Bediüzzaman’da Serbestiyet ve Malikiyet Kavramları’nın İslam Ekonomisi Çerçevesinde Ele Alınması

Eklenme Tarihi: 21 Ocak 2014 | Güncelleme Tarihi: 11 Şubat 2017

Ekonomist Dr. Cemil ERTEM'in Marifet, Sanat ve İttifak İçin Sosyal Kalkınma Sempozyumu tebliğidir

Giriş- Kriz bağlamı...

Bu makale içinde bulunduğumuz büyük ekonomik krizin, aynı zamanda, büyük bir dönüşüme tekabül ettiği varsayımından hareketle yazıldı. 2008 krizi ABD’de finansal piyasalarda kendini gösterdi sonra hızla diğer gelişmiş ülkelere ve AB’ye yayıldı. Finansal kriz, Avrupa’da bir borç krizi olarak anlatılmaya ve kamu borcu çok yüksek güney ülkelerinin oluşturduğu bir borç sorunu olarak geçiştirilmeye çalışıldı. Ancak böyle olmadığı ve krizin ne yalnızca bir finansal kriz ne de bir borç krizi olmadığı anlaşıldı. Kriz, çok derin ve daha önceki büyük krizlerden ayrı dinamikleri barındırıyordu. Örneğin 1929 krizi hızlı bir çöküştü. Ve sistem bu hızlı çöküşü telafi etmek için, hızla bir paylaşım savaşına gitti, yeni dengeler kuruldu, yeni pazarlar belirlendi ve yola devam edildi. Ancak, 2008 krizi böyle değildi. Bu kriz bir çöküş ve buna bağlı-bundan sonra- bir yenilenme değildi. Bu kriz, sistemin giderek çürümesinin son safhasıydı ve yerini bir başka sisteme bırakmasını sağlayacak dinamikleri de ortaya çıkartıyordu. 2008 büyük krizi, bu anlamda, yalnız bir kriz değil, kapitalizm sonrası bir arayış -sistem arayışı- olarak da tarihe geçecek. Çünkü 2008 krizi, tekelleşmiş, riba ekonomisini, bu ekonominin devlete dayanan kirli yüzünü de ortaya çıkarmıştı. Peki, riba ekonomisi, özellikle tekelleşmiş riba ekonomisi ne demek?

Kur’an’da Riba Kavramı ve Riba Ekonomisi

Kur’an da riba ve ondan türeyen isim ve fiiller şu sure ve ayetlerde geçmektedir: Bakara 2/265, 275, 276, 278; Al-i İmran 3/130; Nisa 4/161; Ra’d 13/17; Nahl 16/92 İsra 17/24; Müminun 23/50; Hac 22/5; Şuara 26/18; Rum 30/39; Fussilet 41/39; Hakka 69/10... Riba Kur’an da Al-i İmran 3/130 dışında büyümek, fazlalaşmak, arttırmak anlamında kullanılmıştır. Yalnız Al-i İmran’da tefecilik anlamında ele alınmıştır. [1] Bakara suresinin 275–279, ayetlerinin faizle sınırlı olması ribanın da yalnız faiz -parasal alışverişlenden doğan haksız kazanç, büyüme servet kazanma- olduğu sanılır. Hâlbuki Bakara Suresi’nin örneğin 261 ve 262. ayetleri malların Allah yolunda harcanmasını buyurur, yine 273. ayet “verin fakirlere” diye başlar. Ancak, 267. ayette şöyle buyurur; “Ey bütün iman edenler! (Allah yolunda) harcamayı, gerek kazandıklarınızın ve gerek sizin için yerden çıkardıklarınızın temizlerinden yapın; göz yummadın alıcısı olmadığınız fenasını vermeye yeltenmeyin ve Allah’ın Gani-Hamid olduğunu bilin”[2] Kur’an, alışverişi (Bakara–275) helal kılar. Alışveriş kazanç aracıdır ancak, bu kazanç, ihtiyaç dışında Allah yolunda harcanmalıdır, peki hem Allah yolunda harcanacak kazanç, hem de ihtiyaç karşılığı elde tutulacak gelir nasıl elde edilecektir? Bu da Bakara 267. ayette vardır. “Temiz kazanın der ...” O zaman karşımıza riba yasağı yalnız bir değiş tokuş aracı olan paranın para ile çoğalmasını içeren faiz olgusunu aşan çok boyutlu bir ekonomik düzenleme olarak çıkıyor. İşte bu düzenleme ve bu düzenlemeden yola çıkarak Bediüzzaman’ın ele aldığı “serbestiyet ve malikiyet kavramları bize, kapitalizm sonrası yeni bir iktisadi sistemin ipuçlarını veriyor.

