Sina ve Farabi gibi... O kadar ihtişam ve sanatlarına rağmen zihinleri felsefe-i Yunaniyenin karanlık tünellerinden çıkamadığından adi bir mümin derecesine ulaşmakta zorlanmışlardır.

Bazıları ise "Ene"leri kavidir, delinmedi ki bir "nahnü" olsun" tanımına uygun kendi egosu etrafında, "nefs-i emmareyi okşayan zevkiyle zevklenirken" gerçeğe çıkan yolları karıştırabilmiştir. Ömer Hayyam gibi...

Müslüman zihni, tabuların taşlaşmış cesedlerinden tevhidin tekrarı sayesinde korunabilir. Bediüzzaman bunu Vahdaniyet içinde Ehadiyeti görebilme pratiğini geliştirerek gerçekleştirmeyi önermektedir.

Müminin zihnindeki yüksek ışığı yakan, Kur'an sayesinde, zihnini eşyanın bütününü elde tutabilecek genişlikte bir nazarla çalıştırabilmesidir. Böylelikle egosu etrafında zihni bulandıracak fasid daireler türeyemeyecektir.

Bediüzzaman bunu şöyle açıklıyor:

“Tedkik iki çeşittir:

“Biri: gittikçe Nurun ala nur tenevvur eder.

“Diğeri gittikçe şübehatın zulümatına düşer

“Mesela tatlı suyun menbaı var. O menbadan binlerce cedavil ve o cedvellerden şubeler teferru ederek çok yerlerde dolaşıp bazı ecza-i aher ile bulaşmış. İşte bir adam menbaı gördü tattı. Hakkalyakinle tatlılığını anlamış, teşaubatın ittisalini derketmiş.

“Sonra hangi cedvele yahut herhangi fer'a rastgelse, edna bir emare tatlılığına dair ona kanaat verir. Ta aksi kati bir delil ile tebeyyun edinceye kadar. O vakit başka madde karışmış der. Bu nevi nazar ve tedkik imanın kuvvet ve inkişafına yardım eder.

“İkinci nazar: menbadan aşağı inmeye bedel, aşağıda gezer. Bu ise, hangi fer'a rastgelse, acılığına bir emare görse şübheye düşer. Tatlılık için delil-i kati arzu eder. Heyhat! Her yerde bürhan ele gelmez. Böyle incecik bir fer'a cesim bir neticeyi bindirmek ister. Gitgide şüphe, emniyetsizlik tezayüd eder.” (Rumuz)

Müslüman bilim adamı, görüleceği üzere, zaman ve mekân sorununu çözebildiği, esnetebildiği ya da nuraniyet kesbedebildiği nispette ulaşacağı yerleri arttırır.

Burada, görmek için suyun aksi, anlamak için ışık, yakınlaşmak için hava unsuru gibi bir ortamı yakalamak gereklidir.

Ayrıca kalp dairesi denilen insaniyetin hayalden ayrı âleminin kendi aletleriyle birlikte çalışmasına fırsat vermek gerektir. Hakkalyakini verecek, kaynağı bulacak olan yetkinliğe bu şekilde kavuşulabilecektir. Buradan tekrar başa dönülebilecektir.

 

Sonuç olarak;

Bediüzzaman "Muhakkikinin şe'ni" diyerek Müslüman bilim adamının özellikleri olarak şunları sıralıyor:

Gavvas (dalgıç) olmak,

Zamanın tesiratından tecerrüd etmek,

Mazinin amakına girmek,

Mantığın terazisiyle tartmak,

Her şeyin menbaını bulmaktır...

 

 

popüler cevapdünya atlası