Bediüzzaman'ın Eğitim Felsefesi Çerçevesinde Genel Bir Medresetüzzehra Değerlendirmesi

Eklenme Tarihi: 19 Şubat 2017 | Güncelleme Tarihi: 04 Mart 2017

Esselamu aleyküm verahmetullahi ve berekatüh

Bismillahirrahmanirrahim

Elhamdülillahi rabbi’l-âlemin vessalatu vesselamu ala rasulina Muhammedin ve ala alihi ve ashabihi ecmain.

Sayın Valim, sayın rektörlerim, ulema-i hazirun, değerli misafirler,

Konumuzun Başlığı: Bediüzzaman Hazretlerinin Eğitim Felsefesi

Tabi bu çerçevede medresetüzzehranın genel bir değerlendirmesi. İkisini bir arda yürütmeye çalışacağım fakat daha çok eğitim felsefesi üzerinde durmak istiyorum. Bunun için de şöyle bir soruyla işe başlayalım.

Bediüzzaman’ın hangi görüş ve fikirlerini anlatmamız lazım ki, bu anlatılanlar onun eğitim felsefesi olsun. Bu da şu demektir. Elimizde bir kıstas olmalı. Ve biz bu kıstasa göre onun eğitim felsefesi olabilecek görüşlerini sunabilelim. Bu kıstas belki şu soruya verilecek bir cevap içerisinde aranabilir.

Eğitim felsefesi nedir? Önce şunu belirtmek istiyorum. Eğitim felsefesi deyice plan, proje ve müfredatı ile eğitim sistemi akla gelmemelidir. Aksine plan, proje ve müfredatı ile düşünebileceğimiz bir eğitim sistemi ancak bir eğitim felsefesi üzerine kurulabilir. O halde eğitim felsefesi eğitim sisteminin temelini oluşturur. Dolayısı ile eğitim felsefesi ve eğitim sistemi yapısal olarak birbirleriyle irtibatlıdır. Tamamen ilgisiz değil. Eğitim sistemini özetlememiz eğitim felsefesi olmaz. Diğer taraftan temel olmadan bina olmadığı gibi eğitim felsefesi de eğitim sisteminin temeli olduğuna göre eğitim felsefesi olmadan eğitim sistemi de olmaz. Bu durumda Bediüzzaman’ın eğitim felsefesi derken eğitim sistemini anlatmamız yersiz olacaktır. Ancak eğitim felsefesinin bağlantı noktalarını belirlemek ve uygulamadaki uyarlamaları gösterebilmek için eğitim sistemine arada bir geçişler yapmak zorundayız. Bunları da belli mefhumlar çerçevesinde yapmaya çalışacağım.

Şimdi eğitim felsefesinde öz olarak iki unsur bulunur. Birincisi eğitimin esaslarının bina edildiği temel. Bu da eğitim felsefesinin umumi çerçevesini çizer, belirler. İkincisi eğitimin muhatabı olan kimse ne ise onu esas alır ki bu da insandır malum. Bu da eğitimin temel olarak hedefini belirler. Demek ki bir esas, bir de hedef olmalı bir eğitimde. O halde eğitim felsefesinde bir esas, bir de hedef mevcuttur diyebiliriz. Üstad hazretleri, eğitim felsefesinin esasını İslamın özünü oluşturan Kur’an’ın dört temel unsuru olarak belirlemiştir. Bunları onun Kur’an tefsirinden çıkarabiliriz. Hepimizin bildiği malum İşârâtü’l-İ’câz’da işaret edilen dört unsur: Tevhid, nübüvvet, haşir, adalet ve ibadet, belki umumi manada amel de denebilir veya bizim gelenekte muamelat dediğimiz fakat Üstadın burada tercih etmediği bir kelime. Bunu tahmin ediyorum, kasır fehmimle benim anladığım. Bazı belli nedenleri var. Çünkü adalet meseleyi daha iyi vaz’ ettiği için burada insanın iki önemli vazifesini dile getirdiğinden dolayı ubudiyetini ve diğer insanlarla olan ilişkilerindeki adaleti temin etmeyi dile getirdiği için vurgu noktası orada. İslamın özünü teşkil ettiği için. Şimdi bunlardan, bu dörtlüden malum iman hakikati olduğundan bunarlı birleştirebiliriz. Böyle yaparsak Bediüzzaman’ın eğitim felsefesinin temeli Kur’an’da çok sık tekrar edilen “âmenû ve amilu’s-sâlihât” ayetlerinde ifadesini bulur. Bunun içindir ki Risale-i Nur Küllüyatı cem’an imanın tahkiki için çok tahşidat yapmaktadır. Şu hususa yine vurgu yapmalıyız.