Mülkiyet ve Tekel

Eğer ki, mülkiyet, başkalarının temel haklarına, tecavüz etmiyorsa ve başkalarını zor duruma düşüren eylemler sonucunda oluşan bir birikim ve temerküz değilse, bu bir bireysel haktır ve bu hakkın kurumsallaşması da hiç şüphesiz bize, sanıldığının aksine, kapitalizmi aşan bir başka toplumsal dinamiği vaz eder ki, örneğin İslamiyet bunu riba yasağı ile anlattığı iktisadi nizamda vermiştir. Örneğin ribanın bütün halleri, karşılıksız malların mübadelesi, başkasının hakkına zor yoluyla el koymak ve karşılıksız çalıştırmak ve tabii ki parasal servetin üretime sokulmadan bir değer üreteceğini varsayarak faize dayalı bir ekonomi kurmak... Bütün bunlar bireysel özel mülkiyetin sonuçları değildir ama tekelleşen mülkiyet anlayışının sonuçlarıdır. Proudhon “Mülkiyet Nedir?”de şöyle yazar: “Cicero toprağı geniş bir tiyatroya benzetir... (...) Tiyatro diyor Cicero, herkesin ortak malıdır, ama herkesin kaptığı yer kendisine aittir. Yani açıktır ki birileri o yeri sahiplenmiştir ama mülkiyetine geçirmemiştir. Bu kıyas mülkiyeti iptal ediyor; üstelik eşitliği de içeriyor. Bir tiyatroda aynı anda hem parterde, hem locada, hem balkonda yer tutabilir miyim? (...) Cicero’ya göre, kimsenin ihtiyacı olanın ötesinde hakkı yoktur. İşte Cicero’nun meşhur - suum quidque cuiusque sit/herkese kendisine ait olan kadar- vecizesinin sadık yorumu budur. (...) Kişiye ait olan, onun sahip olabileceği şey değil, sahiplenmeye hakkı olan şeydir. Ama neye sahip olmaya hakkımız var? Çalışmak ve tüketmek için gereksindiğimiz şeylere. Buna uygun olarak herkes kendi yerine yerleşebilir, eğer yapabiliyorsa orayı güzelleştirip ıslah etmesinde sakınca yoktur; fakat bu faaliyeti başkasıyla sınırları ihlal etmemelidir. [3] Burada Prof. Dr. Saffet Köse’den alıntı yaparak devam edelim. Ama bu alıntıdan önce şu önemli cümleyi buraya yazmak istiyorum ki, bizim bu makalede anlattığımız temel tezi çök özlü olarak anlatan bir cümleyi Ahmet Tabakoğlu söylüyor: “İslam iktisadı emeğe, kapitalizm sermayeye dayanır.”[4] Burada emeğe dayanması olgusunu ‘kul hakkı’ ile açıklayabiliriz. Kul hakkına tecavüz, ribanın ikinci türüne (Ribe’n-nesie) Ribanın ikinci türü ise eşitsizliğe dayalı mübadeledir. Güçsüz olanı sömürmek, ezmek, zor durumda olanın elindeki yok pahasına almak…Bu durum, aynı zamanda, bireyin kendi yeteneklerini geliştirmesine, emeğine, hakkına sahip çıkmasına engel bir durumdur. Bu durumun ortadan kalkması için bize göre Bediüzzaman’ın malikiyet sistemi -yani küçük özel mülküyete dayanan ve asla tekelleşmeye müsaade edilmeyecek kamusal bir sistem- gereklidir. “Ey iman edenler, kendinizi düzeltmeye bakın. Siz doğru yolu bulunca sapanlar size zarar veremez. Hepinizin dönüp bakacağı nihayet Allah’tır.” (Maide, 5/105). Fertlerin kendi üzerlerindeki çabaları derinleştirdikleri ve birbirleriyle bu çerçevede ruhi-manevi inceliğe sahip münasebetler kurdukları toplum sağlıklı bir toplumdur. İslam ferdi hakları reddetmez, fakat ferdi cemiyetten de mesul tutar. Toplumda zulüm ortaya çıktığında zulüm yapmayan fakat buna mani olmayan kişi zulmedenler kadar sorumludur: “Sizden sadece zulmedenlere isabet etmekle kalmayacak fitneden sakınınız” (Enfal, 8/25) Ancak Tabakoğlu’ndan aktardığımız bu paragraftaki şartların yerine gelmesi için ilkönce iktisadi olarak, sermayenin dizginlenmesi gerekir. “Sermayenin toplum ihtiyaçlarına ve toplumun kalkınmasında kullanılır olması, İslamın getirdiği müesseselerle temin edilmiştir. (Bkz. Vakıf müessesi esasında bu İslami anlayıştan yola çıkan ve özellikle Osmanlıda geliştirilen bir kamusal iktisat örneği ve anlayışıdır. C.E.) Bu sebeple denilebilir ki, İslamda sermayenin gayesi toplumun refah dengesini temindir. (...) Bediüzzaman, Necm Suresinin 39. ayetini delil göstererek, bu yoldan kazanılan sermayenin bir tahakküm ve zulüm vasıtası yapılmaması gerektiği üzerinde durmuştur. İngiliz Anglikan Kilisesi Baş Papazının “İslamın ihtilallere ne nazarda baktığı sualine Bediüzzaman verdiği cevapta, İslamın emeği esas aldığını ifade ederek, “servet-i ihsaniye zalimlerde toplanamaz, ellerinde saklanamaz” demiştir.”[5] Ancak, şöyle devam eder, “Sa’y asıl, esastır. Servet-i insaniye zalimlerde toplanmaz, saklanmaz ellerinde. Buna dair şahidim: İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır” (Necm 39. Ayet), altını ve gümüşü biriktirip de, onu Allah yolunda harcamayanları ise acı bir azapla müjdele, (Tevbe Suresi 34. Ayet).[6] İşte buradaki vurgular, belki de insanlığın bütün zamanlarında geçerli olacak genel insani bir ilkeyi önümüze koyuyor. Bu ilke, adil bir iktisadi nizamdır. Peki, bu nizamın unsurlarını, kurumlarını nasıl oluşturabiliriz? Bediüzzaman’da bu kurumlar serbestiyet-malikiyet ilkesi (temeli) üzerinden bina edilir.

