BEDİÜZZAMANIN EĞİTİM FELSEFESİ: MEDRESETÜZZEHRA

Eklenme Tarihi: 20 Şubat 2017 | Güncelleme Tarihi: 04 Mart 2017

GİRİŞ

Bediüzzaman’ın eğitim felsefesini anlamak için önce çağının eğitim tablosunu incelemek gerekir. Söz konusu tablonun tarihi birikimi olduğu kadar, müterakim problemleri ve darboğazları da vardır.

Bediüzzaman’ın problemi ortaya koyduğu dönemde bir taraftan Devlet-i Aliye bakiyesi olan ve geçmiş zamanların haşmetli devirlerine bakan fakat gerilemiş, yorgun düşmüş; medrese ve tekke-zaviye gibi kurumlar vardır.

Bir taraftan da terakki ve fen adına insanların aklını merkez alan mektep kurumu vardır.

Meseleyi sağlıklı değerlendirmek için bakış açımızı saadet asrına doğru çevirmekte fayda var.

Peygamberimizin (asm) yaşadığı mutluluk asrında eğitimin merkezi cami idi. “Ashab-ı Suffe” denilen talebeler caminin bir bölümünde ilim tahsil etmekte idi. İslam medeniyetinin ilk muallimi de Hz. Peygamber (asm) idi. İlk eğitim kurumu da Mescid-i Nebevî olmuştur. Sonraki yüzyıllarda müesseseler çoğalmış, mektep, medrese, tekke gibi kurumlar ortaya çıkmıştır.

MEDRESE, TEKKE, MEKTEP

Medrese: Eskiden müsbet ilimlerin de okutulduğu ancak sonraları sadece din ilimlerinin ve Arapça dil bilgisini ifade eden sarf-nahiv eğitiminin verildiği kurumlardır. Cami ile bitişik olan mekânlarda verilen eğitimin başında da ulema ve müderris denilen kişiler ders vermekte idi.

Selçuklu Veziri Nizamülmülk tarafından sistemli hale getirilmiştir. Fıkıh, Kelam, Tefsir, Hadis, Astronomi, Matematik, Fizik gibi ilimlerin beraber okutulduğu medreselerde, bilhassa yüksek kısımlarında ihtisaslaşma da gerçekleştirilmişti.

Osmanlı medrese sistemi özellikle Fatih devrinden itibaren gelişme göstermiştir. Naklî ve aklî bilimlerde öğrenci yetiştirmek için kurulmuş olan bu medreselerde bir derecelendirme teşkilâtı vardı.

Mesela16. yüzyılın ortalarına doğru Kanunî Sultan Süleyman tarafından yaptırılan Süleymaniye Külliyesinde altı tane medrese vardı ve buralarda tıp, tabiiye, riyaziye ve dinî, hukukî ve edebî bilimlerin öğretimi yapılıyordu.

Süleymaniye külliyesinin yapımı oldukça uzun sürmüş, Câmi 1556'da bitmiş olmasına karşın kuzeydeki medreseler câmiden daha önce (1552), Dârü’l-hadis 1557, batıdaki medreseler ise 1559 yılında bitmiştir.

Öğrenciler medresenin “hücre”lerinde yatıp kalkıyorlar, günde iki defa “me'kel” denilen yemekhanede yemek yiyorlardı. Haftada dört gün ders yapılıyordu.(1)

Kürt bölgesindeki medreselerin tarihi de Selçuklu dönemine kadar gitmektedir. Burada da kurumsallaşan medreselerin en bilinenleri, Medresa Sor (Kırmızı Medrese), Botan, Abdaliye, Süleymaniye ve Mecidiye. Burada dini ilimlerin yanısıra cebir, mantık, astroloji, anatomi, felsefe gibi bilimler de öğretilirdi.

Son yüzyılda gerileyen ve ilim alanı daralan Kürt medreseleri, buna rağmen toplum üzerindeki etkisini sürdürmüşlerdir. Cumhuriyet döneminde çoğu kapatılan bir kısmı da illegal olarak varlığını sürdüren medreselerin son zamanlarda yeniden canlandırıldığını görmekteyiz. Siirt’te bulunan Tillo Medresesi ise günümüze kadar gelen ve etkisini hala sürdüren önemli bir örnektir.

Sonuç olarak; medreseler özellikle son iki yüzyılda eski safvetli günlerinden uzaklaşmış ve gelişen yeni bilimler karşısında geri kalmıştır. Her alanda toplumu şekillendiren ve eğiten bu temel kurumlar zamanla bu özelliklerini yitirmiş ve giderek dar alanda hizmet vermeye doğru evrilmiştir.

Tekke:Tasavvufi geleneğin eğitim kurumu olup manevi gelişime hizmet ederler. Bir mürşit tarafından verilen kişileri kemale erdirmeyi amaç edinen yaygın eğitim tarzıdır. Geniş bir arazi üzerinde kurulan bu yapılarda şu bölümler vardı: Mescid, şeyh evi, harem, derviş odaları, kütüphane, ahır, mutfak, avlu, mezarlık.

Tekkeler, insanlara nefis terbiyesi ve kemale erdirme yolunu açan ve seyr u sülük denilen bir sistemle “insan-ı kâmil” olmaya götüren kurumlardır. Burada, akıldan çok kalp, iknadan çok teslimiyet ve rıza söz konusudur.

Mektep:Osmanlı’da son asırda Batıdan gelen ve fen bilimlerini öğreten eğitim kurumlarıdır. Cumhuriyetin ilanından sonra geçerli olan eğitim sistemimize de rengini veren eğitim tarzıdır. Yakın zamana kadar sadece seküler eğitim veren bu kurum, dini eğitime daha sonraları çok sınırlı ve sorunlu olarak yer vermiştir.

