Bediüzzaman'ın Dostluk Anlayışı

Eklenme Tarihi: 29 Temmuz 2017 | Güncelleme Tarihi: 29 Temmuz 2017

Dostluk, hîllet, haliliye

Hîllet, dostluk, kulun kendi sıfatlarını terkedip, Allah'ın sıfatlarıyla süslenmesidir.. Hz. İbrahim hîllet sembolüdür; kendisine Halilullah denmiştir. İmam-ı Rabbani'nin ifadesiyle: "Hîllet makamı, asâleten İbrahim aleyhisselâma mahsustur". 

Peygamber Efendimiz (asm): "Allah, İbrahim'i halil edindiği gibi beni de halil edindi" demekle bu yolu ümmeti için de ışıklandırmıştır.  

Bediüzzaman hazretleri de: "Mesleğimiz Haliliyedir, meşrebimiz hîllettir" sözüyle aynı yolu takip ettiğini beyan edecektir. "Bâki-i Hakiki'nin muhabbet, marifet, rızası yolu" dediği bu yolda "bir saniye, bir senedir". 

Haliliye yolu

Hîlletin yüksek kulesine ulaştıran, Haliliye mesleği, aşktan ziyade bir yol olan Haliliye yoludur. Acz, fakr, şefkat ve tefekkür tarikıyla gidilir.

Bunun anlamı ikidir: Birincisi, Hakka yönelik, yakînin ziyadeleşmesidir. Burada izlenen, yalnızca hak ve hakikati esas maksad yapmak.. Beyazıd-ı Bestami'nin "hakikat yolu aramakla bulunmaz, ama bulanlar, ancak arayanlardır" sözünde olduğu gibi, hakikati elde etmek ancak hakikatin kula verilmesi ile gerçekleşen (çünkü aradaki mesafe nihayetsizdir), acz ve fakrın birer şefaatçi olmasıyla aranacağı bir keramet-i İlâhiyedir.

Kul Halîk'ına sonsuz uzaklıkta, Hâlık ise sonsuz yakınlıktadır. Haliliye mesleği, uzaklığı tüketmek değil, yakîni yükseltmek üzerinden gider. 

Bunu, Bediüzzaman, reşha misaliyle açıklar: Bir su sızıntısı olan reşha, kaynaktan ilk geldiği, fıtratındaki saflığı ve iddiasızlığı Güneşe hakkalyakîne yakın bir muhatabiyete dönüştürebilir. Aynen, insan için de Haliliye yolu, kendinden bir renk ve desen, ya da başka bir makam üzerinden bir yansıma ve görüntü ihtiyacı duymadan doğrudan masumiyetini takınarak: "Ey bu yerlerin Hâkimi! Senin bahtına düştüm. Sana dehâlet ediyorum ve Sana hizmetkârım ve Senin rızanı arıyorum ve Seni arıyorum" münacâtıyla aramasıdır. 

İbrahim peygamberin (as) yıldızlar, ay ve güneş şeklindeki makamları reddedip doğrudan Yaratıcı'ya yönelmesi ve yakîni kendi aczinde, "lâ uhubbil afilin" demekle açtığı yolda "Ey milletim! Doğrusu ben ortak koştuklarınızdan uzağım" diyerek bulması gibidir. 

Bu yolun, Efendimizin (asm) miracında son noktayla buluşması ile  mirac-ı mânevî imkanları acz ve fakrını bilen müminlere açılmıştır. Bu yol, başta namazla, bir yüksek tefekkürü her bir mü'min için bir burak vasıtası yaparak hîlletin yüksek zirvesine ulaştıracaktır. 

Efendimiz'e (asm) dünya yüzünde en çok sevdirilen, Kur'an'ı okumanın da, hakikî sohbet etmek tarzında bir büyük mirac-ı mânevi olacağı, velayet-i nübüvvet tarîkı olan Haliliye mesleğinden gidenlere müjdelenmiştir. 