İman amel ikilisi Kur’an’ın dört temel unsuru olarak eğitim felsefesi değildir. Ancak İslam eğitim felsefesinin üzerine kurulduğu temel esastır. Bu temel esasın kâmilen anlaşılması için iman ve amel ikilisinin eğitimin hedefi olan insana ne kazandırdığını ayrıntılı olarak açmamız gerekir. Maalesef buradaki sınırlı zamanımızdan dolayı mücmelen bunu şöyle ifade etmeye çalışalım. Hakiki imanın elde edilmesi hayat-ı ictimaiyyede ve kâinat dairesinde, adaletin tesisi insana bir âlem tasavvuru bahşeder. İnsan bu tasavvur ile her şeye bakar, her şeyi iman çerçevesinden görür ve öyle onlara mana vermeye çalışır. Kur’an’dan lemean eden bu âlem tasavvuru her şeye bakışımızı, davranışımızı, tutum, hal ve harekâtımızı, halet-i ruhiyemizi ve bizzat kendi kimliğimizi, benliğimizi belirler. Şimdi biz bazen felsefede kuru kelimeler kullanıyoruz. Bu kelimelerle bunu ifade edecek olursak yani Kur’an’ın dört unsurunun bize bahş ettiği âlem anlayışı bu demin söylediğim bütün benliğimize işleyen o özelliği dünya görüşü diye tabir ediliyor. Demek ki eğitim felsefesinin temeli belli bir dünya görüşü üzerine tesis edilmesidir.

Bu açıdan Bediüzzaman İslam dünya görüşünün kuvvelerimizde akıl, kalp ve ruh âlemimizde tesis edilmesini eğitim felsefesi için elzem olarak görmüştür. Hatta bunu özellikle İkinci Said döneminde o kadar önemsemiştir ki,  Risale-i Nur Külliyatını iman esaslarının tesisine hasr etmiştir. Hayatının gayesi olarak görmüştür. Şimdi şöyle özetlemeye çalışayım. İslam dünya görüşünü çevreleyen hakikatler olarak Kur’an’ın dört unsuru olmadan İslam eğitim felsefesi tesis edilemez. Eğitim felsefesi olmadan eğitim sistemi tesis edilemez. Belki diyebilirsiniz ki, bizim eğitim sistemimiz var.   Bizim eğitim sistemimiz belli bir eğitim felsefesine göre tesis edilmiş değildir. Tamamıyla geçmişten beri kopyalanmıştır. Özellikle de batı eğitim sistemine bakılarak alınmıştır. Bunu zaten eğitim sistemimizde isimlendirmede kullandığımız mefhumlarda, kavramlarda, hepsinde görebilirsiniz. Siz bir yerden bir sistemi alırsanız onun arkasında yatan felsefe de yavaş yavaş gelmeye başlar. Bunu idrak etmemiz lazım.  O yüzden bir an evvel uyanıp bu yöne yönelmemiz gerekir diye düşünüyorum.

Şimdi burada bir üçlü sunmaya çalıştık. Bu üçlü dışında yani bir dünya görüşü eğitim felsefesinin temeli, esası. İkincisi eğitim felsefesinin kendisi. Üçüncüsü de buradan çıkarılan eğitim sistemi. Bunlara ek olarak eğitim öğretim usulü manasında pedagojiden de bahsedilebilir. Ayrıca İslam medeniyeti içerisinde talim ve terbiye adabı denen ilim ahlakı veya yazılmış adabu’l-ilim kitaplarımız vardır. Bunları da birleştirdiğimiz zaman yani İslamın âlem tasavvurunun bize bahşettiği onun üzerine kurulmuş eğitim felsefesi, onun üzerine kurulmuş eğitim sistemi eğitim sistemi içerisinde kullanılan talim terbiye usulleri ve adabu’l-ilim bu beşli İslam eğitim geleneğini teşkil etmektedir. İslam eğitim geleneğini çok iyi anlamamız gerekir. Bunu da öyle tahmin ediyorum en güzel bir şekilde temsil eden günümüzde Risale-i Nur Külliyatıdır. Neden? Çünkü bütün bunlar belki Risalelerde ayrıntılı olarak bahsedilmiyorsa da umumi eğitim anlayışımızı ilgilendirdiği için birçok yerlerde serpiştirilmiş olarak çözümler mevcuttur. Fakat biz yine de eğitim geleneğimizin diğer unsurlarını eğitim felsefesinden ayırırsak eğitim felsefesini belirlememiz için Bediüzzaman’ın da eğitim felsefesinin özünü nasıl belirlediğini ortaya koymamız gerekir.