KURUM ÇATIŞMASI

Osmanlı’nın son dönemine yani, Bediüzzaman’ın yeni eğitim tarzı olan Medresetüzzehra projesini ortaya koyduğu devreye baktığımızda bahsi geçen üç eğitim kurumunun birbiriyle kavgalı olduğunu görmekteyiz. Medrese ve tekke ehli, mekteplileri dine düşman olmakla suçlarken, mektepliler de onları cahil ve yobaz olmakla suçluyorlardı.

“Zira her biri, mesleğine taassub, başkasının mesleğine sathiyeti itibariyle tefrit ve ifratederek; biri diğerini tadlil, öteki de berikini techil eyliyor.” (2)

Mektepten önceki eski devirlere gittiğimizde de, medrese ve tekke arasında kavgalar mevcuttur. Tekke ehli medrese ilmini kalpsizlikle manevi eksikle suçlarken medrese çevreleri de tekke ehlini cehaletle ve taassupla suçlamaktadır.

Bediüzzaman ise, genç Sait döneminde, medresede tekkenin, tekkede de medresenin ruhunu aramıştır. İstanbul’a gelip devrin padişahına Medresetüzzehra’yı anlattığında da, tekkenin medresenin ve mektebin kardeşliğini ifade eder.

MEDRESE NEDEN ÇÖKTÜ?

Medresenin Osmanlı’nın son dönemlerinde gerilemesinin temelinde birçok sebep vardır. Birinci sebep, kurumun, ihtiyaçların ve gelişmelerin gerisinde kalmasıdır. Bediüzzaman, devrindeki medreselerden hem kemiyet hem de keyfiyet yönüyle memnun değildir.

Ona göre medreseler, taşıdıkları üç eksiklik sebebiyle asrın ihtiyacına uygun adam yetiştirememektedirler: intizam, tefeyyüz, mahrec. (3)

İntizam:Medreseler tek tip insan yetiştirmektedir. İhtisas şubeleri yoktur. Hâlbuki o, medreselerin, Darülfünun'da olduğu gibi, ihtisas şubelerine ayrılmasını istemektedir. Birbirleriyle irtibat halinde olan şubelere ayrılmalıdır. "Taksimü'l-a'mal kaidesini bi-tamâmihâ tatbik etmelidir." (4)

Tefeyyüz:Medreselerin ilmi ilerlemelerin gerisinde kaldığını tespit etmektedir.

Birincisi:Alet dersleri asıl derslerin yerine geçmiştir. Alet dersleri ile Arapça’yı ve Arapça’ya bağlı temel ilimleri kasteder. Talebe bunların ötesine geçememekte, ömrü ibare çözmekle tükenmektedir.

İkincisi:Medresenin resmi programına aynı meseleleri işleyen çok kitap girmiştir. Talebeler, bu kitapların dışına çıkamamaktadır. Ana metinler, bunlar üzerine yapılan şerhler, şerhlere yapılan haşiyeler, bazen haşiyenin haşiyesi gibi. Bunlar talebenin "evkat" ve "efkârını" kendine hapsedip harice çıkmasına meydan vermemiştir. (5)

Üçüncüsü:İhtisaslaşma olmadığı için, talebeler fıtrî meyillerine uygun gelişme göstermiyorlar. Bediüzzaman’a göre bu durum herkeste meylü’l-ağalık ve meylü’l-amiriyet gibi tehakküm hissi galebe çalıyor ve ilmin gelişmesine sahip çıkan olmuyor. (6)

Mahrec:Medrese mezunlarının istihdamı da önemli bir meseledir. Bu sıkıntı, medreselere kaliteli, kabiliyetli talebelerin gitmesini engellemektedir. Bediüzzaman, "Zekiler mektebe gitti, zenginler medresenin maişetine tenezzül etmedi" (7) diyerek, bunun medreseler üzerinde bıraktığı menfi tesirlere dikkat çeker. Said Nursi, Medresetüzzehra'nın taşıması gereken şartları sayarken, onun müdavimlerinin yüksek tahsil yaptıran diğer müesseselerle müsavi tutulmaları, imtihanlarının da öbürlerinin imtihanı gibi aynı ölçüde muteber kılınıp akim bırakılmamalarını kaydeder.(8)

Bunun dışında medreselerde yaşanan diğer olumsuzluklarla ilgili olarak Said Nursi şu tespitlerde bulunur:

-“Kitaba hâkim değil mahkûm olup kitaba nazarla hüküm çıkarma meleke-i ilim zannedilmesi…”

-Talebelerde sual ve cevabın olmaması nedeniyle bir durgunluk ve şevksizliğin oluşması,
-İşbölümü yapılmadığından bir kişinin her konuya el atması ve bu nedenle bütün konularda yüzeysel kalınması,

-Her yanı kuşatan istibdadın ve özellikle istibdad-ı ilminin getirdiği zarar. Bediüzzaman bunun taklidi doğurduğunu, bölünmelere ve parçalanmalara sebep olduğunu, Mutezile, Cebriye ve Mürcie gibi fırkaların ortaya çıkmasına sebep olduğunu ifade eder. İstibdadın, terakkinin buharı olan şevki kırdığını, zulmün temeli olduğunu ve insanı öldüren bir zehir olduğu için kimsenin fikrini söylemeye cesaret edemediğini dile getiren Bediüzzaman, “neme lazım başkası düşünsün” anlayışının istibdadın yadigârı” olduğunu ifade eder.

