Bediüzzaman’a Göre Üç Çeşit Milliyetçilik

Eklenme Tarihi: 30 Ocak 2017

Doç. Dr. Niyazi Beki

Millet Kavramı:

Millet kelimesi, Arapça kökenli bir Kur’an terminolojisidir.

Türkçede kavim kabile veya belli bir topluluk anlamında kullanılan “millet” kavramı İslâm kültüründe daha farklı mânâlara gelmektedir. “Millet” sözlükte tutulan ve gidilen yol demektir.[1] Bu anlamdan hareketle ‘millet’ kelimesi ‘din ve şeriat’ yerine kullanılmaktadır. "Millet" kelimesi, aynı zamanda yazmak anlamına gelen “İmla” kökünden gelmektedir.[2] Çünkü insanlar, özellikle peygamberler, paylaşmak istedikleri konuları semavî kitaplardan alıp yazıyorlardı.

Esasen din şeriat ve millet kelimeleri birbirine yakın manada olup her biri başka yönlerden yaklaşık aynı anlamı ifade ederler. ‘Millet’ tıpkı din sözcüğü gibi Allah’ın kullarına peygamber diliyle gönderdiği şeriatın özel adı olmuştur. İnsanlar o şeriata uyarlar ve Allah’a yakınlık kazanmaya çalışırlar. “Din” ile aralarındaki fark; millet kavramı gönderildiği peygamberin veya ilgili dinin adıyla birlikte söylenir. “İbrahim milleti, Musa milleti, İslam milleti”gibi. Diğer bir fark da; “Allah’ın dini” denilebilir ama “Allah’ın milleti” demek yanlış olur. 

Kur’ân-ı Kerim’de bu kelime peygamberlere gönderilen inanç ve başka insanların gittiği yol anlamında kullanılmaktadır. Aşağıda mealleri verilen ayetlerde bunu görebiliyoruz:

“Kendini bilmez beyinsizden başka kim İbrahim milletinden yüz çevirir!”[3]

“Sen onların milletlerine (dinlerine-inanç sistemlerine) uymadıkça Yahudi ve Hıristiyanlar senden kesinlikle razı olmayacaklardır”[4]

Hz. Şuayb (a.s.)'i tehdit eden müşrikler diyorlardı ki; “Ey Şuayb seni ve seninle birlikte iman edenleri ya ülkemizden sürüp çıkaracağız veya mutlaka bizim milletimize (dinimize) geri döneceksiniz.”  Hz. Şuayb  ise onların milletine dönmeyi Allah’a iftira etmek olarak değerlendiriyor.[5]  

Hiç şüphe yok ki, insanlık camiasında farklılık arz eden değişik din, şeriat ve milletlerin varlığı, kâinattaki çoğulculuk nizamının bir yansımasıdır.

Kâinatta Çoğulculuk Nizamı

Farklılık, çoğulculuk evrende var olan nizamın temel harcı görünümündedir.

Yüce yaratıcı canlı, cansız bütün varlıkları farklı cinsler, farklı türler halinde yaratmıştır. Cins ve tür kavramlarının evrensel bir konsept olarak kabul görmesi, bu farklılığın insanın belleğine de derince kazınmış olduğunun bir göstergesidir.

Farklı atomlar, farklı moleküller, farklı gezegenler, fraklı galaksiler, farklı sistemler, farklı yörüngeler, fraklı canlılar, farklı bitkiler, hülasa kainatın her tarafında boy gösteren farklılıklar, farklılık realitesinin ilahi iradenin hikmetli tercihi olduğunu göstermektedir.

Kainat Farklılıklar Üzerine Kurulmuştur:

Kur’an-ı Hakim'de evrenin “Alem” olarak isimlendirilmesi, onun değişik alamet-i farikalarıyla bezenmiş olmasından, farklı elementlerden, farklı öğelerden oluşmasından kaynaklandığını, alemlerin Rabbi olan Allah’ın kudreti, ilim ve hikmeti, irade ve inayetinin açık bir belgesi olduğunu deklere etmek içindir.

Bu deklarasyon, Kur’an’ın öğretmek istediği temel unsurların başında gelen tevhit inancıyla örtüşmektedir. Tevhit gerçeği, kâinat belgeselinde iki farklı şekilde tezahür etmektedir.

Birincisi, Sırr-ı Vahidiyet'tir. Yani Yüce Yaratıcı bütün kâinatı öyle birlik ve birliktelik konumunda yaratmıştır ki, bu ünitenin penceresinden bakan kimse, bin bir isim ve sıfatların tecellisi ile kainatı kuşatan Allah’ın varlığını ve birliğini müşahede edecektir.

İkincisi, Sırr-ı Ehadiyet'tir. Yani Yüce Yaratıcı kainatı öyle bir şekilde yaratmıştır ki farklı farklı parçalarının, çeşit çeşit türlerinin bir farklılık çeşnisi içerisinde gösterdikleri birlik ve beraberliğin arka planına bakan kimse, Allah’ın sonsuz ilim ve kudreti ile her şeyin yanında hazır ve nazır olduğunu, her şeyin dizgini elinde, her şeyin anahtarı yanında olduğunu görecektir. Yani; kâinatta hiçbir şey sebeplere havale edilen ve bir nevi fabrikasyon imalatı değildir. Bilakis, her şey özel bir programla hazırlanmış; ilahî ilim, hikmet ve kudretin el emeği olarak var olmuştur.

Farklılık Nizamında İnsanın Konumu:

Evrendeki farklılıklar Allah’ın isim ve sıfatlarının bir yansımasıdır. Bilindiği üzere Allah’ın farklı farklı isim ve sıfatları vardır. Bu isim ve sıfatların çeşit çeşit tecellileri ve bu tecellilerin kâinat çapında türlü türlü yansımaları vardır. Kâinattaki farklılıklar, Allah’ın isim ve sıfatlarının farklı yansımalarından kaynaklanan fıtri, tabii, zorunlu bir tablodur.

İnsanoğlu da bu kâinatın bir parçası, bu farklı yaratıklar meclisinin tabii bir üyesi olarak bu tablonun dışında kalamazdı, bu ahengi bozamazdı. Bu sebepledir ki insan nevi bir tek tür olduğu halde ontolojik, biyolojik, psikolojik, fizyolojik, sosyolojik ve daha birçok yönden değişik farklılıklar göstermiş ve adeta yüz binlerce tür haline gelmiştir.