Musa peygamberin (as) Rabb'iyle konuşmasını inkâr eden Yahudilere benzer şekilde müşrikler de Efendimiz'e (asm): "Allah bizimle de konuşsa veya bir ayet indirse de biz de inansak" diye sorduklarında, kelâm-ı ezeli: " Biz ayetlerimizi ancak yakînen inananlara açıkladık"  (Bakara/118) diye cevap verecektir. 

Bediüzzaman, reşha misali, 'kelam-ı ezelî'yi Mütekellimi Ezelî'den dinliyor gibi bir kudsî hâlete mazhar'iyeti, muhatabiyetin hakkalyakîn derecesinde bir ilmelyakîn sûretindeki Ehadiyet tecellisi olarak görüyor. Bu yoldaki yıldızları olarak ise Sahabe-i Kiram'ın sohbet-i Nebevî'de ulaştıkları yüksek mertebelerine işaret ediyor; haliliye yolunu sahabe mesleği olarak adlandırıyor.

Bediüzzaman'ın haliliye mesleği

Bediüzzaman kişisel tarihinde Haliliye yolunu, İmam-ı Rabbani'nin 'tevhid-i kıble et!' hatırlatması sonucu, 'tevhid-i kıble ancak Kur'anda olabilir' şeklinde bir hükümle başlatıyor.    

Hilletin üssül esası, Bediüzzaman'ın 'İhlas Risaleleri'nde konu ettiği 'rıza makamı'dır. Bunun da en yükseği Efendimiz'in (asm) ulaşacağı makam-ı Mahmûd'dur. Haliliye mesleğinin ve hîlletin en yüksek makamı budur. 

Haliliye yolundan gidenler, Efendimiz'i (asm) Halîk'ımızı tarif eden dört büyük muarriften biri olarak; emr-i İlâhi'ye uyarak, Muhabbetullahı, resulüne tâbi olmaya bağlı olarak bulurlar. 

Üstad'ın, Süleyman Çelebi'nin mevlidi şerifindeki: "Ben sana âşık olmuşum" şeklindeki beytini "Ben senden râzı olmuşum" olarak tashihi rıza makamının aşk makamından üstünlüğünü; hîlletin en yüksek kulesinin rıza makamı, onun da en yüksek noktasının makam-ı Mahmud olarak belirlendiğini gösteriyor. 

Bu yol aşk değil, rıza yoludur; ve bu yolun basamakları silsile-i enbiya vasıtasıyla döşenmiştir. Rıza makamına çıkaracak sır ise: "... en mühim bir esas, en büyük bir kuvvet, en makbûl bir şefaatçi, en metîn bir nokta-i istinad, en kısa bir tarîk-ı hakikat, en makbul bir dua-i mânevi, en kerametli bir vesile-i makasıd, en yüksek bir haslet, en sâfi bir ubudiyet" olarak, ihlastır. 

İhlâs, herşeyde yalnızca 'rıza-ı İlâhi'yi düşünmektir. 

Haliliye yolunun ve hîlletin yüksek tepelerinin en büyük  riski, Peygamber Efendimiz'in (asm) 'hatarın azîm' dediği, "İhlası kaybetmekle, hîlletin gayet yüksek kulesinden aşağı düşer, daha tutunacak yer bulamaz" şeklindeki felakettir. İhlası kaybetmekle, rıza-ı İlâhi'yi kaybeden, hırs sebebiyle, kaderi tenkid etmekle ya da rahmete itiraz etmekle; başını örse vurup kırmak gibi ya da rahmetten mahrum kalarak, tâ ezelî ve ebedî dostluğu da kaybedebilir. 

"... Beni bırakıp da kullarımı dost edineceklerini mi sandılar?" şeklindeki tehdit-i İlâhi'ye kadar düşebilirler. Çünkü hîllet, ortaklığı reddeder; gayyur olan Allah (cc): "Benim ayetlerimi az bir dünya menfaatine değiştirmeyin" (Bakara suresi,41) diye uyarmaktadır. 

