Bediüzzaman’dan Alternatif Sosyal Politik Öğretileri

Eklenme Tarihi: 14 Aralık 2013 | Güncelleme Tarihi: 11 Şubat 2017

Süleyman Demirel Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Kenan ÖREN’in Sosyal Kalkınma Sempozyumu tebliğidir

GİRİŞ

Sosyal politika, bir uzlaşı kültürü, iki ayrı kesime köprü kuran ve bu iki ayrı kesim arasındaki uçurumu azaltan bir rejimdir. Bu iki ayrı kesim ise avantajlı kesim ile dezavantajlı kesimdir. Bu bağlamda, gelir dağılımı, işçi-işveren ilişkileri, sosyal güvenlik, yoksulluk gibi sorunların çözümünde üretilen sosyal politikalar dezavantajlı kesimin sorunlarını gidermek amaçlanır. Yani dezavantajlı kesimlerin sorunlarının çözümünde sosyal politika önemli bir role sahiptir. Bu konuda devletin rolü ise, çok daha fazla bir öneme sahiptir. Zira bu konular serbest piyasa şartlarına bırakılamaz. Devletin burada bir organizatör ve katalizör görevi yapması gerekmektedir. Yani, devletin bu avantajlı ve dezavantajlı gruplar arasında bir nevi arabuluculuk veya ombudsmanlık görevi bulunmaktadır. Bu görevini yerine getirebilmesi için, daha çok dezavantajlı grupların lehine bir dengeleyici unsur olarak aktif rol üstlenmesi gerekmektedir. Devlet bu rolünü çok iyi oynayamazsa, işçiler, kadınlar, çocuklar gibi dezavantajlı kesimler, vahşi kapitalizmin pençesinde zulümle muamele görmeye mahkûm olur.

Sosyal politikaların Batı dünyasında üretilmeye başlanması, Sanayi İnkılâbı ile başladığında, gönüllülük esasına dayanmamış, aksine işçilerin uzun saatler çalıştırılıp, düşük ücretler almaları sonucunda “Anarko Sendikalizm” adı altında ihdas ettikleri zorla hak alma ameliyeleriyle olmuştur. Yoksa Batı dünyasının insafsız ve empati yoksunu kapitalistleri gönüllülük esasına dayalı olarak sosyal politikalar üretmeye başlamamıştır. Yani sosyal politikalar işçi sınıfının zorlaması sonucunda bir zorunluluk esasına dayalı olarak üretilmeye başlanmış, bilahare devletlerin, önceleri dar anlamda işçilerin lehine ve sonraları geniş anlamda toplumdaki yoksullar, engellilere, yaşlılar gibi tüm dezavantajlı kesimlerin kanunlar çıkarmasıyla ve bilhassa ILO (International Labour Organisation-Uluslar arası Çalışma Örgütü” gibi organizasyonların tesis edilerek dezavantajlı kesimlerin sorunlarına çözüm üretmek adına sosyal politikalar geliştirmeleriyle bir hak haline getirilmeye çalışılmıştır. Oysa Bediüzzaman, dezavantajlı kesimlere sunulması gereken hakları iman ve vicdan perspektifinden ele almış, şefkat, merhamet, empati, diğerkâmlık, muavenet, dayanışma gibi faktörlerin ön plana alınarak yukarıdan aşağı bu unsurları yaymaya ve aşağıdan yukarıya ise saygıyı, itaati, disiplin ve nizam gibi unsurların sunulması gerektiğine dikkatleri çekmeye çalışmıştır. Bediüzzaman’ın bu sosyal denge unsuru, Yüce Dinimizin ölçüleriyle örtüşmekte ve Kur’an-Sünnet ışığında sunulmaktadır.

1. SOSYAL DEVLET VE REFAH DEVLETİ

İçinde çalışma olmayan hayat suçtur.
İçinde sanat olmayan çalışma ise vahşiliktir.
(Victoria)