Yine kasır fehmimle çıkarmaya çalıştığım öz şudur: Eğitimin hedefi insan olduğuna göre insanı mahiyeti itibariyle eğitim açısından tahlil etmemiz gerekir. Eğitim açısından deyince bu açı nedir? Bunu belirleyelim. Bediüzzaman’a göre eğitim temelde bilgi veya bizim İslam ilim geleneğinin ıstılahatında ilimle insanın faziletlenmesi demektir. Yani ilim sırtımıza yüklenen bir yük gibi değildir. Aklını, zihnini bilgi ile doldurup ondan tefeyyüz etmemek tabirim mazur görülür ise sırtına hazine yüklenen bir hayvan gibidir. Kur’ani ilim hazmedilince duygu ve düşüncelerimize massedilince insanı takva ve faziletlerle donatır. İnsan adeta içindeki ilmi dışa yansıtan şeffaf ve aydınlatıcı bir nur kaynağına dönüşür. Bir gerçek âlim İslami anlamda böyledir. Bu süreç içerisinde esasen faaliyetlerimiz ilim veya bilgi elde etmek olduğundan Üstad hazretlerine göre insanda ilmi bir tahavvül meydana gelir. Felsefede buna karşılık kullandığımız tabir epistemolojik süreçtir. Bediüzzaman’ın bütün hal ve harekâtı Kur’an ve Sünnet üzerine bina edildiği için kullandığı tabir de bu iki kaynaktan lemean ettiğinden ilmi tahavvül olarak ifade edilmesi gerekir. Yani ilmen yükselmektir. Peyderpey insanın takvaya ve faziletlere doğru değişerek yükselmesidir. Tahavvül dediğimiz bu değişmeler insanın bilgi kuvvelerinde cereyan ettiği için eğitim felsefesi insan bilgi kuvvelerinin ilmi tahavvülde geçirdiği meratibe göre tesis edilmelidir. Bu meratip Lemeat’ta çok kısa ve öz olarak -anlaşılması biraz zor olduğu için buraya hepsini almadım- şöyle ifade edilmektedir:

“Dimağda meratib-i ilim muhtelifedir. Evvel yahayyül olur, sonra tasavvur, sonra gelir taakkul, sonra tasdik, sonta iz’an, sonra iltizam ve sonra i’tikad.” Bütün bunlar o meratibin birer ifadesidir. İşte Bediüzzaman’ın eğitim felsefesinin özü, esası benim kasır fehmime yansıması olarak budur diyebilirim.

Bediüzzaman hayatını böyle bir eğitim nizamının esasını kurmaya hasrettiği için zannedersem ilmi tahavvülün ayrıntılarını da daha sonra gelecek olan ilmen dirayetli Kur’an şakirtlerine havale etmiştir. Önemine binaen âcizane zannedersem Risale-i Nurların da ruhuna uygun bir eğitim felsefesi umumi hatlarıyla ilmi tahavvül mertebelerine göre böyle çizilebilir.  

Birinci mertebe az önce arz etmeye çalıştığım dünya görüşünün tesisi, eğitim sistemi içerisindeki yeri ilköğretim. İkinci mertebe ilmin zihinlerde tesisi, bilginin verilmesi, eğitim sisteminde bunun yeri orta öğretim. Üçüncü mertebe İslam ilim zihniyetinin tesisi. Eğitim sistemindeki yeri de yükseköğretim. Nihayet dördüncü mertebe de ihtisasların tesis edilmesi. Bunu yeri de uzmanlaşma işte yüksek lisans ve doktora dediğimiz üst düzey eğitimler.