-Belağatı bilememe, ezbercilik, nakilcilik, lafızperstlik, kafiyeperestlik, asrın gereğini kavrayamama ve tam bir yoğunlaşmanın olmaması sebebiyle medreseler fonksiyonlarını icra edememektedirler. (9)

TEVHİD-İ TEDRİSAT SADECE MEKTEP MODELİ İLE OLMAZ

Eski Said döneminde mektep-medrese-tekke birlikteliğini savunan ve “tevhid-i medaris” kavramını gündeme getiren Bediüzzaman, mekteplerde dini ilimlerinin hakkıyla okutulması, medreselerde, yeni müsbet ilimlerin okutulması ve tekkelerde de geniş ilim sahiplerinin bulundurulması gerektiğini vurgulamıştır. Böyle olunca, bu üç şûbe, âhenk içinde yükselecek ve yüksek mertebelere çıkacaktır.

Said Nursî, eğitimde birliği sağlamak ve cehaletten doğan taassubu yok etmek istemiştir. Ona göre bu sağlanabilirse, “Eflatunları, İbn-i Sinaları, Bismarkları, Dekartları ve Taftazanileri geride bırakacak” olan genç bir neslin teşekkülü gerçekleşecektir.

Ancak Bediüzzaman’ın hayatta iken yaptığı bu çağrılar, ilgililer tarafından dikkate alınmamıştır.

Yeni dönemde eğitimde ilan edilen “Tevhid-i Tedrisat” kavramı, eğitimde medrese ve tekkenin kapatılması dolayısıyla sadece “mektep modeli”nin sürdürülmesi olarak kendini göstermiştir. Sonuçta insanların din ilimlerine olan ihtiyaçları karşılanmamıştır. Eğitimin maddi unsurları olan fenler yüceltilirken manevi ve moral yönü önemsenmemiştir.

Dinin gerilemeye sebep olduğu iddiasıyla işbaşına gelen “kadrocu” hareket, eskiye ait ne varsa toptan düşman kesilmiştir. Karşı devrim korkusunun pompalanmasıyla etkisini arttıran ve yer yer paranoyaya dönüşen uygulamalar, eğitim ve öğretimi ideolojik ve kısır bir alana hapsetmiştir.

Bunun sonucunda toplumun değerleriyle eğitim sistemi çatışmıştır. Milli ve manevi değerler eğitimden izole edilmiştir. Okumuşlar halktan kopuk, değerlerinden uzak ve jakoben bir vaziyete düşmüşlerdir.

Kalplere ve vicdanlara hitap etmeyen ve dolayısıyla insanın yarısını tanımazlıktan gelen öğretiler arzulanan neticeleri vermemiştir.

Bu durum, bugün yaşadığımız sorunlara da kaynaklık etmiştir.

Anadolu insanı eğitim kurumlarına mesafeli durmuş ve halk arasında “okula giden ya zındık ya anarşist oluyor” düşüncesinin oluşmasına sebep olmuştur.

Gerçekten de, 1980’li yıllara kadar süren ve zaman zaman hızı artan anarşik olayların merkezi eğitim kurumları olmuştur. Kardeş kavgalarının karargâhı yüksek tahsil kurumları olmuştur.

Dini ve moral değerleri noktasında gerekli eğitimi almayan gençlik fen bilimleri noktasında bilgili olmuş ama şefkat merhamet, muhabbet gibi kaynağını dinden-ahlaktan alan kazanımları elde edememişlerdir.

Din eğitiminin ihtiyaç olduğunu yöneticiler fark etmiş olacaklar ki, çok partili döneme geldiğimiz kısmi uygulamalara (İmam Hatip ve İlahiyat okullarının açılması) yöneltmiştir. İçinde bulunduğumuz eğitim-öğretim döneminde uygulanmaya başlanan Kur’an ve Siyer gibi din derslerinin arzulanan neticeler getirmesini diliyoruz.

AKIL-VİCDAN –KALP

Bediüzzaman’a göre mektep: akıl; medrese: vicdan; tekke ise kalp’tir. İnsan için nasıl hem kalp hem akıl hem de vicdan lazım ise, toplum için de bu eğitim tarzı gereklidir. Din ilimleri ile fen ilimleri birlikte okutulmalıdır ki, fertler çift kanatlı olsun; ne yobaz ne de manevi yoksunluk içerisinde olsun.

“Vicdanın ziyası ulum-u diniyedir. Aklın nuru fünun-u medeniyedir, ikisinin imtizacından hakikat tecelli eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakit birincisin de taassup, ikincisinde hile, şüphe tevellüd eder.”(Münazarat)

Bediüzzaman, İslamiyetin bütün ilimlerin pederi olduğunu dolayısıyla “ilim karşıtı” olduğu iddialarının yanlışlığını şu sözlerle ifade eder: "Feya li’l-aceb!.. Köle efendisine.. ve hizmetkâr reisine ve veled pederine nasıl düşman ve muarız olabilir? Hâlbuki İslâmiyet fünunun seyyidi ve mürşidi ve ulûm-u hakikiyyenin reis ve pederidir."

Üstad’ın formülü açıktır:

“Bu tebayün-ü efkâr ve tehalüf-ü meşarib ahlâk-ı İslâmiyeyi sarsmış ve terakkiyat-ı medeniyetten geri bırakmıştır. Bunun da çaresi, mekâtipte ulûm-u diniyeyi bihakkın okutmak ve medariste lüzumsuz kalan hikmet-i atikaya bedel, bazı fünun-u lazime-i cedide tahsil olunmak ve tekyelerde mütebahhirîn ulema bulunmaktır. Bu takdirde şuubat-ı selâse yek-âhenk-i terakki olarak kat-ı meratib etmek kaviyyen me’muldür,”

Ona göre, “Ne zaman felsefe dine dayanmışsa Âlem-i insaniyet parlak bir surette saadet, bir hayat-ı içtimaiye geçirmiştir. Ne vakit ayrı gitmişlerse bütün hayır ve nur, silsile-i nübüvvet ve diyanet etrafına toplanmış ve şerler, dalâletler, felsefe silsilesinin etrafında cem olmuştur.” (10)