Sosyal devlet ve refah devleti kavramları arasında önemli bir fark yoktur. Ancak sosyal devlet, sosyal içerikli; refah devleti ise ekonomik içerikli konuları temsil eder. Bu iki ifade birbirinin mütemmim cüzü; yani tamamlayıcı parçalarıdır. Bu bağlamda, biri olmadan diğerinin olması pek mümkün olmamaktadır. Hatta bu iki kavramın aynı anlama geldiğini ifade eden çok sayıda sosyal bilimci bulunmaktadır.
“Sosyal Devlet” kavramı, ilk kez İngiltere'de Archbishop Temple tarafından kullanılmış olup, "Refah Devleti" ile aynı anlamda kullanılmıştır. Ancak refah devletinin 1883 yılında Bismarck'ın sosyal sigorta sistemini kurmasıyla 1920’lerde Almanya'da gündeme gelmesi bu konuda bir çelişkiye neden olmaktadır. Refah devleti teriminin yalnızca ekonomik gelişimini tamamlamış ülkelerde kullanılabileceğini söyleyen yazarlar olduğu gibi, sosyal devlet ve refah devleti kavramlarının aynı anlamlarda kullanılabileceğini söyleyen yazarlar da vardır (Ela, 2007: 3).Bu açıdan değerlendirildiğinde, sosyal politikayı anlamak için, öncelikle sosyal devlet veya refah devleti kavramlarını çok iyi anlamak gerekir. Zira bu iki terimle Sosyal Politika terimini karşılaştırıldığında, her ikisi farklı anlamlara gelse de, birçok yönden örtüştüğü görülmektedir.
Öncelikle, devlet, kendi vatandaşlarının yaşama haklarını koruma ve kollama, mülkiyet haklarını koruma, sosyal ve düşünce ile ilgili hak ve hürriyetlerini güvence altına alma, güvenlikle ilgili tedbirleri alma gibi görevleri üstlenen makro düzeydeki bir kavramdır. Devletin bu gibi işlevlerini yürütmesi ise, toplumun, devletin kendisine sağladığı bu işlevler karşılığında vergi gibi bedeller ödeyerek, devletinin ayakta kalmasını ve yaşamını sürdürmesine bağlıdır. Yani devlet ve toplum birbirini tamamlayan parçalardır. Bu bağlamda, biri olmaksızın diğerinin varlığını sürdürebilmesi mümkün olmamaktadır.
Devletler belli sistemler çerçevesinde çalışmaktadır ve bu sistemler devlete farklı işlevler yüklemektedir. Bu bağlamda devletlerin iki farklı fonksiyonunu aşağıdaki şekilde değerlendirebilir (Aydemir, 1990: 3/Ören, 2005: 4):
• Devletin görevi, sadece dış ve iç güvenliği sağlamak, fertler arasında adaleti temin etmekten ibaret olup böyle bir devlet sisteminde devlet, vatandaşların karşılaştıkları sıkıntılarla ve zorluklarla ilgilenmemektedir. 18. ve 19. yüzyıllarda ileri sürülen ve uygulanan bu devlet anlayışı bugün tamamen terk edilmiştir.
• Diğer taraftan, Sosyalizm, vatandaşla doğrudan doğruya ilgilenmekte ve bir bakıma devleti tamamen bir “sosyal devlet” olarak kabul etmektedir. Bu sistemde ayrıca bir işveren bulunmamaktadır. Kapitalizm’de ise, vatandaşlar¬la ilgilenme işi genelde vatandaş emek sahibi olduğundan işverenlere yüklenmektedir. Özellikle II. Dünya Savaşı’ndan sonra “Kapitalist Sistem Sosyal Devlet”in bir takım unsurlarını alma ve geliştirme bakımından önemli mesafeler almıştır. Ancak yük, işverenlerin sırtında olma özelliğini korumaktadır. Devletin sosyal unsurunda karma da olsa bir gelişme bütün dünyada gözlenmek¬tedir. İslamiyet’in öngördüğü sistemde işveren müessesesi kabul edildiği gibi, sosyal güvenlik müesseseleri de vardır. Ancak sosyal güvenlik külfeti işverenlerin sırtına yüklenmiş değildir. Devlet, işletmelerden bir pay olarak aldığı vergi ile sosyal güvenlik hizmetlerini de karşılamak¬tadır. Ayrıca çalışanlardan veya işverenlerden herhangi bir prim kesilmesi sistemi de kabul edilmiş değildir. Bu şekliyle sosyal devlet, vatandaşlarından hiçbir karşılık beklemeden onlara gerektiğinde asgari geçim imkânını sağlamak ve işsiz kaldıklarında asgari ücretlerini getirebilecek kadar faizsiz kredi vermek gibi sorumluluk üstlenmiş bir devlet olarak tanımlanabilir.

Yarı piyasa ya da yarı pazar anlayışının (Grand, 1991:1258) bir ürünü olarak ortaya çıkan refah devleti anlayışına gelince, gerçekten refah devleti (welfare state) denildiği zaman, genel olarak sosyal refahın maksimizasyonu amacıyla devletin ekonomiye aktif ve kapsamlı müdahalelerde bulunmasını öngören bir devlet modeli anlaşılmaktadır. Diğer bir ifadeyle refah devleti, refahın toplum içerisinde gelişmesi, yaygınlaşması ve yerleşmesini amaçlar (Spicker, 2000: 121). Refah devleti en genel anlamda piyasa ekonomisinin başarısızlıklarını ve yetersizliklerini ortadan kaldırma amacını gütmekte ve müdahaleci, düzenleyici, yeniden dağıtıcı ve girişimci bir devlet anlayışıdır. Ayrıca değişik büyüklüklerde olabilen refah devletleri, farklı sosyal çıktıları araştıran siyasi ve ekonomik güçler tarafından da desteklenilen devlet türüdür (Pierson, 2006: 232). Örneğin sosyal sigorta programları refah devletinin en önemli programlarındandır (Shapiro, 2007: 35).