Şimdi bu eğitim felsefesinin hayata geçirilmesi için nereden başlamalıyız diye bir soru sorduğumuzda bazen yanılgıya düşebiliriz ki, mantıken aslında normalde insan eğitimi küçük yaşta başladığı için biz de ilköğretimden başlayalım. Ve bunu iyi tesis edersek eğitim sistemimizi yavaş yavaş kurabiliriz. Fakat ben devamlı şunu düşündüm. Burada medresetüzzehra ele alındığına göre nedense Üstad Hazretleri bir ilkokul kurup da çevresine çocukları toplamadı. Hayatı boyunca sürekli medresetüzzehra ile işe koyuldu. Ve devamlı olarak yüksek öğretimle ilgilendi. Daha düşük seviyedeki öğretimle pek fazla ilgilenmedi. İlkelerini belirledi. Onlarla ilgili bazı şeyler elbette ki söyledi. Bunlar önemli. Bunu önemsiz görmesinden değil. Ama onun yapmak istediği eğitim felsefesini yüksek öğretimin ıslahıyla önce oluşturmak ve burada yetişmiş olan dirayetli öğretmen diyebileceğimiz âlimlerin daha sonra dönerek o alt mertebeleri yavaş yavaş tesis etmesidir. Bu şekilde bir sistem zihnime yansıyor benim. Şimdi burada çok kısa bir şekilde özetlemeye çalıştım. Ben bunu bir sağlamasını yapmak istiyorum. Sağlamasını nasıl yapabiliriz. Bir nazariye olduğuna göre bunu bir uygulamaya dökmemiz lazım. Uygulaması İslam medeniyeti içerisinde olabilir. Malum İslam medeniyeti çok büyük bir medeniyet. Her türlü ilimde, fende çok ileri gitmiş çok büyük âlimler, bilim adamları yetiştirmiş bir medeniyet. Acaba bu büyük insanlar, ilimlerin yıldızları nasıl yetişti? Hangi eğitimden geçtiler diye kendimize bir sormamız lazım.

İslam medeniyetinde eğitim sistemi ilmin tahavvül mertebelerine göre tesis edilmişti. Bu ta Asr-ı Saadetten beri böyle işleyerek geldi.  ta Asr-ı Saadetten beri çok temel esaslar üzerine kurulduğu için. Örnek olarak değişik ihtisas alanlarında yükselmiş olan âlimlerimizin isimlerini versek mesela fıkıhta Ebu Hanife, İmam Şafi, İmam Malik, İmam ibni Hanbel gibi yüzlerce yıldız sayabilirsiniz. Kelam ve akaitte Ebu’l-Hasen El-Eş’ari, Mâturidi, Şehristani, Kadı Abdu’l- Cebbar, Bakillani, Taftazani, Razi ve saire daha yüzlercesini sayabilirsiniz. Biraz uç noktalara gidelim. Meşşai düşüncesi içerisinde felsefede yürüyen filozofları ele alalım. Kindi, Farabi, İbni Sina, Miskeveyhi, Esiruddin Ebheri, İbni Rüşd ve saire yine onlarca sayılabilir. Ve kevni ilimlerde Üstadın fünun-ı medeniye dediği kevniyyat ilimlerinde Havarizm’i, İbnu’l-Heysem, İbnu’l- Nefis, İbni Şatir, Tûsî, Uluğ Bey, Takiyyüddün, Ali Kuşçu ve saire yüzlerce sayılabilir yine. Ve nihayet yine tasavvufta aynı şekilde çok yükselmiş âlimlerimiz, yıldızlarımız Muhasbi, Cüneyd Bağdadi,  İbni Arabi, Mevlana ve saire hepsini sayabilirsiniz. Şimdi ne kadar değişik bir yelpaze. Bu değişik yelpazenin hepsinin kaynağı aynı. Geçtikleri eğitim aynı. Değişik bir eğitim değil. İlköğretimden yüksek öğretime kadar. Değişme nerede başlıyor? İhtisaslaşmada başlıyor.  Yüksek öğretimi bitirdikten sonra o zamanın ihtisaslaşması şimdiki gibi değildi. Yani mastır, doktora ve sairesi yoktu. Ama onlar kendileri herkesin kendi fıtratına göre yöneldiği bir yön vardı. O yöne doğru ilerleyip kendisini geliştirdiği zaman keşifler, buluşlar, eserler veriyorlar idi. Dolayısı ile öyle tahmin ediyorum ki, biz bunu esas alacak olursak bir eğitim felsefesi oluşturabilir ve o eğitim felsefesine göre eğitim sistemimizi ıslah edebilirsek yine burada saymış olduğum büyük âlimler gibi yıldızları yetiştirebiliriz. Çok teşekkür ediyorum. Allah razı olsun.              

Medrsetüzzehra Sempozyumu, Van 12-14 Ekim 2012, Merak Yayınları, Risale Akademi, Bilimsel Etkinlikler Serisi: 8, s. 35-40, Ankara.    

popüler cevapdünya atlası