Bediüzzaman’ın akaidî ve îmânî hikâyelerinin edebî yapısı üzerine

Eklenme Tarihi: 22 Ekim 2013 | Güncelleme Tarihi: 04 Ağustos 2017

Birinci Söz

Bediüzzaman ifade etme tarzının tahkiye yeni tabirle kurgu ve dramatizasyon ilkelerine göre yapıldığını görüyordu. Ahlaki bahislerin romanlarla anlatılması 19. yüzyıldan itibaren Avrupa’da gelişmiş. Herkes tezini, temasını, mesajını, dünya görüşü ne olursa olsun bir hikaye ve roman kılığına sokuyor ve ona bir tez yüklüyor, bir mesaj yüklüyor ve o şekilde fikir arenasına sürüyordu.

Onun İstanbul’da bulunduğu yıllarda matbuattaki temayülleri ve anlatım tarzlarını sanat muhitlerindeki anlatım ve ifade biçimlerini yakından takip ettiği eserlerinden ve oradaki hayatından anlaşılıyor. Klasik din anlatımındaki gibi ayetlerin meallerini verip, onunla yetinmek istemedi ve ayetlerin hakikatlerini anlatmak için hikâyeler kurguladı. Bunu büyük eseri olan Sözler’in başında anlattı. “Ey kardeş, benden birkaç nasihat istedin, sen bir asker olduğun için askerlik temsilatıyla sekiz küçük hikâyecikler ile birkaç hakikatı nefsimle beraber dinle. Çünkü ben nefsimi herkesten ziyade nasihate muhtaç görüyorum. Vaktiyle sekiz ayetten istifade ettiğim Sekiz Sözü biraz uzunca nefsime demiştim. Şimdi kısaca ve avam lisanıyla nefsime diyeceğim. Kim isterse beraber dinlesin.”

Burada hikâyecik dediği küçük hikâyedir, küçük hikâye edebiyat nevileri içinde zor bir anlatım tarzıdır, çünkü küçük bir metinde ne demek isterseniz onu demeniz gerekmektedir. Batılılar özellikle küçük hikâye için teknik kitaplar yayınlamışlardır. Bediüzzaman bu hikâyesine küçük hikâye değil de onu küçültme eki ile hikâyecik diyor. O birçok şeyi biliyor ama malumatfuruşluk yapmıyor, teori üretmiyor en güzel örneği veriyor. Ondan önce Ömer Seyfettin dini ve tarihi hikâyeler yazarak bazı hakikatleri anlatmışsa da bazen ipin ucunu kaçırmış ahlak ve din dersi vermenin yerine batılı ciddi tasvir ettiği için zarar da vermiştir.

Hikâyenin temel tezi şu cümle ile başlar. “Bismillah her hayrın başıdır, biz dahi başta ona başlarız. Bil ey nefsim şu mübarek kelime İslam nişanı olduğu gibi, bütün mevcudatın lisanı haliyle vird-i zebanıdır. Bismillah ne büyük tükenmez bir kuvvet ne çok bitmez bir bereket olduğunu anlamak istersen şu temsili hikâyeciğe bak dinle…”

Yukarıda hikâyecik demişti, burada ise temsili hikâye diyor. Temsili hikâye sözü de teknik bir terimdir, uzun izahları gerektirir. Temsil tiyatro demektir, bir hakikatı muhtelif eşhasa bölerek bir hakikatı şahıslar arasında mütalaa, müzakere ve konuşmalarla tartıştıktan sonra ortaya eleştirel netlik kazanmış bir hakikat çıkarmaktır. Temsili hikâye tiyatro demek, hikâye demek. Bediüzzaman’ın bütün hayatı tartışma ile geçmiş ama medeni bir şekilde, çünkü o insanlığın bir hakikatı aklın ve mantığın fennin eleştirisinden geçmeden kabulünden yana değildi, bu yüzden tasavvufi hikayelerden ise mantıki ve aklın denetiminde ve kalbin onların arkasından gittiği temsili hikayeler kurguladı.