Refah devleti, "araçları" yönünden, diğer bir ifadeyle sunduğu hizmetlere göre de tanımlanmaktadır. Ancak refah devletinin araçları konusunda bir görüş birliği mevcut değildir. ILO tarafından kabul edilen minimum refah devleti araçları (refah devleti hizmetleri), kişilere sağlanan ve geliri yeniden dağıtarak sosyal eşitsizliği engelleyen (Mau and Veghte, 2007: 2) tüm nakdi faydalar (sosyal sigorta ve sosyal yardım) ve kamu sağlık hizmetleridir. Wilensky, bu listenin genellikle eğitim, kişisel sosyal hizmetler ve konutu da kapsayacak şekilde genişletildiğini ileri sürmektedir (Gough, 2010).

Bütün bu açıklamalar ışığında Refah Devleti, optimal bir nüfus, yani tükettiğinden çok üreten bir nüfus modeli geliştirerek, milli geliri artırıcı önlemleri alıp, elde edilen gelirin adil bir şekilde dağılımını yapan ve vatandaşları arasındaki ekonomik dengesizlikleri asgariye indirebilen ve sosyal politika çerçevesinde halkın refahını artırmayı hedefleyen bir devlet anlayışıdır. Böyle bir anlayışla politika üreten devletin “Sosyal Devlet” olması da kaçınılmaz olacaktır. Bu bağlamda Sosyal Devlet olmanın kriterleri aşağıdaki şekilde gösterilebilir.

• Sosyal devlet, hukuk devletinin ileri bir aşaması olup, ekonomik, sosyal, fiziksel vs yönlerde güçsüz olanların hak ve hürriyetlerini, sosyal yaşamdaki onurlu yerlerini teslim eder.
• Sosyal devlet, ayırım yapmadan tüm insanların ve toplumun refahını, gelir dağılımını, sosyal adaleti, sosyal güvenliği teminat altına alır.
• Sosyal devletin oluşması ve sosyal devlet kriterlerinin uygulanması için devletin müdahaleci bir politika izlemesi esastır.
• Sosyal devlet ve hukuk devleti anlayışı birbirini tamamlayan ifadelerdir; biri olmadan diğeri olamaz.
• Sosyal devlet, güçsüzleri, zayıfları ve toplumda bakıma muhtaç olanları korur; güçlülerin onları ezmesini engeller.
• Sosyal devlet, emek kesiminin insana yaraşır bir şekilde ücret alması ve yaşaması için sosyal, ekonomik ve mali önlemler almakla yükümlüdür.
• Sosyal devlet, işsizliği önlemek için aktif istihdam tedbirleri almayı, yani onları istihdama yönlendirecek eğitim faaliyetlerini ve istihdam alanları açma sürecini yönetir; işsizlere ise pasif istihdam tedbirleri alması, yani, işsizlik sigortası veya işsizlik yardımı gibi destleri sağlaması gerekir.
• Sosyal devlet, çocukları ve kadınları bünyeleriyle orantılı olmayan işlerde çalıştırmamayı esas alır.
• Sosyal devlet engellilere yönelik olarak eğitim, rehabilitasyon, istihdam gibi alanlarda aktif rol oynar.
• Sosyal devlet, sosyal adaleti, bireysel özgürlükleri, din ve vicdan hürriyetini teminat altına alır.
• Sosyal devlet hukuk açısından tüm kesimlere eşit mesafede durur ve ayrım yapmaz.
• Sosyal devlet, çalışanların yaşlılık, maluliyet ve ölüm hallerini telafi ve tazmin edici tüm tedbirleri alır.
• Sosyal devlet, sosyal hayatın dinamik ve sağlıklı olmasını sağlar.