 

Bediüzzaman’da kavramların tarihsel bağlamı

Kadim düşüncede görüldüğü gibi evren büyük bir insan, insan da küçük bir evrendir. Evrenin dengesi maddenin geçiciliğini, mananın ise ebediliğini sağlar.[7] Bu denge aslında insan müdahalesinin olmadığı ama insanın özgür olduğu bir dengedir ve adalet bu dengenin içinde içkindir. Bediüzzaman’a göre insanın yolculuğu bu anlamda bu dengeye (Allah’a) doğru bir yolculuktur.

“Şu Vehhâbi meselesinin âlem-i İslâmın an’anesi itibariyle nasıl ki üç esası var; öyle de, âlem-i insâniyet itibariyle dahi üç esası vardır:

Birincisi: Ehl-i dünyanın ve maddî tarihin nazarıyla, nev-i beşerin hayat-ı içtimâiyesi noktasında bakılsa, görülüyor ki hayat-ı içtimâiye-i siyâsiye itibariyle beşer birkaç devri geçirmiş.

· Birinci devri vahşet ve bedevîlik devri,

· İkinci devri memlûkiyet devri,

· Üçüncü devri esir devri,

· Dördüncüsü ecir devri,

· Beşincisi mâlikiyet ve serbestiyet devridir.

Vahşet devri dinlerle, hükûmetlerle tebdil edilmiş, nim-medeniyet devri açılmış. Fakat nev-i beşerin zekileri ve kavîleri, insanların bir kısmını abd ve memlûk ittihaz edip hayvan derecesine indirmişler. Sonra bu memlûklar dahi bir intibâha düşüp gayrete gelerek o devri esir devrine çevirmişler; yani, memlûkiyetten kurtulup fakat el-hükmü li’l-ğâlib olan zâlim düsturuyla yine insanların kavîleri zayıflarına esir muâmelesi yapmışlar. Sonra, İhtilâl-i Kebîr gibi çok inkılâplarla o devir de ecîr devrine inkılâp etmiş. Yani, zenginler olan havas tabakası, avâmı ve fukarayı ücret mukabilinde hizmetkâr ittihaz etmesi, yani sermaye sahipleri ehl-i sa’yi ve ameleyi küçük bir ücrete mukabil istihdam etmeleridir.