Haliliye yolunun ikinci unsuru: şefkat

Haliliye mesleğinin ikinci unsuru ise: halka karşı görünen, şefkat yönüdür. Bediüzzaman'ın: "Ben başımın üstünde onu bir levha-i hikmet olarak tâlik etmişim. Her sabah ve akşam ona bakarım, dersimi alırım" dediği sözlerden birincisi: "Dost istersen Allah yeter" (Fudeyl bin İyaz) şeklinde aktarılanıdır. Bunun açıklaması ise, "O dost ise herşey dosttur" şeklindedir. Bu nedenle, "Dostun dostu dosttur" denmiştir.   

Yunus'un diliyle şefkat, 'Yaratılanı, Yaradan'dan ötürü sevmek' tir. Şefkat'in asıl sahibi Dost'un (cc) kendisidir; kainatta görünen şefkatin bütünü, yalnızca belli belirsiz bir damladır.

İman ile insan herşeyle bir şefkat bağı kurar. Çünkü iman bir intisaptır, herşeyde yakîne götüren bir kuvvetli bağdır; manevi iplerle (kuvvet) eşyayı birbirine bağlar, alakadâr eder ve yoldaş yapar, enis ve dost eder, yaklaştırır. Bir sineğin gözü ile Güneşi bir ipe dizer gibi nazarında eşitler. Pirenin midesi ile kainatın tasavvurunu; en küçüğü, en büyükle kuvvet vasıtasıyla dengeler. Herşeyi imkanın eşit kollu kefelerinde irade-i külliyeye teslim eder. 

Niyaz-ı Mısrî'nin: "Hep görünen dost yüzü, andan ayırmam gözü" dediği gibi, eşya, Hâlık'ın izini, yüzünü, sözünü gösterir bir 'dost ayna'ya dönüşür; parlak yüzleriyle, "yüzbin dil ile yüz bin bürhan göstererek" dost sesini işittirir, "insan olan insana"..

Şefkat vasıtasıyla herşey kendi adına değil, Allah adına sevilir, her işe Allah adına başlanır.  O'na ulaşmak niyeti ve adıyla başlamakla, yumuşacık kökler kayaları delip toprak üzerine çıkar, nazenin yapraklar Güneşin ışıklarına karşı yeşil kalır; bir yavru annesinin memesinden en güzel gıdayı bulur, alır. 

Şefkat aşktan çok daha şiddetli bir duygudur; hem de cesaretin kaynağıdır ki, bütün sermayesi hayatı olan bir tavuk, bu duyguyla, yavrusunu korumak için ite saldırır. "Bir göz hatırına nice gözler sevilir". 

Şefkat sebebiyle (aşktaki bencillikten sıyrıldığından), acz ve fakr, (hırstan kurtulduğundan) şikâyete sebep değil, bilakis şükür vesilesi olarak nimetlere kavuşma yoludur. 

Bütün şarkılar, ağıtlar aşk-ı mecazîden, dünyevî dostların ayrılığından gelen ağlamalarken, şefkat sebebiyle; 'birimiz ölsek de, değil mi ki kardeşlerim duruyor, küreler dönüyor; rahatla ruhumu teslim ediyorum' diyen zîhayatın sesleri, firakı bir feraha dönüştürüyor, 'hü'vel Bâki' diyerek, ayrılığıyla O'nu vekil bırakıp gidiyor. Fatiha'daki: "..yalnız sana ibadet eder, yalnız senden yardım dileriz"in manasını gerçekleştiriyor. 

Ayetü’l-Kübra

Bediüzzaman'ın, bizzat İmam-ı Ali'nin ismini verdiği eseri, Ayetü’l-Kübra risalesi eşyayla Hak adına dostluğun, İbrahimvârî bir seyir ve keşfin lâtif bir örneğidir. Halîk'ını soran bir seyyahın müşahedatına, her şey ' Bize de bak, bizi de oku! Merakla aradığını ve seni buraya göndereni benimle bilebilir ve bulabilirsin' diye davet ediyorlar; varlıklarıyla Allah'ı tanıtıyorlar, sevdiriyorlar; O'nun ayetlerini maddeten tefsir ediyor, "bahar bahçesinden bir bahar kadar bir güldeste-i mârifet ve iman alıp gelirken" manevî terakki içindeki zevk ve şevke de vesile oluyorlar. 