2.SOSYAL POLİTİKA KAVRAMI

Sosyal politika, diğer bir ifadeyle sosyal siyaset, genelde toplumun değişik sosyal kesimlerinde ortaya çıkan muhtelif sosyal sorunları ortadan kaldırmayı ve herkesin sosyal refahını temin etmeyi ve yaygınlaştırmayı hedefleyen tedbirlerin ve uygulamaların bütünüdür. Bir başka ifadeyle sosyal siyaset, çalışma hayatının yanında sosyal hayata yönelik düzenleyici ve iyileştirici politikaların bütünüdür.
Bir bilim dalı olarak sosyal siyaset, iktisadî faaliyetlerin, bazı sosyal kesimlerde doğurduğu maddî olumsuzlukları ve sosyal adaletsizliği gidermeyi hedef alan bir disiplindir. Sosyal siyaset, ayrıca insan refahı için gerekli olan sosyal ilişkilere yönelik çalışmalara da odaklanmayı gerektirmektedir (Dean, 2006: 1). Diğer taraftan, sosyal hayatın ve iktisadî düzenlemelerin yanı sıra sosyal ahlâk esaslarının şemsiyesi altında tasarlanması gerektiği varsayılan bir bilim dalıdır. İktisat ilmi, ekonomik faaliyetlerin işleyişini, gelirin nasıl dağıldığını araştırırken, sosyal siyaset, ekonomik faaliyetlerin, gelir ve servet dağılımının, ahlâkî ve âdil esaslara göre nasıl oluşması gerektiği ve bu istikamette alınması gereken politikalar üzerinde durmaktadır (Seyyar, 2010).
Dar anlamdaki sosyal politika, Sanayi İnkılâbından sonra ilk basamakta uygulamaya koyulan bir politikadır. Zira ilk etapta işçi-işveren arasında meydana gelen anlaşmazlıklar ve düşük ücret mukabilinde uzun zamanlı çalıştırmalar, işçilerin hak arama sürecini başlatmış ve işçilerin bu çabaları sonucunda sosyal haklar ve sosyal güvenlik konusunda bir takım çözümler sunulmaya başlanmıştır. Bu bağlamda dar anlamdaki sosyal politikalar, işçi-işveren arasında gerçekleştirilen ve işçiye tanınan bir takım hakları ve sürtüşmeleri asgariye indirmeye çalışan bir takım güvenceleri sunan politikaları içermektedir.
Sosyal politika, geniş anlamda, bir yandan geniş toplumsal kesimlere yönelmekte, öte yandan bu kesimler içinde yer alan özel grupların sorunlarıyla ilgilenmektedir. Kadın politikaları, özürlülere yönelik politikalar, gençlere ve çocuklara yönelik politikalar artık sosyal politikanın ana konuları içinde yer almaktadır (Koray, 2000: 11).

3.BEDİÜZZAMAN’I DAR VE GENİŞ ANLAMDAKİ ALTERNATİF SOSYAL POLİTİKA ÖĞRETİLERİ

Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki, Bediüzzaman’ın Sosyal Politika öğretileri “İlâhî İktisat” bağlamında olmuştur. Yani Bediüzzaman Hazretleri, seküler anlamda Sanayi İnkılâbı’nın bir yan ürün olarak ürettiği sosyal politikalarla önemli ölçüde çelişen öğretiler sunmuştur. Zira Sanayi İnkılâbı’nın sunmuş olduğu sosyal politika faktörleri istem dışı ve daha çok işçilerin “Anarko Sendikalizm” bağlamında ortaya çıkmış unsurlardır. Anarko Sendikalizm anlayışı ise Sanayi İnkılâbı’ndan sonra işçilerin “Ücretin Tunç Kanunu” çerçevesinde sadece fizyolojik ihtiyaçları karşılayacak derecede ücret vermesi ve sosyo-kültürel ihtiyaçlar ve güvenlik ihtiyaçları gibi ihtiyaçların göz ardı edilmesi, işçileri isyana sürüklemiş ve işçiler “trade union” yani sendikalar oluşturarak haklarını zorla almaya başlamışlardır. Yani Batı Dünyası, dar anlamda işçilere ve geniş anlamda ise tüm toplumdaki dezavantajlı olan işsizler, yoksullar, engelliler gibi kesimlere yönelik hakları zorunluluk ilkesi çerçevesinde sunmuştur. Yoksa Batı Dünyasının bu kesimlere sunduğu haklar gönüllülük esasına dayalı olarak takdim edilmemiştir. Çünkü, Batı Dünyası ekonomik öğretilerinin felsefesini “Laissez Faire, Laissez Passer” yani “Bırakın Yapsınlar Bırakın Geçsinler” prensibine dayandırmaktadır. Bu bağlamda, kapitalizm, bu ifadeden aldığı liberal anlayışla, devletin piyasaya müdahalesine karşıdır. Devlet sadece eğitim, güvenlik, sağlık gibi temel görevleri yerine getirir, ancak piyasaya asla müdahale edemez, düşüncesi içindedir. Oysa sosyal politikada devletin müdahale etmesi önemli bir şarttır. Zira dezavantajlı kesimlerin hakları serbest piyasa şartlarına bırakılamaz. Bırakıldığı takdirde, Machiavelli anlayış devreye girer yani, “Hedefe ulaşmak için her yol mubahtır.”, “Ez ezmezsen ezilirsin.”, “Omuzlara basarak yüksel” felsefesiyle ve “Homoeconomicus” yani “Ekonomik İnsan” tiplemesiyle ekonomik hayata yön vermeye çalışılmıştır. Bu bağlamda liberal ekonomi, devletin piyasaya müdahale etmemesi gerektiğini ve kapitalistlerin “Görünmez El” sistemiyle piyasaları dengeye getireceğini savunmuşlardır. Oysa bu anlayışla piyasalar dengeye gelmediği gibi, zulümlerin oranları artmıştır.