Bu devirde sû-i istimâlât o dereceye vardı ki, bir sermayedar, kendi yerinde oturup, bankalar vâsıtasıyla bir günde bir milyon kazandığı halde; bir biçare amele, sabahtan akşama kadar, tahte’l-arz madenlerde çalışıp, kut-u lâyemût derecesinde, on kuruşluk bir ücret kazanıyor. Şu hal, müthiş bir kin, bir iğbirar verdi ki, avâm tabakası havâssa ilân-ı isyan etti. Şu asrın tâbiriyle, sosyalistlik, bolşeviklik sûretinde, evvel Rusya’yı zîr ü zeber edip geçen Harb-i Umumîden istifade ederek, her yerde kök saldılar. Şu bolşevizmin perdesi altındaki kıyâm-ı avâm, havâssa karşı bir kin ve bir tezyif fikrini verdiğinden, büyüklere ve havâssa âit medâr-ı şeref her şeyi kırmak için bir cesaret vermiş.”[8]Üstad şöyle devam eder: “Bir rüyada demiştim: Devletler, milletlerin hafif muharebesi, tabakat-ı beşerin şedid olan harbine terk-i mevki ediyor. Zira beşer, edvarda esirlik istemedi, kanıyla parçaladı. Şimdi ecîr olmuştur; onun yükünü çeker, onu da parçalıyor. Beşerin başı ihtiyar; edvâr-ı hamsesi var. Vahşet ve bedeviyet, memlûkiyet, esaret, şimdi dahi ecîrdir, başlamıştır, geçiyor.”[9]

Bundan dolayıdır ki; bu dengenin içkin olduğu bir ümmet aynı zamanda bir serbestiyet ve malikiyet devridir ve sonsuzdan gelip, sonsuz iyiliğe gider. İşte burada bu iki kavram bize göre yalnız bir ‘İslam İktisadiyatını’ anlatmaz bu iki kavram kapitalizm sonrasının iktisadi ve moral (ahlaki) değerler bütününe erişmenin ilk ekonomik ve sosyolojik adımları olarak anlaşılmalıdır. Bu devir, küçük özel mülkiyeti, bilginin ve teknolojinin sınırsız paylaşımını ve bireyin kendisini sınırsızca ifade etmesini anlatır. Ücretli çalışma yerini ortaklaşa çalışmaya ve ortak kamusal mülkiyete bırakır.

Bu cümleden olmak üzere, Said Nursi’nin nizamı (Malikiyet ve Serbestiyet devri) bütünüyle eksiksiz bir kapitalizm sonrası nizamdır ve üstelik ütopik değil, uygulanabilir bir nizamdır.

Bu nizam, ( iktisadi-içtimai sistem) kapitalizmin içinde ona rağmen ve onunla birlikte var olabilir ve giderek onu aşan, giderek (o’nu) yok eden bir büyüklüğe erişebilir ki, bu ümmeti kapsamaktır.

Said Nursi’nin 100 yıl önce söylediklerine ve onun o günlerde ortaya attığı toplumsal sisteme bugün göz attığımızda söylenecek çok şey var. Birincisi dünyanın hızla ulus-devletler cenderesine gittiği, emperyalist paylaşımların savaşla gerçekleştiği, imparatorlukların yıkıldığı ve halkların kimliklerinden, kültürlerinden, dinlerinden, dillerinden uzaklaştırıldığı dönemdir söz konusu dönem. Said Nursi’nin yaşadığı dönem (1878–1960) hem Türkiye (Osmanlı İmparatorluğu) hem de dünya için oldukça belirleyici ve bugünleri oluşturan bir konjonktürdür. Bu açıdan, Said Nursi’nin o dönemde aldığı pozisyon, söyledikleri ve tabii Risale-i Nur külliyatı oldukça yol göstericidir.

20. yüzyıla girildiğinde, Çarlık Rusya’sı ve Osmanlı İmparatorluğu, Avrupa’da gelişen ulus-devletlerle yoluna devam edeceği anlaşılan sanayi kapitalizminin siyasi saldırısı altındaydılar. Her iki imparatorluk, sanayi devriminin ivmesiyle hızla gelişen ve savaşlarla örülmeye çalışılan ulus-devletleşmenin siyasi ve ideolojik saldırısı altında kaldılar. Uluslaşma ve onun ideolojik hamuru olan milliyetçilik hızla yayılıyor ve dini olanı da kendisine katarak yozlaştırıyor ve değiştiriyordu.