Kur'an-ı Hakimde, eskiden beri - insanlık camiasında -tesirini icra eden bir kısım temel farklılıklara vurgu yapılmış, bunların ilahî hikmetin bir yansıması olduğuna, ayrılık-gayrılık, kin ve düşmanlık vesilesi yapılmaması gerektiğine işaret edilmiştir.  Buna göre, varlık sahnesinde boy gösteren farklılığın iki temel belgesine işaret edilebilir.

Farklılığın Birinci Belgesi:

Allah tarafından meşruiyetine hükmedilen ve bir fıtrat kanunu olarak her zaman meriyete konulan ve Kur’an ile tescil edilen ilk farklılıklar belgesi, farklı diller ve farklı renkler hakikatidir. Aynı topraktan yaratılmalarına, aynı elementleri ihtiva etmelerine rağmen, insanların beyaz, siyah, sarı, esmer, kumral, kırmızı, buğday rengi gibi farklı renklerde olmaları, Yüce Yaratanın kuşatıcı ilim ve kudretini gösterdiği gibi, onun her şeye boyun eğdiren külli iradesine ve şümullü hikmetine de işaret etmektedir.

“Göklerin ve yerin yaratılması, sizlerin farklı renklere, farklı dillere sahip olmanız Allah’ın (ilim, kudret, hikmet ve küllî iradesinin) belgelerindendir.”(Rum, 30/22) mealindeki ayette bu kevnî/ontolojik belgenin rabbanî kimliğinin altı çizilmiştir. Rabbani kimlikli bu belgeleri reddetmek, inkar etmek, görmezlikten gelmek Allah’ın hem Kur’anî  hem de kevnî ayetlerine karşı bir isyan, bir başkaldırı anlamına gelir. Bu isyanın dünyadaki cezası huzur, güven ve barış ortamının yok olması ve bunun yerine cehennemi bir hayatın var olmasıdır. Ahiretteki cezası ise çok daha şiddetlidir.

Farklılığın İkinci Belgesi:

Yüce Yaratıcının Kur’an’da tescil ettiği farklılığın bir belgesi de insanlık ailesinin farklı milletlere, farklı kabilelere ayrılması gerçeğidir. Aşağıda meali verilen ayette bu hakikat çok açık bir ifadeyle ortaya konulmuştur :

“Ey nas!/ey insanlar! Hiç şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir kadından yarattık(yani siz hepiniz aynı ana ve babanın meydana getirdiği ailenin çocuklarısınız). Bununla beraber sizi değişik milletlere/ kavimlere ve kabilelere ayırdık ki, karşılıklı olarak birbirinizi tanıyasınız"[6](Hucürat, 49/13).

Görüldüğü üzere ayette “bütün insanlara” hitap edilmiş ve hepsinin “aynı soydan” geldikleri vurgulanmıştır. Ardından da insanların “farklı milletlere, boylara, obalara” ayrılmalarının sosyolojik bir gerçeğe dayandığı hususu, “karşılıklı tanımalar/tanışmalar” sözcüğüyle açıklanmıştır. Bunun anlamı şudur; insanların bu farklı konumu, ne onların bir birlerini inkâr etmelerinin, asimilasyona tabi tutmalarının, birbirlerini görmezlikten gelmelerinin gerekçesi; ne de toplumda kin, nefret ve husumet tohumlarının zemini olamaz. Böyle bir tutum Allah tarafından ön görülen farklılığın, çoğulculuğun hikmetine taban tabana zıttır.

Çok ilginçtir ki,  günümüzde bile ülkelerin, devletlerin birbirlerinin meşruiyetini kabul etmelerinin simgesi, Kur’an’ın on beş asır önce ön gördüğü “tanıma” kavramıyla tanımlanmakta ve örneğin “A devleti B devletini tanıdı” ifadesiyle ilan edilmektedir. Bu da gösteriyor ki dahilde olsun hariçte olsun, farklılığın-çoğulculuğun kabul edilmesi, karşılıklı tanışmaya, dayanışmaya, yardımlaşmaya, dostane ilişkiler kurmaya, huzur ve barışı sağlamaya yönelik çok önemli bir adımdır. Tek düzelik, inkârcılık ise, soğuklaşmaya, uzaklaşmaya, ayrışmaya, boğuşmaya götüren bir sürecin adıdır.

Söz gelimi, “Misak-ı milli hudutları içerisinde bulunan bütün çiçekler menekşedir, bütün sebzeler domatestir, bütün meyveler armuttur” derseniz, hem hilaf-ı hakikat söylemiş, hem de diğerlerini gücendirmiş olursunuz. Böyle bir tezi savunmak, farklılığı öngören Allah’ın hikmetine, bu farklılığı zorunlu kılan isim ve sıfatlarının yansımalarına karşı büyük bir saygısızlıktır.

Şu husus iyi bilinmelidir ki Allah’ın kâinatta cari olan fıtrat kanunlarına tevfik-i hareket etmek, barış ve istikrar yolunda muvaffak olmanın, birlik ve beraberlikte ittifak etmenin cazibedar bir anahtarı olduğu gibi, bu kanunlara aykırı hareket etmek ayrılığın-gayrılığın yolunu açan uğursuz bir adımdır.

Bediüzzaman’ın Perspektifinde Farklı Milletlerin Varlık Hikmeti:

-Kur’ana göre, insanların aynı soydan gelmelerine rağmen, zaman içinde farklı millet ve kabilelere ayrılmasının hikmeti, karşılıklı tanışma, dayanışma ve yardımlaşmadır.