Bediüzzaman bu vahşi anlayışı, 22. Mektub’un 2.Mebhası’nda iki kelimeyle özetlemiştir:

“Beşerin hayat-ı içtimaîsinde bütün ahlâksızlığın ve bütün ihtilâlâtın menşe'i iki kelimedir:
• Birisi: "Ben tok olduktan sonra, başkası açlıktan ölse bana ne?"
• İkincisi: "Sen çalış, ben yiyeyim."
Bu iki kelimeyi de idame eden, cereyan-ı riba ve terk-i zekattır. Bu iki müdhiş maraz-ı içtimaîyi tedavi edecek tek çare, zekatın bir düstur-u umumî suretinde icrasıyla, vücub-u zekat ve hurmet-i ribadır. Hem değil yalnız eşhasta ve hususî cemaatlerde, belki umum nev'-i beşerin saadet-i hayatı için en mühim bir rükün belki devam-ı hayat-ı insaniye için en mühim bir direk, zekattır. Çünki beşerde, havas ve avam iki tabaka var. Havastan avama merhamet ve ihsan ve avamdan havassa karşı hürmet ve itaatı temin edecek, zekattır. Yoksa yukarıdan avamın başına zulüm ve tahakküm iner, avamdan zenginlere karşı kin ve isyan çıkar. İki tabaka-i beşer daimî bir mücadele-i maneviyede, bir keşmekeş-i ihtilafta bulunur. Gele gele tâ Rusya'da olduğu gibi, sa'y ve sermaye mücadelesi suretinde boğuşmaya başlar.”

3.1.BEDİÜZZAMAN’IN SOSYAL DENGE POLİTİKASI

Bediüzzaman Hazretleri, yukarıdaki ifadelerinde de belirttiği gibi, önce iki problemi teşhis etmiş ve bütün ihtilâlların veya terör ya da anarşi gibi sendromların iki adet önemli sebeplerine parmak basmıştır. Bediüzzaman’ın işaret ettiği bu iki önemli sebep, rastgele söylenmiş sözler değildir. Bilakis önceden de belirttiğimiz vahşi kapitalizmin uyguladığı acımasız prensiplerdir. Bediüzzaman bu vahşi kapitalist öğretilere karşı alternatif olarak “İlâhi İktisat” öğretileriyle karşılık vermiştir. Bediüzzaman’ın “İlâhi İktisat” öğretisi ise, yüce dinimizin merhamet, şefkat, dayanışma, muavenet gibi unsurların barındığı “Zekât” ve “Sadaka” gibi yardımlaşma ve bu yardımlaşma sonucunda ise “Sosyal Denge”yi sağlama prensibi üzerine kurulmuştur. Yine Bediüzzaman’ın deyimiyle bu iki müessese geniş anlamdaki sosyal politika bağlamında iki sonucu ortaya çıkarmaktadır:

• Havastan avama merhamet ve ihsan
• Avamdan havassa karşı hürmet ve itaatin bu yolla temini.

Bediüzzaman’ın bu öğretilerinin yerine getirilmemesi durumunda ise iki sosyal sorunun ortaya çıkacağı, yine Bediüzzaman tarafından vurgulanmıştır:

• Yoksa yukarıdan avamın başına zulüm ve tahakküm iner,
• Avamdan zenginlere karşı kin ve isyan çıkar.

Bediüzzaman’ın bu öğretileri, modern anlamdaki “Sosyal Politika” üretenler için çok önemli uyarıları ihtiva etmektedir. Yani insanın sosyal hayatta bazı görevleri ifa edecek bir şekilde davranması gerekmektedir. Bu görevlerin başında sosyal dengeyi sağlayacak “Paylaşma” unsuru gelmektedir. Bu paylaşma unsuru, serbest piyasa şartlarının insafına terk edilemez. Bunun sağlanması iki yolla olabilmektedir. Birincisi vicdani kanaatin hâkim olduğu ve merhamet, şefkat, acıma hissi gibi duyguların baskın çıktığı bir anlayışın var olması; diğer ise, merkezi planlama ve himayeci devlet anlayışının hâkim unsur olmasıdır. Vicdani duyguların hâkim olması ise Allah’ın koyduğu kurallara itaat ile olmaktadır. Bu bağlamda, gerek Bakara Suresi’nde ve gerekse diğer başka ayetlerde olsun “infak” yani kendilerine rızık olarak verilenden sadaka olarak verilmesi ve bazı mallardan kırkta bir ve her yıl üretilen bazı mahsullerden onda birinin fakir fukaraya verilerek sosyal dengenin sağlanması esas alınmıştır.