Bu şartlar altında, bir toplumu oluşturtan temel alanlarda (ekonomi, siyaset, kültür) ulusçu dar bakış açıları giderek hâkim olmaya başlamış, dinlerin etkisi ve yaygınlığı da seküler ‘aydınlanmacı’ bir bütünleşme ile tehdit edilir olmuştu. Semavi dinlerin -özellikle de İslam’ın- bütün bu süreçte, bilimle bir araya getirilmemesi ve neredeyse bilim karşıtı gibi tanıtılması da, şüphesiz bu ulusçu (milliyetçi) yaklaşımın ürünüdür.

Bu yaklaşım, aynı zamanda, dil ve kültür çeşitliliğini de reddediyor ve tek bir dil, tek bir ırk üzerine seküler bir dünya vazediyordu. Bu dünyada din, özellikle de hayatın her alanını kapsayan ve kapsadığı oranda da evrensel olan (ümmet) İslam olmamalıydı. Bunun için Said Nursi unsuriyet çağı ile ecir dönemini -kapitalizmi- aynı tutmuş ve her ikisinde hem unsuriyet-milliyetler kavimler hem de ecir -kapitalizmin- döneminin bittiğini ve biteceğini söylemiştir. İşte biz bu kitapta biten unsuriyet devrini ve de bitecek kapitalizmin son krizini Türkiye üzerinden tasvir edip yeni bir sistemin ipuçlarına varmaya çalıştık. Evet, “unsuriyet” yani milliyetçilik zamanları kan ve gözyaşı arkasında bırakarak bitiyor.

Bu tekleştirici ideolojik dayatma bir 20. Yüzyıl gerçeği olarak anlaşılmalıdır. Çünkü hemen 20. Yüzyılın ilk çeyreğinde tarih sahnesinden çekilen iki büyük imparatorluğun (Rus ve Osmanlı) dönüşüm yönü (devrimleri) birbirinden çok ayrı yönleri işaret ediyor görünüyordu ama sonuçta her ikisi de yukarıdan aşağıya bir sanayileşme (ekonomi alanında) ve seküler bir ulus-devletçi bürokratik baskıcı oligarşi (siyaset alanında) oluşturma amacını tarih sahnesine çıkardılar. Bu da bir 20. Yüzyıl gerçeği idi.

İşte bu tarih içinde Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti pratiği içinde Said Nursi, bu çarpıtılmış, dayatmacı ‘gerçekliği’ İslam tarafından deşifre eden ve deşifre ettiği kadarıyla bunun insani alternatifini ortaya çıkaran bir düşünür olarak, bugünlere damgasını vurmaya aday.

İşte Said Nursi’nin Medresetü’z-Zehra Üniversitesini bugün bu bakış açısıyla ele almalıyız ve bu projenin din ile bilimin birbirini dışlayan değil, birbirini tamamlayan iki önemli medeniyet ışığı olduğunu anlatmalıyız. Bunu böyle anlatırken aynı zamanda Said Nursi’nin büyük anlatısını da anlatmış olacağız.

Bugün görüyoruz ki, batının seküler dünyası bir kriz çözümü(!) olarak medeniyetler çatışmasını öne çıkartıyor. Aslında batı medeniyeti –yani sanayi devrimi ile doruğuna varan ve emperyalist paylaşım savaşlarıyla devam eden bugün de büyük bir kriz içinde bulunan kapitalizm- bütün sürdürülebilirliğini bu gerilim ve çatışma üzerine kurmuştur.

Bu çatışmada, halkları bölen ulus-devletlerin, dikenli telleri ve halkların inançlarını, dillerini, kültürlerini yasaklayan hukukları vardır.

İşte Said Nursi’nin ışığı bu karanlık dünyayı aydınlatmak onu değiştirmek içindir. Said Nursi’nin üniversitesi, bilimle dini bir araya getirmekle kalmaz aynı anda halkların kültürlerini ve dillerini de bu üniversitede yaşatır. Türkçe, Arapça, Kürtçe özgürdür Bediüzzaman’da.

 

Sonuç olarak;

Bediüzzaman’da serbestiyet ve malikiyet kavramları bir arada bir formülasyonu ifade eder. Bu formülasyon, bireyi öne çıkartan, bireysel özgürlükleri kamusal bir güvencede sonsuzlaştıran, burjuva demokrasisinin kısıtlı ve temsili bireysel ifade gücünü aşan yeni bir nizama tekabül eder. Öte yandan bu formülasyon, malikiyet kavramı ile bireysel özel mülkiyeti öne çıkartan, ecire (ücretli) dayalı çalışma (modern kölelik) yerine ortaklaşmanın belirleyici olduğu yeni bir iktisadi nizamdır. Bu nizamda, piyasa ekonomisi ve piyasa bilgisi sonsuzdur ve herkese aynı anda, kesintisiz ulaşır. Devlet ve tekel ekonomisi yerine piyasa ve gerçek anlamda serbest rekabete dayalı ekonomi geçerlidir burada. Şirketler halka açıktır; kamusal yarar ve kamu ekonomisi burada öne çıkar.