Bediüzzaman said Nursi, -yukarıda da söz konusu edilen- “Ey insanlar! Biz sizi bir erkekle bir kadından yarattık. Birbirinizi tanıyıp sahip çıkmanız için milletlere, kabilelere ayırdık. Şunu unutmayın ki Allah’ın nazarında en değerli, en üstün olanınız, takvada (Allah’a karşı gelmekten sakınmada) en ileri olandır. Muhakkak ki Allah her şeyi hakkıyla bilir, her şeyden hakkıyla haberdardır”[7] mealindeki ayeti şöyle açıklamıştır:

Yani, "Sizi taife taife, millet millet, kabile kabile yaratmışım, tâ birbirinizi tanımalısınız ve birbirinizdeki hayat-ı içtimaiyeye ait münasebetlerinizi bilesiniz, birbirinize muavenet edesiniz. Yoksa sizi kabile kabile yaptım ki, yekdiğerinize karşı inkârla yabanî bakasınız, husumet ve adavet edesiniz değildir."[8]

Söz konusu ayette yer alan tanışma ve yardımlaşma prensibini açıklayan Üstad Bediüzzaman –özetle-şu görüşlere yer vermiştir:

 “Şu ayet-i kerimenin işaret ettiği tearüf  ve teavün/tanışma ve yardımlaşma düsturunun beyanı için deriz ki: Nasıl ki bir ordu fırkalara, fırkalar alaylara, alaylar taburlara, bölüklere, tâ takımlara kadar tefrik  edilir. Tefrik edilir ki, her askerin farklı ve değişik bağlantıları meydana gelsin ve o bağlantılara göre de vazifeleri tanınsın, bilinsin..  Ta ki o ordunun bütün fertleri, bir yardımlaşma prensibi altında hakikî bir vazife-i umumiye görsün ve bu sayede milletin toplumsal/sosyal hayatı düşmanların hücumundan masun ve mahfuz kalsın. Yoksa ordunun bu bölümlere ve kısımlara ayrılması, bir bölük bir bölüğe karşı rekabet etsin, bir tabur bir tabura karşı düşmanlık etsin, bir fırka bir fırkanın aksine hareket etsin diye değildir.

Aynen öyle de, İslam’ın sosyal-toplumsal yapısı büyük bir ordu gibidir; kabile ve guruplara ayrılmış. Fakat bin-bir birler adedince cihet-i vahdetleri, ortak paydaları var: Yaradanları bir, Rezzakları bir, Peygamberleri bir, Kıbleleri bir, Kitapları bir, Vatanları bir; bir, bir, bir, binler kadar bir, bir...

İşte bu kadar bir-birler uhuvveti, muhabbeti ve vahdeti iktiza ediyorlar.  Demek, insanların kabile ve guruplara ayrılmış olmaları, şu ayetin ilân ettiği gibi, karşılıklı tanışma, dayanışma ve yardımlaşma içindir; yoksa biri birini inkâr etmek ve düşmanlık beslemek için değildir.”[9]

Öyle anlaşılıyor ki, Bediüzzaman’ın milliyetçilik anlayışı bu ayetin ders verdiği istikamette şekillenmiş ve buna ters düşen anlayışları -hayatı boyunca- saf dışı etmeye çalışmıştır. Onun değişik boyutlarıyla yaptığı milliyetçilik tahlilleri de bu ayetten anladığı gerçekler doğrultusunda hareket alanı bulmuştur.

Üç Çeşit Milliyetçilik

Bediüzzaman’ın ifadelerinden anladığımız kadarıyla onun görüşüne göre İslamî, müspet ve menfi olmak üzere üç çeşit milliyetçilik söz konusudur.

1.İslamî milliyetçilik

İslamî milliyetçilik, yukarıdaki ilgili ayette işaret edilen maksatların tahakkukunu gaye edinen bir milliyetçilik anlayışıdır. İnsanların tanışması, dayanışması, yardımlaşmasını esas alan ve iman kardeşliğinin pekişmesine vesile olan vahdet rabıtalarını, birlik ve beraberlik bağlarını güçlendiren bir Konsepttir. Buna Ümmetçilik de diyebiliriz. Aşağıdaki ifadelerde Bediüzzaman’ın bu milliyetçilik anlayışını görmekteyiz:

“Hürriyet-i şer'iye ile meşveret-i meşrua, hakikî milliyetimizin hâkimiyetini gösterdi. Hakikî milliyetimizin esası, ruhu ise İslâmiyet'tir. Ve hilafet-i Osmaniye ve Türk Ordusunun o milliyete bayraktarlığı itibariyle, o İslâmiyet milliyetinin sadefi ve kal'ası hükmünde Arab ve Türk hakikî iki kardeş, o kal'a-i kudsiyenin nöbettarlarıdırlar.

İşte bu kudsî milliyetin rabıtasıyla, umum ehl-i İslâm bir tek aşiret hükmüne geçiyor. Aşiretin efradı gibi İslâm taifeleri de, birbirine uhuvvet-i İslâmiye ile mürtebit ve alâkadar olur.[10]

Otuz bir Mart hadisesinde İstiklal mahkemesinde söylediği: “Ben talebeyim, onun için her şeyi mizan-ı Şeriatla muvazene ediyorum. Ben milliyetimizi, yalnız İslâmiyet biliyorum. Onun için her şeyi de İslâmiyet nokta-i nazarından muhakeme ediyorum…”[11] şeklindeki sözleri de İslam milliyeti için açık bir referans sayılmalıdır.
Bediüzzaman’a göre, İslamî milliyetçilik anlayışı sadece öbür dünya hayatının saadetini değil, bu dünya hayatının mutluluğunu ve güvenini de temin eder. Çünkü burada Allah’ın rızası esastır. Vefakârlık, fedakârlık esastır. Feragat mesleğinde yürümek esastır. Bütün Müslümanların kardeşliği esastır. İşte üstadın konuyla ilgili tespitleri:
“İslamiyetin Mukaddes Milliyeti, bu vatan evlâdının hayat-ı içtimaiyesine kazandırdığı yüzer faydadan iki faydayı misal olarak beyan edeceğiz.

Birincisi: Şu Devlet-i İslâmiye yirmi otuz milyon iken, bütün Avrupa'nın büyük devletlerine karşı hayatını ve mevcudiyetini muhafaza ettiren, şu devletin ordusundaki Nur-u Kur'ân'dan gelen şu fikirdir: "Ben ölürsem şehidim, öldürsem gaziyim." Kemâl-i şevkle ölümün yüzüne gülerek istikbal etmiş, daima Avrupa'yı titretmiş. Acaba dünyada basit fikirli, sâfi kalbli olan neferlerin ruhunda şöyle ulvî fedakârlığa sebebiyet verecek hangi şey gösterilebilir? Hangi hamiyet/hangi milliyet onun yerine ikame edilebilir ve hayatını ve bütün dünyasını severek ona feda ettirebilir?