Bediüzzaman, insanı sosyal varlık haline getiren şeyi, onun “medeni-i bittab” yani medeni hayat yaşamaya müsait fıtratta yaratılmış olmasında aramaktadır (Kartal, 1995: 49). Üstad Bediüzzaman, bu konuda Münazarat isimli eserinde şöyle demektedir: "Sonra da medeni-i bittab olduğundan ebnâ-yı cinsinin hukukunu muhafazaya ve hakkını onlar içinde aramaya mükellef olan insanın âmâlini dağıtan fikr-i infiradî ve tasavvur-u şahsî karşı çıkar." İnsan tabiatı gereği medeni bir varlıktır. Zira insan her şeye muhtaç olarak yaratılmış; ama bütün bu ihtiyaçlarını tek başına karşılamaktan acizdir. Bu yüzden diğer insanlar ile teşrik-i mesai etmeye ve onlarla iyi ilişkiler kurmaya mecburdur ki buna medenilik deniliyor.

İnsan bu minvalde bir varlık olması gerekirken, maalesef bencillik ve sadece kendi düşünme hastalığı demek olan fikr-i infiradi ve tasavvur-u şahsi önüne çıkıyor. Yeryüzündeki bütün ihtilaf ve kavgaların temelinde bu hastalık yatmaktadır diyebiliriz.

Bu hastalığın tedavi ve çözümü ise, bahsin devamında şu hadis ile ifade ediliyor:
"İnsanların en hayırlısı onlara en faydalı olandır http://www.sorularlarisale.com/"
Bediüzzaman’ın kullandığı ifadelere dikkat edilecek olunursa, bu ifadeler sosyal hayatın düzenini ve dengesini sağlayacak prensipleri sunmaktadır. Şimdi bu ifadeleri analiz etmeye çalışalım:

• Medeni-i bittab: İnsanın, sosyal hayatta medeni bir şekilde yaşamaya müsait olarak yaratılmış bir varlık olmasıdır. Yani insan tek başına bir Tarzan gibi yaşayacak varlık değildir. Sosyal bir ortamda yardımlaşma ve dayanışma düsturları içinde yaşamaya elverişli bir varlık olarak yaratılmıştır. Aksi takdirde insanın vahşi bir yaratık olması kaçınılmaz olabilir. (İnziva hayatı yaşayan evliyalar konumuzun dışındadır.)
• Ebnâ-yı cinsinin hukukunu muhafaza etmek: Yani insan kendi gibi diğer insanların da haklarını gözetecek bir kabiliyette yaratılmıştır. Zaten insanın iki temel hak gözetme misyonu vardır. Birincisi “Hukukullah”; ikincisi ise “Hukuk-u İbadullah”tır. Yani öncelikle insan kendisini yoktan var eden Cenab-ı Hakk’ın emir ve yasaklarını yerine getirecek ve bilahare tüm insanların haklarına saygılı olacaktır. Bu bağlamda Bediüzzaman’ın “İnsanlar hür oldular amma yine abdullahtırlar,” ifadesine vurgu yapmak gerekir. Yani insanlar hürriyeti algılarken, Allah’ın kulu olduklarını unutmamalıdır. Mezkur iki vazifeyi hakkıyla yerine getirmelidir.
• Fikr-i infiradî: İnsanlar kendi kafa fenerlerine göre fikir üretmek yerine, istişare, teşrik-i mesai, takım ruhu, aidiyet duygusu, beyin fırtınası gibi unsurları gözeterek hemfikir olmalıdır. Yani fikirler icmayı ümmet bağlamında bir konsensüs oluşturmalıdır. Yoksa “Ben sizin babanızım ben ne dersem o olur,” bağlamında emir ve komuta zinciri gözetilerek üretilen fikirler, esneklik faktöründen uzak ve güncel şartlarla çelişen klasik ruhlu aktiviteler üretirler. Bu da insanların ufkunu açmaz, aksine köreltir.
• Tasavvur-u şahsi: Aslında tasavvurî şahsi kapitalistlerin “Homoeconomicus” yani “İktisadi (Ekonomik) İnsan” metaforuyla örtüşüyor. Bu bağlamda insan sırf kendi menfaatini tasavvur ediyor ve her planını kendi şahsi menfaatlerine hasrediyor. Dolayısıyla başka insanlara da faydalı oluyor. Yani burada hedef kendi menfaatini maksimize etmektir. Arta kalan kısım ise başkalarına menfaatinin dolaylı bir şekilde kerhen dokunmasıdır. Oysa Yüce Peygamberimiz (SAV) “İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır,” derken insana bir vizyon çiziyor ve asıl hedefinin kendi şahsi menfaatini maksimize etmek değil, başkalarına faydalı olmaktır. İnsan ancak böyle yaparsa ahrette kendisini kurtaracak eserler yapabilmektedir. Bu bağlamda yaptığı ve insanların menfaatine sunduğu eserler “sadakayı cariye” olarak kalıyor ve insanın ölümünden sonra da bu bıraktığı eserlerden defter-i hasenatına sevaplar gönderiliyor.