Bediüzzaman Kürt coğrafyasının eğitimi ile ilgili şu tesbitte bulunur: “Ben vilayat-ı şarkiye’de aşiretlerin hal-i perişaniyetini görüyordum. Anladım ki, dünyevi bir saadetimiz, bir cihetle fünun-u cedide-i medeniye ile olacak. O fünunun da gayr-ı müteaffin (bozulmamış) bir mecraı ulema ve bir menbaı da medreseler olmak lazımdır; ta ulema-i din, fünun ile ünsiyet peyda etsin. Zira o vilayatta nimbedevi vatandaşların zimam-ı ihtiyarı (tercih hakkı) ulema elindedir” (11) “Bütün hayatımda bu darülfünunu takip ediyorum” dediği Medresetü’z-zehra gibi hayati bir projeyi ortaya koyar. Medresetü’z-zehra modeli dini ilimlerin, fen bilimlerinin ve tasavvufun birlikte üç dilde (Arapça, Kürtçe, Türkçe) okutulacağı bir üniversite modeliyle bin seneden beri birikmiş, ifsat edilmiş, tahrip edilmiş, yozlaştırılmış ve bozulmuş; kalb-i umumiyi, efkâr-ı ammeyi ve vicdani umumiyi Kur’an’ın ilaçlarıyla tedavi edeceği bir projedir. (12)

MADDEYE BAKAN EĞİTİM, SUÇ İŞLEMEYE ENGEL OLMUYOR

Bediüzzaman’ın ortaya koyduğu eğitim modeline olan ihtiyaç, tarihi perspektifte olduğu kadar toplumsal ve sosyal tespitlerde de kendini ortaya koymaktadır.

Mevcut eğitim siteminin bilgi sahibi yaptığını ama sorumlu bireyler yetiştirmediğini, suçtan ve şiddetten uzaklaştırmada yetersiz kaldığı gerçeği ortaya çıkmaktadır. Şiddete, suça ve teröre bulaşan insanların “eğitilmiş bireyler(!)den” olması eğitimcilerin eğitim sistemini sorgulamasına yol açmaktadır.

Okul önlerindeki çeteleşmeler, uyuşturucu kullanımı gibi gazete haberlerini bir tarafa koyalım. Suç işleme oranına, şiddete teröre bulaşanların analizine baktığımızda eğitimli insanların önemli bir yüzdelik oluşturduğunu görmekteyiz.

Psikolog Emine Anadol, eğitim düzeyi arttıkça şiddetin yükseldiğini ve eğitim düzeyi yüksek ailelerin içinde yaşanan şiddet olaylarının da gizli kaldığını kaydetmektedir. Şiddetin statüyle ilgisi olmadığını belirten Anadol, “Statümüz yükseldikçe şiddeti ifade edebilmemiz zorlaşıyor. Maalesef bu yapının içinde hukukçular, doktorlar var” diyor. (13)

Yrd Doç Dr. Sezen Ayan’ın ilkokullar arasında yaptığı ve Anadolu Psikiyatri Dergisi’nde yayınlanan araştırmasında, “Çocuklarına karşı şiddet uygulayan anne ve babaların gelir seviyeleri ve eğitim durumları arasında kayda değer bir farkın olmadığı”nı ortaya koymaktadır. (14)

“Okullardaki Şiddet Davranışının Kaynakları Üzerine Kuramsal Bir Yaklaşım” bir başka çalışmada ise şöyle denilmektedir:

“Okulda şiddet fenomeni yeni bir olgu olmamakla birlikte özellikle son yıllarda giderek bir tırmanma eğilimi gösterdiği yönünde bir algılamanın ortaya çıktığı söylenebilir. Bu çerçevede, özellikle kitle iletişim araçlarında okuldaki şiddet olaylarına ilişkin haberlerin sayısında bir artışın varlığı dikkat çekmektedir. Kitle iletişim araçlarında şiddet olaylarındaki görünürlük düzeyinin artışını gözlemlemenin yanısıra, şiddet olaylarında bir artma eğiliminin ortaya çıktığı yönünde iddialara da rastlamak mümkündür.”(15)

Yine Ankara Üniversitesi Eğitim Fakültesi öğretim üyelerinin TÜBİTAK desteğiyle liselerde yaptığı kapsamlı bir şiddet araştırmasına göre ise, her 10 liseliden 9'u şiddet gördüğü yönündedir.(16)

Evlilik ilişki danışmanı, yaşam koçu Bülent Budak, eğitim seviyesi yükseldikçe boşanma oranın arttığını ifade etmektedir. Buna gerekçe olarak da şu ifadeyi kullanmaktadır. “Eğitimin artması hem kişinin kendisi tarafından yeni arayışlara yol açabildiği gibi, özel hayatlarının ikinci plana düşmesi ile eşleri tarafından boşanma talepleri doğurabilmektedir. (17)

Demek bilgi sahibi olmak erdemli olmaya vicdanlı olmaya ve iyi işler yapmaya yetmemektedir. Aklı besleyen eğitim sistemimiz kalbi ve vicdanı doyuramamaktadır. Sıkıntının temelinde bu gerçeklik vardır.

İSLAM HAKİKATLERİ İLE AVRUPA MEDENİYETİ

Din ilimleri ile fen ilimlerinin birlikte okutulmasının önemine işaret eden Bediüzzaman, Avrupa medeniyetinin mehasinine de bigâne kalmamıştır. Ona göre bu modelde geçerli olan şu olacaktır: “Felsefe fünunu ile ulum-ı diniye birbiriyle barışsın ve Avrupa medeniyeti İslamiyet hakaikiyle tam müsalaha etsin.”

Bediüzzaman, Avrupa’nın sefahatine ve materyalist cereyanlarına karşı çıkmış öte yandan Müslümanları ezerek topraklarını işgal eden ve kaynaklarını kurutan zalim idarelere de meydan okumuştur.