Hikâyenin başında bir tasvir yapar, bedevi Arap çöllerini anlatır. Bu iyi bir muhit izahıdır. Hikâyenin cereyan ettiği ortama şahsı götürür, birden bire hikâyeye girmez. Bediüzzaman hikâyede anlatmak istediği hakikatin hangi şartlarda cereyan ettiğini bu tasvirle ortaya koyar. Böyle bir açılış yapılmadan hikâye anlatılmaz. Avrupa anlatım teorisinde buna opening yani açılış denir. Önce sahne açılır daha sonra oyuncular ve oyun başlar. Bediüzzaman uzman bir anlatıcı ve teorisyendir. Bunların arka planında büyük bir asrı tanıma ve gözlemler zinciri vardır. O yazdığının mevcud anlatım tarzlarındaki klasik yapımları aşar, bunu bilinçli şekilde yapar. Realistlerin yaptığı tasvirler gibi mekân ve insan, tabiat dekorlarına girmez, zorunlu tasvirler yapar. “Bedevi Arap çöllerinde seyahat eden adama gerektir ki bir kafile reisinin ismini alsın ve himayesine girsin. Ta şakilerin şerrinden kurtulup hacatını tedarik edebilsin. Yoksa tek başıyla hadsiz düşman ve ihtiyacatına karşı perişan olacaktır.“

Bediüzzaman’ın anlatım ve estetik teorisi çok büyük bir çalışma olacak keyfiyettedir. Bu Birinci Sözün başındaki cümleleri Onuncu Sözün başındaki cümleler tamamlar. “Şu risalelerde teşbih ve temsilleri hikâyeler suretinde yazdığımın sebebi…”

Burada duralım, yani yaptığının gerekçesini izah eder:

“Hem teshil…” Yani kolay anlaşılma, demek genel klasik din anlatımda kolaylıklar yok ki Bediüzzaman kolaylaştırma diye bir yol tercih etmiştir. Teshil zorluğun zıddıdır.

“Hem hakaik-i İslamiye ne kadar makul…” Burada İslam’ın hakikatlerinin “ne kadar makul“ olduğunu anlatır, anlatılan bahsi akla yakınlaştırmak takrib etmek ister. Demek akıl ile anlatılan bahisler arasında uyumsuzluklar vardır. Bediüzzaman aklın hasta olduğu bir asırda gelmiştir, bu yüzden her bahsi aklın mizanlarına göre yorumlar. Üstelik burada “hem ne kadar makul“ derken, aklı hesaba katmayan klasik ve tasavvufi öğretiyi zımnen ironik bir yorumla değerlendirir.

“Hem mütenasib…” Bediüzzaman az konuşarak büyük hakikatler anlatır. Uzun teorik yorumlar yapmaz. Mütenasib kelimesinin bir hikâye ve temsili hikâye anlatımında ne anlama geldiğini düşünmek gerekir. Bu edebiyat ve estetik teori bilmeye mütevakkıf yani bağlı olan bir cümledir. Mütenasib bir birliğin, farklı cüzlerden oluşan bir birliğin üyeleri arasındaki genel görüntüyü bozmayan uyumdur. Bir insan yüzünün azaları arasında uyum vardır, uyum geometrik oranlara göre olur. Bir ifadede bir paragrafta olan cümlelerin her birinin diğeri ile bağlantıları vardır bu uyumdur. Bir mimari yapının bütün elemanları arasında matematiksel ve geometrik uyum vardır. Aynen onun gibi Bediüzzaman bu hikâyelerinde veya hikâyeciklerinde olay örgüsü, şahıslar, tema, sonuç, olayın akışı, tasvirler ve daha nice unsurlar arasında uyum vardır, bu uyum aynı zamanda akla gönderme yapan hakikatin uyumuna göre biçimlenmiştir. Hikâyenin unsurlarının da asıl anlatılmak istenen hakikatle uyumları vardır. Demek Bediüzzaman bir hikâyede ne kadar çok şey gerçekleştiriyor.