3.2. FELSEFENİN SOSYAL HAYATA BAKIŞINA BEDİÜZZAMAN’DAN ALTERNATİF ÖĞRETİ

Bediüzzaman Hazretleri, sosyal hayatın huzuru ve selâmeti için, Machiavelli’nin görüşlerinden etkilenen seküler öğretiye karşı, Kur’anî bir anlayışla aşağıdaki mukayeseyi yapmıştır. Bu mukayese, aslında sosyal hayatın dinamiklerinin optimal kullanımı konusunda önemli reçeteler sunmaktadır.


ÜÇÜNCÜ ESAS: Hikmet-i felsefe ile hikmet-i Kur'aniyenin hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye verdiği terbiyeler:

“Amma hikmet-i felsefe ise, hayat-ı içtimaiyede nokta-i istinâdı, «Kuvvet» kabûl eder. Hedefi, «menfaat» bilir. Düstur-u hayatı, «Cidal» tanır. Cemâatlerin râbıtâsını, «Unsuriyet, menfî milliyeti» tutar. Semerâtı ise, «Hevesât-ı nefsaniyeyi tatmin ve hâcât-ı beşeriyeyi tezyid»dir. Halbuki: kuvvetin şe'ni, «Tecavüzdür.» Menfaatın şe'ni, her arzuya kâfi gelmediğinden üstünde «Boğuşmaktır.» Düstur-u cidâlin şe'ni, «çarpışmaktır». Unsuriyetin şe'ni, başkasını yutmakla beslenmek olduğundan, «Tecavüzdür»... İşte bu hikmettendir ki: Beşerin saadeti selb olmuştur.

Amma hikmet-i Kur'aniye ise, nokta-i istinâdı, kuvvete bedel «Hakk»ı kabûl eder.

Gayede menfaate bedel, «Fazilet ve Rızâ-yı İlahî"yi kabûl eder. Hayatta düstur-u cidal yerine.

«Düstur-u teâvün»ü esâs tutar. Cemâatlerin rabıtalarında; unsuriyyet, milliyet yerine «Rabıta-i dinî ve sınıfî ve vatanî» kabûl eder. Gayâtı; hevesât-ı nefsâniyyenin tecavüzâtına sed çekip, ruhu maaliyâta teşvik ve hissiyyât-ı ulviyyesini tatmin eder ve insanı kemâlât-ı insâniyyeye sevk edip insan eder. Hakkın şe'ni, «İttifaktır» Fazîletin şe'ni, «Tesânüddür.» Düstur-u teavünün şe'ni, «Birbirinin imdadına yetişmektir.» Dinin şe'ni, «Uhuvvettir» «İncizabdır». Nefsi gemlemekle bağlamak, ruhu Kemâlâta kamçılamakla serbest bırakmanın şe'ni, «Saadet-i Dareyndir»...”

Yukarıda verilen mukayeseyi aşağıdaki şekilde tablolaştırırsak iki görüş arasındaki farkları daha net bir şekilde görmüş oluruz. Bu farkları iyi analiz edecek olursak, felsefenin sosyal hayata yönelik uyguladığı politikaların ne kadar sosyal hayatı dejenere ettiği, buna mukabil, Bediüzzaman’ın Kur’an’ın hikmeti ışığında bu politikalara verdiği cevapların ne kadar makul ve sosyal hayata nizam ve huzur getirdiği daha iyi anlaşılacaktır.