Ancak Bediüzzaman toptancı düşünmez. O insanlığın hayrına olan gelişmeleri memnuniyetle kabul etmektedir. Ona göre, “Avrupa ikidir:

Bir, İsevîlik din-i hakikîsinden aldığı feyizle, hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye nâfi san’atları ve adalet ve hakkaniyete hizmet eden fünunları takip eden Avrupa. Bu birinci Avrupa’nın sahip çıktığı değerlere, yani adalet, ahlâk, sanat, fen, terakkî, insan hak ve hukuku gibi değerlere 3 Kur’ân’ın itirazı yoktur. Esasen bu değerler Kur’ân’ın malıdır.

“İki, Felsefe-i tabiiyenin zulmetiyle, medeniyetin seyyiâtını mehâsin zannederek beşeri sefâhete ve dalâlete sevk eden bozulmuş Avrupa’dır ki, bu Avrupa Kur’ân medeniyeti ile barışık değildir. Bediüzzaman, “Sen sağ elinle sakîm ve dalâletli bir felsefeyi ve sol elinle sefih ve muzır bir medeniyeti tutup dâvâ edersin ki, ‘Beşerin saadeti bu ikisiyledir.’ Senin bu iki elin kırılsın ve şu iki pis hediyen senin başını yesin ve yiyecek!… Ey küfür ve küfrânı dağıtıp neşreden bedbaht ruh!… Ey beşerin nefs-i emmâresi!… Ey sefahet ve dalâletle bozulmuş ve İsevî dininden uzaklaşmış Avrupa! Deccal gibi bir tek gözü taşıyan kör dehân ile ruh-u beşere bu cehennemî hâleti hediye ettin!” (18)

Said Nursi, Avrupa’nın insanlığın hayrına olan çabalarını kabul etmektedir. Müslümanların oradan edinebilecekleri perspektifler de olduğunu fark etmektedir. Aslında, “Doğru Avrupa medeniyetini İslâmın hakikatleriyle barıştırma” fikri, Bediüzzaman’ın Kuran’a ve İslam’a duyduğu sarsılmaz imanının eseridir. Bu sebeple, o güçlü bir özgüvenle Batı’yı mutlak düşman olarak görmez, aksine el uzatılması gereken bir medeniyet olarak görür.

Medreselerin dolayısıyla ulemanın bir zihniyet açılımı ile önünü açan Bediüzzaman, Medresetüzzehra projesi ile hem dini ilimleri hem de pozitif bilimleri bir arada okutacak hem de güçlü ve sağlıklı analizler ve sentezler yapabilen bir eğitim modeli sunmaktadır.

KAVGA DEĞİL; TANIMA -ANLAMA VE KARDEŞLİK ŞUURU

Medresetüzzehra modeli, farklılıkların ayrışma değil zenginlik sayıldığı ve ilmin ışığında değer haline geldiği bir tarzdır. Arapça Türkçe ve Kürtçe eğitim verecek olan söz konusu eğitim modelinin kapsama alanı tüm Asya ve Afrika’dır. Bu model Müslümanlar arasında uzun yıllar süren ihtilafların cehaletlerin köküne inen ve bunu ilimle irfanla çürütüp bu coğrafyaları zakkumlardan arındırıp gülistana döndürecek olan bir modeldir. Böylece İslam alemini esir alan milliyet kavgaları ve terör olayları da nihayet bulacaktır.

“Cehalet” ve “ihtilaf” tard edilir, insanlarda “yeis” ve “husumet” gibi olumsuz duygular alınır ve aynı insanlar “zaruret” belasından da kurtulursa maddi ve manevi üretim düşüncesi kendini gösterecektir. O zaman “Neden dünya herkes için terakki dünyası olsun da bizim için “tedenni dünyası olsun” sorgulaması başlayacaktır.

Ortadoğu’nun ve Asya’nın üç kadim dili olan Arapça Türkçe ve Kürtçe’nin birlikte eğitim dili olması düşüncesi de oldukça önemlidir. Üç dilde eğitim verecek olan bu medreseler sayesinde Asya’da ve İslam âleminde süregelen ırkçılık belası ortadan kalkacaktır. Toplumların kendi dilleriyle kendini ifade etmesi eğitim görmesi ve her birinin diğer kardeşini tanıyıp kültürel özelliğini zenginlik sayması neticesi ortaya çıkacaktır.

Aslında kardeş olan ve bin yıllık İslamiyet harcıyla mezc olan bu üç kahraman evladın yeniden tanışıp birbirine sarılması muhteşem bir sinerjinin oluşmasını netice verecektir.

ANA DİLDE EĞİTİM

Bediüzzaman Saîd Nûrsî, Medresetüzzehra’da üç dilin kullanılmasını istemiştir. “Lisan-ı Arabî vacib, Kürdi caiz, Türkî lazım kılmak” demiştir.

Arapça vaciptir, yani eğitim için seçeceğiniz dilin amaca hizmet edip etmeyeceği önemlidir. Bu amaçla iyi bir Müslüman nesil yetiştirmek için Kur’an dili olan Arapça kesinlikle öğrenilmeli ve öğretilmelidir. İşte bu vaciptir yani gereklidir.

Türkçe lazımdır, çünkü ülkenin resmi dilidir ve bütünlüğü ifade etmektedir.

Kürtçe caizdir, medresenin eğitim dillerinden biri de Kürtçe olmalıdır.

Üstad, ana dille eğitim yapmanın önemi üzerinde durur. Ana dil ile öğrenilenlerin taş üzerine kazılan nakış gibi olduğunu bunun zihinde çatallaşmayı engellediğini, insanda kaderin sikkesinin lisanı olduğunu, dilin milli duyguların parıltıları, edebi ürünlerin yansıması, eğitim ve öğretime hayat verdiği, insanı mükemmelleştirdiği, insanı elektriklendirdiğini ifade eder. Bu bağlamda Kürtçenin gelişmeye çok müsait bir dil olduğunu belirtir.