Her bir basamak bir yakîni ziyadeleştiriyor. Şefkat vasıtasıyla eşyayla muhabbet perde-i gaybı aralıyor, Zat-ı Akdes'e hakkalyakîne yakın bir ilmelyakîn muhatabiyete vasıta olabiliyor. Hîlletin yüksek kulesinde gözlerini açarak, görür gibi, bir şuhuda mazhar olabiliyor. 

Tıpkı Mevlana'nın zerrelerden kürelere dostluğu gibi, bütün zerreleri ve küreleri seyrine ortak kılıyor. Sema'nın aydınlık yüzüyle temâşaya dalıp: " Kehkeşânın halka-i kübrâsına mensub birer meczuplarız biz" deyişlerinde Mevlâna'nın zerreyi yarıp içinden güneş ve sistemini bulması gibi içten içe 'kendi seması'nı da buluyor. 

Mevlana'nın: "Hepsinden üstün kendi iç semamız; bütün zerrelerimiz, yüz çeşit nazla O'nun ışığında oynayıp durmada.." demesi gibi,  Bediüzzaman da zerreden Sema'ya yükselen seyahatinde gördüklerinden sonra Ayetü’l-Kübra olan eşyanın ve kainatın "... imanımızı taklidden tahkike ve tahkikten ilmelyakîne ve ilmelyakînden aynelyakîne ve aynelyakînden hakkalyâkine iblağ ediyor" diyerek, eşyanın müşahedeye açık semasını tarif ve tasvir ediyor.  (Zannederim, Mevlana bu devirde yaşasaydı Mesnevi'yi Ayetü’l-Kübra tarzında yazardı.) 

Haliliye yolunun varisleri

Risale-i Nur bir tarikat değildir elbette; ancak veraset-i nübüvvet şeklinde aktarılan bir silsile düşünülebilir ki, bu da Haliliye mesleğinin başlangıcı olarak Hz. İbrahim'e (as) kadar götürülebilir. Hz Musa'nın (as), Risalelerde Asa-yı Musa'sı sıkça zikredilir ve isim olarak da kullanılır, buradan,  silsilede bir önemli durak olduğu görülür. Nihayet, bu silsile Marifetullah, Muhabbetullah ve Müşahadetullah'ın sidret'ul müntehası olarak Efendimizin miracı ile neticesini bulur. Ardından veraset-i nübüvvet vasıtasıyla, İmam-ı Ali, Gavs-ı Azam, İmam-ı Rabbani ile devam ederek hakikat mesleği olarak Risale-i Nur'da buluşur.

Bu mesleğin nihayeti, mahzâ hak ve hakikatin, eşyanın sınırının ardından başlayan sonsuz misâlin bir yakîne mazhar olarak kula görünmesidir. Burada artık bir mazhariyetten başka memerr olmak yani, geçici, belirsiz bir gölge vardır. Şiddet-i zuhûrdan, başka birşeyin görünmediği, daha önce gözlerin görmediği, kulaklarını işitmediği bir kandil içinde dolanan ışık.. dokunmakla dokunmamak arası bir münasebet... Mü'minin miracı, dostun Dost'a kavuşması, şiddet-i zuhûrdan varlığın soyunup Ehadiyetin bir tecellisine uyanması... Cennetten ve içindeki herşeyden vazgeçirecek bir unutmak ve unutturmak hali... 