HİKMET-İ FELSEFE İLE HİKMET-İ KUR’ÂNİYENİN TOPLUM HAYATINA
VERDİĞİ TERBİYELERİN KIYASLAMASI
HİKMET-İ FELSEFE NETİCESİ HİKMET-İ KUR’ÂNİYE NETİCESİ
Nokta-i istinadı “kuvvet” kabul eder. Tecavüzdür. Kuvvete bedel “hakkı“ kabul eder. İttifaktır.
Hedefi “menfaat“ bilir. Üstünde boğuşmaktır. Hedefi, fazilet ve rıza-i İlâhîdir. Tesanüddür.
Düstur-u hayatı “cidal“ tanır. Çarpışmaktır. Düstur-u teâvünü esas tutar. Birbirinin imdadına yetişmektir.
Cemaatlerin rabıtası menfi milliyetçiliktir. Başkasını yutmakla beslenmek olduğundan tecavüzdür. Dinî, sınıfî ve vatanî rabıtaları kabul eder. Uhuvvettir, incizaptır.
Meyvesi: 1- Nefsin arzularını tatmin etmek
2- Beşerin ihtiyacını ziyadeleştirmektir. Şekavet-i dâreyndir. Meyveleri: 1- Nefsin tecavüzüne set çekmek
2- Ruhu yüce fikirlere teşvik etmek
3- Ulvi hisleri tatmin etmek
4- İnsanı kemâlât-ı insaniyeye sevk etmek Saadet-i dâreyndir.
Kaynak: http://www.sorularlarisale.com/makale/23489/hikmet-i_felsefe_ile_hikmet-i_kuraniyenin_hayat-i_ictimaiye-i_beseriyeye_verdigi_terbiyeler_hakkinda_sematik_bilgi_verir_misiniz.html, 2013
Yukarıdaki tabloya göre hikmet-i felsefe vicdanı ve metafizik gerçekleri göz ardı ederek, tüm himmetini bu dünyaya sarf etmiş ve bütün gücüyle dünyevî menfaatleri ön plana almıştır. Oysa hikmet-i Kur’an ışığında Bediüzzaman’ın getirdiği prensipler ise sadece bu dünyayı değil aynı zamanda ebedi hayatı da mamur edecek prensipleri sunmuştur.

SONUÇ

Sosyal politika toplumsal hayattaki maddi ve manevi sorunların çözümünde çok önemli bir role sahip olan disiplindir. Bu bağlamda dar anlamda işçi-işveren arasındaki ilişkilerden kaynaklanan sorunların çözümü ve geniş anlamda ise tüm toplumdaki dezavantajlı kesimlerin sorunlarıyla ilgili sorunların çözümünde sosyal politikalar üretilmekte ve sorunlar çözülmeye çalışılmaktadır. Bu bağlamda üretilen çözüm önerileri seküler anlamda ve iman ve vicdan perspektifinde olmak üzere iki ayrı mecrada ele alınmaktadır. Batı Dünyasında üretilen seküler anlamdaki çözüm önerileri gönüllülük esasına dayandırılmamış, aksine bir takım baskı unsurlarının tazyikleriyle zorunlu olarak üretilmeye başlanmıştır. Oysa Bediüzzaman hazretlerinin sunmuş olduğu sosyal politika prensipleri tamamen iman ve vicdan perspektifinde olmuş ve yukarıda aşağıya şefkat, merhamet, empati gibi ulvi duyguların empoze edilmesi; aşağıdan yukarıya ise saygı, hürmet, itaat gibi duyguların takdim edilmesiyle sosyal denge unsurunun sağlanması ve toplumdaki huzurun bu minval üzere tesis edilmesi esas alınmıştır.

KAYNAKLAR

AYDEMİR, Süleyman, “İşçi –İşveren İlişkileri Mukayeseli Sistem Analizi”, İşçi-İşveren Münasebetleri, İlmî Neşriyat Yayınları, İstanbul, 1990
DEAN, Hartley, Social Policy,Polity Press Publication, USA, 2006
ELA, E.D., Sosyal Devlet Anlayışındaki Değişikliklerin Türkiye' de Uygulanan İstihdam Politikalarına Etkisi, Gazi Üniversitesi, Ankara,2007.

GRAND, Julien Le, “Quasi Markets and Social Policy”, The Economic Journal, Vol 101, No 408, September 1991

KORAY, M., Sosyal Politika,2.baskı, İmge Kitapevi,Ankara, 2005
MAU, Stephen and Veghte Benjamin, Social Justice, Legitimacy and the Welfare State, Asghate Publishing Limited, USA, 2007
NURSİ, Said, Mektubat, Envar Neşriyat, İstanbul, 2010
NURSİ, Said, Sözler, Envar Neşriyat, İstanbul, 2010

ÖREN, Kenan, Sosyal Politika, Nobel Yayınları, Ankara, 2013
PİERSON, Christopher, Beyond the Welfare State? The New Political Economy of Welfare, Third Edition, Polity Press, 2006.
SHAPİRO, Daniel, Is the Welfare State Justified?, Cambridge University Press, UK, 2007.
SEYYAR, Ali, Sosyal Siyaset Terimleri Ansiklopedik Sözlük, Sakarya Yayıncılık,
Adapazarı, 2010

İNTERNET KAYNAKLARI

http://www.sorularlarisale.com, 2013
http://www.sorularlarisale.com/makale/23489/hikmet-i_felsefe_ile_hikmet-i_kuraniyenin_hayat-i_ictimaiye-i_beseriyeye_verdigi_terbiyeler_hakkinda_sematik_bilgi_verir_misiniz.html, 2013

 

popüler cevapdünya atlası