İkincisi: Avrupa'nın ejderhaları her ne vakit şu Devlet-i İslâmiyeye bir tokat vurmuşlarsa, üç yüz elli milyon islâmı/müslümanı ağlatmış ve inletmiş. Ve o sömürge sahipleri, onları inletmemek ve sızlatmamak için elini çekmiş, elini kaldırırken indirmiş. Şu hiçbir cihetle küçümsenmeyen manevî ve daimî bir kuvvetü'z-zahr (arka çıkan kuvvet) yerine hangi kuvvet ikame edilebilir, gösterilsin. Evet, o azim manevî kuvvetü'z-zahrı menfi milliyetle ve istiğnâkârâne hamiyetle (kendi kendisiyle yetinen, başkalarını dışlayan milliyetçilikle) gücendirmemeli.[12]

İslam milliyetçiliği ve kahramanlık duygusu

Bediüzzaman’ın tarif ettiği İslam milliyetçiliğinin temel harcı Allah’a ve ahirete imandır ve bu imanın gereği olan iman kardeşliğidir. “İman hem nurdur, hem kuvvettir. Evet hakikî imanı elde eden adam, kâinata meydan okuyabilir ve imanın kuvvetine göre hâdisatın tazyikatından kurtulabilir. "Tevekkeltü alallah" der, sefine-i hayatta kemal-i emniyetle hâdisatın dağlarvari dalgaları içinde seyran eder. Bütün ağırlıklarını Kadîr-i Mutlak'ın yed-i kudretine emanet eder, rahatla dünyadan geçer, berzahta istirahat eder. Sonra saadet-i ebediyeye girmek için Cennet'e uçabilir…Demek iman tevhidi, tevhid teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül saadet-i dareyni iktiza eder…”[13]
Evet her hakikî hasenat gibi cesaretin dahi menbaı, imandır, ubudiyettir. Her seyyiat gibi cebanetin dahi menbaı, dalalettir. Evet tam münevverü’l-kalb bir âbidi(dindar kimseyi), küre-i arz bomba olup patlasa, ihtimaldir ki onu korkutmaz”[14]

-Bu konunun daha açık bir şekilde ortaya konulması için, Üstad’ın  bir şimendifer yolculuğunda, bir-iki mektepli/öğretmen tarafından kendisine tevcih edilen “hamiyet-i diniye mi yoksa hamiyet-i milliye mi daha önemlidir; bunlardan hangisine daha ziyade ehemmiyet vermenin gerekli olduğuna”dair  soruya verdiği cevabı da hatırlamakta fayda vardır. Bu cevap bu konuda gerçekten çok çarpıcı ve pek canlı bir örnektir. O bu konuda şunları söylemektedir:

“Hürriyetin başında Sultan Reşad'ın Rumeli’ye seyahati münasebetiyle Vilayat-ı Şarkıye namına ben de refakat ettim. Şimendiferimizde iki mektepli mütefennin arkadaşla bir mübahase oldu. Benden sual ettiler ki: "Hamiyet-i diniye mi, yoksa hamiyet-i milliye mi daha kuvvetli, daha lâzım?"

“O zaman dedim: Biz müslümanlar indimizde ve yanımızda din ve milliyet bizzât müttehiddir. İtibarî, zahirî, ârızî bir ayrılık var. Belki din, milliyetin hayatı ve ruhudur. İkisine birbirinden ayrı ve farklı bakıldığı zaman; hamiyet-i diniye, avam ve havassa şamil oluyor. Hamiyet-i milliye, yüzden birisine -yani menafi'-i şahsiyesini millete feda edene- has kalır. Öyle ise, hukuk-u umumiye içinde hamiyet-i diniye esas olmalı. Hamiyet-i milliye ona hâdim ve kuvvet ve kal'ası olmalı. Hususan biz şarklılar, garblılar gibi değiliz. İçimizde kalblere hâkim, hiss-i dinîdir. Kader-i Ezelî ekser enbiyayı şarkta göndermesi işaret ediyor ki; yalnız hiss-i dinî şarkı uyandırır, terakkiye sevkeder. Asr-ı Saadet ve Tâbiîn, bunun bir bürhan-ı kat'îsidir”[15]

“Ey bu hamiyet-i diniye ve milliyeden hangisine daha ziyade ehemmiyet vermek lâzım geldiğini soran, bu şimendifer denilen medrese-i seyyarede ders arkadaşlarım! Ve şimdi zamanın şimendiferinde istikbal tarafına bizimle beraber giden bütün mektebliler! Size de derim ki:

"Hamiyet-i diniye ve İslâmiyet milliyeti, Türk ve Arab içinde tamamıyla mezcolmuş ve kabil-i tefrik olamaz bir hale gelmiş. Hamiyet-i İslâmiye, en kuvvetli ve metin ve arştan gelmiş bir zincir-i nuranîdir. Kırılmaz ve kopmaz bir urvet-ül vüskadır. Tahrib edilmez, mağlub olmaz bir kudsî kal'adır" dediğim vakit,  o iki münevver mektep muallimleri bana dediler: "Delilin nedir? Bu büyük davaya büyük bir hüccet ve gayet kuvvetli bir delil lâzım. Delil nedir?"
“Birden şimendiferimiz tünelden çıktı. Biz de başımızı çıkardık, pencereden baktık. Altı yaşına girmemiş bir çocuğu şimendiferin tam geçeceği yolun yanında durmuş gördük. O iki muallim arkadaşlarıma dedim:

İşte bu çocuk lisan-ı haliyle sualimize tam cevap veriyor. Benim bedelime o masum çocuk, bu seyyar medresemizde üstadımız olsun. İşte lisan-ı hali bu gelecek hakikati der:

“Bakınız  bu dabbetül-arz, dehşetli hücum ve gürültüsü ve bağırmasıyla ve tünel deliğinden çıkıp hücum ettiği dakikada, geçeceği yolda bir metre yakınlıkta o çocuk duruyor. O dabbetülarz tehdidiyle ve hücumunun tahakkümü ile bağırarak tehdit ediyor. "Bana rast gelenlerin vay haline" dediği halde o masum yolunda duruyor. Mükemmel bir hürriyet ve harika bir cesaret ve kahramanlıkla beş para onun tehdidine ehemmiyet vermiyor.

Bu dabbetülarzın hücumunu istihfaf ediyor ve kahramancıklığıyla diyor: "Ey şimendifer! Sen ra'd ve gök gürültüsü gibi bağırmanla beni korkutamazsın."