Yunus gibi: "Dostun evi gönüllerdir; Gönüller yapmaya geldim" dir. Mevlana'nın deyişiyle: 'her gönülde bir başka nağme, bir başka vuruş' vardır. Gönül, kalbin Rahman'a açılan kapısının ismidir. Latife-i rabbaniye ile bu kapının kolunu çevirir, aralar bir marifeti kazanabilir. Bu kapıdan şiddet-i zuhura açılır ki, aşıklar burada akıl gözlerini kapatıp gönüllerini açarlar. Gönül gözüyle görür, gönül kulağıyla dinler, gönül diliyle konuşurlar. Konuşan gönüldür, konuşulan sadece Dost'tur. Dosttan başka birşey yoktur. Dostun dışında bir gönül de yoktur. 

Bediüzzaman aşıkların kapattıkları çoğu yerlerde akıl gözünü de açmış, aşıkların hayâlen gittikleri yerlerde fikren de gezmiştir. Risale mesleği (İbrahim peygamberden miras olarak) görmek ve göstermek üzerinden gittiğinden şuhudu da bir görmek ve göstermeye dönüştürmüştür. 'Fikren gitmek, nazaran bakmak' esastır. Konuşan yalnızca hakikattir. Görmediği hiç bir şeyi söylememiştir: 'sen de bu mertebelere çık, buralara ulaş, sonra görürsün' değil, 'bak görüyorsun, fikren, sen de benimle gel, dinle' demiştir, çünkü hîllet, en güzel takdir edici yoldaş ve en civanmerd kardeş olmayı gerektirir. 

Risale mesleğinde her görüş ve görünüşte akıl gözünden kalp, ruh ve diğer duygu ve latifeler hisselerini alırlar. Gönül seyrederken diğerleri kapanmazlar. Her şeyde duygu ve latifenin nihayet noktası bir şuhuda dayanacaktır. İsme, sıfata, şuunata ve Zata giden iç içe katmanlar, yükselerek, bir vurmakla Asa-yı Musa gibi hakikati çıkaracak bir miracı bulacaktır. Dost'un dosta muhatabiyeti göz, kulak, akıl, kalp, zihin, sır, latifei rabbaniye gibi sayısız duygu ve latifeyi birden harekete geçirecek, doyuracak, derecesine göre, Bediüzzaman'ın ifadesiyle, 'incir çekirdeğinden, incir ağacına kadar' muhatabiyet mertebelerinden birine ulaştıracaktır. 

Bediüzzaman'a göre, Haliliye mesleğinde, hîllete ulaştıracak vicdanın dört unsuru ve ruhun dört duyusu olan irade, zihin, his ve latife-i rabbaniye, insanda yeşererek, tâ nihayetinde en yüksek meyveleri; iradenin ibadetullah, zihnin marifetullah, hissin muhabbetullah ve latifenin de müşahedatullahı netice verecek bir süreci üretecek; bütün bu süreçler de dünya düzleminde ancak Şeriat-ı İslâmiye vasıtasıyla bir dengeye kavuşturulabilecektir.   

İnsanlar arasında şefkat; dostluğun tesisi

Risale-i Nur'un şefkat kahramanı annedir. İslam tarihinden şefkat kahramanı ise Hz. Ebubekir'dir. Efendimiz'in (asm): "Dost edinseydim, Ebubekir'i dost edinirdim" buyurduğı Sıddık-ı Ekber: "ya Rabbi! vücudumu öyle büyüt ki cehennemi kaplasın ve başkalarına yer kalmasın" diyecek bir ruhtur. Buradan ortaya çıkan ruhu, Bediüzzaman da: "gözümde ne cennet sevdası ne cehennem korkusu..." diye söze başlarken... " milletimin imanını selâmette görürsem cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım" diyerek dile getiriryor. 

Şefkat tarîki ile, Haliliye mesleği, mü'minler arasında en yakın dostluğa, fedakar bir yol ve meslek arkadaşlığına, en güzel takdir edici yoldaşlığa ve cömert bir kardeşliğe dönüşerek yansıyacaktır. Aynı memlekette bulunmakla, aynı sevdayla yola revân olmakla, aynı mesleğin, meşrebin, yolun, tavrın paydaşları olarak bir ortaklığın kurulmasını ister. 
Bediüzzaman düşüncesinde dostluğun alanı geniştir. Talebeleri dışında olup, İslâm dairesi içinde dahi olmayanları da dost olarak kabul edebilir. Hatta ehli dinle ittifakı, dinsizliğe karşı bir çözüm olarak görür. Hıristiyan ve Yahudilerle dostluk ve ortaklığı sanat ve maharet noktasında destekler.  