MEDRESETÜZZEHRA FİKRİNİN ORTAYA ÇIKIŞI

Bediüzzaman’ı harekete geçiren temel düşünce Nur eserlerinde şöyle anlatılır:

“Altmış beş sene evvel bir vali bana bir gazete okudu. Bir dinsiz müstemlekât nazırı, Kur'an'ı elinde tutup konferans vermiş. Demiş ki: "Bu, İslâmların elinde kaldıkça, biz onlara hakiki hâkim olamayız, tahakkümümüz altında tutamayız. Ya Kur'an'ı sukut ettirmeliyiz veyahut Müslümanları ondan soğutmalıyız." Bediüzzaman, bu havadis üzerine: “Kur’an’ın sönmez ve söndürülmez manevî bir güneş hükmünde olduğunu, ben dünyaya isbat edeceğim ve göstereceğim!” diye kuvvetli bir niyet ruhunda uyanır ve bu saikle çalışır. Van ve Diyarbakır’da dârülfünun derecesinde bir medrese tesisine çalışmak için İstanbul’a gelir. (19)

“Altmış beş sene evvel Camiü'l-ezher’e gitmek istiyordum. Âlem-i İslâmın medresesidir diye, ben de o mübarek medresede bir ders almaya niyet ettim. Fakat kısmet olmadı. Cenab-ı Hak rahmetiyle bir fikir ruhuma verdi ki: Camiü'l-ezher, Afrika'da bir medrese-i umumiye olduğu gibi; Asya, Afrika'dan ne kadar büyük ise, daha büyük bir darülfünun, bir İslâm Üniversitesi Asya'da lâzımdır. Ta ki İslâm kavimlerini, meselâ, Arabistan, Hindistan, İran, Kafkas, Türkistan, Kürdistan'daki milletleri, menfi ırkçılık ifsat etmesin. Hakiki, müsbet ve kudsî ve umumî milliyet-i hakikiye olan İslâmiyet milliyeti ‘Müminler ancak kardeştirler’ ile Kur'an'ın bir kanun-u esasisinin tam inkişafına mazhar olsun. Ve felsefe fünunu ile ulûm-u diniye birbiriyle barışsın ve Avrupa medeniyeti, İslâmiyet hakaikıyla tam müsalâha etsin. Ve Anadolu'daki ehl-i mekteb ve ehl-i medrese tam birbirine yardımcı olarak ittifak etsin diye vilâyat-ı şarkiyenin merkezinde hem Hindistan, hem Arabistan, hem İran, hem Kafkas, hem Türkistan'ın ortasında Medresetü'z-zehra manasında, Camiü'l-ezher üslûbunda bir dârülfünun; hem mekteb, hem medrese olarak bir üniversite için, tam elli beş senedir Risale-i Nur'un hakaikına çalıştığım gibi, ona da çalışmışım.” (20)

GİRİŞİMLERİ

Bediüzzaman’ın bu konudaki ilk girişimi 1907’de İstanbul’a ilk gelişine tekabül eder. Medresetüzzehra’ya bir çekirdek olacak nitelikte bir eğitim kurumunun açılmasını talep eden Bediüzzaman ilgili bir dilekçeyi dönemin yöneticilerine sunar. Verdiği dilekçeyi aynı zamanda matbuatta “Kürtler Yine Muhtaçtır” başlığıyla yayınlar.

Bu dilekçe ile Kürt çocuklarının Türkçe bilmemeleri nedeniyle eğitimden mahrum kaldıklarını, bu sebeple Kürt çocuklarına Kürtçe eğitim verecek üç medresenin açılmasını biri Ertuşi Aşiret merkezi olan Beytuşebab’da; diğeri Mutkan, Belkan, Sason’un vasatında; bir diğeri ise Sipkan ve Haydaran Aşiretleri vasatında olan Van’da hükümetten talep eder. Başka bir yerde de Bitlis, Van ve Diyarbakır’da olması gerektiğini ifade eder.

Bu medreselerin her birinde en az ellişer talebenin okumasını ve maişetlerinin hükümetçe karşılanmasını talep eden Bediüzzaman, bunların yapılmaması durumunda istikbalin, Kürtler için müthiş darbelere ve sıkıntılara sebep olacağını, bu müthiş darbelerin meydana gelme ihtimalinin dahi ehl-i basireti dağdar ettiğini ifade eder.

Bu amaçla Üstad Bediüzzaman, Sultan Abdülhamit’e hitaben: “Menhus Yıldız’ı dârülfünun et; tâ, Süreyya kadar âlâ olsun. Ve eski zebaniler yerine, melâike-i rahmeti yerleştir; tâ cennet gibi olsun. VeYıldız’daki milletin servetini, milletin baş hastalığı olan cehaleti tedavi için millete iade et. Eğer Yıldız Sarayını hibe ile hediye edersen âlimler orada ders verir, orası bir üniversite olur ve Ülker Yıldızı gibi yüce olur; yok eğer böyle yapmazsan, senden gaspedilecek ve turistlerin gezdiği bir eğlence yeri olur. Hangisi iyidir sen karar ver. (21)

Bu girişimleri kendisinin tımarhaneye ve hapishaneye atılmasına sebep olur.

1911 yılında ise Sultan Reşad ile görüşmüş ve Sultan’ın yirmi bin altın lirayı vermesi üzerine 1913 yılında, Van-Edremit'te bu medresenin temeli atılmıştır. Fakat I. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla proje akim kalmıştır.