Sebat ve metanetinin lisan-ı haliyle güya der: "Ey şimendifer! Sen bir nizamın esirisin. Senin gem'in, senin dizginin, seni gezdirenin elindedir. Senin bana tecavüz etmen haddin değil. Beni istibdadın altına alamazsın. Haydi yolunda git, kumandanının izniyle yolundan geç."[16]

“İşte ey bu şimendiferdeki arkadaşlarım ve elli sene sonra fenlere çalışan kardeşlerim! Bu masum çocuğun yerinde Rüstem-i İranî ve Herkül-ü Yunanî o acib kahramanlıklarıyla beraber tayy-ı zaman ederek, o çocuk yerinde burada bulunduklarını farzediniz. Onların zamanında şimendifer olmadığı için, elbette şimendiferin bir intizam ile hareket ettiğine bir itikadları olmayacak. Birden bu tünel deliğinden, başında ateş, nefesi gök gürültüsü gibi, gözlerinde elektrik berkleri olduğu halde birden çıkan şimendiferin dehşetli tehdit hücumuyla Rüstem ve Herkül tarafına koşmasına karşı o iki kahraman ne kadar korkacaklar, ne kadar kaçacaklar!.. O harika cesaretleriyle bin metreden fazla kaçacaklar. Bakınız nasıl bu dabbetül-arzın tehdidine karşı hürriyetleri, cesaretleri mahvolur. Kaçmaktan başka çare bulamıyorlar. Çünkü onlar, onun kumandanına ve intizamına itikad etmedikleri için mutî bir merkep zannetmiyorlar. Belki gayet müthiş, parçalayıcı, vagon cesametinde yirmi arslanı arkasına takmış bir nevi arslan tevehhüm ederler.

Ey kardeşlerim ve ey elli sene sonra bu sözleri işiten arkadaşlarım! İşte altı yaşına girmeyen bu çocuğa o iki kahramandan ziyade cesaret ve hürriyet veren ve çok mertebe onların fevkinde bir emniyet ve korkmamak haletini veren, o masumun kalbinde hakikatın bir çekirdeği olan şimendiferin intizamına ve dizgini bir kumandanın elinde bulunduğuna ve cereyanı bir intizam altında ve birisi onu kendi hesabıyla gezdirmesine olan itikadı ve itminanı ve imanıdır. Ve o iki kahramanı gayet korkutan ve vicdanlarını vehme esir eden, onların onun kumandanını bilmemek ve intizamına inanmamak olan cahilane itikadsızlıklarıdır”[17]

İslam Milliyetçiliği ve Toplumun Terakkisi

Bilindiği üzere, İslam’da dar daireden geniş daireye doğru iç içe girmiş ve öncelikleriyle belli bir sırayı takip etmeyi gerektiren bir hizmet ve sorumluluk alanı vardır. Bu sıralama zinciri, şahıstan, aileden, yakın akrabadan, komşudan, mahalleden, köyden, ilçeden, ilden, ülkeden, dünyaya doğru açılan bir seyir takip etmektedir.
Kur’an’da, bu hakikate, “En yakın akrabanı uyar”[18]mealindeki ifadeyle vurgu yapılmıştır.

Hz. Enes’ten rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber de bu hakikate –meal olarak- şu sözleriyle işaret etmiştir: “Hepiniz gözetmensiniz ve hepiniz maiyetini koruyup gözetmekten sorumludur. Emir/Devlet başkanı insanlar için bir gözetmendir ve kendi halkından sorumludur. Kişi ailesi için gözetmendir ve eşine ve diğer aile fertlerine karşı sorumludur. Kadın da kocası için bir gözetmendir; evinden ve çocuklarından sorumludur… Hepiniz gözetmensiniz ve hepiniz kendi maiyetinizden sorumlusunuz. O halde bu sorumluluklarınız için bir cevap hazırlayın. “Ya rasulellah! Bunların cevabı nedir, diye sorulunca da: ‘(herkesin sorumlu olduğu kimselere karşı) güzel muamele yapmaktır’ diye buyurdu” [19]

-İslam’ın insanlara yüklediği bu sorumluluk açısından bakıldığında,
 -hayatının şahadetiyle- sorumluluğun bütün boyutlarını düşünüp gereğini yerine getirmeyi hayatının bir gayesi bilen Bediüzzaman hazretleri gibi asrın müceddidi olan bir zatın öncelikli hizmetlerini ifa etmek için gereken hassasiyeti göstermesinden daha tabii bir şey olamaz.

Keza, cehalet, fakirlik ve ihtilafı Müslümanların en büyük düşmanı olarak gören Bediüzzaman, Osmanlı döneminde bu üç düşmana karşı cihad açmıştır. Medresetu’z-Zehra projesi bu cihadın ve sorumluluğun bir yansımasıdır. Bu konuda en öncelikli bölge olarak gördüğü ve oraya karşı sorumluluğunu hissettiği Şark için özel gayret göstermiştir. Bu gayret ve hizmet çabalarını iki kanattan yürüttüğünü görmekteyiz.  Birisi, devletin yapması gerekenler… birisi de bölge sakinleri olan Kürtlerin yapması gerekenler…

Medresetu’z-zehra projesini devlet üzerinden gerçekleştirmek istediği gibi, aşağıdaki tavsiyeleriyle de bizzat Kürt halkının istidat ve kabiliyetlerini müspet bir çizgide harekete geçirmeye yönelik bir çaba olarak değerlendirilmelidir:

“Ey eski çağların cihangir Asya ordularının kahraman askerlerinin ahfadı olan vatandaşlarım ve kardeşlerim! Beşyüz senedir yattığınız yeter. Artık uyanınız, sabahtır. Yoksa sahra-yı vahşette yatmakla, gaflet sizi yağma edecektir.

Hikmet denilen makine-i âlemin nizamı ve telgraf hattı gibi umum âleme uzanan ve dal budak salan kanun-u nuranî-yi İlahiyenin müessisi olan hikmet-i İlahiye, ufk-u ezelden kader parmağını kaldırmış, size emrediyor ki: Tefrika ile müteferrik su gibi, katre katre zayi' olan hamiyet ve kuvvetinizi fikr-i milliyetle tevhid ve mezc ederek zerratın cazibe-i cüz'iyeleri gibi bir cazibe-i umumî-i vatanî teşkil ile bu kütle-i azîmi, küre gibi tedvir ederek şems-i şevket-i İslâmiyenin cemahir-i müttefika-i İslâmiyenin mevkebinde bir kevkeb-i münevver gibi cazibesine ittiba' ile müvazene ve âheng-i umumiyeyi muhafaza ediniz.