Dünyada dostluk, genel anlamıyla ise, insanlar arasında ittifakı zorunlu kılar. Bir şirketin şerikleri olarak belli hedeflere beraberce ulaşmayı ve zorluk ve engelleri ortak inisiyatifle aşmayı gerektirir. Dostluklar acz ve fakrın bir araya getirdiği teşekküllerdir; ihtiyaçların şiddeti oranında birleşmeyi, birlikte çalışmayı netice verir. 

İnsanlar arasındaki dostluk, dostluğun ihtiyacını hissetmekle birlikte ortaya çıkar. Örneğin, güçlüler dost edinmeye gereksinim duymazlar. Güç, ortaklığı zayıflatan bir unsurdur. Güçlülerin şerikliği zordur, çünkü ihtiyaç hissedilmez. Mutlak güç, mutlak.teklik demektir. Elif, örneğin tevhidi ve mutlak yalnızlığı ifade eder, ki Allah'a mahsustur; vav ise acz ve zayıflıklarını içine kıvrılmakla birlikte, kucaklaşmayı ve birleşmeyi de sembolize eder. 

İnsan için ortaklık ve ittifak başlı başına büyük bir güçtür. Dostluğun tesisi, dostları başlı başına güçlü kılar. Çünkü, dostları sayısınca insan, bir kişide birleşir. Dostları adedince kolları, beyni, gözleri, fikri ortaya çıkabilir. Dostluk kişinin kendi benliğini zayıflatır, bütünlüğe dönüşen bir benlik kazanabilir. 

Elbette her dostluk bir hak üzerinde olmayı göstermez. Ya da, ittifakın olmaması batıl bir fikrin varlığını gerektirmez. Ancak, bâtıl ve yanlış fikirler ve hareketler de olsalar ittifak ve dostluk kurmalarıyla büyük güç kazanabilirler, haklı ve dürüst olanları alt edebilirler, kendilerine boyun eğdirebilirler. 

Kanun-u İlahî, kulların birlikteliklerinden ortaya çıkacak şahs-ı mâneviyeye ayrı bir kuvvet vereceğini vaadetmiştir. İnsanların dostluğu bu gücü kazanmak içindir; menfaatlerin birleştirilmesi ve ulaşılabilir bir birikimi kazanabilmesi beklenir. Bu sebeple Rahman'ın kapısını çalmış olurlar. 

Yoksa, insan, dostlarının çokluğu ile değerli ve hakkaniyetli olmaz. Rıza-yı İlahî buradaki dostluğa bakmaz. Dostluğu kazandıracak en büyük güç imandır, hakiki imanı elde eden adam kainata meydan okuyabilecek büyüklükte bir gücü bu rabıta, yani dostluk sayesinde zaten elde edebilir. 

Ancak bu potansiyel gücü göstermek için, mü'min kardeşlerin, zayıflıklarını hissetmeseler de bir araya gelerek dostluk ve ittifakı kurmaları, ehli küfre karşı güçlerini gösterme imkanı verecektir. Böylece, düşmana korku verirken, dostları ümitsizlik ve tembellikten kurtarıp mü'minlerin kardeş olmaları nedeniyle ortaya çıkan hukukları gereği mecbur oldukları ittihadı kurmaları mümkün olabilecektir. 

Kardeşlerin ittihadı, hem kardeş hem dost, yoldaş ve ortak ve de arkadaş olabilmeyi birlikte başarabilmelerine bağlıdır.  "Yoksa güçten düşer ve mağlup olursunuz"dur. 

 

popüler cevapdünya atlası