1922 yılına TBMM’nin ısrarlı davetleri sonucu Ankara’ya gelen Bediüzzaman bu teklifini yineler. Üstad, bu girişimini de şöyle ifade eder: Beş altı sene sonra Ankara’ya gittim, yine o hakikate çalıştım. İki yüz mebustan 163 mebusun imzalarıyla, o medresemize 150 bin banknot iblağ ederek o tahsisat kabul edildi. Fakat binler teessüf, medreseler kapandı, onlar ile uyuşamadım, yine geri kaldı. Fakat Cenâb-ı Erhamürrahimîn, o medresenin manevî hüviyetini Isparta vilâyetinde tesis eyledi. Risale-i Nur’u tecessüm ettirdi. İnşaallah istikbalde Risale-i Nur şakirdleri o âli hakikatin maddî suretini de tesis etmeye muvaffak olacaklar.’ (22)

İSMİ VE STATÜSÜ

Medrese isminin verilmesinin nedeni, Müslüman toplumun kendine ait ve kökleri derinlerde olan bir terim olması toplumda hoş bir etki oluşturmasıdır. Üstadın kendi ifadesiyle: “Medrese nâm, meluf ve menus ve cazibedar ve şevk-engiz itibarı olduğu halde büyük bir hakikati tazammun ettiğinden, rağabatı uyandıran o mübarek “medrese” ismiyle tesmiye” edilmesi gerektiğini ifade eder.

Zehra kelimesinin anlamı ise: Çiçek, parlaklık, ışıldamak, gelişmek, büyümek, ortaya çıkmak gibi anlamlara gelmektedir. Aynı zamanda bu ismin Peygamberimizin (A.S.V) kızı olan Hz. Fatma’nın bir lakabı olması da ince ve güzel bir manayı çağrıştırır.

Ezher ve Zehra kavramlarının her ikisi Arapçada aynı kökten gelir, Arapça da gramer kuralı olarak, Ezher müzekker (eril) bir kelime, Zehra da müennes (dişil) bir kelime olduğu için dişil bir kelime olan Zehra’ya Camiü’l-ezher’in kız kardeşi olan “Medresetü’z-zehra” gibi latif bir ifade kullanılması velûd olmaya da işarettir.

Üstad Bediüzzaman Medresetüzzehra’nın resmi olan öğretim kurumlarıyla denk tutulmasını istemiş ve sınavlarının onlarınki gibi yapılmasını işaret etmişse de bu eğitim kurumunun devletin resmi bir müessesesi haline getirilmemesini istemektedir. Medresetü’z-zehra, izinli ve devlet yardımıyla kurulacak, daha sonra devlet yardımına ihtiyaç kalmayacak müstakil bir kuruluş olarak düşünülmüştür.

HEDEFLERİ

- İslamiyete ve İnsaniyete hizmet

- Maarifi “Kürdistana” medrese kapısıyla sokmak

- Meşrutiyet ve hürriyetin mehasinini göstermek

- Kürt ve Türk ulemasının istikbalini sağlamak

- İslamiyeti, onu paslandıran hikayat ve İsrailiyat ve taassubat-ı barideden kurtarmak…

- Maarif-i cedideyi medarise sokmak için bir tarik ve ehl-i medresenin nefret etmeyeceği saf bir menba-ı fünun açmak

- Ehl-i medrese, ehl-i mekteb, ehl-i tekkenin musalahalarıdır. En azından maksatta ittihatı sağlamak.

- Kürdistan’da adet-i müstemirre olan talim-i infiradiyi halka ve daireye tebdil etmek.

- “Arabistan, Hindistan, İran, Kafkasya, Türkistan, Kürdistan’daki milletleri menfi ırkçılık ifsat etmesin. Hakiki, müsbet ve kudsi ve umumi milliyet-i hakikiye olan İslamiyet milliyeti ile “inneme’l-müminune ihvetun” Kur’an’ın bir kanun-u esasisinin tam inkişafına mazhar olsun.”

- “Felsefe fünunu ile ulum-ı diniye birbiriyle barışsın ve Avrupa medeniyeti İslamiyet hakaikiyle tam müsalaha etsin.”

- “Anadolu’daki ehl-i mektep ve ehl-i medrese birbiriyle yardımcı olarak ittifak etsin”

- Eğitim dilinin üçe çıkarılmasıyla (Arapça, Kürtçe, Türkçe) ırkçılığın önlenmesi.

- İşbölümünü esas alan bir eğitimin verilmesi ile her bölümde uzmanların yetişmesinin sağlanması

- Bireysel eğitimi kaldırıp modern sınıf sistemine geçilmesinin sağlanması

-Medresetüzzehra, medrese, mektep ve zaviye’nin ayrı ayrı yetiştirdiği talebeleri tek çatı altında akıl, kalb ve vicdanın birlikteliği ile yetiştireceği erdemli nesil ile İslam’a hizmet etmesinin sağlanması.

- Medreselerin birleştirilmesi ve ıslah edilmesinin sağlanması.

- Irkçılığın, Arabistan, Hindistan, İran, Kafkasya, Türkistan ve Kürdistan'daki milletleri, ifsat etmesine mani olunması.

-İstibdat ve tahakkümün kaldırılmasına vesile olunması.

MÜDERRİSLERİN ÖZELLİĞİ

Medresetüzzehra'da müderrisler "zülcenaheyn" yani zahiri ve batıni ilimlere sahib olacaktır. Burada "Kürt ve Türklerin mutemedi olan Ekrad ulemasından" veya mahalli lisana yani Kürtçe ile iletişim kurabilmesi için bu dile "aşina" olanların müderris tayin edilmesi sağlanacaktır. Bu üç dilde birden tedrisat yapılması bölge müderrisi açısından dile getirilen bir ifadedir.

Başka bölgelerde kurulacak medreselerde ise o bölgedeki mahalli dili bilen veya aşina olanların müderris olarak düşünüleceğine de işaret etmek gerekir.