Hem de hürriyet-i şer'iye denilen yüksek bir hakikat-ı içtimaiye, Sübhan ve Ağrı Dağları gibi istikbalin cibal-i şahikasının tepesinde ayağa kalkmış ve esaret-i nefis altına girmeyi yasak etmiş ve gayre tecavüzü tecviz etmeyerek şeriata istinad etmiş olan sultan-ı hürriyet-i şer'iye, yüksek sadâ ile sizin gibi mazinin en derin derelerinde gafil ve müteferrik insanlara fen ve san'at silâhıyla "cehalet ve fakra hücum ediniz" emrini veriyor. Hem de ihtiyaç denilen medeniyetin pederi ve terakkiyatın müessisi olan üstad-ı ihtiyaç, sillesini kaldırmış, size hükmediyor ki; ya hayat-ı hürriyetinizi bu sahra-yı vahşette yağmacılara vereceksiniz veyahut meydan-ı medeniyette fen ve san'at balonuna ve şimendiferine binerek istikbali istikbal ve ecnebi ellerine geçen o emval-i müttefikayı istirdad ederek kâ'be-i kemalâta koşacaksınız.”[20]

Üstadın bu değerlendirmesini, şöyle özetlemek mümkündür:

Üstada göre, O günkü Osmanlı devleti veya genel olarak  “ cemahir-i müttefika-i İslâmiye” bir güneş sistemidir. Osmanlı saltanatına (veya tüm  İslam alemine) bağlı olan her bir bölge  bu güneş sistemin birer gezegeni ve uydusu hükmündedir. Bu sistemin düzgün çalışabilmesi, sistemin merkezine bağlı olan bu gezegenlerin düzgün işlemesine bağlıdır. Sözgelimi; o günkü Kürdüstan bölgesi de bir gezegendir. Bu gezen, ne kadar sağlam bir yörüngede hayatını devam ettirirse, bağlı bulunduğu Osmanlı güneş sistemi de o nispette düzgün, sağlam, hedefine doğru hareket eden bir nizama sahip olacaktır.  Güneş sisteminin gezegenleri yanlış rotalara girmeleri, güneşle aralarındaki  cazibe kanununun bozulduğunu ve sistemin yavaş yavaş çökmeye yüz tuttuğunu gösterir. Evet, Osmanlı devletinin güneşi ile bağlı bölgesel gezegenler arasındaki çekim kuvveti kaybolduğu için, bu sistem çökmeye mahkum olmuştur.  Bu gün, Türkiye güneş sisteminin de sağlam bir şekilde devam etmesi için, tüm gezegenlerinde marifet, meşveret, hürriyet, adalet, müsavat, diyanet, emanet ışıklarının yansıtıldığı bir vahdet, uhuvvet, samimiyet, emniyet cazibe merkezini oluşturması gerekmektedir.

2.Müspet milliyetçilik

Bediüzzaman hazretleri, “müspet ve mukaddes İslam milliyeti” ifadesiyle, İslam milliyetini de müspet milliyet olarak adlandırmakla beraber, aşağıdaki ifadeleri onun “müspet milliyet”ten İslam milliyetinden başka şeyler de anladığını göstermektedir.

“Müspet milliyet, hayat-ı içtimaiyenin ihtiyac-ı dahilîsinden/sosyal hayatın içinden doğan ihtiyaçlardan ileri geliyor. Bu ise, yardımlaşmağa, dayanışmağa sebeptir; menfaatli bir kuvvet temin eder, Uhuvvet-i İslâmiyeyi daha ziyade teyit edecek bir vasıta olur.

Şu müspet fikr-i milliyet, İslâmiyete hâdim (hizmetkar) olmalı, kale olmalı, zırhı olmalı; yerine geçmemeli. Çünkü İslâmiyetin verdiği uhuvvet/kardeşlik içinde bin uhuvvet var; âlem-i bekada ve âlem-i berzahta o uhuvvet, o kardeşlik bâki kalıyor. Onun için, uhuvvet-i milliye (milliyetçilikten gelen kardeşlik) ne kadar kuvvetli de olsa, onun (İslam Kardeşliğinin) bir perdesi hükmüne geçebilir. Yoksa milliyetçilikten gelen kardeşliği, İslam Kardeşliğinin yerine ikame etmek, aynı kalenin taşlarını kalenin içindeki elmas hazinesinin yerine koyup, o elmasları dışarı atmak nevinden ahmakane bir cinayettir”[21]

Üstadın bu vatanın gençlerine hararetle tavsiye ettiği milliyetçilik anlayışı ile, sakındırma adına şiddetli uyarıda bulunduğu milliyetçilik anlayışını da-özetle- vermekte fayda mülahaza etmekteyiz:

“ İşte, ey Ehl-i Kur'ân olan şu vatanın evlâtları! Altı yüz sene değil, belki Abbasîler zamanından beri, bin senedir Kur'ân-ı Hakîmin bayraktarı olarak bütün cihana karşı meydan okuyup Kur'ân'ı ilân etmişsiniz. Milliyetinizi Kur'ân'a ve İslâmiyete kal'a yaptınız. Bütün dünyayı susturdunuz, müthiş tehâcümâtı (hücumları) def ettiniz. Tâ “Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse bilsin ki, Allah onların yerine öyle bir topluluk getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allahı severler. Onlar müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve zorludurlar. Allah yolunda mücahede eder ve bu hususta dil uzatan hiçbir kimsenin ayıplamasından korkmazlar.”[22] mealindeki ayete güzel bir mâsadak (uygun bir örnek) oldunuz. Şimdi Avrupa'nın ve frenk-meşrep münafıkların desiselerine uyup şu ayetin evvelindeki hitaba(Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse.. mealindeki ifadeye) mâsadak  olmaktan çekinmelisiniz ve korkmalısınız.[23]

Yukarıda yapılan açıklamalardan anlaşılmakla beraber, İslam milliyeti ve  Müspet milliyet anlayışının  farklı şeyler olduğunu, özellikle müspet milliyetin İslam milliyetinden ayrı bir şey olduğunu gösteren birkaç noktaya işaret etmek, konunun daha kolayca anlaşılmasına yardımcı olacağını düşünüyoruz.

Birincisi: Müspet milliyet dindar kesimde olduğu gibi, dinsiz kesimlerde de söz konusudur. Dini, inancı ne olursa olsun, herhangi bir kimse kendi milletini, vatanını, bölgesini sevmesi, kendini onlara hizmet etmeye adaması bir müspet milliyetçilik olarak değerlendirilebilir, fakat bir İslam milliyeti olarak değerlendirilemez.