Sermayenin temerküzü ve tekelleşmesi bu anlamda, bu dengeye aykırı bir durumdur. İslam’ın öngördüğü temerküz değil infaktır. İnfak, tüketim, transfer, -çok olandan az olana- (aktarma) ve yatırım harcamalarını kapsar. Ama harcama da ‘helal gelir’in kaynağıdır. ‘Helal gelir’ ise içinde riba olmayan gelirdir. Ancak bu denge hali için ecir döneminin (bkz; Said Nursi) yani ücret döneminin bitmesi gerekir.

Yani ücretin ortadan kaldırılıp eşit ve özgür paylaşım gereklidir. Sermayeyi atomize edip, kamusal hale gelmesinin yolunun açılması gerekir. Buradaki ‘kamusal hali’ devlet olarak kullanmıyorum, tam aksine onun karşısında sivil bir ortaklaşalık olarak kullanıyorum.

Bütün bu büyük yatırımları yapacak, altyapıyı hazırlayacak kamusal (devlet değil) küçük özel mülkiyete dayalı bir ekonomik sistem olabilir. Banka sistemi de faize (tekelci-devletçi ekonomiye) değil, girişimcikârına dayalı olabilir.

Bediüzzaman, böylece hem siyasi, hem de iktisadi olarak bütüncül ve İslami koşullarda bir düzeni -toplumsal formasyonu- önümüze koymuş oluyor. Bu toplumsal düzen hiç şüphesiz bugün her zamankinden daha fazla önemli ve geçerlidir.

 

Kaynakça:

Kur’an-ı Kerim Türkçe Meali, Elmalılı Hamdi Yazır Meali- Huzur Yayınevi–2007-İst.

Süleyman Uludağ, İslam’da faiz meselesine Yeni bir Bakış, S: 23, Dergâh Yayınları–1998- İstanbul.

Pierre Joseph Proudhon Mülkiyet Nedir? Veya hukukun ve yönetimin ilkesi üzerine araştırmalar; S:57; İş Bankası Kültür Yayınları-2010-İst

Ahmet Tabakoğlu; İslam Hukuku Araştırmaları Dergisi–2010 S:13

Ahmet Tabakoğlu; İslam Hukuku Araştırmaları Dergisi–2010 S:15

Mehmet Abidin Kartal, Risale-i Nur’dan İktisadi Prensipler-S: 107 -Yeni Asya Neşriyat–2009-İst.

Said Nursi, Sözler, S 1214-1994 Yeni Asya Neşriyat

Ahmet Tabakoğlu, İslam İktisadi, s. 19, 2005, İstanbul.

Said Nursi, Mektubat, Yeni Asya Neşr., s. 353, 1994, İstanbul.

Said Nursi, Sözler, Yeni Asya Neşr., s. 650, 1994, İstanbul.


[1] Süleyman Uludağ, İslam’da faiz meselesine Yeni bir Bakış, S: 23, Dergâh Yayınları–1998- İstanbul.

[2] Elmalılı Hamdi Yazır Meali- Huzur Yayınevi–2007-İst.

[3] Pierre Joseph Proudhon Mülkiyet Nedir? Veya hukukun ve yönetimin ilkesi üzerine araştırmalar; S:57; İş Bankası Kültür Yayınları-2010-İst

[4] Ahmet Tabakoğlu; İslam Hukuku Araştırmaları Dergisi–2010 S:13

[5] Mehmet Abidin Kartal, Risale-i Nur’dan İktisadi Prensipler-S: 107 -Yeni Asya Neşriyat–2009-İst.

[6] Sözler, S 1214 Yeni Asya Neşriyat

[7] Ahmet Tabakoğlu, İslam İktisadi, s. 19, 2005, İstanbul.

[8] Said Nursi, Mektubat, Yeni Asya Neşr., s. 353, 1994, İstanbul.

[9] Said Nursi, Sözler, Yeni Asya Neşr., s. 650, 1994, İstanbul.

 

popüler cevapdünya atlası