Medresetüzzehra, resmi yüksek okullarla eşit tutulmasının istenmesine, sınavlarının onlarınki gibi yapılması gerektiğinin beyan edilmesine karşılık devletin resmi bir müessesesi olmayacaktır. Darülmuallimin'de "muvakkaten" medresetüzzehra'ya dâhil edilecektir.

Maddi kaynakları da vakıflardan ve bağışlardan oluşacaktır. Medresetüzzehra resmi seviyeli özel bir kuruluş olarak düşünülmüştür.

Bediüzzaman'ın öncelikli olarak Doğu Anadolu'da kurulmasını istediği Medresetüzzehra'nın hitap edeceği bölgeleri Arabistan, İran, Hindistan, Türkistan, Kafkasya (Nursi, Emirdağ Lahikası, İstanbul,) ve Osmanlı'ya tabi olması bakımından Anadolu ve Balkanlar olarak tesbit eder. Dolayısıyla buralardan gelecek öğrencilere de Medresetüzzehra'nın kapılarının açık olması zaruridir. Aslında Bediüzzaman’ın hedefine bakıldığında Medresetüzzehra'sının öğrencilerinin bütün İslam dünyasını kucaklayan bir profilde olması gerektiği ortaya çıkar.

MEDRESETÜZZEHRA BİR EĞİTİM FELSEFESİDİR

Bediüzzaman’ın sunduğu eğitim modeli aslında bir medeniyet projesi bir yeniden diriliş arzusudur. Aynı zamanda bir eğitim felsefesidir.

Ömrünün son yıllarına kadar her münasebette bu arzusunu dile getiren ve bütün çabalarına rağmen Medresetüzzehra'sını gerçekleştiremeyen Bediüzzaman, Medresetüzzehra’nın "manevi hüviyetinin Isparta vilayetinde tesis edildiğini, Risale-i Nur’u tecessüm ettirdiğini ve yayıldığı merkezleri "Medresetüzzehra" diye adlandırmıştır. Bediüzzaman, Risale-i Nuru manevi bir Medresetüzzehra olarak vasıflandırarak, "maddi suretini" de tesis etmeye talebelerinin muvaffak olacağını ifade etmiştir. (23)

SONUÇ

Bediüzzaman, Medresetüzzehra’nın Risale-i Nur’da ve Nur talebelerinde tahakkuk ettiğini ifade etmektedir. Bu kaynaktan beslenen insanların seksen beş senelik serencamı bu hakikatlerin filizlendiğini ve topluma önemli ölçüde yansıdığını görmekteyiz.

Bu yansımanın bir sonucu olarak nur talebeleri, Avrupa’nın sefahat ve emperyalizmini ret ederken, demokrasi, insan hakları, hayvan hakları ve çevre gibi faaliyetlerini de takdir ederler.

Yine Nur eserlerinden istifade edenlerin eğitim alanında gösterdiği başarıları da burada zikredebiliriz. Keza ülkemizin en önemli konusu olan Kürt-Türk kardeşliği konusunda demokratik açılım politikalarında serdettikleri olumlu çabaları da bu meyanda sayılabilir.

En önemlisi Bediüzzaman’ın öğrencilerinin iki dünya mutluluğunu kazanma iradeleri, yanısıra topluma sundukları güzellikler son derece dikkat çekicidir. Bu açıdan bakıldığında Medresetüzzehra ruhunun burada çekirdek olarak mündemiç olduğu görülür.

Sonuç olarak Medresetüzzehra’nın tam cemalinin görünmesi, Türkiye, Ortadoğu, Asya ve Afrika istikbalinin arzu edilir düzeyde olması, Bediüzzaman’ın sunduğu eğitim felsefesinin hem kurum hem de zihniyet olarak inşa edilmesine bağlıdır.

 

KAYNAKLAR:

1-(Baltacı, Cahit. XV-XVI. Asırlarda Osmanlı Medreseleri. İstanbul: İrfan Matbaası, 1976.)

2- B.S. Nursi, İçtimai Dersler, s.145 İst.

3- B.S. Sözler, s. 264. İst.

4- B.S. Münazarat, s. 128 İst.

5- B.S. Muhakemat, İst. s. 47.

6- B.S. Muhakemat, İst, s. 47

7- B.S. Münazarat, s. 134 İst.

8- B.S. Münazarat, s. 128 İst.

9- B.S. Nursi, Muhakemat, 76 İst.

10- B.S. Sözler, s. 571 İst.

11- B.S. Nursi Divan-ı Harb-i Örfi, İst s 29

12- B.S. Nursi, Kastamonu Lahikası, 21 İst.

13- Hürriyet Gazetesi 05.02.2010 günkü nüshası

14- Anadolu Psikiyatri Dergisi 2007-8 206-214

15- Okullardaki Şiddet Davranışının Kaynakları Üzerine Kuramsal Bir Yaklaşım, Zahir KIZMAZ, Cumhuriyet Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Yıl:2006 Cilt: 30, Sayı:1, Sh.47.

16- Bugün Gazetesi, 21.05.2012)

17- Kadın-Kadın Dergisi Pozitif Medya Yayıncılık.İst.14.06.2011)

18- B.S. Nursi, Lemalar, s. 119. İst.

19- B.S. Nursi, Nursi, Tarihçe-i Hayat, s 54

20- B.S. Nursi, Emirdağ Lahikası, s 452

21- B.S. Nursi, İçtimai Dersler, s.168 İst.

22- B.S.Nursi, Tarihçe i Hayat, 282 İst.

23-B.S. Nursi, Tarihçe i Hayat, 282 İst.

Medrsetüzzehra Sempozyumu, Van 12-14 Ekim 2012, Merak Yayınları, Risale Akademi, Bilimsel Etkinlikler Serisi: 8, s. 165-184, Ankara. 

popüler cevapdünya atlası