“Hem muhkem…” Muhkem kelimesi hakikatlerin birbirine tavizsiz bağlılığıdır, güçlülük anlamına gelir, yani vermek istediği mesaj da metin de güçlüdür. Bediüzzaman’ın metinlerinde büyük bir muhkemlik vardır, o kadar muhkemdir ki güçlü bir kılıç ile bir düşmana nasıl vurup onu insan dağıtırsa, Bediüzzaman‘ın hikâyeleri de öyle güçlüdür. “Dinsiz anarşistliğe karşı sarsılmaz ve kırılmaz bir kılıç isteyenler Ayetü’l-Kübra’ya müracaat etsinler” demek, metnin gücünden emin olan yazarın muhkem tavrı ve muhkem metnidir.

“Hem mütesanid…” Mütesanid ise yine hakikatın parçaları arasında birbirini desteklemektir. Hikâyelerinde beş özellik var, teshil, makul, mütenasib, muhkem, mütesanid. Bunların koca kitaplar kadar izahı vardır, sanat ve üslub bilenlere hitap eder.

Cümlenin sonu şöyle biter: “Hikâyelerin manaları sonlarındaki hakikatlerdir. Kinaiyyat kabilinden yalnız onlara delalet ederler. Demek hayali hikâyeler değil doğru hakikatlerdir.” Kinaiyyat bahsini başka zamana ertelemek lazım, çünkü Bediüzzaman ve kinaye bir kitap olacak bahistir.

Birinci söz bir yolculuk hikâyesidir. Yolculuk çöllerde cereyan eder. Ancak çölde emniyetin sağlanma zorluğu vardır.
Hikâyede iki şahıs vardır, onları tanıtır; “İşte böyle bir seyahat için iki adam sahraya çıkıp gidiyorlar.” Onları bir romancının kişilerini tanıttığı gibi tanıtır. “Onlardan biri mütevazı idi, diğeri mağrur…”

Sıra onların yapılarına geldi, micazlarına; “Mütevazı bir reisin ismini aldı, mağrur almadı.”

İki şahsın seyahati, “Alanı her yerde selametle gezdi, bir katiü’t-tarika –yolkesene- rast gelse der “Ben filan reisin imi ile gezerim. Şaki defolur ilişemez, bir çadıra girse o nam ile hürmet görür…”

Diğeri nasıl seyahat eder? “Öteki mağrur bütün seyahatinde öyle belalar çeker ki tarif edilmez. Daima titrer, daima dilencilik ederdi. Hem zelil hem rezil oldu.”

Hikâyenin sonunda hakikatı kinaye mesafesini kaldırarak anlatır Bediüzzaman; “işte ey mağrur nefsim sen o seyyahsın, şu dünya ise bir çöldür, aczin ve fakrın hadsizdir. Düşmanın, hacatın nihayetsizdir. Madem öyledir, şu sahranın Malak-i Ebedisi ve Hazim-i Ezeli’sinin ismini al. Ta bütün kâinatın dilenciliğinden ve her hadisenin karşısında titremeden kurtulasın.”

Dünya bir çöle benzetilmiş, nasıl çölde emniyetsizlik yüzünden yol kesenlere rastlanır. Dünya hayatında da insanı ebedi seferinde seyahatinden engelleyen her şey eşkiyadır yol kesendir. Duygular, hevesler, haramlar, kötü arkadaşlar, tenbellik, tenperestlik, gaflet, dalalet, cehalet yerine göre para Allah’a gitmekten alıkoyan her şey yol kesendir, katiüt tariktir.

Bediüzzaman kelimeyi ne kadar yerine ve yerinde yerleştirmiş. İşte Bismillah bütün bu yol kesenlere karşı bir kılıç gibi onları durdurur ve kişiyi ebedi seyahatine salimen yetiştirir. Olaylardan ve kâinat karşısında dilencilikten ancak bu büyük dünya sahrasının sahibi olan hâkime sığınılmalıdır.

popüler cevapdünya atlası