İkincisi: İslam milliyetçiliği, bütün bir İslam âlemini içine alacak genişlikte bir ümmetçilik, bir İslam kardeşliği etrafında şekillenir. Müspet milliyetçilik ise, bütün müminleri düşünmez, din faktörünü esas almaz, kendi milleti olarak kabul ettiği insanlara hizmet etmeyi ön plana alır.

Üçüncüsü: İslam milliyetinde iman ve İslam esaslarının ön gördüğü bir rotada hareket etme mecburiyeti vardır. Müspet milliyetçilikte ise, dinin esasları değil, milletin menfaatleri tercih edilir.

Dördüncüsü: Müspet milliyet ile İslam milliyeti arasında umum-husus ilişkisi vardır. Buna göre, her İslam milliyeti –bütün müspet unsurları ihtiva ettiği için-aynı zamanda müspet milliyettir. Fakat her müspet milliyet-her zaman dini unsurları içine almadığı için- bir İslam milliyeti değildir.

Beşincisi: Bediüzzaman hazretlerinin yukarıda geçen-aşağıdaki- ifadeleri de bu gerçeği göstermektedir:
- “Biz müslümanlar indimizde ve yanımızda din ve milliyet bizzât müttehiddir. İtibarî, zahirî, ârızî bir ayrılık var. Belki din, milliyetin hayatı ve ruhudur. İkisine birbirinden ayrı ve farklı bakıldığı zaman; hamiyet-i diniye, avam ve havassa şamil oluyor. Hamiyet-i milliye, yüzden birisine -yani menafi'-i şahsiyesini millete feda edene- has kalır. Öyle ise, hukuk-u umumiye içinde hamiyet-i diniye esas olmalı. Hamiyet-i milliye ona hâdim ve kuvvet ve kal'ası olmalı. Hususan biz şarklılar, garblılar gibi değiliz. İçimizde kalblere hâkim, hiss-i dinîdir. Kader-i Ezelî ekser enbiyayı şarkta göndermesi işaret ediyor ki; yalnız hiss-i dinî şarkı uyandırır, terakkiye sevkeder. Asr-ı Saadet ve Tâbiîn, bunun bir bürhan-ı kat'îsidir”[24]

-“Altmış beş sene evvel Câmiü'l-Ezhere gitmek istiyordum. Âlem-i İslâmın medresesidir diye, ben de o mübarek medresede bir ders almaya niyet ettim. Fakat kısmet olmadı. Cenab-ı Hak rahmetiyle bir fikir ruhuma verdi ki:
Câmiü'l-Ezher Afrika'da bir medrese-i umumiye olduğu gibi, Asya Afrika'dan ne kadar büyük ise, daha büyük bir darülfünun, bir İslâm üniversitesi Asya'da lâzımdır. Tâ ki İslâm kavimlerini, meselâ: Arabistan, Hindistan, İran, Kafkas, Türkistan, Kürdistan'daki milletleri, menfi ırkçılık ifsat etmesin. Hakikî, müsbet ve kudsî ve umumî milliyet-i hakikiye olan İslâmiyet milliyeti (İNNEMEL MÜMİNUNE IHVETUN) Kur'ân'ın bir kanun-u esasîsinin tam inkişafına mazhar olsun”[25]

Üstadın bu ve benzeri ifadelerinde yer alan "Hakikî, müsbet ve kudsî ve umumî, milliyet-i hakikiye " sözcükleri her biri İslâmiyet milliyetinin sıfatıdır. Buradaki müsbet sıfatından yola çıkarak Müsbet Milliyet ile İslâmiyet milliyetinin aynı olduğunu söylemek isabetli bir yaklaşım değildir.

3.Menfi milliyetçilik

Bediüzzaman’ın menfi milliyetçilik olarak adlandırdığı düşünce sistemine getirdiği tanım tipik bir ırkçılık tanımıdır. Kur’an ve hadislerin reddettiği ve yasakladığı bu milliyetçilik anlayışı, dinî hayatın zayıflamasına sebep olduğu gibi, dünya hayatının da barış ve emniyetini zedeleyen bir zehirdir. Anarşinin diğer bir adresi olarak da sözkonusu olabilen ırkçılık, Avrupa’nın, Müslümanları parçalayıp kolayca yutulan lokmalar haline getirmek için kullandığı en esassız, temelsiz, yapmacık-kuru sıkma-alçak bir silahtır. Bu gerçekleri çok iyi bilen üstadın konuyla ilgili değerlendirmesini –özetle- aşağıda takdim etmiş bulunuyoruz.

“Fikr-i milliyet şu asırda çok ileri gitmiş. Hususan dessas Avrupa zalimleri, bunu İslâmlar/Müslümanlar içinde menfi bir surette uyandırıyorlar, tâ ki parçalayıp onları yutsunlar.

Hem fikr-i milliyette bir zevk-i nefsanî var, gafletkârâne bir lezzet var, şeâmetli bir kuvvet var. Onun için, şu zamanda hayat-ı içtimaiye ile meşgul olanlara "Fikr-i milliyeti bırakınız" denilmez. Fakat fikr-i milliyet iki kısımdır: Bir kısmı menfidir, şeâmetlidir, zararlıdır. Başkasını yutmakla beslenir, diğerlerine adavetle devam eder, müteyakkız davranır. Bu ise, muhasamet(düşmanlık) ve keşmekeşe/anarşiye sebeptir. Onun içindir ki, hadis-i şerifte ferman etmiş:

“İslamiyet cahiliye devrinden kalma asabiyeti/ırkçılığı ortadan kaldırıp yasaklamıştır”[26] bir hadis rivayetine göre peygamber efendimiz şöyle buyurmuştur: “Ey insanlar! Allah cahiliye dönemi adetlerini, -ırkçılık yaparak- ecdadıyla/soyu-sopuyla iftihar etme gibi şeylerini sizden alıp uzaklaştırmıştır. Artık şimdi, insan ya takva sahibi bir mümindir veya şekavet sahibi bir fâcirdir.  Bütün insanlar Adem’in evlatlarıdır, Adem ise topraktan yaratılmıştır”[27])

Ve Kur'ân da ferman etmiş:

“O zaman inkâr edenler, kalplerine taassubu, cahiliye taassubunu/ırkçılığı yerleştirmişlerdi. Allah da elçisine ve müminlere sükûnet ve güvenini indirdi, onların takvâ sözünü tutmalarını sağladı. Zaten onlar buna lâyık ve ehil kimselerdi. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.”[28]

İşte şu hadis-i şerif ve şu ayet-i kerime, kati bir surette menfi bir milliyeti ve fikr-i unsuriyeti (ırkçılığı) kabul etmiyorlar. Çünkü müspet ve mukaddes İslâmiyet Milliyeti ona ihtiyaç bırakmıyor. Evet, acaba hangi unsur (kavim-ırk) var ki, üç yüz elli milyon vardır? Ve o İslâmiyet yerine o unsuriyet (ırkçılık) fikri, fikir sahibine o kadar kardeşleri, hem ebedî kardeşleri kazandırsın?”[29]

-İlginçtir, yukarıdaki ayette ırkçılık inkârcıların bir özelliği,  imanlı, sakin ve sabırlı olmak ise, Hz. Peygamberin ve müminlerin birer vasfı olarak vurgulanmıştır.

Menfi milliyetçilik esassız bir safsatadır

“Şu dünya yüzü, hususan şu memleketimiz, eski zamandan beri çok muhaceretlere ve tebeddülâta maruz olmakla beraber, Merkez-i Hükûmet-i İslâmiye bu vatanda teşkil olduktan sonra, akvâm-ı saireden (diğer kavimlerden) pervane gibi çokları içine atılıp tavattun etmişler (vatan edinmişler). İşte bu halde Levh-i Mahfuz açılsa, ancak hakikî unsurlar birbirinden tefrik edilebilir. Öyleyse, hakikî unsuriyet (ırkçılık) fikrine hareketi ve hamiyeti bina etmek, manasız ve hem pek zararlıdır. Onun içindir ki, menfi milliyetçilerin ve unsuriyetperverlerin (ırkçıların) reislerinden ve dine karşı pek lâkayt birisi, mecbur olmuş, demiş: "Dil, din bir ise millet birdir." Madem öyledir. Hakikî unsuriyete (ırk kökenine) değil, belki dil, din, vatan münasebâtına (bağlantılarına) bakılacak. Eğer üçü bir ise, zaten kuvvetli bir millet; eğer biri noksan olursa, tekrar milliyet dairesine dahildir.”[30]

Menfi Milliyetçiliğin Zararları

Üstada göre, İslam’ın sınırları dışına çıkan ırkçılığın diğer bir adı olan menfi milliyetçilik sosyal hayatın ahengini bozan bir ifsat aletidir.

“Emevîler, Devlet-i İslâmiyeyi, Arab milliyeti üzerine istinad ettirip rabıta-i İslâmiyeti, rabıta-i milliyetten geri bıraktıklarından, iki cihetle zarar verdiler:

 Birisi: Milel-i saireyi rencide ederek tevhiş ettiler.” Yani; Arap milliyetçiliği yapmakla diğer milletleri rencide ettikleri için onları ötekileştirdiler ve İslam devletinden uzaklaşmalarına sebep oldular.

 Diğeri: Unsuriyet/ırkçılık ve milliyet esasları, adaleti ve hakkı takip etmediğinden zulmeder. Adalet üzerine gitmez. Çünkü unsuriyet-perver  bir hâkim, milletdaşını tercih eder, adalet edemez”[31]

Sonuç Olarak Denilebilir ki;

- Türkiye’miz bir güneş sistemi gibidir. Farklı unsurları ise birer gezegendir. Bu gezegenlerin kendi yörüngelerinde düzgün bir şekilde hareket edip sistemin işlerliğine katkı sağlamaları gerekir. Bu ise, sistemde bir cazibe ortamını oluşturmakla mümkündür. Bu da; “Ne güneşin aya ulaşması (küçüktür diye onu hegemonyası altına alması) ve ne de gecenin (sırası gelmeden rotayı değiştirip) gündüzden öne geçmesi söz konusudur. Bilakis onlardan her biri kendilerine tayin edilen bir yörüngede yürümekte ve Allah’a tesbih etmektedir.”(Yasin, 36/40) mealindeki ayette tasvir edildiği gibi, Türkiye’nin farklı gezegenlerini bir arada tutan adalet ekseninde karşılıklı hoşgörü, sevgi, saygı gibi çekim kuvvetlerinin varlığına bağlıdır

- Hulasa; farklı birer atom olan oksijen ve hidrojenin belli bir molekül halinde birleşip hayat iksiri olan suyu meydana getirdiği gibi, farklı unsurlarımızın Türkiye molekülünde barış, huzur ve kardeşlik iksiri olan insanlık hayat suyunu meydana getirmesi için yepyeni bir kimyevî reaksiyona tabi tutulması ve bir aşk-ı insanî kimyasında hayat bulması gerekir.


[1] İbnu’l-Manzur, Lisanu’l-Arab, “Millet” maddesi.

[2]  Maverdî, Bakara, 2/135. Ayetin tefsiri.

[3] Bakara, 2/130.

[4] Bakara, 2/120

[5] Araf,7/88-89

[6] Hucurat, 49/13.

[7] Hucurat, 49/13

[8] Mektubat/26. Mektup/3. Mebhas.

[9] Mektubat/26. Mektup/3. mebhas

[10] Hutbe-i Şamiye, s.54

[11] Divan-ı hartb-i örfi, s.10

[12] Mektubat/26. Mektup/3. mebhas

[13] Sözler/23. Söz/3. Mebhas.

[14] Sözler/3. söz

[15] Hutbe-i Şamiye/Birinci Zeyl.

[16] Hutbe-i Şamiye/Birinci Zeyl.

[17] Hutbe-i Şamiye/Birinci Zeyl.

[18] Şuara, 36/214

[19] Mecmau’z-Zevaid, h. No:9047

[20] Divan-ı harb-i örfi, s.50-52

[21] Mektubat/26. Mektup/3. mebhas

[22] Maide, 5/54

[23] A.g.e, a.g.y.

[24] Hutbe-i Şamiye/Birinci Zeyl.

[25] Emirdağ Lâhikası, 439.

[26] Aclunî, 1/127.

[27] Kenzu’l-ummal, 1/258.

[28] Fetih, 48/26).

[29] Mektubat/26. Mektup/3. Mebhas.

[30]  A.g.e, a.g.y.

[31] Mektubat/15. Mektup

 
popüler cevapdünya atlası